Uluslararası Datça Film Festivali

TARİH:  3 Mayıs 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

Datça’da karnaval havası

FESTİVALLE ilgili yazımı İstanbul’dan ayrılmadan gönderdiğim e-postaya eklemeye unuttuğum için, bu yazıyı İsveç’ten alelacele yazıyorum. Datça Festivali ile ilgili asıl yazımı önümüzdeki günlerde yayınlayacağız. Şimdilik kısaca festivalin çok başarılı geçtiğini, festivale katılan gençlerin 13 gün içinde 18 kısa film üretip sergilediklerini, festivale gönüllü olarak katılan sinema profesyonellerinin gençlere bu süreçte yol gösterdiklerini, şahane dostlukların kurulduğunu, sıkı kavgaların yaşandığını ama barışıldığını, Datça’yı şenlendiren bir karnaval yürüyüşü gerçekleştirildiğini belirteyim. Güler Yücel’le tanıştım, Can Baba’nın evinde bulundum, Güler’in resimlerini görüp, kısa filmini seyredip, şiirlerini dinledim. Tanrının (varsa) şanslı bir kulu olduğumu düşündüğüm anlardan biriydi bu hayatımda. Festival yazısını başka bir gün yayınlarız. Bu bir girizgâh olsun. 

David Lynch

Tarih Nisan 2017

 Gazete/Dergi: #tarih

Bastırılamayan rüyaların engellenemeyen dönüşü

David Lynch, sanat hayatının dışında, dünya barışının ancak transandantal meditasyonun kitlelerce benimsenmesine gerçekleşeceğine inanan ve bu uğurda ciddi çaba ve para harcayan biri. Politik tercihleri Ronald Reagan’dan Bernie Sanders’a kadar uzanan bir çeşitlilik içinde ama kendi ifadesiyle temelde apolitik biri o. ‘Mulholland Drive’ filminde Hollywood sistemine yönelttiği şiddetle eleştirileri politik saymazsak… Ticari sinemanın dışında dursa da, ticarete de kafası basan biri Lynch. Kendi kahve markasından paralı üye olunan kendi sitesine, çektiği birçok reklam filmine ve hayranlarını büyük hayal kırıklığına uğratan bir kararla ‘Twin Peaks’ adını bir restoran zincirine satmasına kadar.

Yönetmen Jon Nguyen’in 3 sene süren çekimleri ve röportajlarından oluşan ‘David Lynch: The Art Life’ (David Lynch: Yaşam Sanatı)* adlı filmde Lynch, çok mutlu bir çocukluk geçirdiğini anlatıyor. Lynch’in hem filmleri hem de resimleri son derece rahatsız edici, son derece karanlık ve şiddet içerikli eserler. Lynch’in dünyasındaki bu karanlık nereden kaynaklanıyor diye merak ediyor insan. ‘David Lynch: The Art Life’ ta bu sorulara yanıt bulmak mümkün değil nokta birtakım ipuçları var sadece. Anne ve babasından sevgi ile söz eden Lynch’in sorunları büluğ çağında başlıyor gibi. Lise yıllarında yanlış arkadaşlar edinip annesini hayal kırıklığına uğrattığını anlatıyor filmde. Sorunlarının ergenlikte başlamış olması ve filmlerinde karşılaştığımız yoğun ödipal temalar, insana aşılamamış bir karmaşa yaşadığını düşündürüyor. Özellikle ‘Blue Velvet’ta (Mavi Kadife), Filmin kahramanı Jeffrey’nin kendisi için bir tür anne figürü olan Dorothy Valens’le, bir tür baba figürü olan Frank Booth’un sevişmesini seyretmesi (Freud’un ‘Primaere Szene’ dediği ilk sahneyi hatırlatan biçimde), ardından Dorothy’le yatıp, Frank’i öldürmesi Klasik bir ödipal karmaşa tablosu çiziyor. Ödipal karmaşa yaşamak için özel biri olmaya gerek yok, herkes bir ölçüde yaşıyor. 

Lynch’in ölümle, şiddetle başka bir derdi olmalı ki bunu da anlatıyor sık sık. Konservatuarda okuduğu dönemde, Philadelphia’nın son derece yoksul bir muhitinde, şiddetin göbeğinde yaşamasına bağlıyor filmlerindeki şiddeti. Taşınır taşınmaz evleri soyuluyor. Pencerelerine kurşun isabet ediyor, arabaları çalınıyor, oturdukları caddede bir çocuk öldürülüyor. ‘Hayatımdaki en büyük etkiyi bana bu kentte yaşamak yapmıştır’ diyor Lynch.

Ölüme bu kadar yakın olmak, belki de ölümü anlamaya iten şey. Bunu anlayabiliyorum ama filmde anlattığı hikayede babasına daha yakın hissediyorum kendimi: Henüz Philadelphia’da öğrenciyken, babasının kendisini ziyarete gelişini anlatıyor filmde. Örümcek ağları içindeki bodrumunda bulunan nadide ‘şey’leri babasına göstermek istiyor. Bunlar çürümekte olan meyveler, silikonla kaplanmış bir fare ölüsü gibi şeyler. Babasının kendisine garip bir ifadeyle baktığını ve ona ‘Sen sen ol, sakın çocuk yapma!’ dediğini söylüyor. Bugün 71 yaşında olan Lynch’in dört ayrı eşinden dört çocuğu var. En küçük çocuğu olan Lula ise henüz 5 yaşında. Lynch, filmde gördüğümüz kadarıyla fosur fosur sigara içmeye de devam ediyor. Zamanında Reagan’a yakın hissetmesinin nedeni, Demokratların sigara yasağını icat etmiş olmasıymış. 

David Lynch’in benim hayatımda önemli bir yeri var. İlk seyrettiğim filmi ‘Fil Adam’ın atmosferi beni çok etkilemişti. Bir sonraki filmi ‘Mavi Kadife’ önce sadece Suadiye Sineması’nda vizyona girmiş, sonra Avrupa yakasına gelmişti. Benim oturduğum Avrupa yakasına gelişini bekleyememiş, hemen ilk gün ‘karşıya’ geçip izlemiştim. Lynch’in filmlerindeki bu büyü yönetmeni ruhundaki, belki kendisinin de anlamlandıramadığı ama derinden etkilendiği şeyleri, perdeye aktarmadaki başarısında saklı. Lynch, bilinçaltını ve rüyalarını filme çekebiliyor ve dolayısıyla seyircide karanlık ve derin bir yerlere dokunabiliyor. Bunu Lynch kadar iyi yapabilen başka bir yönetmen yok. Hem defalarca Oscar’a aday olan, hem Cannes Film Festivali’nde ödüller alan ve hem de bu kadar büyük bir hayran kitlesine sahip başka bir yönetmen olmamasını böyle açıklayabiliriz. 

Lynch’in resimden neredeyse organik bir biçimde sinemaya geçmesi de önemli. Bu geçişi şöyle anlatıyor Lynch: ‘Simsiyah bir arka planın üstüne bir miktar çimen resmi yaptım. Resme bakarken, sanki bir hareket ve bir uğultu hissettim. Hareketli ve sesli resim fikri böyle çıktı.’ Lynch’in ilk hareketli ve sesli resmi ‘Six Men Getting Sick’ Adını taşıyor. Altı adamın midelerinin bulanıp kusma sürecini gösteren bu ‘filmli resim’, aynı zamanda Lynch’in neyle uğraşacağının da habercisi: içeride tutulan ve bastırılan nahoş şeylerin şiddetle dışarıya çıkması…

Seyircisinin ruhuna dokunabilen Lynch, apolitikliği ve transandantal meditasyon gibi ‘New Age’ akımlara merakıyla çağın ruhundan besleniyor, o ruh tarafından şekilleniyor. Lynch, Mayıs’ta kült dizisi ‘Twin Peaks’in (İkiz Tepeler) yeni bölümleriyle televizyonlara dönecek. Heyecanla bekliyoruz.

*Filmin adının yanlış çevrildiğini ‘sanat hayatı’ yerine bambaşka bir anlam içeren ‘yaşam sanatı’nın kullanıldığını belirtmeliyim. Bu kadar basit ama ciddi bir hata belki de hata değildir, filmi daha çekici yapmak için ticari kaygılarla tercih edilmiştir diye düşünüyorum. Fakat film içinde de aynı yanlışın sürdürülmesi, çevirmende sorun olabileceğini de akla getiriyor. Tabii çevirmeni denetleyen bir redaktör yoksa…

Avrupa Sineması Nasıl Kurtulur?

Tarih 14 Haziran 1995 Çarşamba

 Gazete/Dergi: Siyah Beyaz, Derleme

Sinemada korumacılık son yılların en çok tartışılan konularından biri Avrupa sinemasının içinde bulunduğu bunalımı nasıl aşacağı konusunda her kafadan bir ses çıkıyor.

Fransız Yeni Dalga sinemasının önde gelen oyuncu Jeanne Moreau, Newsweek’te kendisiyle yapılan röportajda şunları söylüyor: ‘Kimse Fransızları Amerikan filmlerini seyretmeleri için zorlamıyor. Seyirciler, muhtemelen hayal kırıklığına uğradıklarını için Fransız filmlerini seyretmeyi reddediyor. Yeni Dalga sırasında Godard, Truffaut, Chabrolgibi Fransız yönetmenler farklı bir film yapma biçimi geliştirerek seyirciyi çekmeye çalıştılar. Büyük bir yıldızın merkezinde yer aldığı hikaye anlatma tarzını reddettiler. Artık yeni dalganın dahi yönetmenleri yok. Şimdi seyirciyi sinemaya çekmek gibi bir derdi olmayan bir cüce sinemacılar kuşağı ile baş başa kaldık.’

‘…Fransız sineması piyasada rekabet etme güdüsünü tümüyle yitirmiş, devletçe desteklenen bir sinemadır. Zaten artık yerel sinema diye bir şey kalmadı Uluslararası bir sinema piyasası var ve Avrupa’nın bütün yerel sinema endüstrileri sorunlu.’

