İstanbul Film Festivali’nden

TARİH:  19 Nisan 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

Alaturka ‘Nuar’ ve diğerleri 

Sinemaseverlerin beslenme çılgınlığı günlerine nedense bu ylı geç adapte oldum. İstanbul Film Festivali’nin ilk haftasını neredeyse boş geçirdikten sonra ben de kendimi kahve, sohbeti, film ve eh biraz da alkol döngüsüne kaptırdım. Çok da güzel oldu. Yılın en güzel günleri arasında İFF günlerini. 

İtirazım var 
İFF’de her geçen yıl ulusal yarışma daha öne çıkıyor ve asıl merak odağını oluşturuyor. Geçen sene Yozgat Blues, Sen Aydinlatırsın Geceyi ve Köksüz gibi şahane filmler IFF’de gün yüzü görmüştü. Bu yıl da iyiyiz. Onur Ünlü ‘İtirazım Var’la iyi bir seri yakaladığını kanıtlıyor. Ünlü, trajik kahramanları seviyor. SAG’nin Cemal’i, biraz Taksi Soförü’nün Travis’iydi. “İtirazım Var”ın kahramanı imam/detektif Selman Bulut ise Polanski’nin Çin Mahallesi’ndeki detektifi Jake Gittes’le (Jack Nicholson) ruh hemşerisi. Selman da Jake gibi burnunu sokmaması gereken yerlere sokuyor. Sokulmaması gereken yerlere sokulan o burunlar belalarını da buluyorlar. Selman da Jake gibi filmin önemli bir bölümünde burnu bandajlı dolaşıyor. Ama Los Angeles nire, İstanbul nire? Kara film türünün, İstanbul’a yaklaştıkça kıçı başı oynamaya başlıyor. Burası epey bir doğu be kardeşim. Burada trajedi de tam trajedi olmaz, içinde bolca komedi olur. Hem halkız biz, kolay ölmeyiz. Selman kafasına kurşunu yese de, denize düşüp kaybolsa da bir Jake değil ve olmayacak. İstanbul’un sonu Los Angeles gibi olacak ama; hatta daha da kötü olacak. Çin Mahallesi’nde Los Angeles talan edilir, kentin arzına geçilir ve bu uğurda cinayetler işlenirken, “İtirazım Var”ın İstanbul’u da benzer bir dönemden geçiyor. “İtirazım Var” üstü açık, kapalı göndermelerle ne yaşadığımızı bize fısıldıyor. Biber gazını yerken eğlenen bir kuşağın ve şehrin kara filmi olursa böyle olur. Filmin açılış sekansına özellikle hayran oldum. Batı icadı ampullerin sarı ışığının ardından görülen İznik duvar çinileri sadece bu topraklarda yapılabilecek bir filmle karşı karşıya olduğumuzu bize söylüyordu. Yine de bir eleştiri, filmin sonlarına doğru sarktığını düşünüyorum. Ya da festival yorgunluğu benim de dikkatimi dağıtmaya başladı, bilemem. 

Sesime gel 
Hüseyin Karabey’in “Sesime Gel”i de çok sevdiğim bir film oldu. Kürt bir annenin gözaltına alınan oğlunu, aynı adamın kızının da babasını kurtarmak için yaptıkları yolculuğu anlatıyordu film. “Sesime Gel”in, Doğu’nun sözlü anlatım geleneğini sinemaya kusursuzca geçirdigini söyleyebilirim. Film özellikle yolculuğun başladığı andan itibaren çok yumuşak, çok güzel bir tempo yakalıyor. Üstelik bunu, koşulların bütün sertliğini hissettirmeyi ihmal etmeden başarıyor. “Sesime Gel”in Berfe anasının nezdinde oğullarını kaybeden bütün Berfe anaların ellerinden öperim. 

Kül kedisi değiliz 

Emel Çelebi’nin “Kül Kedisi Değiliz”ine bir devam filmi diyebiliriz. Çelebi daha önce “Gündelikçi” ile ev işçisi kadınların sorunlarını anlatan bir belgesel yapmıştı. Bu kez aynı kadınların sendikalaşma mücadelesini de anlatıyor. Sadece “kadın” diye anılan temizlik işçileri, işçi sınıfının en güvencesiz kesimleri arasında. Pencere temizliği gibi tehlikeli işler yapan, iş hastalıklarından kaynaklanan kalıcı fiziki sorunlar yaşayan “kadınlar” artık “kadın” değil, işçi olmak, belirli güvencelere kavuşmak istiyorlar. Emel Çelebi de ısrarla bize onların hikâyesini anlatıyor. Çoğumuzun, bu filmi izledikten sonra aynaya bakmaya ve kendimizle de hesaplaşmaya ihtiyacımız olacak. Çünkü ev işçisi kadınlar, çoğumuzun hayatına şu ya da bu şekilde girmiş durumdalar. Biz bu mücadelenin neresindeyiz? İşçi sınıfının mı yanındayız yoksa patron muyuz? Hadi bakalım… 

Tuncel kurtiz ve sürü 
Perşembe akşamı da büyük oyuncu Tuncel Kurtiz’in oyunculuk kariyerindeki dönüm noktalarından biri olan Sürü’yü yeniden izledim. Halit Ergenç, Kenan İmirzalıoğlu ve Menend Kurtiz filmden önce çok samimi birer açılış konuşması yaptılar. Kurtiz’e yine hayran kaldım ve sinemamızın kaybının büyüklüğünü bir kez daha gördüm. Tuncel Kurtiz olmasa “Sürü” de olmazmış. Başka her şey belki değişebilirmiş ama Sürü’yü Kurtiz’siz düşünmek mümkün değil. 

Bu festivalde az yazdım, kusuruma bakmayın. Ama ayrıca şu 3 filmin bende iz bıraktığını söyleyebilirim: “Yedinci Uydu”, “Göldeki Yabancı” ve “Eksik Resim”. Gelecek festivale buluşmak üzere. 

Joe

TARİH:  12 Nisan 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kontrolsüz şiddet. şiddettir 

Film, şiddeti kontrol etmek gerek diyorsa da, kimi zaman şiddeti yücelterek yapıyor işini. Dolayısıyla ortaya Rambo’yla karışık bir sanat sineması örneği çıkmış.

Orijinal adı: Joe Yönetmen:  David Gordon Green Oyuncular: Nicolas Cage, Tye Sheridan, Gary Poulter

William Friedkin’in “Katil Joe”su ve Lars von Trier’in “Nemfoman” Joe’sundan sonra karşımızda David Gordon Green’in sade “Joe”su var. David Gordon Green, ilk filmi “George Washington”la (2000) festival dünyasını epey sallamış ve yeni Terrence Malick ilan edilmişti. Fakat Green daha sonra aynı etkiyi yaratamadı, ta ki geçen yıl çektiği “Prince Avalanche”a ka dar. Green bu filmiyle Berlinale’de en iyi yönetmen ödülü aldı. Berlinale’nin hemen arkasından bu kez Venedik’te “Joe” ile Altın Aslan için yarışarak, yeniden festival dünyasına döndüğünü kesin olarak ilan etti. 

