Sakin Ol

Sakin Ol da “Q Şimdi Mahkum” gibi hem bir devam filmi, hem de değil. “Get Shorty” gibi “Sakin Ol” da Elmore Leonard”ın kaleminden çıkmış ve yine Chili Palmer’ın (John Travolta) maceralarını anlatıyor. Film, başlarında bu devam filmi konseptiyle de dalgasını geçiyor bir yandan ama sonuçta “Sakin Ol” kendi başına ayakta duran, “Get Shorty’yi seyretmiş olmayı gerektirmeyen bir film. Hikâye karmaşık. Chili, film sektöründen pop müzik sektörüne geçiş yapmaya karar verir. Genç bir sarkıcı kızda (Christina Milian) gelecek görmüştür ve onu beceriksiz prodüktörlerinden (Vince Vaughn) almaya kararlıdır. Ayrıca Rus mafyasının (Ruslar evrensel kötü olmayı sürdürüyorlar) dul bıraktığı arkadaşı/sevgilisinin (Uma Thurman) müzik şirketini de kurtarmak istemektedir. Bu arada bir hip-hop’çı çete de alacaklarının peşindedir. 

“Sakin Ol” hoş tiplemelere sahip bir film: Robert Pastorelli’nin tetikçisi, Outkast grubundan Andre Benjamin’in sürekli tetik parmağı kaşınan hip-hop’çısı, The Rock’ın eşcinsel body-guard’ı ve James Woods’ın müzik prodüktörü tiplemeleri çok başarılı. Ama John Travolta’ya çizilen her daim cool, her daim ne yapması gerektiğini bilen tip için aynı şey geçerli değil. Uma Thurman’ı da fazla çekici bulmuyorsanız (benim gibi), o zaman baş karakterlerle sorununuz var demektir. Filmin tek derdi eğlendirmek olduğuna göre bu da küçümsenecek bir zaaf değil film adına. 

Orijinal adı: Be Cool, Yönetmen: F. Gary Gray, Oyuncular: John Travolta, Uma Thurman, Harvey Keitel, Türü: Komedi-Suç-Müzikal, Ülke: ABD

KARŞI DAİRE

TARİH:  15 Nisan 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

Alfred Hitchcock’un izinde…

Orijinal adı: The Other Side Of The Street Yönetmen: Marcos Bernstein Oyuncular: Fernando Montenegro, Raul Cortez Türü: Gerilim – Dram Ülke: Brezilya-Fransa 

Karşı Daire, Alfred Hitchcock’un meşhur filmi ‘Arka Pencere’nin izindeymiş gibi başlıyor.Yaşlı dul Regina (Fernanda Montenegro) polise Pamuk Prenses kod adıyla muhbirlik yapar.

Bir gece karşı apartmandaki dairelerden birinde bir adamın ilaç enjekte ederek karısını öldürdüğünü görür. Polise durumu bildirir ama katil zanlısı bir hakimdir (Raul Cortez) ve kadının hasta olduğu bilinmektedir. Polis önce Regina’ya yüz vermese de ardından beklenmedik gelişmeler olur… Filmi seyretseniz de olur seyret meseniz de… Ama filmin düşündürücü bir yanı var, o da Copacabana’daki gündelik şiddetin vardığı boyut. 

İstanbul’un geleceğinde de bu mu var, kapkaç hikâyelerinin varacağı yer bu mu diye düşünmeden edemiyor insan. 

O Şimdi Mahkum

TARİH:  16 Nisan 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kötülük ne ile özdeştir?

O Şimdi Mahkûm’, iyi çekilmiş, iyi oynanmış, konuşulanları anlamak için bazı filmlerde olduğu gibi altyazı ihtiyacı duymadığınız, sorular soran, başarılı bir çalışma

O Şimdi Mahkum, Yönetmen: Abdullah Oğuz, Oyuncular: Levent Kazak, Gökhan Özoğuz, Yavuz Bingöl, Burhan Öçal, Türü: Komedi, Ülke: Türkiye 