‘Bazı Fransız yapımcılarının temel sorunu devlet desteği almak haline geldi. Utanç verici bir durum bu. Yapımcılık yeteneği olmayan birtakım insanlar bu sayede yapımcı oldular. Yapımcılık gerçek bir meslek ve bir sanattır.’

 Avrupa Sinemasının korunmasına karşı çıkanların başında elbette ABD geliyor. GATT görüşmelerinde ABD görsel-işitsel eserlerin (sinema filmleri, televizyon dizileri, vb.) herhangi bir ürün gibi değerlendirilmesi gerektiğini savundu. Serbest piyasa koşullarının gerçekleşebilmesi için devlet desteğinin ve yerli filmlerin kotalarla korunmasının kaldırılmasını istedi.

Avrupa ülkeleri ise kültürel konulara ABD’yle Avrupa arasındaki eşitsizliğin düzeltilmesi ve Avrupa sinema ve televizyonun kurtarılması için ayrıcalık tanınmasını istiyor. Görüşmeler bu konularda uzlaşma sağlanamaması üzerine geçen yıl ertelenmişti. Bu yıl Amerika yine atakta ve bu kez Almanya ve İngiltere de ABD’nin görüşüne yakınlaşmış. Geçtiğimiz günlerde Avrupa Parlamentosu’nun Brüksel’de yaptığı toplantının ardından İtalyan yönetmen Bernardo Bertolucci AB Başkanı Jacques Santer’ye bir öneri götürdü. Guardian gazetesi bu konuda Bertolucci ile bir röportaj yaptı: 

Öneriniz neydi?

BB- Avrupa sineması ölüyor ve bir şey yapılmazsa 2000 yılını çıkaramayabilir. Korumacılığın modası geçti, bugünlerde uygulanması mümkün değil, serbest ticaret açısından pratik de değil. O zaman kendi kendime ‘başka bir şeyler yapmalıyız’ dedim.

 Yalnızca kendimizi savunmaya çalışacağımıza saldıralım. Yalnızca kendimizi savunmaya çalışacağımıza inisiyatifi ele alalım. Neden şu Avrupa sinemasının yalnızca yüzde bir pay sahibi olduğu ABD piyasasına girmeye çalışmıyoruz? Neden Amerikalı seyircilere değişik kültürleri anlatan başka film biçimlerini öğretecek yapımlara büyük paralar yatırabilecek büyük bir Avrupa ülkeleri arası dağıtım şirketi kurulmasın?  

Modern turizm tamamen diğer kültürleri keşfetmek ile ilgilidir. Avrupa modası ve yiyecekleri kaliteleri sayesinde Amerika’da başarılı. Satış bürolarına promosyon ve reklama ve nihai olarak mutlaka karşılığını veren kaliteye yatırım yapılmalı. Ve New York veya California’da sık sık düzenlenen, beş para etmez Fransız, İtalyan, İspanyol ve Belçika sinema haftalarına para harcamaya son vermeli.

Bu girişimi kim finanse edecek hükümetler mi yoksa özel yatırımcılar mı?

BB- İkisi de. Katılmaya isteği ve gücü olan özel yatırımcılar, AB bünyesinde kültürel amaçlar için tahsis edilen fonlar ve belki Avrupa’da gösterilen ABD filmlerinin karlarından küçük ve zararsız miktarda alınacak vergilerle oluşturulan fonlar da. Bütün bunlar Avrupa sinemasını ABD’de tanıtacak bir Avrupa fonu oluşturacak.

ABD film pazarına girilebileceğine inanıyor musunuz?

BB- Bunun ne kadar zor olduğunu, deneyimlerimden biliyorum. Görsel işitsel ürünler ABD’nin ikinci veya üçüncü büyük ihraç kalemi. Amerikalılar pazarlarını koruyorlar ve dış pazarlara yayılmak konusunda bitmek tükenmek bilmez bir çaba içindeler. Ama kendi pazarları söz konusu olunca katı bir korumacılık uyguluyorlar.

 ABD’nin büyük kentlerindeki bir iki sinemada bir Avrupa filminin gösterilmesi görece kolay. Ama bu fazla anlam taşımıyor. Ama ABD çapında dağıtım yapmak, olağanüstü pahalı. Dağıtımcılar bir Avrupa filmi için bu riski göze almıyorlar çünkü Amerikalılar hemen hemen yalnızca Amerikan filmlerine gidiyor.

 Benim filmlerim bile İngilizcedirler ve epik unsurlar içerirler, sınırlı dağıtım olanakları buldular. 50 milyon dolar kazanan -bir Avrupa filmi için çok büyük bir miktar- ‘Son İmparator’ hariç. Ama sonra kendinizi yeniden başlangıç noktasında buluyorsunuz. ‘Çölde Çay’ ve ‘Küçük Buddha’ ise deneysel filmler ölçüsünde dağıtıldılar.

Sinema ağırlıklı olarak bir Amerikan uğraşı ve sanatı olursa ne olur?

BB- Amerikan sinemasının en güçlü olması, en iyi olduğu anlamına gelmiyor. Sinemanın karşılıklı bağımlılık ve etkileşim içinde olduğuna inanıyorum. Hollywood’un kurucularının yarısından çoğu Alman ve Orta AvrupaIıdır. Birçok Amerikan filmi, Avrupa filmlerinin yeniden yapımıdır. Amerikan sineması, Avrupa sinemasından çok şey almıştır.

Önerinizin bir sonuç vereceğini inanıyor musunuz?

BB- Eğer Brüksel’deki hava bir anlam ifade ediyorsa, evet. Ama daha bir Avrupa ülkeleri arası dağıtım ağının olmadığını ve Avrupa filmlerinin, Avrupa içinde bile dağıtılamadığını düşününce, kuşkuya düşüyorum. Farklı sinematografik kültürlerin kendilerini ifade etme hakları var. Amerikan sinemalarının dünyada tek sinema olması kabullenilebilecek bir şey değil. Amerikan filmlerinin dünya üzerindeki hegemonyası korkunç bir tek kültürlülüğe, bir tür kültürel totaliterliğe gidiş demektir. Böyle bir gelecek, benim için öldürücü bir sıkıntı demek.

 Avrupa sinemasının sonsuza kadar korunamayacağını düşünenlerden biri de AB’nin Kültür Komisyonu Başkanı Marcelino Oreja. Reuters’in haberine göre Oreja, Avrupa televizyonlarında Amerikan filmlerine uygulanan kotaların 8 ile 10 yıl arasında kaldırılmasını önerecek.

 AB kültür komisyonunda tartışılan konular arasında televizyon kanallarının gelirlerinin bir bölümünü Avrupa yapımlarına ayırmaları ve bir Avrupa yatırım Bankası’nın destekleyeceği sektör garanti fonu oluşturulması bulunuyor.

 Avrupa’yla Hollywood arasındaki mücadele geçtiğimiz günlerde Time dergisine de kapak oldu. Time’ın haberine göre, Amerikan filmleri Avrupa pazarının yüzde 75-80’ini ele geçirmiş durumda. 1980’lerin başındaki 600 milyon Avrupa filmi seyircisi günümüzde 100 milyona düşmüş durumda. Amerikan filmleri izleyen seyirci sayısı ise 450 milyon dolaylarında sabit kalmış. Almanya’da yılda yaklaşık 100 film yapılıyor ama bunların üçte biri hiçbir zaman gösterilme şansı bulamıyor. Amerikan sineması Alman piyasasının yüzde seksenine hakim. Çok konuşulan yardım meselesinde de rakamlar ilginç: ‘Jurassic Park’ın yapım ve tanıtım masrafları Alman sinemasına verilen toplam destekten (115 milyon Dolar) daha fazla.

 Fransa’da durum biraz daha iyi. Ama 1994’te Fransız filmleri piyasada sadece yüzde 27’lik bir pay elde etmiş. Fransa sinema endüstrisini en çok destekleyen ülke. Esirgedikleri tek destek, kendi filmlerini izlemek. Fransa’da sinemaya verilen destek 416 milyon Dolar. Fransa’yı 157 milyon Dolarla İtalya, 115 milyon Dolarla Almanya izliyor. Destek konusu Sinan Çetin’in de çabalarıyla Türkiye’de tartışma konusu. Anlaşılan Hollywood’un tehdidi altındaki Avrupa sineması devlet desteğinden vazgeçemeyecek ama yalnızca devlet desteği ile de kendini kurtaramayacak. 

İsyan

Tarih: 2008

SİYAD 40. Yıl

40 YILIN SERÜVENİ

SİNEMA YAZARLARININ SEÇTİĞİ EN İYİ FİLMLER

İSYAN

Queimada / Burn!

Yönetmen: Gillo Pontecorvo / Senaryo: Franco Solinas, Giorgio Arlorio

Görüntü Yönetmeni: Marcello Gatti, Giuseppe Ruzzolini

Müzik: Ennio Morricone /Oyuncular: Marlon Brando, Evaristo Marquez, Norman Hill

Yapım: 1969, İtalya-Fransa

Süre: 112 dk. /Tür: Tarihsel

İsyan iki kez sinema yazarları tarafından yılın en iyisi seçilmekle tarihe geçmiş bir film. Filmin sinemalarımızda gösterildiği dönemi hatırlıyorum. Yasaklanmasını, 2 yıl sonra tekrar gösterime girmesini, çıkardığı tartışmaları… En önemlisi de bu tartışmalardı çünkü o günlerde beni çok şaşırtan şeyler konuşuluyordu. Bir film biçimsel açıdan gerici olup da içeriksel açıdan ilerici olabilir miydi? ‘İsyan’ı böyle değerlendirenler yani biçimsel açıdan gerici, içeriksel açıdan ilerici olarak tanımlayanlar vardı. Gerçekten devrimci bir film yalnızca içerik açısından devrimci olmakla yetinemezdi, biçimsel açıdan da yenilikçi olmalıydı ve klasik konvansiyonlara kahramanlara dayalı öykü anlatımına sırt çevirmeliydi. Film solcu olduğu için yasaklanmıştı, nasıl olurdu da solcular filmi gerici bulabilirdi?