“Joe” şiddeti kontrol etmeye dair bir film. Film sadece birinin adını taşısa da iki başrol oyuncusu var. Biri Joe’yu canlandıran Nicholas Cage, diğeri genç Gary’yi canlandıran Tye Sheridan. Bu arada genç oyuncu Tye Sheridan’ın şimdiden müthiş bir kariyeri var. Oynadığı her film bir festivalde yarışıyor (Hayat Ağacı, Mud, Joe). 

Film Joe’nun adını taşısa da Gary ile açılıp Gary ile kapanıyor. Ve filmin gizli kahramanı Joe değil desek de pek yanlış olmaz. Joe’nun işlevi Gary’yi kendi ayakları üzerinde duracak hale getirmek ve ona, kendi beceremediği şeyi, şiddetini kontrol etmeyi öğretmek. 

Sert bir erkek Joe 

Gary, aşağılayıcı bir terimle “Beyaz Çöp” denilen türden bir ailenin evladı. Baba ayyaş bir psikopat, anne bir uyuşturucu müptelası, kız kardeş ise içine kapanmış, dilsizleşmiş bir nedenle. Joe’nun işi ise ağaç öldürmek. Arazile rini ağaçtan temizlemek isteyenler için çalışıyor ve emrinde adam çalıştırıyor. Joe, sert bir erkek, Hapse girmiş çıkmış: Bir polise dayak attığı için. Polislerle arası zaten hiç iyi değil “Silahını bırak, delikanlı kim, gör bakalım” havasında her daim. Gary, Joe’dan iş istiyor ve zamanla Joe ile Gary arasında baba oğul ilişkisi gelişiyor. Ama filmin kötü adamları var. Biri Gary’nin babası, biri de hem Joe’dan hem de Gary’den dayak yiyen bir pislik. Ve bu kötü adamlarla nihai bir yüzleşme olmadan Gary’nin hayatı düzlüğe çıkamayacak. 

Tek boyutlu bir karakter 

Green, karakterlerine yeterince mesafe almayı becerememiş. Joe, neredeyse Rambo vari mitik bir karaktere dönüşmüş, filmin kötü adamlarından biri karikatür denecek kadar basit ve tek boyutlu, Gary ise “bu aileden nasıl çıkmış dedirtecek?” kadar düzgün. Film şiddeti kontrol etmek gerek diyorsa da, kimi zaman şiddeti yücelterek yapıyor işini. Dolayısıyla ortaya Rambo’yla karışık bir sanat sineması örneği çıkmış. 

TARİH:  10 Mayıs 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

Görünmeyen Kadın 

Ünlü yazar, genç oyuncu 

Joanne Laurier Wsws.org’da güya “Görünmeyen Kadın’ı değerlendirmiş… 

Laurier: Charles Dickens kapitalizmin ürettiği adaletsizlikleri, sefaleti ve acımasızlığı kitaplarında anlattığı için eleştiriden muaf tutulmalı… Birkaç kadının kalbini kırmışsa ne olacak? Hem zamanın koşulları bunu gerektirmiştir. Bazı sosyalistler neden bu kadar ilkel kalıyorlar? 

Orijinal adı: The Invisible Woman Yönetmen: Ralph Fiennes Oyuncular: Ralph Fiennes, Felicity Jones, Kristin Scott Thomas Ülke: İngiltere

Düzenli olarak film eleştirisine yer veren sosyalist bakış açısına sahip internet sitesi pek bilmiyorum. Bildiğim ve takip ettiğim bir tane var: wsws.org, yani world socialist website (dünya sosyalist web sitesi). Fakat bu sitedeki yazılar bazen sabrımı taşıracak ölçüde kaba saba olabiliyor. Joanne Laurier wsws.org’da güya “Görünmeyen Kadın”ı değerlendirmiş. Laurier’e göre Charles Dickens hakkında eleştirel şeyler söylemek bir tür sapkınlık. Dickens hakkında konuşulacaksa eserlerinden söz etmek gerekir. Karısına kötü muamele ettiğini söylemeye kimsenin hakkı yoktur, çünkü o günün koşulları göz önüne alınmamıştır. Ahlakçılığın alemi yoktur. Üstelik senaryoyu “Demir Lady”nin senaristi Abi Morgan yazmıştır. “Demir Lady” berbat bir film olduğuna göre (ki bence de öyle) daha fazla konuşmaya gerek yoktur. 

Bu eleştiriyi bir kadın yazmış! 

Bu “eleştiri”nin bir kadın tarafından yazıldığına inanmak çok güç. Üstelik bu kadın kendisini ilerlemeci, sosyalist, devrimci filan görüyor. Dickens, kapitalizmin ürettiği adaletsizlikleri, sefaleti ve acımasızlığı kitaplarında anlatan biri olduğu için eleştiriden muaf tutulmalı ona göre. Birkaç kadının kalbini kırmışsa ne olacak? Hem zamanın koşulları bunu gerektirmiştir. Falan, filan. Bazı sosyalistler neden bu kadar ilkel kalıyorlar? Neden sanata katı ve kaba saba yaklaşıyorlar? Bu hep böyle mi gidecek? Sanatı propagandanın bir türü olmaktan ibaret saymaya devam edecekler mi?  Sanatta her zaman politik doğrunun kazanmadığını, yanlışa da açık olmak gerektiğini fark edemeyecekler mi? 

Pop star yazarlar 

Neyse… Dediğim gibi, “Görünmeyen Kadın” Charles Dickens ve onun hayatındaki iki kadınla ilgili bir film. “Görünmeyen kadın ” adı Dickens’ın metresi Nelly’yi betimliyor. Dickens’ı bugünün yazarlarıyla kıyaslamak pek mümkün değil. Onu daha çok günümüzün pop starlarıyla karşılaştırmak anlamlı. Bugün de pop star konumunda yazarlar var ama aynı değil. Çünkü bugün kelimenin gerçek anlamıyla “pop star”lar var. Oysa 130-140 yıl öncesinde Dickens’ın konumu bugünün yazarlarıyla değil Beatles’la filan kıyaslanabilir ancak. Dickens’ın romanları dergilerde tefrika edilirmiş. Hayranları, bu dergilerin İngiltere’den Ameri ka’ya ulaşmasını heyecanla beklermiş New York limanlarında (Kutlukhan Kutlu’dan aktarıyorum). Dickens da alkışlarla yaşayanlar türünden. Bu hayranlığın, bu sevginin bağımlısı olmuş, o kitlenin sevgisini tatmadan yaşayamayan biri. Bu saptamayı Dickens’a 10 çocuk doğuran karısı Catherine yapıyor filmde. Catherine, yaslanmış, çekiciliğini yitirmiş ve herhalde hiçbir zaman da pek entelektüel olmamış bir kadın. Charles karısına ilgisini tamamen yitirmiş durumdayken 18 yaşındaki genç oyuncu Nelly’yle (Ellen) tanışıyor. Nelly 