O Şimdi Mahkum, ‘O Şimdi Asker’in bazı karakterlerinin yeni maceralarını anlatıyor ama bir devam filmi değil. Film birbiriyle hapishanede birleşen üç kanaldan akıyor. Bir yanda senaryo yazarı Levent Kazak ve yazdığı senaryoda oynatmak istediği Athena grubunun golisti Gökhan var. Gökhan, Levent’i başından savamadığı gibi onun neden olduğu bir trafik kazası sonucunda hapse düşmekten de kurtulamaz. Levent de aynı olayda içeri tıkılır. Askerlik arkadaşları Karlıdağ (Yavuz Bingöl) ise eski sevgilisiyle buluşur. Ama sevgilisi kocasını vurunca suçu üstlenir ve o da hapse düşer. Asıl hikaye ise mafya babası Numan’ın (Burhan Öçal) çevresinde döner. O da ortaklarından kazık yiyip yurt dışına kaçmıştır. Ama sonra intikam planını gerçekleştirmek ve parasını geri almak üzere yaptığı plan uyarınca teslim olur.

O Şimdi Mahkum birçok açıdan başarılı bir film. İyi çekilmiş, iyi oynanmış, konuşulanları anlamak için bazı Türk filmlerinde olduğu gibi altyazı ihtiyacı duymadığınız profesyonel bir çalışma. Belki filmin kötü karakterlerinin cinselliklerinin vurgulanmasına kafayı takmak gerekir: Numan’a ihanet eden Rus (ya da Ukraynalı) sevgilisi Katerina (Fadik Atasoy) ile eşcinsel mafyozolar Gigen Çiftgör (Ali Atay) ve Sürmeli’ye (Özbek Yıdız). Kötülük ve yabancılığın (cinsel ve kültürel) özdeşleştirilmesine yani. Belki de takılmak gerekmez, ne bileyim… 

Filmin batan bir yanı yok, belli ki yönetmen Abdullah Oğuz film çekme işini iyi biliyor ve özenli çalışıyor. Ama anlatılan hikâyeler ne çok enteresanlar, ne de çok eğlendiriyorlar. 

Film pek güldürmediği gibi düşündürtmüyor da. Senarist Kazak, Amerikalı meslektaşı Charlie Kaufman’ı (Adaptation; Eternal Sunshine of the Spotless Mind) örnek alıp kendisini de senaryoya koymuş. Gerçekle, kurgu arasındaki bu oyun filmin hoş yanlarından biri. 

‘O Şimdi Mahkûm’un orijinal müzikleri Atilla Özdemiroğlu tarafından hazırlanmış. Athena Grubu’nun söz ve müziği kendilerine ait, yeni çıkacak albümlerinden sürpriz bir şarkısı da filme renk katıyor. Ayrıca Yavuz Bingöl de türküleriyle filmi süsleyen bir diğer ses… 

GELİNİM OLUR MUSUN?

TARİH:  8 Nisan 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Gelinim Olur Musun? (BridePrejudice) – Yönetmen: Gurinder Chadha Oyuncular: Aishwarya Rai, Martin Henderson, Daniel Gillies Türü: Müzikal – Komedi – Romantik Ülke: ABD, İngiltere 

Hintli kızların hem sınıf, hem de dünya (üçüncü dünyadan birinciye) atlayıp atlayamayacaklarının öyküsü ne kadar ilginç olabilirse, “Gelinim Olur Musun?” da o kadar ilginç. Üç kız çocuklu bir Hint ailesi; İngiliz ve Amerikalı ve tabii ki zengin koca adayları ve onları başkalarına kaptırmamaya çalışan kaynana, Bollywood dansları ve daha başka şeyler. Canınız sıkılıyor ve yapacak daha iyi bir şeyiniz yoksa, danslı müzikli sahneleri için çekilebilir. 

Beyoğlu’nda ailesinin izini sürdü

TARİH:  14 Nisan 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Beau Travail’ filminde Tarkan’ın şarkısını kullanan ünlü Fransız yönetmen Claire Denis’in büyükannesi, I. Dünya Savaşı’nda Galatasaray’a gelip büyük bir aşk yaşamış.

İstanbul Uluslararası Film Festivali’nde ‘Davet siz adlı filmi gösterilen Fransız yönetmen Claire Denis’i. “Beau Travail’. ‘Trouble Every Day “Friday Night’, ‘Nenette ve Boni’ gibi filmlerinde tanıyoruz. Az diyaloglu ve görsel anlatıma dayanan stiliyle öne çıkan Claire Denis ile konuştuk. 