Doğrusu bugünden bu tartışmalara bakınca güzel günlermiş diye düşünmek mümkün. Sinema dünyasında böyle heyecanlı tartışmalar yapılmıyor artık. Ama zaten böyle filmlerde yapılmıyor. 

‘İsyan’ı bir olay haline getiren neydi? Tabii ki sömürgeciliğe, kapitalizme ve emperyalizme karşı şeyler söylemesi, bir gün ‘beyaz adamın’ yani Avrupalı’nın egemenliğinin sona ereceğine yönelik bir inanç taşımasıydı. Ama sadece bunlar değildi, o günün konjonktürüne de göndermeler içeriyor, yani Vietnam Savaşı’na (Vietnamlılar için Amerikan Savaşı) dokunduruyordu. Vietnam Savaşı ki ‘68 kuşağının neredeyse varlık nedenlerinden biriydi. Fakat filmi bugün seyrederken yakın tarihten birçok olayın benzerlerini de görebiliyoruz, bu yaşananlar bir yerlerden çok tanıdık geliyor diyoruz. Çünkü, baskının ve direnişin kuralları pek değişmiyor. 1840’larda Küçük Antiller’deki hayali bir adada geçen filmin bu kadar çok şeyi çağrıştırması, yazarlarının sağlam bir tarih bilgisine dayanması ve de tarihin tekerrürüyle açıklanabilir. Ama bu kadar doğru şeyler söylemek garip bir şekilde filmin aleyhine işliyor. Filmi ‘jenerik’ yani her duruma uyan, özel olmayan bir öykü anlatma durumuna düşürüyor. Dramatik bir yapı tutturabilme uğruna her türlü tarihsel değişim tek bir kahramanın faaliyetleriyle ilişkilendiriliyor. Ama burada yine filmin büyük bir silahı var: Bu kahramanı dahi aktör Marlon Brando canlandırıyor. Denilir ki Brando bu filmde oynayabilmek için ‘Sonsuz Ölüm’de (Butch Cassidy and the Sundance Kid, 1969) ve ‘İrlandalı Kız’da (Ryan’s Daughter, 1970) oynamaktan vazgeçmiş. Bu da onun ne kadar idealist biri olduğunu gösteriyor. Ama gel gör ki Tam da canlandırdığı anti-kahramanın özellikleri nedeniyle filme biçimsel açıdan gerici denmiştir. 

Bu kahraman, ki adı William Walker’dır, İngiltere adına çalışan bir casustur. Portekiz egemenliğindeki küçük Queimada Adası’na gönderilir. Adanın adı ‘Yanmış’ anlamına gelmektedir ve Portekizlilerin yerlilerin isyanını bastırmak için çıkarttığı yangından sonra konulmuştur. Bütün yerliler ölünce adaya Afrika’dan siyah köleler getirilmiştir. Adanın yerel burjuvazisi Portekiz’den bağımsızlığını kazanmak istemektedir. İngiltere’de aynı şeyi istemektedir çünkü serbest ticaret çıkarınadır ve halkının adanın şekerine ihtiyacı vardır. Walker’dan beklenen yerlileri ayaklandırıp Portekizlileri devirmek ve iktidarın yerel burjuvazinin eline geçmesini sağlamaktır. Walker, Jose Dolores (Evaristo Marquez) adlı bir hamaldan önce bir banka soyguncusu, sonra bir isyancı giderek bir halk lideri yaratır. Bununla da kalmaz, adanın önde gelen toprak ağalarından Sanchez’e Portekiz valisini öldürtür ve Sanchez’in başa geçmesini sağlar. Bu arada kölecilikle, ücretli emek arasındaki farkı neredeyse bir Marksist gibi yorumlamayı ihmal etmez burjuvaziye verdiği tarih derslerinde. Walker İngiliz ajanı olarak çalıştığı ve filmin ilk yarısını oluşturan bu bölümde Batı uygarlığına ve ilerlemeye inanan biridir. Filmin ikinci yarısında 10 yıl sonrasına gideriz. Dolores’in önderliğini yaptığı İsyan bastırılamamaktadır. Walker ise bu dönemde devlet memurluğunu bırakmış, ideallerini yitirmiş, yoksul mahallelerde yaşayan ve barlarda kavga çıkaran birine dönüşmüştür. İşte Şeker Şirketi burada devreye girer ve Walker’ı isyanı bastırmakla görevlendirir. Walker bir tür heykeltraş Pygmalion ve Dr. Frankenstein karışımı gibidir. Yarattığı esere hem aşıktır hem de emrinde çalıştığı şirkete göre bir canavar olan bu adamın gücünü yok etmek zorundadır. Her şeye kadir Walker bunu da yapacaktır ama kendisi için tek anlam taşıyan insanı da yok etmiş olacaktır. 

Walker karakteri tek başına o kadar çok şeyi değiştirir ki, işte kahramana dayalı klasik öyküleme ile eleştirilmesine temel nedenlerinin başında bu gelir filmin. Tabii Walker tarihe çobanlık yaparken (ama sürünün sahibi başkalarıdır), diğer insanlara da koyun gibi güdülmek düşer. Film egzotizmden de erotizmden de yararlanır: çıplak bir yerli kadın ancak çok güzel bir vücuda sahipse çerçeveye girer. Film kusurludur, şematiktir ama Brando’nun canlandırdığı mutsuz, inançsız ama sağlam bir analiz yeteneği olan Walker karakteriyle, amatör Marquez’in canlandırdığı devrimci Dolores’le ve daha adil bir dünyaya olan inancıyla unutulmaz sıfatını yine de hak eder. 

AUTEUR SİNEMASI, UYARLAMALARI YENDİ

Tarih: Temmuz 2012

 Gazete/Dergi: Sabit Fikir 

Cannes deyince akla auteur sineması gelir. Yani senaryolarını bir edebi kaynağa dayandırmadan kendisi yazan, tamamen biricik, kendine özgü bir dünyası ya da vizyonu olan yönetmenler yarışır Cannes’da. Terrence Malick, Apichatpong Weerasethakul, Michael Haneke,  Yılmaz Güney, Michelangelo Antonioni gibi auteurler hep bu ilkeye uyar. Cannes’ın son 15 yılında yalnızca iki Altın Palmiyeli filmin kaynağında birer edebiyat eseri vardı: Laurent Cantete’nin  Sınıf’ı (2008) ve Roman Polanski’nin Piyanist’i (2002). Son 15 yıl içinde diğer bütün Cannes birincisi filmler özgün senaryolardan yola çıkılarak yapılmış. Bu filmler içinde yönetmenin senaryoyu kendisinin yazmadığı tek istisna ise Ken Loach’un yönettiği Özgürlük Rüzgarı’nı (2006) Paul Laverty yazmıştı, diğer bütün Altın Palmiyeli filmlerin altında yönetmenin kendi imzası var. 

Bu yıl başlangıçta edebiyat uyarlamalarının şanslı olacağı bir yıl gibi görünüyordu. Jack Kerouac’ın Yolda’sını Brezilyalı yönetmen Walter Salles çevirmişti. Yolda‘nın oyuncuları arasında genç kuşağın en parlak yıldızlarındanKristen Stewart, bir önceki sene Cannes’da en iyi kadın oyuncu seçilen Kirsten Dunst ve Viggo Mortensen gibi isimler vardı. Kitabın asıl kahramanları Dean Moriarty (gerçek hayatta Neal Cassady) ile Sal Paradise’ı (gerçek hayatta Jack Kerouac) sırasıyla Garret Hedlund ve Sam Riley canlandırmıştı. Fakat film bekleneni veremedi. Bazı sahneleri çok erotik olsa ve de Dean ve Sal’ın ‘küçük çaresizliklerini’ anlatabilse de film, vasatın üzerine geçemedi. Motosiklet Günlükleri’nde Che Guevara’yı Güney Amerika yolculuğu sırasında anlatmıştı Salles. Yolda ile bu kez Beat kuşağının asilerinin ABD içindeki yolculuğuna eşlik eden yönetmen, başkaldıranlar ve isyan temasını üçleyecek mi diye merak da etmiyor değil insan.

David Cronenberg’in Don DeLillo’nun 2003 tarihli kitabından uyarladığı Kozmopolis de çok büyük beklenti yaratmıştı. Bu kez başrolde Alacakaranlık serisi ile ünlenen bir diğer oyuncu Robert Pattinson vardı. Film, kapitalizmin büyük kriz yaşadığı bir dönemde, ultra zengin genç bir yatırımcının, çoğu bir limuzin içinde geçen bir gününü anlatıyordu. Bir başka roman uyarlaması da Lee Daniels’ın  yönettiği Kağıt Çocuk’tu (Paperboy) Pete Dexter’ın 1969’un Florida’sında geçen romanından uyarlanan filmin başrolünde Nicole Kidman vardı. John Hillcoat’ın yönettiği Yasadışı’nın senaryosunu ünlü rockçı Nick Cave ile oyuncu Shia LeBeouf, Matt Bondurant’ın Dünyanın En Islak Kasabası (The Wettest County in the World) adlı kitabından uyarlamıştı. Ana yarışmadaki bir başka edebiyat uyarlaması da Jacques Audiard’dan geldi Pas ve Kemik Craig Davidson’ın aynı adlı kısa hikayeler derlemesinden uyarlanmıştı.