Dickens’a hayran, kitaplarını defalarca okumuş güzel bir genç kadın. Ve ikili arasında bir aşk başlıyor. Ama bu aşkın açık açık yaşanması mümkün değil. Cok anlayamadığım nedenlerden dolayı, Charles karısından ayrılsa bile mümkün değil bu aşkın açığa çıkarılması. Ama tabii çiftin yakınındaki herkes durumdan haberdar. Nelly’nin annesi. Charles’ın en yakın arkadaşı ve en önemlisi Charles’ın karısı durumu biliyorlar. Charles Dickens karısına korkunç bir muamele çekiyor, Nelly’yi kapatması yapıyor ve hayranlarının ilgisini her şeyden üstte tutuyor. Ama yine de Dickens’ı bir canavar olarak görmüyoruz, Joanne Laurier ne derse desin onu kouşllarının içinde en iyiyi yapmaya çalışan ama çok da kusurlu biri olarak görüyoruz. Kadınlar filmin en acılı karakterleri. Dickens’in karısı ve sevgilisi arasında kadınsı bir anlayıştan hatta biraz dayanışmadan bile söz etmek mümkün. Nelly aşkını açıkça yaşayamayan, toplumsal konumunun düşüklüğünün farkında bir genç kadın olarak acı çekiyor. Catherine ise aşağılanan, aldatılan bir anne olarak. Klasik bir öykü, klasik bir sinema anlayışı, bilmediğimiz bir şey yok filmde. Ama her şey iyi yapılmış, iyi çekilmiş. Ralph Fiennes hem oyuncu hem de yönetmen olarak iyi bir iş çıkarmış. Fiennes Dickens’la arasında paralellikler kurmuş olsa gerek. Genç oyuncu Felicity Jones, Joanna Scanlan ve Kristin Scott Thomas da çok iyiler. Klasik öykülerden hoşlananlar kaçırmasın. 

Woody Allen – Blue Jasmine

TARİH:  11 Şubat 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kim kiminle nerede? 

Allen’ın son dönem filmlerinde hep bu yaşadığı sorunların izi olduğunu duşünüyorum. Bazen kadın düşmanlığı, bazen düpedüz insan sevmezlik ve çoğunda da kendisini bir aklama çabası olarak bu sorunun varlığını hissediyorum. 

Orijinal adı: Blue Jasmine Yönetmen: Woody Allen Oyuncular: Cate Blanchett, Alec Baldwin, Sally Hawkins Ülke: ABD

Bugünlerde Woody Allen’la yatıp kalkıyoruz. Hikâye’nin başlangıcı eskiye uzanıyor ama yeniden gündeme gelmesi Allen’a Altın Küre Hayatboyu Başarı Ödülü verildiği sırada başladı. Eski sevgilisi Mia Farrow, 1993’te Allen’ın, evlat edindiği kızı Dylan Farrow’u taciz ettiğini iddia etmişti. Ama daha öncesi de var. Mia Farrow’la Allen sevgiliydiler ve Ronan adlı ortak bir çocukları vardı. Ayrıca sayısını tam bilmediğim başka evlatlıkları da vardı. 1993’te bir gün Farrow’un evlatlıklarından Soon Yi ile Allen’ın bir ilişkisi olduğu ortaya çıktı. Farrow, Allen’ın çektiği Soon-Yi’nin erotik fotoğraflarını bulmuştu. Allen’la Soon Yi’nin ilişkisinin kanunlara aykırı bir yanı yoktu. Kız 18’inden büyüktü ve Allen’la resmen akraba değillerdi. Ama ahlaken bir sorun olduğu da açıktı. Allen’la Soon Yi’nin aralarında kan bağı olmaması sorunu çözmüyordu. Allen kızın baba figürüydü; kan bağı olmaması ilişkinin türünü değiştirmiyordu. Allen’ın bir kez bile Farrow’un evinde kalmamış olduğu söyleniyor. Bu durumda belki baba figürü olması da tartışılır. Fakat ilişkinin başlangıcı sağlam bir zeminde olmasa da, sonuçta Allen’la Soon-Yi Hollywood’da az görülen bir evlilik yaşıyorlar. 16’sı evli olmak üzere 21 yıldır birlikteler, iki de evlatlıkları var. Onlara hâlâ, siz bir ilişki başlatmamalıydınız demenin bir anlamı yok. Yanlıştan belki de doğru çıkmış. Doğru gibi gözüken evlilikler sapır sapır dökülürken onlar birlikteliklerini sürdürmüş. Ne Woody ne de Soon Yi’nin sağlıklı yetişkin bireyler olmadığı, kızın bir baba arayışında olduğu, adamın da kendisini yetişkin kadınların yanında güven içinde hissedemediği söylenebilir. Bu tip insanlara ne önerilebilir? Zaman yolculuğu yapın, çocukluğunuza dönün ve anne babanızla yanlış giden ne varsa düzeltin demenin pratik bir anlamı yok. Soon Yi babasız yetişmişse, öyle kalacaktır. Psikanaliz tedavi edebilseydi, 30 yıl terapi gören Allen her halde iyileşirdi. Ama tedavi görmeseydi belki çok daha kötü olacaktı ve kariyerini de sürdüremeyecekti. 

Şüphe kalıyor… 

Fakat bugün asıl mesele tacize ilişkin olanı. 1993’te Allen artık ayrı olduğu eşini ve çocuklarını ziyarete geliyor. Evde sayısı altıyı bulan başka konuklar da varken, iddiaya göre Allen o sırada 7 yaşında olan Dylan’ı tavan arasına götürüyor ve taciz ediyor. Dylan’da taciz edildiğine dair bir bulguya rastlamıyor psikologlar. Vardıkları kanı, Dylan’ın evdeki stresli ortamın verdiği duygusal karmaşadan ve annesinin manipülasyonlarından etkilenerek bu iddiaları ortaya atmış olması. Dava düşüyor, Allen beraat ediyor. Ama şüphe kalıyor. Çünkü taciz iddialarında kadının beyanı esastır diye bir sav var. 

