Gloria

TARİH:  11 Ocak 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

Belli bir yaşta kadın olmak

Garcia’yı seyredin. Bu kadar iyi bir performansa az rastlıyoruz… Garcia neredeyse filmin her anında bizi kendisine âşık ediyor. Hele filmin finalindeki, bolca es vererek yaptığı bir dans var ki… 

Orijinal adı: Gloria Yönetmen: Sebastián Lelio Oyuncular: Paulina García, Sergio Hernandez, Marcial Tagle Ülke: Şili

Sebastian Lelio’nun Gloria’sı son Berlin Film Festivali’nin en beğenilen iki ana yarışma filmin den biriydi (diğeri yine bu hafta vizyona giren “Çocuk Pozu”). Bana kalırsa bu iki filmden daha ilginç olanı “Gloria”. Filme adını veren Gloria (Paulina Garcia) ellili yaşlarında, on iki yıldır dul bir babaanne. Bir işte çalışıyor ve boş vakitlerinde yoga yapıyor. Gloria’nın yetişkin oğlu ve kızı annelerinden ayrı yaşıyorlar. Gloria yaşına rağmen hiç de “unumu eledim, eleğimi astım” havasında değil. Hayattan aşk, şehvet, şefkat ve sevgi bekliyor. Niye beklemesin ki? Gloria, belli bir yaşın üstündekilerin takıldığı, single barlarına takılıyor, altmışlı yaşlarındaki erkeklerle flört ediyor. Ve bir gün karşısına Rodolfo (Sergio Hernandez) boşanalı henüz bir sene olmuş. İki yetişkin kızı var Rodolfo’nun. İlk başta her şey iyi gidecek gibi görünüyor. Fakat Rodolfo’nun hayatının asıl kadınlarının iki kızı ve eski karısı olduğu ortaya çıkıyor. Rodolfo, kendisine bağımlı bu kadınlara sürekli taviz verirken Gloria’yı ikincil bir konuma yerleştiriyor. Gloria azla yetinecek bir kadın değil. Rodolfo’nun kendisinin de pek olgun bir karakter olmadığı giderek belirginlik kazanıyor. 

Bu babaanneyi görmelisiniz 

Sinemada belirli bir yaşın üzerinde kadın kahramanlara sık rastlamıyoruz. Hele bir babaannenin seks yaşamına neredeyse hiç tanık olmuyoruz. Sebastian Lelio, bize Gloria ile, azla yeti i ve kolay yılmayacak çok hoş bir karakter sunuyor. Paulina Garcia’nın mükemmel oyunu filmin en büyük kozu. Garcia neredeyse filmin her anında bizi kendisine aşık ediyor. Hele filmin finalindeki, bolca es vererek yaptığı bir dans var ki… Dahiyane. O duraksamalar, sanki başından geçen her şeyi yeniden değerlendiriyormuş ve devam etmeye yeniden ve yeniden karar veriyormuş izlenimi veriyor. Film, biraz daha kısa olsaydı dedirtiyor ama…Ve Garcia’nın enfes oyununa rağmen, Gloria yine de yeterince iyi yazılmamış bir karakter olarak kalıyor. Filmin arka planda politik bir damarı da var. Gloria ve arkadaşlarının sohbetlerinde, sokaklarda yapılan yürüyüşlerde ve atılan sloganlarda, derin bir hoşnutsuzluğun Şili’ye egemen olduğunu hissettiriyor film. Garcia’yı seyredin. Bu kadar iyi bir performansa az rastlıyoruz. Bir de Antonio Carlos Jobim’in “Aquas de Marco” şarkısının evde söylendiği bir sahne var. Almodovar’ın “Konuş Onunla”sındaki Caetano Veloso şarkısı “Cucurrucucu Paloma”dan bu yana en iyi şarkı sahnesi olabilir. 