Bu kadar çok edebiyat uyarlamasının ana yarışmada yer alması, Cannes’da auteur çağı kapanıyor mu gibi sorulara da yola açtı. Sight&Sound dergisinin editörü, edebiyat uyarlamalarının daha çok ticari kaygılarla yapıldığını, uyarlama senaryolara dayanan filmlerin, edebiyat eserini bilen hazır bir kitleye konduğunu ve uyarlamaların ‘daha düşük bir sinema biçimine’ hizmet ettiğini iddia etti. Ödüllerin dağılımına bakacak olursak Cannes jürisi Nick James’e hak veriyordu. Sözünü ettiğimiz edebiyat uyarlamalarının hiçbiri ödül kazanmadı. Ve bilinen bir slogan yeniden doğrulandı: ‘İyi edebiyattan iyi sinema olmaz!’

One Man’s Treasure, Mick Harvey

Tarih: Ocak 2006

 Gazete/Dergi: Roll 

MICK HARVEY 

One Man’s Treasure 

(EMI)

Mick Harvey adı, Nick Cave ve şürekâsını yakından bilenler için çok tanıdık, ama solo bir sanatçı olarak pek de bilinen bir ad değil. Harvey 1977’den beri, yani The Boys Next Door’la başlayıp, Birthday Party’le devam edip Bad Seeds’e kadar geçen süreçte hep Nick Cave’le beraber olan tek isim. Cave kurduğu grupların beyniyse, Harvey de bel kemiğini teşkil etmiş. Harvey her enstrümanı çalabilen, düzenleme yapabilen, on parmağında on marifet olan müzisyenlerden. Cave’den ayrı da çalışmaları var Harvey’nin. Film müzikleri dışında en tanınan çalışmaları Serge Gainsbourg’un şarkılarını yorumladığı iki solo cover albümü “Intoxicated Man” ve “Pink Elephant”. Fakat Harvey yeni albümü “One Man’s Treasure”, kendisini duygusal açıdan da ifade ettiği ilk ve hatta tek solo albümü sayıyor, Gainsbourg yorumlarını ise entelektüel çalışmalar olarak tanımlıyor. “One Man’s Treasure” da Harvey’nin önceki albümleri gibi ağırlıklı olarak bir cover albümü (Tim Buckley, Nick Cave, Lee Hazlewood…) ama Harvey besteleri de içeriyor. “One Man’s Treasure”ın ruhu şöyle bir şey bana göre: Kamp ateşi başında orta yaşlı bir kovboy (Harvey 47 yaşında) şarkılarını söylüyor. Şarkılar gecenin sessizliğine uygun bir ağırbaşlılık içerisinde alkoliklikten, aşktan ve evsiz barksız göçebe yaşamlardan söz ediyor. Klasik konulardan klasik biçim de söz eden klasik şarkılar yani. Şarkıcının sesi güzel ama insanın kalbini avucunun içine alan özel seslerden değil. Söyleyişi de düzgün ve şarkılara hakkını veriyor ama yine yürek yakıcı, iç acıtıcı değil. Yüz kere dinleseniz bu albümü sıkılmazsınız ama “ah dinlesem” diye özlemle yanıp tutuşmazsınız da. Harvey albümünü “Avustralya kentli alternative country” müziği olarak tanımlamış. Kentli country (kırsal) müziği tanımı kavramsal bir çelişki içerse de albümdeki müziğin yapısına uygun. Avustralya göçmen alan bir ülke olduğu için arada (“Come On Spring”) Arap havalarından esintiler duymak da şaşırtıcı olmamalı. Ama “Bethelridge” didgeridoo tarzı bir enstrüman sesiyle ve uzakları çağrıştıran havasıyla tam bir Avustralya şarkısı. Kıssadan hisse: “One Man’s Treasure” iyi, sağlam bir albüm ama yılın en iyi 10 albümü listelerinde yer alacak türden bir çalışma değil. 

ROLL SUNDANCE’DEYDİ

Tarih: Mart 2001

Gazete/Dergi: Roll

Arkadaşımız Cüneyt Cebenoyan yine “yolcu Abbas!” dedi, kendini yollara vurdu. Bu seferki film festivali hikayemiz Amerika’nın bağrından, bağımsız sinemanın cenneti Sundance’den. Hem oraların havasını koklayalım, bu işin bağımsızı nasıl oluyormuş öğrenelim, hem bizim festivale de gelmesini temenni ettiğimiz bazı filmlere göz atalım… 

Uludağ’da İstanbul Festivali

Festivaller piyango gibidir, katılmazsanız kazanamazsanız. Sundance bütün film festivallerinin anasıdır -başvurmak zorundasınız” 

Joal Ryanyönetmen (“Former Child Star“)

Coen kardesler, Robert Rodriguez, Jim Jarmusch, Quentin Tarantino, Steven Soderbergh ve daha bircokları… Amerikan sinemasının son dönemdeki en parlak isimlerinin hemen hemen hepsinin ortak bir özelliği var: İlk filmlerini Sundance Festivali’nde göstermiş olmak. Garip ama gerçek: Sundance’e yani yirmi yıl öncesine kadar Amerika’da doğru dürüst bir film festivali de yoktu. (Oscarlar bir ödül töreninden ibaret.) Bu perspektiften bakıldığında, Sundance gerçekten de Amerika için bütün festivallerin anası. 

Sundance’in tarihi biraz karışık. Aslında adı Sundance olmadan ve Robert Redford işe karışmadan önce, 1978’de başka bir adla Salt Lake City’de bir festival başlatılıyor. Redford’un Sundance Enstitüsü 1981’de kuruluyor ve bu festivalle birleşiyor. Redford’un festival kataloğundaki önsözünde, ilk festivale başlama tarihi olarak 1985 gösterilmiş. Ama bütün bunları boşverip genel olarak kabul gören yirmi yıla sadık kalmakta yarar var. 

Sundance bugün yine Redford’un deyişiyle bir “canavar”a dönüşmüş. Ama 1989’a kadar kendi yağıyla kavrulan ufak bir festival. Dönüm noktası Steven Soderbergh’in ki hazret bu yıl iki filmiyle Oscar’a aday – “Sex, Lies and Videotape”inin Sundance’te ilk kez gösterilmesi. Film büyük ödülü alamıyor ama seyirci ödülünü kazanıyor, ardından da Cannes’da Altın Palmiye’yi aliyor. “Sex, Lies and Videotape” bağımsız bir film için o güne kadar görülmedik bir kâr da sağlıyor. Ve birden Sundance, dağıtımcıların ilgi odağı oluyor. Bu ilgi 1999’da “Blair Witch Project”le zirveye vuruyor. Şimdi bir düşüş başlamış. Nedeni de yüksek fiyatlarla kapışılan bağımsız filmlerin son birkaç yılda pek de iyi bir getiri sağlayamamış olması. Bu arada bağımsız film deyince anlaşılan çok basit: Büyük Hollywood stüdyolarınca finanse edilmemiş film bağımsız film oluyor. Bu film ister çok düşük isterse çok yüksek bir bütçeyle üretilmiş, ister star oyuncularla ister amatörlerle çekilmiş olsun, belirleyici olan bunlar değil. 

Bu kadar tarih ve genel kültürden kişisel tarihe geçelim. Salt Lake City, mormonlar diyarı. İstanbul’dan çok ama çok uzakta. New York’a kadar 10,5 saatlik uçuştan sonra bir beş saat de Salt Lake’e varmak için uçmak gerekiyor. İstanbul’la saat farkı dokuz. İşte bu saat farkı sayesinde sabah İstanbul’dan çıkıp akşam Salt Lake’e varıyorsunuz. Orada beni karşılayan arkadaşımın evine yerleştikten sonra kendimi Sundance’e hazır hissederek uyudum. Oysa ertesi gün acı gerçekler beni bekliyor. 

Bir Park City lafı duymuştum ama, festivalin Salt Lake’de olduğunu sanıyordum. Salt Lake’de de filmlerin bir kısmı gösteriliyordu, ama asıl festival Park City denilen başka bir yerdeydi. Şimdi diyeceksiniz ki, “taa oralara festivalin nerede olduğunu bilmeden mi gittin? Evet, ne olmuş? Arada her gün katedilmesi gereken bir 2×70 kilometre kadar daha vardı yani. İşte bu gerçekle ertesi gün tanıştım. Ve bu hiç de kolay değildi, çünkü gidenler bilir, gitmeyenler de duymuştur: Amerika arabasız yaşanabilecek bir ülke değil (New York filan istisna). Ne otobüs, ne tren, ne de başka bir şey vardı Park City’ye gidip gelen. Tek yol araba kiralamaktı. Ben de onu yaptım, akşama açılış galası var ya, ona yetişeceğim. İlk kez Amerika’da araba kullanacağım. Gece, bilmediğim bir kentten bilmediğim bir kente gideceğim. Çünkü telefondaki festival görevlisi bana galanın Eccles Sineması’nda olduğunu söyledi. O sinema da Park City’de. Neyse, kaybola ede, Park City’yi ve sinemayı buldum. İn cin top oynuyor. Meğer gala geleneksel olarak Salt Lake City’de başka bir sinemada yapılırmış. İyi mi? İyi. 

Ertesi gün yeniden yollara koyulup festival merkezine vardım. Kaydımı yaptırdım. Uslu bir Türk vatandaşı olarak altı adet fotoğrafımı yanımda getirmeyi ihmal etmemiştim. Yüz vermediler Zümrüt Foto’nun vesikalıklarına. Dijital bir kameranın karşısına geçtik, iki dakikada plastik kartım hazırdı. Bu kart bana basın gösterimlerini ücretsiz izleme şansı verecekti. Şimdi filmlere filan geçmeden biraz ilk Park City izlenimlerini anlatayım. Yine garip ama gerçek, Park City bir kış sporları tatil merkezi (ya da kasabası, her neyse). Şehir değil. Bir sürü otel, kayak kıyafetleriyle dolaşan insanlar ve bir de festivalciler. Olur mu, olur. Tek bir caddesi var yürüyüş yapılabilecek; adı yaratıcı bir şekilde konmuş: Main Street (ana cadde yani). Başka da Allah için bir tane bile sokak yok gezilecek, dükkanlara bakarak dolaşılacak. Yani İstanbul Film Festivali’ni Uludağ’da yapmak gibi bir durum söz konusu olan. Fakat sinemaların hepsi bu cadde üzerinde filan da değil. Küçük bir yer olmasına rağmen, sinemalar birbirine çok yakın değil. İnsanların yürümesi de hiç düşünülmediğinden, yani çoğu zaman kaldırım filan da olmadığından ücretsiz otobüs ring seferleri yapılıyordu. Zaten o soğukta (2.500 metre civarındayız) yürümek mümkün de değil. Şunu söylersem nasıl bir yer olduğu daha iyi anlaşılır: 2002 Kış Olimpiyatları kısmen burada yapılacak. Her neyse, ilk günün acemiliğiyle zar zor sinemayı bularak ilk filmime girdiğimde, kendi hırsıma küfür ediyordum. Ne işim var benim burada? 