Aksi ispat edilene kadar kişi masumdur karinesi işlemiyor. Çünkü Allen’ın Soon-Yi ile ilişkisinin gölgesi Dylan’la ilişkisinin de üstüne düşüyor. Oysa ikisi ayrı şeyler. Birisi suç, birisi ahlaki bir sorun ama müeyyidesi olmayan bir sorun çünkü hukuken ne ensest ne de pedofili. Ayrıca taciz iddialarında kadının beyanı esastır diyen başka bir sav da var. Ve bu gölge Mia Farrow’la oğlu Ronan’ın Altın Küre sırasında attıkları tweet’lerle yeniden büyüdü. Bu tweet’lerde Ronan, “babası” Allen’ı, Dylan’ı taciz etmekle suçluyordu. Farrow da benzer bir tavır içindeydi. Üstüne bir de Dylan’ın Allen’ı suçlayan mektubu geldi. New York Times’da yayımlanan mektupta Dylan, Allen’ı yeniden tacizle suçluyordu. Kıyamet yeniden koptu. Bir zamanlar Time’ın kapağına “Komik Dahi- Amerika’nın Woody Allen’ı” başlığıyla çıkan, pedofilik bir ilişkiyi anlatan “Manhattan” filmi göklere çıkarılan Allen artık şeytanın ta kendisiydi. “Manhattan” iyi bir filmdi ama bugün vizyona çıksa o da lanetlenirdi; hatta bugün böyle bir film hiç yapılamazdı. Çünkü 70’lerde pedofilinin içeriği bugünden çok farklıydı. Bugün 42 yaşında bir entelektüel Amerika’da herkesin gözü önünde 17 yaşında bir lise öğrencisi kızla bir ilişki yaşayamaz, dolayısıyla sonradan o ilişkinin filmini de çekemez. Alman Yeşilleri bugün geçmişte olduğu gibi pedofiliyi savunan demeçler veremezler (Eylül ayında bu konu gündeme geldi ve Yeşiller özür dilediler). Doğrusu da bu. 

Allen taciz etmiş midir? 
Bu saatten sonra, Allen’a Soon Yi ile ilişkisi konusunda parmak sallamanın anlamı olmadığını düşünüyorum. Allen’da bir sorun olduğunu da düşünüyorum. Kendisi de düşünüyor zaten, filmlerinde kendisine dair yarattığı persona ne kadar güvensiz, ne kadar ürkek, ne kadar nevrotiktir. Peki ama Allen – Dylan’ı taciz etmiş midir? Allen’ın yine New York Times’da yayımlanan mektubu da epey inandırıcı iddialar içeriyor. Mia Farrow’un ne taciz konusunda ne de başka konularda tutarlı bir çizgisi yok. Mia Farrow’un da aldatılmanın intikamını almak için böyle bir senaryo hazırlamış olma ihtimali var. 

Bu filmlere zor katlanıyorum 

Sinemaya gelince. Uzun zamandır Allen filmlerinden keyif almıyorum. En beğenilen “Maç Sayısı” ve “Vicky Christina Barcelona” da hak ettiklerinden fazla övüldüler. Allen’ın son dönem filmlerinde bu yaşadığı sorunların izi olduğunu da düşünüyorum. Bazen kadın düşmanlığı, bazen düpedüz insan sevmezlik ve çoğunda da kendisini bir aklama çabası olarak bu sorunun varlığını hissediyorum. “Kim Kiminle Nerede” (Whatever Works) Allen’ın tezlerinin ve sinemasal intikamının tipik örneklerindendi. Filmde 60 yaşında bir mizantrop (insan sevmez), 20 yaşındaki bir kızla ilişkiye girer. Kızın annesi, çifti ayırmak için elinden geleni yapar. Ama taşradan New York’a gelmek kadını değiştirir, aşırı dindarlıktan, aşırı liberalliğe hızla geçiş yapar vs. Ahlakçı kadın poligamik ilişkiler yaşayan bir hipster’e dönüşür. Filmde Woody, Mia ve Soon Yi ilişkisinin yankılarını görmek zor değil. Woody’nin liberal tezi, kendinizi hiçbir şeyle sınırlamayın, ne yaşamak istiyorsanız onu yaşayındır. Ayıp ve günah yoktur. Etik? Orası bulanık. 

Gelelim “Blue Jasmine”e. Allen’ın epeydir yaptığı tarzda bir film bu da. Karakterler karikatürden hallice. Diyaloglar inandırıcı değil. İlişkilerin doğuşu ve gelişmesi Allen tezlerini doğrulama hızında dörtnala gidiyor. Ben zor katlanıyorum bu filmleri seyretmeye. Cate Blanchett elinden geleni fazlasıyla yapıyor. İyi oyuncu. Ama karakterin yolculuğu çok şematik. Ve yine Allen’in Farrow’la kavgasının gölgesi filmin üzerinde dolasıyor. Filmin kahramanı Jasmine’in eşi finans dünyasının çakallarından. Ama “Para Avcısı”ndakilerden farklı, klas biri o. Tabii ki o da karısını aldatıyor ve finansal dolaplar çeviriyor, insanların parasını çarçur edip hayallerini yıkıyor, dünyalarını karartıyor. Ama olsun, hapise girdiğinde intihar edebilecek kadar da gururlu biri o. Onun çevirdiği dolaplar, Jasmine’in dolapları yanında affedilir bir düzeyde kalıyor. Bunu da çakalın oğlu Jasmine’e şu k şekilde ifade ediyor ki filmin cümlesinin de bu olduğunu düşünüyorum: “(Babam) Beni hayal kırıklığına uğratmış olsa da, senden daha çok nefret ettim.” Jasmine, aldatan kocasından intikam almak istemiş ve onu FBI’a ihbar etmiştir (Farhadi’nin “Geçmiş’teki kadınları gibi). O çakallar sofrasından payını kapmaya çalışmış, kendince aldatılmasının intikamını almış ve bunu yaparak o çakallardan daha da kötü biri olmuştur. Asıl eleştirilen ataerkil kapitalist düzen değil, onun içinde dolaplar çeviren ve bir nevi orospulaşan kadındır. Allen dünyasında sıklıkla erkekler kusurludur ama kadınlar ya affedilemeyecek kadar rezildirler ya da masum ve çocukturlar. Tabii intikamcı Jasmine’in Mia’yı, 20 yaşında bir kız (babysitter) için karısını terk eden Jasmine’in kocasının Woody’yi, evlatlık çocukların ikisinin ortak ve ayrı evlatlıklarını çağrıştıran yanları var. Woody savunmasını filmlerle yazmayı sürdürüyor, iyi yapmıyor. Keşke takılıp kalmasaydı ve hayatta ilerleyebilseydi. Ama son olaylardan sonra bu artık daha da zor görünüyor. Allen ne kadar “kim kiminle nerede ne istiyorsa yaşasın” deyip dursun, bunun bir New York entelektüeli için bile mümkün olmadığının kanıtı bizzat Allen’ın hayatı ve eserleri. 