Dünkü master class nasıl geçti? 

Çok rahatlatıcıydı. O güzel yerde (Boğaziçi Üniversitesi) sanki tatile çıkmış gibi hissettim kendimi. Aslında master class’ları pek sevmem. Öğretmekten nefret ederim. Ne öğretebilirsiniz ki eğer gerçekten dürüstseniz. Kendi deneyiminizi bir örnek olarak başkasına aktaramazsınız. Çünkü deneyim birçok mistik öğeden ve üstesinden gel meniz gereken felaketlerden oluşur. Genç insanlara örnek olarak gösterebileceğiniz tek şey bütçenizle, senaryonuzu nasıl birbirine uydurduğunuz olabilir. İnsanların ellerindeki bütçeyle hayallerin deki gerçekleştirmelerine yardımcı olunabilir. Örneğin ilk yönetmenlik denememde ben her şeyi çekmek istiyordum ama şimdi bir elips şeklin de kurgulayarak birkaç sahneyi tek bir güçlü sahne olarak çekebiliyorum. 

Jane Campion kendi master class’ında ‘atmosferin önemli olduğunu söyledi? Sizin için de öyle midir? 

Atmosfer benim kendi lisanımda karakterin soluduğu havadır. Bu anlamda atmosfer yaratmak içinde balıklarınızın yüzeceği suyu yaratmaktır. Dolayısıyla atmosfer bir karakterin psikolojisini anlatan herhangi bir diyalogdan daha önemlidir. Filmde bazı şeyler seyirciye açıklanmadan ona hissettirilmeli. Bu anlamda Jane Campion’la hemfikirim. 

Filmlerinizde müzik de önemli bir rol oynuyor. Örneğin ‘Nenette e Boni’ ile ‘Trouble Every Day” için Tindersticks ile çalıştınız. 

Tindersticks grubundan Stuart Staples ile 1995 yılında ‘Nenette ve Boni’yi çekerken tanıştık. Ve ‘Beau Travail’ hariç genellikle birlikte çalıştık. Böyle şeyler ancak şans ile olabilir. Müziğin atmosfer yaratmak açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca kendime ve aktörlerime fazla birşey anlatmama da gerek kalmıyor. Örneğin ‘Davetsiz’i çekmeye başlamadan önce başroldeki Michel Subor’a senaryoyu son ana kadar okutmadım. Ama ona Johnny Cash’in son iki albümünü verdim ve bunları dinlemek senin için yeterli olacak dedim. Tabii soundtrack’ta Johnny Cash kullanmadım çünkü o zaman çok abartı olurdu. Bu kırık ses, ölüme yaklaşmış, pişmanlık ve suçluluk duygusu ile dolu ama içinde hâlâ yaşama isteği olan yaşlı adam karakterini daha iyi anlamasını sağladı. 

Film için konularınızı bulurken her zaman edebiyattan mı yararlanıyorsunuz? 

“Davetsiz” için Jean Luc Nancy’nin kitabını okudum. Gerçek bir hikâyeydi. Nancy, kendisine yapılan kalp nakli ile ilgili deneyimlerini yazmıştı. Ama ameliyattan bahsetmek yerine vücuduna giren bu yabancıdan bahsetmesi beni çok etkiledi. Kalbinizi sorgulamazsınız. Ama düşünün ki birden duygularınızın sembolü olan bu organ zayıflıyor. Hâlâ hayattasınız ama hissetme kapasitenizi sorgulamaya başlıyorsunuz. O yüzden ‘Davetsiz’ başlığını korudum. Bu bir adaptasyon olmadı. Adapte edemezsiniz. Ama bu hikâyeden esinlendim. 

‘Beau Travail’ filminiz Tarkan’ın şarkısıyla açılıyor. Bu şarkıyı nasıl seçtiniz? 