Hâlâ sıkılmadıysanız şikayetlerime devam ediyorum. Basın gösterimleri küçücük iki salonda yapılıyordu. Küçük ekran, rahatsız sandalyeler, ne çıkarsa bahtına durumu. Yani Berlin ya da Viyana’da olduğu gibi bir sürü seçenekten birini seçmek ve halkla birlikte film izleyebilmek durumunda değildim. Ve bunların da etkisiyle ödül kazanan filmlerin çoğunu izleyemedim. Artık filmlere geçelim… 

Festivalin izleyebildiğim en ilginç filmlerinden biri, Christopher Nolan’ın “Memento”suydu. Filmin kahramanı Leonard Shelby (Guy Pearce) karısının katiliyle boğuşurken başına aldığı darbe sonrası az rastlanır bir hafıza kaybı türünden muzdarip oluyor. Darbe öncesini hatırlamasına karşın, kısa dönemli hafızasını kaybedivor. Yani üç beş dakika öncesine kadar yaşadığı şeyleri hatırlamıyor. Ve bu hafızayla karısının katilini bulup intikam almaya çalışıyor. Hafızasını çektiği polaroidlerin üzerine notlar alarak, vücuduna hatırlaması gereken şeyleri dövmelettirerek ikame ediyor. Trajik ve kimi zaman komik bir durum. Bir sahnede birisinden kaçarken ne yaptığını unutuveriyor: “Acaba kaçıyor muyum, yoksa kovalıyor muyum?” 

Filmin sonunda seyirciye de kolay bir çözüm verilmiyor. Kimin hafızasından olaylara baktığımız, gerçeğin ne olduğu, Nolan’ın da bir söyleşide belirttiği gibi, bir seyredişte kavranamıvor. Ama yönetmene göre filmin içinde her sorunun cevabı varmış, kendisi bunu açıklamıyor ama. “Memento”, filmin senaristi ve yönetmeni Christopher Nolan’a en iyi senaryo ödülünü kazandırdı (Waldo Salt Senaryo Ödülü). 

Çok başarılı bulduğum bir başka film de, başrol oyuncuları Tom Wilkinson ve Sissy Spacek’e Jüri Özel Ödülü kazandıran “Yatak Odasında”ydı (In the Bedroom). Todd Field bu ilk uzun metrajlı filminde gayet olgun bir anlatım yakalamıştı. Filmin konusu bir entrika üzerine kurulu değil, ama bir kırılma noktası içeriyor ve bundan söz etmemek en iyisi. Belki gelir de seyredersiniz diye. Küçük bir kentte sınıflar, kuşaklar ve cinsiyetler arasındaki ilişkileri, gerilimleri ayrıntılara önem veren bir dille anlatıyordu “Yatak Odasında”

Uzun metrajlı film yarışmasında en iyi yönetmen ödülünü “Hedwig ve Öfkeli İnç”le (Hedwig and the Angry Inch)John Cameron Mitchell kazandı. Film ayrıca seyirciler tarafından da en iyi film seçildi. “Hedwig”i bir yıl önce bir off-Broadway oyunu olarak New York’ta izlemiştim, filmi göremesem de Canlı bir rock orkestrasının da sahnede yer aldığı oyun, bu yanıyla müzikal kavramına da bir yenilik getirmişti. Filmin kahramanı Hedwig’in asıl adı Hansel’dir ve Doğu Almanya’da doğmuştur. Bir Amerikan askerine aşık olur. Onunla evlenebilmesi için operasyon geçirip kadın olması gerekir. Ama operasyonla erkeklik organından tam anlamıyla ayrılamaz. Geriye üç santimlik öfkeli bir parça kalmıştır. Üstelik sevgilisi de Hedwig’i terk eder. Hedwig, The Angry Inch adlı bir topluluk kurar ama şarkılarını yürüten yeni sevgilisi bir süperstara dönüşürken o küçük salonlarda sahneye çıkar. Ama sonunda Hedwig her insanın sahip olduğuna inandığı diğer yarısıyla bir araya gelecektir. İnsanı çok derin düşüncelere sevketmeyen ama başarılı glam-rock tarzı parçaları ve oyuncularının performanslarıyla eğlendirmeyi başaran bir müzikaldi “Hedwig”. Anlaşılan Mitchell sahnede yakaladığı başarıyı perdede de tutturmuştu. 

Festivalin yarışma dışı olan ama seyircilerin en iyi flm ödülü verdiği bir de Uluslararası Festival bölümü vardı. Bu ödülü geçen yıl Berlin’de yarışan ve  jüri özel ödülünü kazanan “Evin Yolu” (Wo De Fu Kin Mu Kin) aldı. Zang Yimu’nun bu filminden daha önce Berlin Festivali vesilesiyle Roll’da söz etmiştim.  Onun için tekrarlamıyorum. Uluslararası Festival çerçevesinde bu yılın Berlin Festivali birincisi “Mahremiyet” (Intimacy) de vardı. Hanif Kureishi’nin son romanından uyarlanan, Marianne Faithfull’un da küçük bir rolde göründüğü “Mahremiyet”. Tindersticks müziği eşliğinde son yıllarda sinemada gördüğümüz en açık seks sahneleriyle başlayınca bir an kroke olduk desek yeridir. Üstelik bu sahneler, kısa aralarla tekrarlanarak yarım saat kadar sürdü. Bütün bu açıklığın cinsellik sömürüsüyle uzaktan yakından alakası olmaması, filmin belki de en başarılı yanıydı. Birbirini tanımayan, hiç konuşmayan bir erkekle bir kadının sevişmesinde en fazla hissedilen duygu yalnızlıktı. “Paris’te Son Tango”ya benzer biçimde gelişen ilişki erkeğin kadını tanımaya çalışmasıyla varlık nedenini yitiriyordu. “Mahremiyet” ama sonuç olarak bir “Paris’te Son Tango” değil. Kısmi bir başarıdan söz edilebilir ancak Favori yönetmenlerimden Tom DiCillo’nun son filmi “Çifte Darbe”nin (Double Whammy) prömiyeri de Sundance’te yapıldı. DiCillo yine sıcak, yine insaniydi, ama biraz form düşüklüğü mü vardı, yoksa Elizabeth Hurley’nin varlığı mı beni rahatsız etti, bilemiyorum. Eski masumiyeti yoktu sanki. 

Belgeseller arasında DJ kültürünü, turntablism’i anlatan “Scratch” başarılıydı. Bir tecavüz iddiasını, üstelik filme alınmış bir olayı anlatan “Raw Deal” kafalan karıştıran bir film oldu. Çok şey görülmesine rağmen, olay tecavüz müydü sorusuna kimse net bir cevap veremedi. 

Park City’de olan biten Sundance’le sınırlı değildi, Sundance de filmlerle sınırlı değildi zaten. Paneller, senaristlerle söyleşilerin yanısıra çok hoş bir festival mekanı da Music Cafe’ydi. Her firsatta gittiğim bu cafe’de her gün dört-beş topluluk ya da solo artist konser veriyordu. Bu topluluklardan en cok The Billy Nayer Show’dan hoşlandım. Hatta iki kez izledim. The Billy Nayer Show’un bir özelliği de festivalin yarışma bölümüne bir filmle katılıyor oluşuydu. “The American Astronaut”, hoş bir görselliği olan, abuk sabuk bir filmdi. Zaten konusundan belliydi az çok nasıl bir film olduğu, ama The Billy Nayer Show’dan çok hoşlanınca filme de gittim. Topluluğun solisti ve beyni Cory McAbeeetkileyici bir performans sahneliyor konserlerde. Park City’nin bir güzelliği de pıtrak gibi çoğalan Sundance alternatifi festivaller. Sundance’in sermayeye satıldığını düşünen ya da Sundance’e kabul edilmeyen bir sürü genç sinemacı, alternatif festivallerle seyirciye ulaş maya çalışıyorlardı. Slamdance, Tromadance, Nodance vb. vb. Her yer ücretsiz seyredilebilecek bu filmlerin ilanlarıyla doluydu. Ya da direkt genç yönetmenler, filmleriyle ilgili broşürler dağıtarak ilgi toplamaya çalışıyorlardı. Kısaca, Park City’de yapacak bir şey her zaman vardı. 

ROLL BERLİN FİLM FESTİVALİ’NDEYDİ

Tarih: Mart 1999

Gazete/Dergi: Roll

İstanbul Film Festivali yaklaşırken, o maraton idmansız çekilmez dedik. Roll sayfalarında düz koşulara başladık… “Festival marazlısı” arkadaşımız Cüneyt Cebenoyan’ın uluslararası sulara açılmasının ikinci belgesi; Selanik Festivali’nden sonra, şimdi de Berlin Film Festivali… Bakalım o taraflarda neler oynamış, şimdiden bir kenara yazalım, havayı teneffüs edelim, bizim festivale merak biriktirelim. 