12 Yıllık esaret

TARİH:  25 Ocak 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

Akrep gibisin kardeşim 

Orijinal adı: 12 Years a Slave Yönetmen: Steve McQueen (II) Oyuncular: Chiwetel Ejiofor, Michael Fassbender, Benedict Cumberbatch Ülke: ABD

12 Yıllık Esaret güzel ama asıl önemli olan duyguyu aktaramıyor… Ancak Hollywod filme en azından birkaç Oscar verecek ve böylece “Bir Milletin Doğuşu”ndan başlayarak onlarca yıl sürmüş olan ırkçılığını biraz temize çektiğini düşünecek. 

Her kuşağın kendisine ait bir Steve McQueen’i olması lazım. Oyuncu ya da yönetmen olması fark etmez. 1980’de elli yaşında ölen Amerikalı Steve McQueen, döneminin en sevilen oyuncularından biriydi. O öldüğünde henüz on bir yaşında olan Britanyalı adaşı Steve McQueen ise 2000’lerde adından en çok söz ettiren yönetmenlerden biri olmayı üç filmlik kariyeriyle başarmış durumda. 

Yönetmen McQueen’in film kariyeri uzun metrajlı filmlerden önce sanat galerilerinde sergilenen videolarıyla başlıyor. McQueen çektiği videolarla doksanların en önemli çağdaş sanatçılarından biri oluyor ve 1999’da prestijli Turner Ödülü’nü kazanıyor. Britanya İmparatorluğu nişanlarıyla da ödüllendirilen sanatçı 2008’de ilk uzun metrajlı filmi “Açlık”la da büyük bir başarı elde ediyor. Başka birçok ödülün yanısıra “Açlık” Cannes Film Festivali’nde en iyi ilk filmlere verilen Altın Kamera’yı kazanıyor. 1981’deki IRA militanlarının açlık grevlerini anlatan film, birkaç yıl önce gösterime giren “Demir Leydi”den çok daha etkili ve doğru bir Thatcher portresi de çiziyordu ve bunu Thatcher’ın sadece sesini vererek başarıyordu. Açlık grevinde hayatını kaybeden Bobby Sands rolüyle sinema çok önemli bir de oyuncu kazanacaktı: Michael Fassbender. “Tehlikeli İlişki”den “Jane Eyre” ve “X-Men”e kadar birçok filmde izlediğimiz Fassbender, McQueen’in üç filminde de rol aldı. 

“Utanç” çok beğendiğim bir filmdi. Yönetmenin 9 dalda Oscar’a aday gösterilen yeni filmi “12 Yıllık Esaret” Amerika’da kölelik gibi önemli ve illa ki çarpıcı bir konuyu anlatmasına rağmen aynı etkileyicilikte değil. Filmin görüntülerinin fazla güzel olması filmin en eleştirilen yanlarından biri ama ben bu konuda fazla bir şey söyleyemeyeceğim çünkü filmi bulanık izledik. Bu da seyir keyfinden çok şeyi alıp götürdü. Bir kez daha iyi koşullarda izlemeyi isterdim yazmadan. 

Bir anı kitabı uyarlaması 

Filmin kahramanı Solomon Northup (Chiwetel Ejiofor),1841’de New York’ta özgür yaşayan, evli ve çocuklu, keman çalarak hayatını kazanan bir Siyah. Kuzey eyaletlerinde Siyahlar özgür yaşayabilirken, Güney’de kölecilik hâlâ egemen üretim sistemi. Northup gerçekten yaşamış bir kişi ve film onun yazdığı aynı adlı anı kitabına dayanıyor. Northup mutlu bir hayat sürerken bir gün kaçırılıyor ve Güney’de köle olarak satılıyor. Solomon olan adı değiştiriliyor ve köle tüccarlarınca Platt yapılıyor. Northup’ın bütün kimliği siliniyor. O artık alınıp, satılan, hayatı tamamen köle sahibinin elinde olan bir maldan başka bir şey değil. Hayatta kalabilmesi için, okuma yazma bildiğini gizlemesi ve sivrilmemeyi ögrenmesi gereken biri. Solomon / Platt’in ilk sahibi Ford (Benedict Cumberbatch) filmin en enteresan karakterlerinden biri. Bir yanıyla “İyi bir insan diğer yanıyla düzene mükemmelen ayak  uydurmuş biri. Ford, Solomon’u başka bir plantasyon sahibine sattığında bunu, onu kahyanın öfkesinden korumak için mi yoksa para verip aldığı kölesi öldürülürse uğrayacağı zararı düşündüğünden mi yaptığını anlamak zor. 