Filmin geçtiği Cibuti’deyken gerçek lejyonerleri gördüğüm tek yer gece kulüpleriydi. Gece kulüplerinde çalışan, diğer Afrika ülkelerinden gelen kızlar, lejyonerler kulübü doldurmadan evvel kendi kendilerine Tarkan’ın “Oynama Şıkıdım Şıkıdım”ını dinleyerek eğleniyorlardı. Gerçekte hayatları pek de eğlenceli olmayan kızları, bu şarkının, bu kadar mutlu etmesi beni etkiledi ve filme koydum. Prodüktörüm bunun bize pahalıya patlayacağını söyledi. Ama Tarkan ile Paris’e geldiğinde konuştuk. Müzik için paran var mı diye sordu. Yok dedim. O da peki al istediğin gibi kullan dedi. Gerçekten Tarkan çok iyi ve kibar bir insan. 

Gelmeden önce İstanbul hakkında ne biliyordunuz? 

Benim büyük annem 19 yaşındayken, I. Dünya Savaşı sırasında, Fransa’dan kaçıp iki bebeği ile İstanbul’a, Galatasaray’a gelmiş. Kocası savaştayken o burada sevgilisiyle buluşmuş. Ölmeden önce bana hep ‘Galatasaray’a gitmelisin’ derdi. Onun için İstanbul dünyanın en güzel yeriydi çünkü burada sevgilisi ile beraber olmuştu. 15 yıl İstanbul’da yaşayıp sonra Bankok’a gitmiş. Orada büyük babam ile evlenmiş ve babam dünyaya gelmiş. İstanbul’dan alınmış küçük bibloları vardı. Ne zaman Paris’in merkezine insem bana simit aldırırdı. Ben de bugün Galatasaray’da dolaşıp babam için fotoğraflar çektim. 

 

BASKIN

TARİH:  8 Nisan 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Aksiyon seviyor ve çok fazla mantık aramıyorsanız “Baskın” size hitap edebilir. Ethan Hawke gibi hem çok iyi, hem de her zaman bir insan sıcaklığı yansıtan bir başrol oyuncusuna sahip bir kere. Sonra ful karizma takılmaya devam eden Lawrence Fishburne ve kısa rolünde yine de parlamayı başaran Maria Bello var. Aksiyon sahneleri de başarılı. Ama açıkçası fazlasıyla eften püften ve John Ford westernlerinden beri sayısız kere işlenmiş bir hikâyesi var (zaten film bir yeniden çevrimmiş). Kötü adamlar polis karakoluna saldırır. Görünüşe göre içerideki şefleri Bishop’ı (Fish burne) kurtarmaya çalışıyorlardır. Kahraman komiser Jake Roenick (Hawke) geçmişte iki adamını bir çatışmada yitirdiği için suçluluk duyguları içindedir. İşte hayat ona bir şans daha tanımıştır: Bakalım bu kez bu sorunun altından başarıyla kalkabilecek midir? Peki dışarıdakilerin asıl derdi nedir? Ya içeridekilerin? Her rozet taşıyan polis midir? Nasıl olur da Detroit’in ke nar mahallesinde bile olsa, helikopterli, bombalı bir saldırı yangın çıkana kadar fark edilmez saldırganlar nasıl bu isten paçayı sıyıracaklarını düşünürler, bütün iletişim kanalları kapalıyken nasıl olur da birileri içeriyle dışarısı arasında haberleşmeyi sürdürür, Hawke ateş altındayken niye öldürdüğü adamın cebinde kimlik arar, daha önce görmediğimiz orman nereden çıkmıştır gibi sorularla uğraşmayın boşuna. Bunların mantıklı bir cevabı yok filmde. Ama işte birkaç güzel sahne de var. Açılışta Hawke’un uyuşturucu satıcısını oynadığı sahne başta olmak üzere. 

Baskın (Assault on Precinct 13) Yönetmen: Jean-François Richet Oyuncular: Ethan Hawke, Laurence Fishburne, Maria Bello, Kim Coates Türü: Aksiyon – Gerilim Olke: ABD – Fransa 

ALDATAN YÜREK

TARİH:  8 Nisan 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Aldatan Yürek (The Heart Is Deceitful Above All Things) Yönetmen: Asia Argento Oyuncular: Asia Argento, Jimmy Bennett, Dylan Sprouse, Cole Sprouse Türü: Dram Ülke: ABD-Ingiltere-Fransa-Japonya 