Festivalden maraz doğar

Ablam maraz günleri derdi Sinema Günleri (yeni adıyla İstanbul Film Festivali) için. Film festivallerini izlemek hakikaten marazi bir durumdur. Sağlıklı bir insanın en fazla üç günde bir film izlemesi lazım ki, seyrettiğini iyice sindirebilsin, üzerine düşünsün, tartışsın; o filmi seyrettiği için hayatı değişecekse değişebilsin. Bu fırsatı kendisine ve filme tanıyabilsin. Ama gelin görün ki, film festivali marazlıları için festival sırasında üç günde bir film seyretmek hayatı ıskalamakla eş anlamlıdır. Normal öğün günde üç film civarındadır. Günlerce gün yüzü görmemekten çipil çipil olmuş gözlerle o sinemadan bu sinemaya koştururken kaçırdığı filmlere hayıflanır tipik bir festival marazlısı. Yeni bir filmi seyredebilmek için eskisini aklından çıkarması gerekir. Fırsat bulunca yeniden düşünebilir ama bu fırsat da kolay kolay çıkmaz. Ablam bu maraziliğin tipik bir parçası olmama rağmen beni eleştirilerinden muaf tutardı. Oysa ben şimdi işi ilerlettim. Yalnızca İstanbul Festivali’yle yetinmiyorum artık, milli de oldum. Önce Selanik derken, şimdi üç büyüklerden biriyle (diğerleri Cannes ve Venedik) ilk derbime çıkıyorum. İşte Berlin: 

Zarife Öztürk Radikal’de yazmıştı. Berlin Film FestivaIi’ni çözemediğini, nerede ne zaman neyin oynadığını anlayamadığı için bir süre sonra pes ettiğini ve festivali izlemekten vazgeçtiğini anlatmıştı. 11 Şubat sabahı basın bürosuna uğradığımda ben de aynı duyguyu yaşadım. Elime festival kimliğimi tutuşturdular, o kadar. Program bile vermediler. Bir de çok ihtiyaçları varmış gibi 50 DM aldılar. Yahu kardeşim, hangi sinemada ne oynuyor, o sinemalara ben nasıl giderim, bir yardımcı olun be! Selanikli komşularımız öyle miydi ama? Her türlü bilgi ve belgeyi dertop edip elime tutuşturmuşlardı. Burada da bilgi-belge, matbuat gani, inanılmaz bir kağıt tüketimi söz konusu ama her şeyi istemek ya da arayıp bulmak gerekiyor. Neyse ki tecrübeli arkadaşlar vardı ve zamanla duruma alıştım. Gelelim filmlere: 

Çok insani bir duygu 

Festivalin birincisi “İnce Kırmızı Hat” (The Thin Red Line) çoktan gösterime girdi ve üzerine çok şey de söylendi. Evet, çok uzundu, bir öykü anlatmıyordu ve belki de bütün o şiirselliğin ve felsefiliğin altında çok derin bir şey de yoktu. Ama bende filmden kalan çok insani bir duygu oldu. Bu kadar çok erkek kahramanı bu kadar aşkla anlatan bir film daha seyrettiğimi hatırlamıyorum. Filmin bir yerinde Elias Koteas’ın canlandırdığı subay, emrindeki erlere gerçekten inanarak “hepiniz benim oğullarımsınız” diyordu. Malick’te de böyle bir insancıllık var. Bir baba oğullarına nasıl sahip çıkarsa, öyle sahip çıkmış filminin kahramanlarına. Bunun az şey olmadığını, ve filmin bir ödülü hak ettiğini düşünüyorum. Ama yarışma filmleri içinde benim en sevdiğim film “Cookie’nin Hazinesi” (Cookie’s Fortune) oldu. Yaşlı usta Robert Altman “Kaybetme Zamanı”yla (Gingerbread Man) beni büyük hayal kırıklığına uğratmıştı. Ama şansa birkaç hafta içinde kendisine güven tazeleme fırsatını buldum. “Cookie…”, “Sosyeteden İnsan Manzaraları” (Short Cuts) aynı dokuda bir film. Altman son derece yumuşak bir yaklaşımla Amerika’nın güneyini, Mississippi dolaylarından küçük kent hayatını anlatıyor. Ama David Lynch’in küçük kenti ne kadar tekinsiz bir yerse, Altman’ınki de o kadar kendi halinde, basit bir yer. Kötülük, yalan, para hırsı, yobazlık var tabii… Altman bunlarla dalgasını geçerken bir yandan da küçük kentin, güneyin sıcaklığını çok keyifli bir üslupla anlatıyor. Es geçilmeyecek bir özelliği de oyuncuları filmin. Glenn Close ve Julianne Moore çok başarılı, ama daha da önemlisi Liv Tyler: Bu ne güzel bir yüzdür ya Rabbim! Bu filmin hiçbir ödüle layık görülmemesi üzücü. 

Konuşulması zor konular 

Berlin Film Festivali tarihinde Metin Erksan’ın “Susuz Yaz”ından (1964) bu yana en büyük başarıyı bize Yeşim Ustaoğlu bu yıl kazandırdı. (Festival kataloğunda Metin Erksan’ın adı Ismael Metin diye geçiyor. Böyle gariplikler ancak Türkiye’nin başına gelir.) “Güneşe Yolculuk” hem Barış Ödülü’nü hem de Avrupa Film ve Televizyon Akademisi’nin Mavi Melek adlı ödülünü kazandı. “Güneşe Yolculuk” gerçekten iyi ve cesur bir film. Gözaltında kaybolanlar, yakılan köyler gibi Türkiye’de konuşulması zor konuları gündeme getiriyor. Ama bunun ötesinde çok iyi oyunculuk, çok iyi diyaloglar ve iyi görüntüleri filmi iyi film yapıyor. Fakat bu iyiliğin filmin tümüne yayılmadığını düşünüyorum. Filmin ikinci yarısı diyebileceğimiz bir bölümü güneydoğuya yapılan bir yolcuktan oluşuyor. Bu noktadan sonra filmin kahramanı yalnızlaşıyor ve ortada ilişki kalmayınca “memleketimden insan manzaraları” başlığı altında toplayabileceğimiz “Yol”dan “At”a birçok Türk filminin ortak özelliği olan kültürel turizm görüntüleri filmin eksenini oluşturuyor. Bu fazlalığı dışında “Güneşe Yolculuk” çok iyi bir film.

İlk günlerdeki oryantasyon sorunumuzdan kaçırdığımız bir başka ödüllü Türk yönetmen filmi ise Thomas Arslan’ın “Dealer”ıydı. “Dealer” Forum bölümünün jüri ödülünü aldı. Arslan’ın bu üçüncü filmiymiş. Umarız birileri bu filmleri Türkiye’ye getirir. Yankı yapan diğer bir Türk filmi de “Lola ve Bilidikid”di. Kutluğ Ataman “Karanlık Sular”daki üslupçuluğunu bir kenara bırakmış, Berlin’deki Türk eşcinsel ve travestilerin günlük hayatını konu edinen, içeriğinin “queer”liğine karşın anlatım olarak görece “straight” bir film yapmış. Yaşlı Alman oyuncu Inge Keller’in büyük bir oyunculuk sergilediği filmin ardından yapılan basın toplantısında Türkiye’de eşcinselliğin olduğundan çok daha büyük bir tabu zannedildiğini müşahade ettik. Bu, Türkiye’yi olduğundan daha vahşi bir ülke belleme alışkanlığı Avrupalının ruhuna işlemiş, onun için kafayı takmamak en iyisi. Yine de keşke dedim kendi kendime, Kutluğ Ataman bu salaklara Zeki Müren gibi bir travestinin, Bülent Ersoy gibi bir transseksüelin dönemlerinin en büyük yıldızları olduklarını, böyle bir durumun muhtemelen başka bir ülkede yaşanmadığını anlatsaydı. “Lola ve Bilidikid” Panorama bölümünün açılış filmiydi, ki bu da bir nevi ödül sayılıyor. Yeri gelmişken, festivalin üç resmi ana bölümü var: Yarışma, Panorama ve çocuk filmleri. Bu bölümler içinde bir de kısa film yarışması var. Ama yalnızca bunlar değil. Forum diye oldukça büyük bir başka bölüm ve retrospektifler de var.

Gerçekle oyun arasında 

Gümüş Ayı’yı yani ikinciliği “Milfune’nin Son Şarkısı”yla Soren Kragh-Jacobsen aldı. Jacobsen; Lars von Trier’in öncülüğünü ettiği Dogma 95 grubunun bir üyesi. Bu grubun bir bağlılık yemini var. 10 maddeden oluşuyor bu yemin. Kamera elde tutulacak, stüdyoda çekim yapılmayacak, doğal ışık, doğal ses ve renkli film kullanılacak, filtre kullanılmayacak, cinayet sahneleri ve silah olmayacak, film şimdi ve burada geçecek, janr filmleri yapılmayacak, filmin formatı 35 mm olacak ve yönetmenin adı jenerikte geçmeyecek. Bu grup şu ana kadar üç film yaptı. Von Trier’in “Geri Zekalılar”ı, Thomas Vinterberg’in “Kutlama”sı ve şimdi de “Mifune”. “Kutlama” festival dışı normal gösterimdeydi. Almanca dublajlı olarak izleyebildim (Almanya’da bütün filmler dublajlı oynuyor) Von Trier’in “Dalgaları Aşmak”ına üslup olarak benzeyen bir aile içi hesaplaşma öyküsüydü ve oldukça etkileyiciydi. “Mifune” başka bahara kaldı. En iyi yönetmen ödülü “Hi-Lo Country”yle Stephen Frears’e gitti. Garip bir filmdi “Hi-Lo Country”. 1945’lerde geçen western olur mu, İngiliz yönetmen Amerika’da western çeker mi? Oluyor, çekiyor ama pek de iyi olmuyor. Oyunculuk da çok garipti. Epik mi desem ne desem bilemiyorum. Patricia Arquette sanki hâlâ “Kayıp Otoban”dan çıkamamış gibi; diğerleri göstere göstere oynuyorlar. Film bu garipliğiyle akılda kalıyor ama buna ihtiyacımız olduğunu çok sanmıyorum. David Cronenberg de “eXistenZ”le Özel Başarı Ödülü aldı. “eXistenZ” sanal oyunların çok geliştiği, insanların oyuna sırtlarında açılan bir delikle biyolojik olarak bağlandığı bir gelecekte geçiyor. Bu gelecekte gerçekle oyun iyice bulanıyor ve “Gerçeği” savunan gerilla örgütleri oyunların üreticileriyle mücadele ediyor. Filmi izlerken de gerçekle, oyun arasında gidip geliyor ve oyunun nerede bitip gerçeğin nerde başladığını bilemiyoruz. Cronenberg her zamanki gibi etkileyici bir film yapmış. Tabii ki mide kaldıran sahneleri var. Festivalin bence en iyi filmlerinden biri de Lukas Moodysson’ın yönettiği ve en iyi eşcinsel film ödülünü kazanan “Fucking Amal”dı (Amal filmin geçtiği küçük kentin adı). 14-15 yaşlarındaki iki genç kızın aşkı ve (eş)cinselliklerini keşfedişini anlatıyordu “Fucking Amal”. Son yıllarda gördüğüm en iyi aşk filmlerinden biriydi. 