Beyazlar yine kahraman! 
Solomon’un yeni sahibi Epps (Michael Fassbender) bir tür sosyopat. İncil okuyarak kölelerine işkence eden, aşık olduğu Siyah köle Patsey’yi (Lupita Nyongo’o) öldüresiye döven biri. Filmin sonu zaten adında var, söylemekte sakınca yok: 12 yıl boyunca büyük bir azap çeken Solomon Northup nihayet iyi bir Beyaz’ın yardımıyla Kuzey’deki dostlarına haber uçuruyor ve kölelikten kurtulmayı başarıyor. Bu mutlu sona rağmen film çok acı bir duygu bırakıyor insanda. Yaşadığı onca aşağılamadan sonra Solomon’un ailesiyle buluştuğu sahne iç burucu. Solomon artık eski Solomon değil; yaşadığı tecavüzün utancı o kadar ağır ki, ilk söylediği şeylerden biri “özür dilerim” oluyor. Görünüşte bu özür, Solomon’un kılık kıyafetinden utanmasından ama nedeni sadece bu olmasa gerek. 

Solomon bir kahraman değil, filmde hiç kimsenin “kahraman” olarak nitelendirilecek özellikleri olmadığı gibi. Film boyunca sadece köle sahibi toprak ağası sınıfın ne kadar aşağılık, ne kadar zalim, ne kadar sapık olduğuna tanık olmuyoruz. Daha da kötüsü var filmde. Kölelerin de ne kadar bencil, ne kadar dayanışmadan yoksun, ne kadar “her koyun kendi bacağından asılır” mantığıyla hareket ettiğini görüyoruz. Bir sahnede filmin kahramanı Solomon Northup (Chiwetel Ejiofor) hakikaten de asılıyor, bacağından değil, boynundan. Ama ayak uçlarıyla yere değebildiği için, boğulup ölmüyor, nerdeyse bütün bir gün ölmenin eşiğinde salınıyor. Solomon ağaçta asılı dururken, diğer köle Siyahlar günlük işlerine devam ediyor, çocuklar oyun oynuyor, hayat normal akışında sürüyor. Kimse dönüp bakmıyor bile Solomon’a. Belki birisi Solomon’a su veriyordu, şimdi tam emin değilim ama o kadar. Sadece bu da değil. Solomon bir başka köleyi Patsey’yi kırbaçlıyor, kurbaçlamak zorunda kalıyor. Çünkü emirlere uymazsa, hem kendisinin hem de diğer kölelerin hayatının tehlikeye Bir girmesi söz konusu. Film boyunca bazı köleler paçayı kurtarıyor, Solomon’un kendisi de sonunda yine bir Beyaz’ın çabasıyla kurtuluyor. Kurtulanların en fazla yaptığı şöyle bir arkalarına bakma ya da onu bile yapmadan özgürlüklerine koşmak oluyor. Gemisini kurtaran kaptan! İnsan bencilliğine değin ne kadar atasözü varsa, film aklımıza getiriyor. Dinin ya da dindarlığın Beyaz köle sahiplerini bir nebze bile insanileştirmedigini de eklemek lazım. 