Para avcısı

TARİH:  8 Şubat 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

Finans dünyasının çakalları 

Bir MacDonald’s kasiyerinin sıkıcı ve yoksullukla dolu hayatını mı seyretmek istersiniz yoksa dünya güzeli kadınlarla yatan, Ferrari’ye binen, devasa bir yatı olan, uyuşturucu ve orji partileri düzenleyen, hayatı iniş ve çıkışlarla dolu bir borsa simsarının hayatını mı? 

Orijinal adı: The Wolf of Wall Street Yönetmen: Martin Scorsese Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Jonah Hill, Margot Robbie Ülke: ABD

Martin Scorsese kocaman filmler yapıyor son yıllarda. “Hugo”, “Zindan Adası”, “Köstebek” ve “Göklerin Hakimi” gibi. Ama hiçbirisi etkileyicilikte 1976’da yaptığı “Taksi Şoförü”nün yanına bile yaklaşamıyor. Oscar’lar alıyor, Oscar’lara aday gösteriliyor; bu sözünü ettiğim filmlerin çoğu meslektaşlarımın da zevkine hitap ediyor. Benim pek değil. 

En yakın tarihli olanı “Hugo” en çok aklımda olanı. Filmi çok seven kızım duymasın ama ne anlatıyordu Hugo? İlk film yönetmenlerinden Melies’in öyküsünü mü? Yoksa Hugo adlı çocuğun mu? İkisini birbirine karıştırmış ve ortaya tutarlı bir anlatısı olmayan, gösterişli ama nihayetinde etkisiz bir film çıkarmıştı. Tabii ki Scorsese etkileyici planlar çekmeyi biliyor. Ve her filminden bir şeyler akılda kalıyor. Ama bunlar filmin bütününe ya da filmin karakterlerine dair derin şeyler değil. Anlara dair şeyler. Ne karakterlerin içinde yaşadıkları döneme ne de onlara dair önemli bir şey söylemiyor. 

Bankacılar ya da borsa simsarları 

Fakat bu, bugüne kadar “Para Avcısı”ndaki kadar göze batmamıştı hiç, filmin baş anti-kahramanı Jordan Belfort’u canlandıran Leonardo DiCaprio’nun kimi zaman etkileyici oyununa karşın. Bir MacDonald’s kasiyerinin sıkıcı ve yoksullukla dolu hayatını mı seyretmek istersiniz, yoksa dünya güzeli kadınlarla yatan, Ferrari’ye binen, devasa bir yatı olan, uyuşturucu ve orji partileri düzenleyen, hayatı iniş ve çıkışlarla dolu bir borsa simsarının hayatını mı? Belfort’un tercihi bu hayatı yaşamak, Scorsese’ninki de bu hayatı göstermek. Hem de bunu Belfort’u hikaye anlatıcısı yaparak, kahramanına belli ki biraz da hayran olarak.

Bankacılar da farklı değil ya, bora simsarlarının milleti nasıl kazıkladığını az çok biliyoruz hepimiz. Filmin kendilerine “telefon teröristi” diyen kahramanları da bunu yapıyor. Tek dertleri size bir şeyler satıp, kendi komisyonlarını almak bu telefon teröristlerinin. Sadece bu da değil, hisselerin fiyatını suni olarak yükseltip, sonra birden satarak müthiş karlar elde ediyorlar. Onlar kadar hızlı davranamayanlar ise binlerce, on binlerce dolar ödedikleri ama artık beş para etmeyen kağıt parçalarıyla kalıyorlar. Bu zar zor kazandıkları birikimleri havaya gidenler maaşlı, ücretli çoğunluk. Film onlara dair değil. Olmak zorunda da değil. 

Ama onlardan kazandıkları paralarla manyakça uyuşturucu tüketen, fahişelerle alemler yapan, geri zekalı zibidilerin hayatını 3 saat boyunca göstermek zorunda da değil. Hatta neredeyse seyirciye, “Belfort, kazandıklarıyla yetinse de başını daha fazla belaya sokmasa” dedirtecek kadar bu hayata içinden bakan, mesafesini koruyamayan, kadınların figüranlıktan öteye gidemediği bir film olmak zorunda da değil. 

Film elbette, bunlar ne şahane adamlar, bu ne güzel hayat demiyor. Telefon terörizmine maruz kalmış biri olarak filmi seyrederken çoğunlukla tiksinti duydum. Fakat film bunlar böyle adamlar işte deyip durmuyor. Aynı şeyleri üst üste göstermeye devam ediyor. Ve bunu yaparken karakterlerin derinine filan da inmiş olmuyor. Yozlaşmayı, ahlak yoksunluğunu, aşırılığı göstereyim derken kendisi aşırıya kaçan, kahramanlarının sınır tanımayan davranışlarından büyülenen ve nihayetinde sıkıcılaşan bir filme dönüşüyor. 

Tüm para kurbanların 
İşin acı tarafı filme hikâyesini veren gerçek Tordan Belfort’un bu filmden 20-30 milyon dolar kadar kazanacak olması. Gerçek Belfort filmden kazanacağı bütün parayı kurbanlarına vereceğini vaat etmiş. Gel de inan. 

Bütün bunları söyledikten sonra yine de bir soru vicdanımı rahatsız etmeye devam ediyor. Filme haksızlık mı yapıyorum? Kapitalizmin işleyişine dair sert bir şeyler söylemiyor mu bu film? Zeka ve kültür düzeylerinin düşüklüğü affedilebilir ama ahlaken de beş para etmez adamların nasıl inanılmaz paralar kazandığını ve bu parayı ne kadar kötü kullandıklarını göstermiyor mu? Üstelik de bu adamların düşüşü hiç de sert olmuyor. Tatil köyü gibi bir cezaevinde tenis oynayarak 2 yıl geçirmek binlerce insanı soymaya karşılık olarak ciddi bir ceza sayılır mı? Ama burada tekrar şu soru gündeme geliyor: Bu adamlar kadar aşırıya kaçmadan sistemin içinde soygun yapmak akıllıca değil mi? Karl Marx’ın bile borsadan iyi para kazandığı söylenir. Yani film bu dolandırıcılığa özendiriyor mu? Kararınızı siz verin. 

TARİH:  22 Şubat 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

Şarkı söyleyen kadınlar 

Kutsal abdallar ya da aptallar 

Şarkı Söyleyen Kadınlar, inanca ve inançsızlığa, iyiliğe ve kötülüğe dair bir film… “Beş Vakit’in, “Kosmos’un, Jin’in vb büyüleyici yanları vardı. ŞSK sanki biraz aceleye gelmiş ve Reha Erdem filmlerinin sahip olduğu estetik düzeyin, görsel-işitsel etkileyiciliğin altında seyrediyor.