Mutluluğun filmini yapabilir misin? 

Gördüğüm en kötü filmler ne yazık ki rock’çılar üzerine yapılmış filmlerdi. Biri Alman veteran 

punk’çı Nina Hagen’i anlatan ”Nina Hagen= Punk+Glory”, diğeri de Finlandiyalı rock’çı Hanoi Rocks topluluğunun üyesi Andy McCoy’u anlatan “The Real McCoy”du. İkisini de sonuna kadar izleyemedim. Ama Wim Wenders’in Buena Vista Social Club”ü ivi bir müzisyen ve müzik filmiydi. Küba’nın yaşlı müzisyenleri Ry Cooder’in öncülüğünde 1996’da biraraya gelmiş ve “Buena Vista Social Club” adlı bir album yapmışlardı. Bu albüm çok başarılı oldu. Grammy’ler aldı. İki yıl sonra Cooder ve Wenders tekrar Küba’ya gidiyor. Ekip bir araya geliyor ve ihtiyarlar sonunda hayallerini gerçekleştirip New York’ta Carnegie Hall’da konser veriyorlar. Ekip ama ne ekip. Solist ve gitarist Compay Segundo 91 yaşında. 85 yıldır puro içiyor ve altıncı çocuğuna sahip olmak için çalışmalarını sürdürüyor. İbrahim Ferrer 72 yaşında, Ruben Gonzales on yıldır piyano çalmıyormuş, artirid hastasıymış vb. Ne yaş, ne hastalıklar, sahnede zımba gibiler. Nâzım Hikmet zavallı Abidin Dino’nun kafasına kakıp dururdu: “Mutluluğun resmini yapabilir misin? Öyle kolayına kaçmadan. 1961’deki Küba’nın resmini.” diye. Wenders mutluluğun filmini çekmiş. Mutluluk 1998’de (daha önce de olabilir) Küba’da müzisyen olmak galiba. 

Mūzik ve sinemanın gelişkin bir işbirliği de Aki Kaurismaki’nin filmi “Juha”nın gösteriminde yaşandı. “Juha” sessiz bir filmdi ve canlı orkestra eşliğinde gösterildi. İzdiham yaşandı. Çoğu kişi kapıdan döndü. Kuyrukta olaylar oldu. Kavgalar yaşandı. Gazeteciler filmi bırakıp kuyruğu yazmaya karar verdi vb. Biz Ortadoğulu uyanıklığı ve sebatıyla filme girmeyi başaran mutlu azınlık arasındaydık. “Juha” çok bildik bir kötü yola düşme öyküsünü, melodramla komedi arasında gidip gelerek anlatan tatlı bir filmdi, ama o kadar da önemli bir film değildi. Ama asıl şov film den sonra Aki’nin sahneye çağrılmasıyla başladı. Aki körkütük sarhoştu; bir elinde bira şişesi, diğer elinde sigarasıyla geldi sahneye. Festival yöneticilerinden birinin kendisine sorduğu sorulara ciddi cevaplar verecek hali yoktu ve yere bağdaş kurup dalgasını geçti. İddiasına göre, filmin oyuncuları filmin sessiz olduğunu Berlin’de öğrenmişlerdi. Film sesli çekilmiş, sesler sonradan silinmişti. 

Ticari olmayan filmi satmak 

Festivalde gördüğüm diğer iyi filmler arasında geçen yılın birincisi Walter Salles’ın Daniela Thomas’la birlikte yaptığı 31 Aralık 1999’la 1 Ocak 2000’de geçen “İlk Gece”, görmediği bir filmin eleştirisini yazdıktan sonra hayatı tepetaklak giden bir gazeteciyi anlatan Pascal Bonitzer’in “Rien sur Robert”i ve bu yıl Sundance’i kazanan Tony Bui’nin “Üç Mevsim”i de vardı. Mike Figgis’in “Cinsel Masumiyetin Yitirilişi” son derece etkileyici sahneler içeren, düz bir anlatımı olmayan ilginç bir filmdi. Filmin dünya premiyeriydi ve Figgis filmden önce çok sevimli bir konuşma yaptı. Filme önce “Kısa Öyküler” adını vermeyi düşündüğünü, ama zaten ticari olmayan filminin şansını iyice azaltacağını düşünerek bu addan vazgeçtiğini söyledi. Sonuçta Soderbergh’in “Sex, Lies and Videotape”i sırf adından dolayı en çok kiralanan video kasetler arasına girmişti ve filmi satmak da gerekiyordu, ki isim de filmin konusuyla alakasız değildi. Her festival gibi çok kötü filmler de vardı. Mesela Brezilya filmi “Bir Bardak Suda Fırtına” (Um Copo de Colera) soft porno bir girişten sonra iki kişinin bitmek bilmez bir tartışmasına dönüşüyordu. Alan Rudolph’un “Şampiyonların Kahvaltısı” da Barbara Hershey, Nick Nolte ve Bruce Willis gibi oyuncularına rağmen çuvallayan bir başka filmdi. Ki bu ikincisi, yarışma filmleri arasındaydı. Bir sürü iyi film de ister istemez kaçtı. 

Ama sonuç olarak güzel bir 12 gün yaşadık. Berlin kendini hele kışın kolay ele vermeyen bir kent. Havası soğuk, görüntüsü soğuk. Kocaman caddeler, soğuk taş binalar insanı itiyor ilk başta, ama canlı bir hayat var. Festival dışında da çok iyi filmler gösteriliyor. Dile kolay, 208 sinema varmış. (Festivalle aynı sıralarda “Nico: Icon” ve “The Performance” gibi filmler gösterimdeydi) Gelecek yıl bu sinemalara yenileri eklenecek ve festival Potsdam’daki bu yeni salonlarda olacak. O zamana kadar bize düşen hastalığımızı canlı tutmak. 

Whitechocolatespaceegg, Liz PHAIR

Tarih: Ocak 1999

Gazete/Dergi: Roll

Liz PHAIR

Whitechocolatespaceegg

(EMI / Kent)

Bu diyarda pek yankı yapmadı ama, 1993, Amerika’da Liz Phair’in ilk albümü “Exile In Guyville”in yılıydı. 1974’ten beri hiçbir kadın sanatçının albümü Village Voice dergisinin Amerika’nın seçkin eleştirmenlerinin oylarıyla oluşturduğu Pazz & Jop listesinin tepesine yerleşmemişti. Joni Mitchell’in “Court and Spark”ından 20 yıl sonra, hem de ilk albümüyle bu başarıya ulaşan ilk kadındı Liz Phair. Sadece Village Voice değil, hemen hemen bütün Amerikan dergilerine göre yılın albümüydü “Exile In Guyville”. 1974’ün yıldızı Joni Mitchell, 1971 tarihli “Blue” albümüyle ruhunu bütün çıplaklığıyla ortaya sermiş ve bir anlamda “itirafçı şarkı yazarlığı”nın öncülüğünü yapmıştı. Phair, “Exile In Guyville”le itirafçı tarzı güncelleştirmiş, yaptığı “şok” açıklamalarla 90’lara taşımıştı. Çağımız itirafların, ifşaatların, talk show’ların çağıydı: Derdine derman bulmak, tutkularını, acılarını açıklamaktan geçiyordu. Bir başka bilinen gerçek daha vardı; o da “pis” konuşmanın veya yazmanın, temiz kalmanın bir yöntemi olduğuydu. 

Liz Phair “pis” konuşan iyi aile kızıydı. Phair’in evlatlık oluşu da belki ona pis konuşmada daha bir rahatlık sağlamıştır. Playboy’un bir zamanlar oluşturmak isteyip de çok da başaramadığı şehvetli, seksi komşu kızı imajı Phair’e cuk oturdu. “Flower” adlı şarkısında yakışıklı bir delikanlıyı cinsel obje olarak kullanan, çocuğun kişiliği değil çüküyle ilgilenen, o çükün içinde bir pervane gibi dolaştığını hayal eden bir dominatrix’ti. “Oral seks kraliçen olacağım”, “Çükün morarıncaya kadar seni sikeceğim” gibi sözler daha önce bu kadar rahat, bu kadar doğal bir şekilde ve bu kadar sıradan bir kız tarafından söylenmemişti. Phair “kızlar kendi aralarında nasıl konuşuyorsa öyle yazdım” diyordu. Doğruydu herhalde ama mübalağa şok olundu. “Fuck and Run”da (Sik ve Kaç) ise bu kez cinsel kurbandı Phair, düzülen ve terkedilen, sabah erkek arkadaşının nereye gittiğini merak eden kadındı. Hem yırtıcı ve yırtık hem de mazlum ve muhtaçtı; ezcümle bütünüyle postmoderndi Phair. 