Damağımızda kalan acı tat 

Peki ne beklemeliydik? Kahramanlık destanları mı? Tarantino’nun filmi “Zincirsiz”’deki gibi intikam fantezileri mi? Amerika’da köleler ayaklanıp, özgürlüklerine kavuştu da, yönetmenin haberi mi yok? Müthiş bir dayanışmayı, insan ruhunun zaferini ya da iyiliğin kötülüğe galebe çalmasını anlatan bir öykü mü? Ama nerden baksam yine de filmden kalan acı tat rahatsız edici. Ölüm ve işkence tehdidi, insanı, paçasını kurtarmaktan başka bir şey düşünemez hale getirebiliyor. Hatta daha da ileri gideyim, sistem değişikliklerinde belki de üretici güçlerdeki değişim ve egemen sınıfların kendi içlerindeki kavgası, ezilenlerin ezenlere başkaldırısından çok daha fazla rol oynuyor. Amerika’da Siyah-Beyaz savaşı olmadı, Kuzey-Güney savaşı oldu da, kölelik “kalktı”. Kölelerin muhtemelen başkaldırı şansları olmadı; en azından filmin geçtiği dönemde ve ortamda olmamış olduğunu görüyoruz.

Ne birey ne toplum! 

Filmin sorunu insanın ne kadar akrepleşebildiğini göstermesinde değil. Hiçbir karaktere empati duyuramamasında. Köleci sadizminin ne ruhsal ne de sistemik derinliklerine inemediğimiz gibi, kölelerin hali de benzer bir flulukta kalıyor. Tabii filmin kahramanı Solomon’un “paralel” bir dünyada bir ailesi olması, köle olarak doğmadığı için kendisini başka bir yere ait hissetmesi ve yabancı hali, köle olarak doğanların bile bir aidiyet duygusu geliştirecek olanaklarının olmaması, bir plantasyondan diğerine, çoğunlukla ailelerinden koparılarak satılmaları hikâyeye yardımcı olmuyor. Köleler için hayat öyle berbat ve kendi iradeleri dışında ki, ne birey ne de bir toplum olamıyorlar. Solomon, birdenbire bir kabusun içine düşmüş gibi yaşıyor. Bir gün önce mutlu ve özgür bir adamken bir gün sonra Platt adı verilmiş bir köleye, bir metaya dönüşmüş buluyor kendini. Filmin sorunu bu travmayı ve daha başka birçok şeyi iyi anlatamamasında. Mesela bir sahnede Solomon, Kuzey’deki dostlarına kendisini kurtarmaları umuduyla gizlice yazdığı mektubu gönderemeyeceğini anlıyor ve yakıyor. Biz mektubun yanışını seyrederken, Solomon’un yüzündeki kurtuluş hayallerinin yok olmasını görmüyoruz ama. Filme getirilen “fazla güzel” eleştirileri bu gibi sahnelere dayanıyor. Güzel ama asıl önemli olan duyguyu aktaramıyor. Filmin karakterlerine olan mesafesini koruması bilinçli bir tercih olsa gerek. Ama benim çok sevdiğim bir anlatım biçimi değil. 

Çok yetenekli başka oyuncuları da var filmin: Brad Pitt, Paul Giamatti ve Paul Dano gibi. 12 Yıllık Esaret (esaret kölelikle aynı şey değil ama böyle uygun görülmüş) en azından birkaç Oscar alacak; herhalde Hollywood böyle yaparak “Bir Milletin Doğuşu”ndan başlayarak onlarca yıl sürmüş olan ırkçılığını biraz temize çektiğini düşünecek. 

Geçmiş

TARİH:  1 Şubat 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

Şirret kadınlar, mülayim erkekler 

“Bir Ayrılık’tan sonra Farhadi ne yapsa belki hayal kırıklığına uğrayacaktık. “Geçmiş” biraz bu kaderin kurbanı. Evet, yine bir ayrılık öyküsü anlatıyor ‘Geçmiş’ ama etkisi ‘Bir Ayrılık’ın çok uzağında

Orijinal adı:  Le Passé Yönetmen: Asghar Farhadi Oyuncular: Bérénice Bejo, Tahar Rahim, Ali Mosaffa Ülke: Fransa

Asgar (Asghar) Farhadi’nin Oscar ve Altın Ayı ödüllü “Bir Ayrılık”ından o kadar etkilenmiştim ki, bir daha seyretmeye cesaret edemedim. Tadı damağımda kalsın istedim, bir daha seyredersem büyünün bozulmasından korktum. “Bir Ayrılık” mucizevi bir filmdi, birbirinden çok farklı zevkleri olan kesimlere hitap etmeyi başarmıştı. 