Yönetmen: Reha Erdem Oyuncular: Melisa Akman, Philip Arditti, Aylin Aslım Ülke: Türkiye  

“Çatlaklar kutsaldır çünkü ışığı sızdırırlar” diye bir laf var, Leonard Cohen’e atfedilen. Aslında bunun sanırım bayağı da uzun bir tarihi var. İslam’da abdallar, Hıristiyanlık’ta kutsal aptallar, Leyla’nın Mecnun’u, Deli Dumrul, Plato’nun aşk için “theia mania” yani “kutsal delilik” demesi, Dostoyevski’nin “Budala”sının kutsal sara hastalığı… Varoğlu var. 

Sinemada kutsal aptal portresinin en ünlü örneği, herhalde Dreyer’in “Ordet”indeki (“Söz”) yarım akıllıdır. Bu yarım akıllılık, bu meczupluk hali, akıllıların ulaşamayacağı bir tür saflığa işaret eder. Onlar, Tanrı’yla doğrudan iletişim kurabilen ve ölüyü diriltebilen özel varlıklardır. Abdallar gibi. Kosmos gibi, belki biraz Jin gibi, “Şarkı Söyleyen Kadınlar”ın Esma’sı (Binnur Kaya) gibi. Aşıklar, yürekten sevenler gibi. 

Merak eşlik etmiyorsa olmuyor 

Carlos Reygadas da “Sessiz Işık” adlı filminde Dreyer’e selam göndermişti. Reha Erdem bunu birkaç filmdir yapıyor sanki. Dreyer’in filmine hayranlık beslemek için çok neden var. Ama Tanrı inancı bunlardan biri değil kanımca. Reha Erdem’in filmleri için de aynı şey söyleyebilirim. Biçimsel olarak çok beğendiğim Kosmos mesela içerik olarak bana hitap etmemişti. Metafizik beni ilgilendirmiyor. Merak etmiyorum, anlam veremiyorum, ilgi duymuyorum. Başka ne diyeyim? Bu durumdan gurur da duyuyorum üstüne üstlük, değişmeyi hiç düşünmüyorum. 

İnsana dair her şeyi anlamaya çalışmak lazımsa da, buna doğal bir merak da eşlik etmeli.  Merak eşlik etmiyorsa olmuyor. Ama meselem Erdem sinemasının giderek daha metafizik bir çizgiye kaymasıyla sınırlı değil. “Beş Va kit’in, “Kosmos”un, Jin’in vb. büyüleyici yanları vardı. Ben sinemada en çok psikolojik derinliği olan karakterler gördüğümde, iyi oyunculuklara şahit olduğumda mutlu oluyorum. Erdem sineması karakter değil, figürler üzerine kurulu. Erdem sinemasıyla böyle de bir uyuşmazlığım var. Buna rağmen dediğim gibi birçok filmini çok beğendim. Fakat ŞSK sanki biraz aceleye gelmiş gibi. Reha Erdem filmlerinin sahip olduğu estetik düzeyin, görsel-işitsel etkileyiciliğin altında seyrediyor. 

Yok ediliş can çekişiyor 

Film bir yanıyla Bela Tarr’ın “Torino Atı”nı hatırlatıyor. “Torino Atı” dünyanın son 7 gününü anlatıyordu. Yaratılışın tersine yok edilişin son günleri. Yok edilişin başlangıcının ilk işareti (yanlış hatırlamıyorsam) atın ahırdan çıkmaya direnmesiydi. ŞSK’de de ilk atlar ölmeye başlıyor. Bir deprem korkusu içinde ada halkı anakaraya göç ediyor (deprem “Korkuyorum Anne”de vardı). Karanlık bir dönem ada için. Bir avuç insan adada kalıyor. Kötü baba sorumsuz oğul, kutsal çatlak Esma, işkenceci doktor, genç kız Meryem… 

Kadınlar Tanrı’ya daha yakın varlıklar, daha saflar, daha iyiler. Erkekler ise kötülüğe daha meyyaller. Erdem sinemasında daha önce de örneklerine rastladığımız bir durum bu. Erdem’in genç kız figürlerinde kendisini anlattığını söylemek de mümkün ki sanırım kendisi de bunu söylemişti. 

İyiliğin ve kötülüğün resmi 

ŞSK’nin en rahatsız edici yanı ise davudi bir dış ses’in söylediği ve anlamadığım sözler. Allah’la başlayıp Allah’la biten bu sözleri yazılı verseler de muhtemelen anlamam zaten. Ya da ilgilenmem. Ama bu hayatın hikmetini açıklar tondaki sunuş rahatsız ediciydi. Tamamen iyi niyetli ve azami saygıyla çizilmiş olduğuna emin olduğum kayıp annesi tipi de ne yazık ki rahatsız ediciydi. 

Velhasıl-ıkelam, inanca ve inançsızlığa, iyiliğe ve kötülüğe dair bir film ŞSK. Dünyanın fiziksel koşullarının saf bir yürekle (ki bir miktar kafadan çatlaklığı da gerektiriyor) aşılabileceğini vaaz eden, metafizik bir bakış açısına sahip. Kafadan çatlaklık tamam da, saf bir yürek sahibi olmam imkânsız göründüğü için kendi adıma, önümüzdeki filmlere bakalım diyorum. Belki benim gibiler için de bir kurtuluş yolu vardır. 

Aile sırları

TARİH:  1 Mart 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

Amerika’da işlevsiz bir aile 

Filmde tek ahlaklı karakter, evin Kızılderili hizmetçisi. Film, bu sınıfsal duruma işaret etse keşke ama filmin öyle bir perspektifi yok. Yerliler de bir avuç kaldığına göre, geçmiş olsun demekten başka çaremiz yok. 

Orijinal adı: August: Osage County Yönetmen:John Wells Oyuncular: Meryl Streep, Julia Roberts, Chris Cooper, Ewan McGregor, Margo Martindale, Sam Shepard, Dermot Mulroney, Julianne Nicholson, Juliette Lewis, Abigail Breslin 

Bazı filmler sanki başrol oyuncularına Oscar kazandırmak için çekilmiş izlenimi verir. O oyuncu Oscar’ı alır ya da alamaz başka mesele. Fakat rol sanki “Oscar, Oscar” diye bağırır. Charlize Theron’un “Monster”daki rolü, Daniel Day Lewis’in “Sol Ayağım” ve “Kan Dökülecek”teki rolleri, Dustin Hoffman’ın “Yağmur Adam”daki rolü, başrol oyuncusunun 20 kilo verip, 15 kilo aldığı bütün roller vs bu tarzın tipik örnekleridir. 