Aldatan Yürek” haftanın en ilginç ve iyi filmi. Ünlü yönetmen Dario Argento’nun kızı Asia Argento filmin hem yönetmeni hem de başrol oyuncusu. If Bağımsız Filmler Festivalinde “Kahrolası”yı (Tarnation) seyredenlerin aşina oldukları bir teması var. Zaten iki film de otobiyografik nitelikte: “Kahrolası” doğrudan yaratıcısının çektiği ve kurguladığı kendi hayatının görüntülerinden oluşu yordu. “Aldatan Yürek” ise J.T. Leroy’un otobiyografik romanın dan uyarlanmış taciz ve şiddetle geçen bir çocukluk öyküsü. Ama bu kez tacizkar olan koruyucu anne-babalar değil bizzat çocuğun annesinin oğluna sağladığı ortam ve çevre. Jeremiah’nın uyuşturucu kullanan, sorumluluk duygusunun s’sine sahip olmayan annesi Sarah rolünde Argento çok başarılı. 

Filmin son derece sert, punk bir dili var. Yakında Türkiye’ye gelecek olan Sonic Youth filmin müziklerini yapan iki addan biri. Rock müziğin ünlü adlarından Marylin Manson’ın da filmde küçük bir rolü var. Filmin belki de tek kusuru dindar büyükbaba ve büyükannenin pek de klişenin ötesine geçemeyen temsili. Ama sürüngen hayatları anlatırken film bu kusurunu örtmeyi başarıyor. “Aldatan Yürek” hoşça vakit geçirtecek bir film değil ama haftanın görmeye en değer filmi. 

Minik Fil

TARİH:  15 Nisan 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Yüzdönüm Ormanı’nda garip sesler 

MİNİK FİL Orijinal adı: Pooh’s Heffalump Movie Yönetmen: Frank Nissen Seslendirenler: Jim Cummings (Tigger-ses), John Fiedler (Piglet-ses), Nikita Hopkins (Roo-ses), Kath Soucie (Kanga-ses) Türü: Animasyon Ülke: ABD 

Minik Fil Heffalump tamamen minik yani okul öncesi dönem çocuklarına yönelik bir film. Dolayısıyla mesela bir “Shrek”le hiç ilgisi yok animasyon olması dışında. Çocuk sahibi olanlar Winnie the Pooh ve arkadaşları Roo, Tigger, İyor vb.’yi muhtemelen bilirler. İşte bu arkadaş çevresinin yaşadığı Yüzdönüm Ormanı’nda bir gece garip sesler duyulur. Bilge tavşan bu seslerin bir Heffalump’a ait olduğunu söyler. Heffalumplar ise korkunç yaratıklardır tavşana göre. Ekip, Heffalump avına çıkar. 

Sonuçta kahramanlarımız tanımadıkları şeylerden korkmanın, yabancı düşmanlığının saçma olduğunu; yabancıların da aynı şeyleri kendileri için hisettiklerini öğrenirler. “Minik Fil” gönül ferahlığıyla çocuğunuzu götürebileceğiniz bir film. 

Max- Genç Hitler

TARİH:  25 Mart 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Hitler’in çöküşü

Adolf Hitler, bir yıl içinde ikinci kez karşımıza bir film kahramanı olarak çıkıyor. “Max- Genç Hitler”, Hitler’in Nazilerin lideri olmadan önce, bir ressam olarak piyasada tutunmaya çalıştığı dönemi konu ediniyordu. Genç Adolf Hitler’in şansı yaver gitseydi belki de politikaya atılmayacaktı demeye getiriyordu “Max”.