“Bir Ayrılık”tan sonra Farhadi ne yapsa belki hayal kırıklığına uğrayacaktık. “Geçmiş” biraz bu kaderin kurbanı. Evet, yine bir ayrılık öyküsü anlatıyor “Geçmiş” ama etkisi “Bir Ayrılık”ın çok uzağında. Bu kez yönetmen memleketi İran’ın dışına çıkmış, filmini Fransa’da çekmiş. Ayrılık teması ve kademe kademe açılan anlatı yapısı baki kalmakla birlikte birçok şey eski tadında değil bu filmde. 

Farhadi’nin öyküleri evrensel temaları işlese de, “Bir Ayrılık”ta İran’da olduğumuzun, ülkede hüküm süren sosyal ve siyasal kültürün çok farkındaydık. Ülkeyi terk etmek ya da ülkede kalmak filmin kahramanları karı-kocanın arasına girdiğinde o ülkenin koşullarını da düşünüyorduk. Bu kez Fransa’da olmak filme pek bir şey katmıyor. Film, kahramanlarının kıskançlıkları, pişmanlıkları ve suçluluk duyguları çerçevesinin dışına çıkmıyor. Bu da, illa bir eksiklik olarak görülecek bir şey değil ama filmin başka sorunları da var. 

Kadınlar Mars’tan erkekler Venüs’ten 

Meşhur kitabın aksine “Geçmiş’in kadınları Mars’tan, erkekleri Venüs’ten sanki. Filmin bütün kadınları saman altından su yürütüyor, sinsice planlar yapıp intikam alıyorlar. Erkekler ise çok daha şeffaflar ve çok daha açıklar. Farhadi bu, elbette kimse tek boyutlu değil ve filmin kahramanlarına sahnede oldukları müddetçe ikna oluyoruz. Oyuncular çok iyiler ve  diyaloglar iyi yazılmış. Ama geriye dönüp filme baktığımızda özellikle kadınlara atfedilen bazı basmakalıp özellikler rahatsız ediyor. 

Marie (Berenice Bejo) üçüncü defa evlenmek üzere olduğu için ayrı yaşadığı kocasından boşanmak istiyor. İran’da yaşayan Ahmed (Ali Mosaffa) boşanma evrakını imzalamak üzere karısının yanına geliyor. Ama Ahmed’i birçok sürpriz beklemektedir. Karısı ona otel ayarlamamıştır, karısının evlenmek üzere olduğunu bilmemektedir ve evde karısının erkek arkadaşının oğlu Fuad da yaşamaktadır, üstelik Ahmed Fuad’la aynı odayı paylaşacaktır. Ahmed bunu bir intikam planı olarak değerlendirir. Marie’nin davranışı hakikaten tuhaftır. 

Marie’nin evleneceği adam olan Samir (Tahar Rahim) de hâlâ evlidir ama karısı intihar girişimin ardından bitkisel hayata girmiştir. Samir de Marie’nin Ahmed’i kendi evlerinde yatırmasından hoşnut değildir; kendisine saygı duyulmadığını hisseder. Marie’nin daha eski evliliğinden olan kızı Lucie ise “Genç ve Güzel”in Isabelle’i gibi annesinin önce babasından, sonra da şimdiki eşinden boşanması fikrinden son derece rahatsızdır. Lucie de bir tür dolap çevirmiştir. Samir’in işyerinde çalışan yasadışı göçmen kadın da kendi çapında günahlar işlemiştir. Samir’in intihar r eden eşi de… 