Oscar için biçilmiş kaftan 

Meryl Streep’in “Aile Sırları’nda canlandırdığı Violet rolü Oscar için biçilmiş kaftan. Hap atan, kafası genellikle kıyak dolaşan, zincirleme sigara içen, ağız kanseri (gerçek) ve ağız ishali (mecaz) olan, kötü ama aynı zamanda trajik bir karakter Violet. İntihar eden kocasının ardından 3 kızı, onların kocaları/sevgilileri ve torunuyla bir araya gelen Violet bütün zehrini kusmadan rahat edemeyecek gibi görünen tiplerden. Ama Violet annesi tarafından kalbi acımasızca kırılmış, yoksulluk içinde büyümüş bir kız çocuğu da aynı zamanda. Violet öyle her gün karşılaşılacak tiplerden değil. Ona dair her şey mübalağalı ve Streep de bu mübalağanın hakkını vermek için elinden geleni yapıyor. Ama bir süre sonra insan yoruluyor bu hastalıklı cadıyı seyretmekten. Zaten kendisine empati duymamıza da fırsat vermiyor. 

İnandırıcı olmayan şeyler var 
Streep’in oyununda fazla gelen şey filmin tümünde de bir şekilde var. Pulitzer ödüllü bir Tracy Letts oyunundan yazar tarafından uyarlanmış senaryoda inandırıcı olmayan bir şeyler var. Sanki acemi bir yazara bir mikrokosmos yarat demişler, o da akına gelen her tipten oyununa birer adet koymuş gibi. Bir tutam da Eugene Neill ve Tenessee Williams gibi büyük oyun yazarlarından esinti serpiştirince karşımıza “Aile Sırları” çıkmış sanki. 

Filmin parçaları tek tek iyiyken, bir araya geldiklerinde inandırıcılıklarını yitiriyorlar. Daha doğrusu tam anlamıyla bir araya gelemiyorlar. Juliette Lewis’le, Julia Roberts, Julia Roberts’la Meryll Streep bırakın aynı ailenin fertleri olmayı sanki ayrı filmlerin insanları gibiler. Ya da 7 cüceler gibi adlandırılabilecek karakterler geçidindeyiz sanki: Ezik Hanım, Kaltak Hanım, Görece Düzgün Hanım, Cadı Anne, Ezik Kuzen, Bırakınız Geçsinler Teyze, Alkolik ve Tacizci Baba, Pedofil Damat Adayı vs, vs. İşlevsiz aile tablosunun kendisinde de bir işlevsizlik var. 

Peki, bütün bu işlevsiz aile tablosundan Derin Amerika’ya dair ne anlıyoruz? Beyazlar, Amerikan Yerlileri’ne kıymasalarmış iyi olurmuş çünkü filmdeki tek ahlaklı karakter evin Kızılderili hizmetçisi. Bu sınıfsal bir duruma işaret etse keşke ama filmin öyle bir perspektifi yok. Yerliler de bir avuç kaldığına göre, geçmiş olsun demekten başka çaremiz yok. 

Meydan

TARİH:  1 Mart 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

Tahrir’den Taksim’e selam var 

‘Meydan’ iyi çekilmiş, derli toplu bir belgesel. Sınırlı bir çevreyi izlese de Mısır’da son dönemde yaşananlar hakkında oldukça iyi bir fikir veriyor. 

Orijinal adı: Al Midan Yönetmen: Jehane Noujaim Oyuncular: Ahmed Hassan, Khalid Abdalla, Magdy Ashour

Mısır’la Türkiye birçok açıdan birbirine benziyor. Faşist generalleri, siyasal İslamcıları, gerikalmışlığı ve isyancı gençleriyle. “Meydan”, Mübarek’in iktidarının sonu gelirken başlıyor. Tahrir Meydanı dolmaya, protestolar durdurulamamaya başlamışken, film 6 rejim karşıtını izlemeye başlıyor. Bu orta sınıf isyancılardan biri Müslüman Kardeşler’den, diğerleri örgütsüz liberal aydınlardan. Film bir yandan bu 6 asiyi izlerken, bir yandan da Mısır’daki siyasi değişimleri takip ediyor. Mısır’da aslında sonuç itibarıyla pek bir şey de değişmiyor. Ama gariptir, neredeyse başlanılan noktaya dönülse de, isyancıların büyük bir kısmında bir zafer duygusu var. Şöyle ki, başlangıçta – Mübarek’in militarist diktatörlüğü var. Mübarek gidiyor ama askerin zulmü – devam ediyor. Seçimler yapılıyor, başkaldıranlar içinde tek örgütlü hareket olan Müslnan Kardeşler rakipsiz kaldıkları için seçimi kazanıyorlar. Kardeşler, seçim kazandıysak her şeyi yapmak hakkımız diye seçilenlerin faşizmini hayata geçiriyorlar. Halka “Gösteri yapmaya bile hakkınız yok” diyor Mısır’ın yobazları. Ama belki de dünya tarihinin en büyük gösterisi Mısır’da Mursi ve Müslüman Kardeşler iktidarına karşı düzenleniyor gene de. Sonunda ordu Mursi’yi deviriyor. Film boyunca halka zulmettiğini gördüğümüz ordu bu kez Sisi önderliğinde iktidara geliyor. Fakat liberal aydınların en siniği bile geçici de olsa sevinç içinde. Mübarek’i devirdik, Mursi’yi devirdik, gerekirse Sisi’yi de deviririz ruh hali kitleye egemen. Bu örgütsüzlükle bu hedeflerini gerçekleştirmeleri zor görülüyor. Yönetmen, Rabia Meydanı olaylarını pas geçiyor. Yazıyla ordunun katliamlarından hızla söz ediliyor ve umutlu bir tonda bitiriliyor film. Dışardan belli olmuyor ama belki de Mısır’da gerçekten pozitif anlamda bir şeyler değişmiştir. Umarız öyle olsun. “Meydan” iyi çekilmiş, derli toplu bir belgesel. Sınırlı bir çevreyi izlese de Mısır’da son dönemde yaşananlar hakkında iyi bir fikir veriyor. 

‘Aşk Kırmızı’ Altın Bamya’ya 4 dalda aday

TARİH:  1 Mart 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Aşk Kırmızı’ Altın Bamya’ya 4 dalda aday 

Cinsiyetçi filmleri eleştiren 6. Altın Bamya ödüllerinin adayları açıklandı. Osman Sınav’ın yönettiği ve Nurgül Yeşilçay, Tayanç Ayaydın, Ezgi Asaroğlu ile Teoman Kumbaracıbaşı’nın oynadığı Aşk Kırmızı filmi Altın Bamya’da verilecek olan 4 kategoriye de aday. Altın Bamya Akademisi ön jürisi 2013 yılında vizyona giren yerli sinema filmlerini değerlendirerek “Erkek Karakter, Kadın Karakter, Film ve Senaryo” dallarında geniş jürinin oylamasına açılacak. 