“Çöküş” ise Hitler’in (Bruno Ganz) sığınağındaki son günlerini anlatıyor. Artık yaşlı, bir eli tutmayan, beli bükük bir Hitler var karşımızda. Gücü hızla tükense de ve sığınağına mahkum olmuş olsa da son günlerinde dahi Hitler’in çevresi üzerinde hala büyük etkisi var. Bu insanların başında Göbbels (Ulrich Matthes), Eva Braun (Juliane Köhler) ve şahsi sekreteri Traudl Junge (Alexandra Maria Lara) geliyor. Traudl Junge filme esin kaynağı olan kitaplardan birinin yazarı da olduğu için filmde baş karakter sayılabilecek bir konuma sahip. Belli ki Traudl ile Hitler arasında bir çekim de mevcut. Traudl’ın sekreterlik görevine getirilişi belli ki bir ilk görüşte aşk demesek de beğenmenin sonucunda gerçekleşiyor, sekreterlik yeteneklerinin diğer adaylardan daha iyi olmasından değil. Film boyunca Speer gibi tanıdık Nazi isimleriyle karşılaşıyoruz. Speer insani yanları olan, görece akıl sağlığı yerinde biri olarak tasvir ediliyor. Keza Hitler’in kayınbiraderi de öyle. Eva Braun mümkün olduğunca gerçeklerden kaçmaya çalışıyor. Göbbels ve karısının insanlık dışı şaşmaz bir kararlılığı var. Sadece çocuklarını zehirledikten sonra Bayan Göbbels bir an zayıflık gösteriyor. Hitler uzun süre kendisini kandırıyor ama sonunda gerçekleri yani durumunun ümitsizliğini kabul etmek zorunda kalıyor. Yahudi soykırımını, hayatının başarısı olarak görüyor ve bilinen öfke patlamalarıyla dolu, manik konuşmalarından bolca yapıyor. Alman halkına ise zerre kadar acımıyor çünkü nasyonal sosyalistleri iş başına getirerek kendi kaderlerini kendilerinin tayin ettiğini düşünüyor. Aslında bombalamaları yöntem olarak seçen örgütler de aynı kanıdalar sanırım: Halka yapılan saldırıları aynı mantıkla savunuyorlar. “Çöküş”ün, klostrofobik bir ortamda yani çoğunlukla bir sığınağın içinde geçmesine rağmen oldukça dinamik ve akıcı bir film olduğunu ve kendisini ilgiyle izlettiğini söylemek gerek. Ama konu Hitler ve Nazi’ler olunca gardımızı almak ve filmle aramıza bir mesafe koymak zorundayız. Elbette Naziler de sanatın konusu olmalı; bunda bir sakınca yok. Yeter ki insanlık dışı ideolojileri ve eylemlerine sempati uyandırılmasın. “Çöküş” nazizme sempati doğuran bir film değil. Aslında “Çöküş”ün derdi nazizmle hesaplaşmak da değil. Filmin, kıstırılmış bir grup tarihi kişiliği yenilginin arifesinde anlatmak dışında pek bir derdi yok gibi. Ama kıstırılanların penceresinden baktığımızdan ister istemez onlarla özdeşleşiyoruz. Hala kötülük yapma potansiyelleri var ama bu insanlar filmin adı gibi çöküşün eşiğindeler. Sonuçta ya idam edilecekler ya hapse girecekler ya da intihar edecekler. Ya da filmin küçük kahraman Nazi askeri gibi paçayı sıyırmayı başaracaklar. Evet filmde, en rahatsız edici karakter bir çocuktu. Bu küçük Nazi askeri iki Sovyet tankını bombaladığı için bizzat Hitler’in elinden madalya alıyordu. Sovyet askerleri Berlin’e girdiğinde ise filmin diğer kahramanı Traudl’la masum bir aile tablosu çizerek kaçmayı başarıyordu. Seviniyorduk kaçabilmelerine. Bu küçük asker filmin bütünü içinde Almanya’nın geleceğini temsil ediyordu. Yenilginin içindeki umuttu yani. Bu umudun Hitler’in elinden madalya almış, Nazizm için savaşmış bir çocuk olmasının, diplomatik dille “not edilmesi” gereken bir durum oluşturduğunu düşünüyorum. Bunun, filmin sonunda Nazilerin 6 milyon Yahudiyi öldürdüklerini yazmasından ya da gerçek Traudl Junge’nin “olan bitenin daha fazla farkında olmam gerekirdi” demesinden daha etkileyici bir mesaj verdiği kanısındayım. Bu mesaj da bence “Alman halkının artık geçmişiyle barışma zamanı geldiği” yönünde. Geçmişle bugün arasında, geçmişten gelen ama geleceğe yönelik bir karakter yani çocuk asker aracılığıyla bağ kuruluyor. Bu bağ Nazizme karşı çıkan biri aracılığıyla da kurulabilirdi. Ama filmin seçimi o yönde olmamış. Rahatsız edici. 