Kumpas, komplo, dalavere… 

Bütün bu, yaşları ve milliyetleri farklı kadınların ortak özelliği başka bir kadından ya da adamdan sinsice intikam almaları, onu zor duruma düşürmek için kumpaslar yapmaları. Kumpas, komplo, alavere dalavere denince ülkemizden pekâlâ biliyoruz ki erkekler bu işin kitabını yazmış durumdalar. Tabii erkeklerin oyun alanı çok daha geniş ve çok daha iddialı. Onlar bütün bir ülkenin başına çorap örecek işler yapıyorlar, deveyi hamuduyla götürüyorlar. Kadınlar kendilerine bırakılan alanda, ev ve ilişkiler alanında erkeklerden daha “komplocu” iseler şaşırmam. Ya da erkek agresyonuna karşı, pasif agresif davranışlar, erkek şiddetine karşı şirretlik ya da duygusal şiddet yöntemleri geliştirmişlerdir. Ama hiç kuşkusuz bu durumlar kadından kadına ve erkekten erkeğe değişir. Ne her erkek şiddet uygular ne de her kadın duygusal şiddet. “Geçmiş”te ise tek tip kadın var: dalavereci ve şirret tip. Erkekler ise anlayışlı. Evet, Samir karısını aldatmış ama karısının doğum sonrası bunalımına (post partum depresyonu) karşı kendisini korumaya çalışmış olabilir; evet, Ahmed karısını terk etmiş ama o da vatan hasretine dayanamamak gibi meşru bir mazerete sahip. 

Yok artık!”

Farhadi’nin seyrettiğim iki filminde de görülen İranlı erkek tipinin ortak özelliği bu zaten: Vatansever olmaları. “Bir Ayrılık”ın erkeği, karısının aksine İran’ı terk etmek istemiyordu. “Geçmiş”in Ahmed’i de karısını, vatan hasretine dayanamadığı için terk etmiş, Fransa’dan İran’a geri dönmüş. Farhadi’nin filmlerinde komploculuğun farklı alanlarında uzmanlaşmış kadınlarla erkekler çatışmıyor. Ya da cinsiyetler vatanseverlikte birbirleriyle yarışmıyor. Açıkça kadınlar aleyhine bir tavır var bu filmlerde. Bunu “Bir Ayrılık”ta çok hissetmemiştik ya da hissetmiş ama bastırmıştık çünkü film çok iyiydi. Ama “Geçmiş”teki ayrımcılık bastırılamayacak kadar net. İkinci seyredişimde gözüme o kadar batmayan ama ilkinde artık nerdeyse komik bulduğum bir şey daha var “Geçmiş”te. Bu kez gerçeğin katman katman açılışının bende “yok artık!” etkisi yaratmasıydı. Senaryo, bu kez fazla hesaplı geldi. Karakterler sahnede oldukları sürece çok inandırıcılar, burada sorun yok. Ama sinemadan çıktıktan sonra, onlar hakkında pek de bir şey anlamamış olduğumu düşünüyorum. Çocuklar yani Fuad ve Lucie biraz daha iyi çizilmiş karakterler ama Samir, Ahmed ve Marie akılda kal mayacak. 

Yine de “Geçmiş” göz ardı edilecek bir film değil. Farhadi usta bir yönetmen, orası kesin. Diyaloglar, bir karakterin perspektifinden diğerininkine geçişler, sinematografi ve oyunculuklar çok iyi. 

SEN ŞARKILARINI SÖYLE

TARİH:  18 Ocak 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

SEN ŞARKILARINI SÖYLE 

New York’ta evsiz bir sanatçı 

Orijinal adı: Inside Llewyn Davis, Yönetmen: Joel ve Ethan Coen, Oyuncular: Oscar Isaac, Carey Mulligan, Jean Berkey, John Goodman, Garrett Hedlund, Justin Timberlake.

Birkaç ay önce evsiz bir New Yorklu”nun bir dansçı olarak tutunma çabasını izlemiştik “Frances Ha”da, “Sen Şarkılarını Söyle’nin (Inside Llewyn Davis) kahramanı Llewyn Davis (Oscar Isaac), 50 yıl kadar önce, 1961’de New York’ta benzer şeyler yaşıyor.