Ayrıca, Altın Bamya Ödülleri – İzleyici Bamyası Ödülü sinema seyircilerinin web sitesinden 26 Şubat – 20 Mart tarihleri arasında yapacağı online oylama ile verilecek. Altın Bamya Ödülleri bir kez daha, Türkiye Sineması’ndaki erkek egemen bakışın ağırlığının aynadaki sureti olacak. Ve her yıl olduğu gibi bu yıl da, daha sonraki yıllarda bu sembolik ödüllere aday film bulamamak dileğiyle verilecek. Altın Bamya Ödülleri, Türkiye Sineması’nda kadınlarla ilgilili yanlış mitlerin, algıların, cinsiyetçi bakışın sinemada yeniden üretilip temsil edilmesine ve bu ayrımcılığın normal kılınmasına kadınlara dair alanların daraltılmasına bir eleştiri, bir karşı duruş, bir söz söyleme isteğiyle ortaya çıktı. 

TARİH:  15 Şubat 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

Herkes kendi dünyasında

Aşk 

‘Aşk’ta insanlar müthiş yalnızlar. Hala dostluklar ya da sevgililikler var tabii, ama sokaklar tek başına insanlarla dolu…

Orijinal adı: Her Yönetmen: Spike Jonze Oyuncular: Joaquin Phoenix, Amy Adams, Rooney Mara Ülke: ABD

Aşk (“her”) sanki yakın bir gelecekte geçiyor ama filmdeki her şey o kadar çok bugünü anlatıyor ki… Filmin dünyasında insanlar birbirlerine mektup yazmıyorlar ama bu işi üstlenen şirketler var. Profesyonel mektup yazıcıları sizin adınıza el yazısı (aslında bilgisayar yazısı) mektuplar yazıp, sevdiklerinize gönderiyorlar. Bu aslında gelecekte olabilecek bir fantezi değil, bugün örneğin Japonya’da daha garibi yaşanıyor. Danimarkalı belgeselci Kaspar Astrup Schröder’in “Bir Aile Kirala A.Ş.” (Rent A Family Inc.) adlı filminde, ihtiyacı olanlara “aile” kiralayan Japon bir işadamı ve onun şirketinin faaliyetleri anlatılıyor. Mesela evleneceksiniz ve kimi kimsesi olmayan biri gibi gözükmek istemiyorsunuz. Şirket size, amcalar, halalar, teyzeler, dayılar kısaca ne isterseniz buluyor. Onlar şık kıyafetler içinde geliyor ve törende sizin aileniz rolünü oynuyor. Ya da yaşlı ve emekli bir çiftsiniz, çocuklarınızı ve torununuzu özlüyorsunuz ama onlar bir türlü işlerinden başlarını kaldırıp gelemiyorlar. Ne gam! Bir aile kiralıyorsunuz, geliyorlar, halinizi hatırınızı soruyorlar, yemeğe kalıyorlar, siz de torun özleminizi gideriyorsunuz. (Filmin bir- fragmanını şu adresten izleyebilirsiniz: işi https://www.youtube.com/watch?v=da k- ROyWHleUs). 

Muhafazakâr söylemler…

Modern kapitalist dünya bütün muhafazakâr söylemine rağmen, kuşakları birbirinden koparıyor ya da tam da kuşakları ve insanları birbirinden kopardığı için muhafazakâr bir söylem tutturuyor. 

“Aşk”ta insanlar müthiş yalnızlar. Hâlâ dostluklar ya da sevgililikler var tabii, ama sokaklar tek başına insanlarla dolu. Filmde iki evlilik var, ikisi de ayrılmayla sonuçlanıyor. Filmin kahramanı Theodore’un (Joaquin Phoenix) adı “tanrının lütfu, tanrının hediyesi” anlamına geliyor ama o daha çok “tanrının yalnız kulu” adına layık, bu anlama gelen bir isim olsaydı. Başkaları için içli mektuplar yazarken, kendisi kesif bir melankoli içinde tek başına yaşıyor. Yazdığı mektuplar o kadar yoğun duygular içeriyor ki, işteki müdürü ona övgü olarak “sen hem kadın hem de erkeksin” diyor. 

İdeal bir ilişki yanılgısı

Filmin asıl eksenini Theo’nun Samanthayla (Scarlett Johansson seslendiriyor) aşkı oluşturuyor. Samantha bir işletim sistemi, program, gerçek bir kadın değil. Samantha, evrimleşebilen, değişebilen bir program ama. Gerçek kadınlarla frekans tutturamayan, karısından boşanan, yeni biriyle de yakınlaşamayan Theo, idealindeki ilişkiyi bulduğunu sanıyor. Ama herkes kendi dünyasında, kendisini gerçekleştirebilir: Programlar www’de (wor ld wide web), insanlar gerçek hayatta. 

Çözüm gerçek ilişkide!

“Aşk toplumsal olarak kabul gören bir delilik halidir”. Bu cümle Theo’nun hayattaki tek gerçek arkadaşı Amy’ye (Amy Adams) ait. Ama eninde sonunda aşkın bir arzu nesnesine ihtiyacı var. Delilik kafada yaşansa da onu somut bir varlığın tetiklemesi gerekiyor. Filmin söyledikleri aslında sonuçta bir cümleye sığıyor. Modern insanlar yalnızlar, cep telefonlarıyla aşk yaşıyorlar ama çözüm gerçek ilişkilerde. Bu çok cesur ve müthiş yaratıcı bir cümle değil. Filmin baştan sona süren melankolik tonu bir süre sonra sıkıcı bir hal alıyor. Phoenix’in ve Adams’ın çok iyi oyunculukları, Johansson’un sesiyle mucizeler yaratması ve neredeyse bizi de kendisine aşık etmesi yetmiyor. Theo’nun ayrıldığı karısıyla (Rooney Mara) neler yaşadığını anlamıyoruz, Theo’nun hüznüne ortak olamıyoruz. Theo filmin başlarında programın kişiselleştirilmesi için annesinin ilgisizliğini bilgisayara anlatmaya başlıyor ama bilgisayar Theo’nun lafını yarıda kesiyor. “Aşk” baştan sona öyle, yarıda kesilmiş laflarla dolu. Theo bir gece bir kızla çıkar, bir anda flört kabusa döner, Theo’ya Samantha bir kız ayarlar, bir anda gece trajediye döner, Amy’yle kocasını ilk gördüğümüzde bunlar nasıl bir araya gelmişler ki dememize kalmadan ayrılırlar vs. 

“Aşk” düşündürücü olmaya çalışıyor ama içi yeterince dolu değil. Ama düzgün bir film, iyi oynanmış, iyi çekilmiş… 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com