Anlat İstanbul

TARİH:  11 Mart 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

İstanbul’a yakılan bir ağıt

Anlat İstanbul, beş yönetmenin imzasını taşıyan kendine özgü bir film. Bu tür projelerde genellikle filmin epizodik yapısı daha belirgin olur, bir hikâyenin bitip başka bir hikayenin başladığı, bir yönetmenin yerini bir başkasının aldığı net biçimde anlaşılır. ‘Anlat İstanbul’ ise tek bir yönetmenin elinden çıkmış ve dallanıp budaklanan tek bir öyküyü anlatır gibi duruyor. Ama film beş yönetmenin imzasını taşısa da tek bir kişinin, Ümit Ünal’ın kaleminden çıkmış ve son rötuşları da onun tarafından yapılmış. Ayrıca beş bölümün de görüntü (Mehmet Aksın) ve sanat yönetmenleri (Veli Kahraman) aynı. Bütün bu faktörler filmin bütünsel havasının nedenleri arasında. 

Ümit Ünal’ın çektiği ‘Fareli Köyün Kavalcısı’ adlı bölüm filmi açıyor ve çerçeveyi de çiziyor. Klarnetçi Hilmi (Altan Erkekli) genç karısı Şenay’ın (Özgü Namal) kendisini anlattığını öğrenince klarnetini alıp yollara çıkıyor. Kudret Sabancı’nın çektiği “Pamuk Prenses’te elbette kötü kalpli bir üvey anne (Vahide Gördüm) var. İdil (Azra Akın) annesinin ve onun tetikçisinin gazabından kaçarken, hiç de sandığımız gibi sevimli olmayan yedi kardeşinden kaçan bir cüce kadının (Hilal Aslan) kanatları altına girer. Selim Demirdelen’in yönettiği ‘Külkedisi’ ise transseksüel Banu (Yelda Reynaud) ile ayakkabıcı Fiko’nun (İsmail Hacıoğlu) aşkı olarak başlayıp, Banu ile eski kuşak travesti Mimi’nin (Güven Kıraç) dostluğu olarak devam ediyor. Tabii ki kötü adam bu masalda da eksik değil, o rolü de Şevket Çoruh üstleniyor. Yücel Yolcu ‘Uyuyan Güzel’de Nurgül Yeşilçay ve Selim Akgül’e vermiş başrolleri. Saliha (Yeşilçay) hayal âleminde ve sülaleden kalma bir malikânede yaşıyor. Musa (Akgül) ise iş bulma umuduyla İstanbul’a gelmiş Türkçesi kıt bir Kürt. Bu ikili de Saliha’nın evi satmak isteyen kötü ağabeyi ile mücadele etmek zorunda kalıyor. Ömür Atay ise son epizot olan Kırmızı Başlıklı Kız’ı yönetmiş. Melek (İdil Üner) ve küçük kızı (Ece Hakim) yıllarca hapiste yattıktan sonra serbest bırakılırlar. Melek kendisini suça sürükleyen sevgilisi Rafet’i (Fikret Kuşkan) ele vermemiştir ve vermeye de niyeti yoktur ama Rafet bundan emin değildir henüz. 

Filmin finalinde klarnetçi Hilmi fareli köyün kavalcısı gibi bütün karakter peşine takacak ve kendisine acımasız davranan bu şehirle hesaplaşacaktır. 

‘Anlat İstanbul’ iyi çekilmiş, iyi oynanmış çok profesyonel bir iş. Gök Kırdar’ın müziği de filme önemli katkıda bulunuyor. Geçmişiyle önemli kopuş yaşayan ve sürekli değişen İstanbul’a yakılmış bir ağıt niteliği de taşıyor. Her geçen gün mafyanın ve sermayenin daha fazla eline geçen ve benim şehrim demekte güçlük çekmeye başladığımız İstanbul filmin harcı. Ama filmin gözlemledikleri çok da orijinal değil. 

Benzer gözlemler daha önce de yapılmıştı, ‘Anlat İstanbul’ ne yazık ki anlattıkları itibariyle çok da iz bırakacak gibi durmuyor. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com