1994’te pek beğenilmeyen “Whipsmart” adlı albümünü çıkardıktan sonra iyi aile kızı iyi bir evlilik yaptı; kısa bir süre sonra bir oğlu oldu. Cinler çıkarılmış, şeytanlar kovulmuş, gökten üç elma düşmüş müydü?.. Tam adını unutmak üzereydik ki, 1998’de “whitechocolatespaceegg”le geri döndü Phair. Beklenebileceği üzere, yaşamındaki değişimler müziğine yansımış. Albümün adı bile oğlunun kabak kafasına gönderme yapıyormuş. Kapak fotoğraflarında da makyajlı, yüksek topuklu ayakkabılı, daha olgun bir kadın görüntüsü var. Oysa “Exile..”da ağzını iştahlı bir şekilde açmış yan çıplak bir Phair vardı. Makyaj sadece Phair’in yüzünde değil, müzikte de belirgin. Bu albümün sound’u çok daha cilalı, çok daha yontulmuş (produce edilmiş diyeceğim ama kendimi frenliyorum; bunun Türkçesi nedir?). Kötü değil ama daha mesafeli ve daha soğuk. Phair yetenekli bir şarkı yazarı. Hiçbir şarkı için kötü demek mümkün değil. Hepsi melodik, iyi işçilik içeriyorlar. Ama çok da sarıp sarmalamıyorlar. Yine kışkırtıcı sözleri olan kimi şarkılar var. “Johnny Feelgood”da Phair’in kahramanı kendisine uygulanan cinsel şiddetten keyif alıyor. Eski şeytanların yerine yenileri gelmiş gelmesine de, bunlar daha terbiyeli şeytanlar. Albümün en iyi parçası “Headache” de Phair, “Beni evine götürebilirsin ama hiçbir zaman senin sevgilin olmayacağım” diyor. Albümün duygusunu da çok iyi yansıtıyor bence bu sözler. “Whitechocolatespaceegg”i eve götürüp keyifli zaman geçirebiliyorsunuz ama sevgiliniz ol muyor. 

39. SELANİK FİLM FESTİVALİ

Tarih: Aralık 1998

Gazete/Dergi: Roll

Huzurlu kent, sıcak insanlar, güzel filmler

“Yarrağın sağolsun”. Önce anlamıyorum tek tekçi meyhanesinde tanıştığım Yunanlı şoförün söylediklerini. Yunanca bir şeyler söylediğini sanıyorum. Ama birkaç kez daha kadeh tokuşturduğumuzda aynı sözleri tekrarlayınca çözüyorum. Eyvallah, hepimizin. Türk olmak, Yunanistan’ın genelini bilemem ama, Selanik’te hoş bir şey. Meyhanede tanıştığım Yunanlı içki arkadaşım bardağımı boş bıraktırmıyor. Çipurolarımızı (uzo’nun daha bir natüreli) içerken o Yunanca ben Türkçe sohbet ediyoruz. Hesabı ödettirmiyor bana. Öğlen öğlen kafayı bulmuş bir şekilde otelin yolunu tutuyorum ve sızıp kalıyorum. Eskiden festival mi varmış? Varmış. Selanik Film Festivali bu yıl 39 yaşına bastı. Yani 1960’tan beri sürüyor. İstanbul Film Festivali daha doğmamışken Selanik’teki abisi 20’li yaşlarını sürüyormuş. Benimse yalnızca Selanik’e değil, başka bir ülkedeki bir festivale de ilk gidişim. Kapı gibi basın kartım var. Ama basın kartınız olmasa da, kombine bir bilet alıp gayet ucuza bütün filmleri izleme şansınız var. Selanik pahalı bir kent değil. Aşağı yukarı beş milyona (tek kişi kalıyorsanız) bir otel odası bulunabilir. Gidiş-geliş de tren ya da otobüsle 25 mil yona filan maloluyor. 

Selanik’te en azından bir-iki kelime Türkçe bilen birilerine rastlamak sürpriz değil. Sokakta karaborsa Marlboro satan kadına da bildiğim bütün yabancı dillerde “kaç para?” diye sorduktan sonra, aynı soruyu Türkçe sorunca cevap alabilmiştim. Otel sahibim ise neredeyse şakır şakır Türkçe konuşuyor. Türkiye’den göç etmiş çok aile var burada. Klasik sohbet konusu da şöyle bir şey: “Ah şu silah tüccarları, politikacılar yok mu? Aslında biz kardeşiz ama….” Kısaca Selanik cephesinde korkacak bir şey yok. Huzurlu bir kent, sıcak insanlar… 

Gelelim festivale. 172 film gösterildi toplam 7 salonda. Salonlar birbirlerine çok yakın, çoğu aynı kompleksin içinde. Festivalin tarihi ise 13-22 Kasım arasındaydı. Uluslararası yarışmaya 12 film katıldı. Selanik Festivali’nin yarışması sadece ilk ya da ikinci filmini yapan yönetmenlere açık. Geçtiğimiz yıl Derviş Zaim’in “Tabutta Rövaşata”sı Jüri Özel Ödülü’nü filmin başrol oyuncusu Ahmet Uğurlu da En İyi Oyuncu Ödülü’nü kazanmıştı. Derviş Zaim bu yıl jüride yer alıyordu. Bu yıl da bir Türk yönetmenin filmi Almanya adına yarışmadaydı: Fatih Akın’ın “Çabuk ve Acısız”ı, Akın’ın filmi bir Türk, bir Sırp ve bir Yunanlı gencin Hamburg’da geçen öyküsünü anlatıyordu. Filmin başrol oyuncusu Mehmet Kurtuluş, En İyi Oyuncu Ödülü’yle festivalden döndü. Festivalin büyük ödülü Altın İskender’i ise, Japon yönetmen Yoiciro Takahaşi’nin “Ağustos Balıkları” adlı filmi kazandı. Ağustos Balıkları” bence çok başarılı bir film değildi, ama FIPRESCI Ödülü’nü de kazandı. Film bir aşk üçgenini konu alıyor, ama kahramanları henüz ortaokul lise çağlarında. Bir dost kazığı ve aşk acısı öyküsüydü. İkincilik ödülü ise iki filme paylaştırıldı. Çek yönetmen Petr Zelenka’nın ”Düğmeciler”iyle, Tacik yönetmen Cemşid Usmanov’la Koreli yönetmen Byong Hun Min’in ortak yapıtı ”Arının Uçuşu” ikinciliği paylaştılar.

Festivalde ayrıca Ken Loach ve Akira Kurosawa retrospektifleri, Yunan Filmleri Festivali, Balkan Dünyası, Asyanın Bakışı gibi bölümler de yer aldı. Balkan Dünyası bölümü içinde Nuri Bilge Ceylan’ın ”Kasaba” adlı filmi de gösterildi. Roll okurlarını en çok ilgilendiren bölüm ise, Yeni Ufuklar başlığı altındaki genç ve bağımsız sinemacıların filmlerinin gösterildiği bölümdü. Yeni Ufuklar’ın alt başlıklarından biri Good Machine adlı Amerikan bağımsız yapım şirketine ayrılmıştı. Good Machine’le çalışan yönetmenler arasında Ang Lee (Buz Fırtınası, Düğün Yemeği vb.). Hal Hartleygibi isimler bulunuyor. Bu başlık altında olmasa da, Hal Hartley’nin bir filmi festivalde gösterildi. Bu arada Hal Hartley’nin “The Unbelievable Truth” (1989) adlı filminin Thom Yorke’un kardeşi Andy Yorke’un topluluğunun isminin kaynağı olduğunu da belirtelim. Hartley’nin filmi “Hayat Kitabı” adını taşıyordu ve başrolde de PJ Harvey yer alıyordu. Harvey filmin müziğine de katkıda bulunmuştu. Pascal Comelade’ın “L’argot Du Bruit” albümündeki “Love Too Soon” adlı şarkı filmin de müzikleri arasındaydı. Film yüz -aynı zamanda da bin-yılımızın son gününde geçiyor: İsa elinde laptop’u ve yanında asistanı Magdalena’yla (PJ Harvey) birlikte 31 Aralık 1999’da New York’un JFK havaalanına iner. Herkesin kafasını şu soru kurcalamaktadır: Yeni binyılın başlangıcı yeryüzünde hayatın sonu anlamına da gelecek midir? İsa o gün boyunca insan ruhunu kurtarmak için şeytanla mücadele eder, Tanrı’nın gazabından korunmaya çalışır ve belki de en zoru, bu hayatların kurtarılmaya değer olup olmadığı konusunda kendisiyle tartışır… Hartley kısıtlı olanaklar nedeniyle video çektiği filmde değişik bir estetik yakalamayı başarırken, PJ Harvey de bu ilk sinema deneyiminden yüzünün akıyla çıkıyordu. Hartley’nin filmi, Brezilyalı yönetmen Daniela Thomas’ın “Geceyarısı”yla birlikte Haut et Court yapım şirketi ve Fransız TV kanalı Arte’ın ortak projesi “… gözleriyle 2000″in (2000 seen by…) ilk iki örneğinden biriydi. Bu projede genç yönetmenlerden binyılın son gününde geçen öyküleri filme çekmeleri istenmiş. Dolayısıyla yeni binyıla ilişkin kehanetler iki filmin de ortak temasını oluşturuyordu. Festivalde Manoel de Oliveira ve Bertolucci’nin de son filmleri gösterildi. Festival’in kapanış filmi olan Bertolucci’nin “Kuşatılmış” adlı filmi, doğrusu, bana “siyah politik eylemciyi kurtaran beyaz adam”lı konusuyla itici geldi. Festivalin sonu aslında tam bir son anlamına da gelmiyordu. Daha düşük bir yoğunlukla da olsa kimi filmler kaçıranlar için bir hafta boyunca gösterilmeye devam etti. Ayrıca bu filmler çevredeki diğer kentleri ve kasabaları da dolaştı. Ayrıca bu son hafta içinde festival programında yer almayan “Velvet Goldmine” da gösterilen filmler arasında yer alacaktı. Ama dönüş vakti geldiği için bu filmi izleyemedim. Darısı Istanbul’a… 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com