Baştan söyleyelim: “Sen Şarkılarını Söyle” (SSS) kasvetli, çok ciddi bir olay örgüsü olmayan hatta bir konusunun olduğu bile tartışılır bir film. Filmin kahramanı da çok sempatik biri değil. Niye seyredelim? Seyredelim çünkü bu kadar iyi yapılmış az film var da, ondan. Filmin Cannes’da Grand Prix aldığını ve iki Oscar adaylığının (görüntü yönetimi ve ses miksaji dallarında) da bulunduğunu belirtelim. Oscar adaylıklarının sayısını yetersiz gördüğümüzü de… 

O da züğürt bir evsiz 
Birkaç ay önce evsiz bir New Yorklunun, bir dansçı olarak tutunma çabasını izlemiştik “Frances Ha”da. Frances (Greta Gerwig) dansta yeteneksiz değildi ama bu işten para kazanabilecek kadar da iyi değildi. “Sen Şarkılarını Söyle’nin (Inside Llewyn Davis) kahramanı Llewyn Davis (Oscar Isaac), 50 yıl kadar önce, 1961’de New York’ta benzer şeyler yaşıyor. Llewyn de Frances gibi evsiz, hatta paltosuz derecede yoksul ve Frances gibi sanat yaparak hayatını kazanmaya çalışıyor. Llewyn bir folk şarkıcısı, kendi ifadesiyle “hiçbir zaman yeni olmayan, hiç de eskimeyen” şarkılar söylüyor. İşini çok iyi yapıyor ama yeterince orijinal veya ticari değil şarkıları. Sanatında “özel” olmaması açısından da Frances’e benziyor Llewyn. Ve tabii en önemlisi, o da züğürt bir evsiz. İki kahramanın aşk hayatların da hiç parlak olmadığını eklemek lazım. 

Genç insanların farksız yaşamı 

Amacım bu iki kara komediyi karşılaştırmak değil, sadece dikkatimi çeken benzerliklere sizin de dikkatinizi çekmek istedim. “Sen Şarkılarını Söyle” elli küsur yıl önce geçse de o dönemi çok da anlatmak derdinde değil. Filmde, o dönemin giderek politikleşen folk müzik kültürünü görmüyoruz. Filme ilham veren folkçu Dave van Ronk da Llewyn’den çok farklı bir karakter, bir Troçkist (en azından gençliğinde) ve kendi çapında bir lider. Gerçi filmde de geçerken dokunulan bir tema bu. Bir bürokrat Lleywyn’e “komünist misin, Schachtmancı mısın?” diye soruyor. Schachtman, o dönemin Troçkist kliklerinden birinin lideri(ymiş). Ama Coen kardeşler, 1960’lara değin değil de bugüne, bugünün insanına dair bir şeyler söylüyorlar. “Frances Ha” gibi bugünün politik olarak çok da umutlu olmayan, ekonomik koşulların pençesindeki genç insanlarının aslında o dönemlerde de pek farklı yaşamadıklarını anlatmaya çalışıyorlar. 

Bir kaybedenin öyküsü 
SSS’nin kahramanı Llewyn’i ilk kez dayak yerken görüyoruz. Bir kaybedenin öyküsü bu. Ve film boyunca Llewyn kaybetmeye devam ediyor. Kendisine her zaman kapılarını açan, sanat ve sanatçısever Gorfein çiftinin kendisine emanet ettikleri kediyi kaybediyor. Arkadaşının sevgilisi Jean’a (Carey Mulligan) sığınmaya çalışıyor ama kızı hamile bıraktığı için, Jean’den bir ton azar işitiyor. Daha eski bir sevgilisinin kendisinden habersiz ortak çocuklarını doğurmuş olduğunu öğreniyor tesadüfen. Bir yerlerde bir çocuğu var ama onu belki de hiç göremeyecek. Zaten birlikte müzik yaptığı arkadaşını da kaybetmiş durumda (intihar etmiş) İlk solo albümü hiç satmamış Llewyn’in. Kız kardeşiyle de, artık iletişim kurulamayacak derecede yaşlı babasıyla da arası iyi değil. Son umut Chicago’da şansını denemek istiyor. Eroinman bir cazcı ve onun beatnik şoförüyle yaptığı yolculukta aşağılanmaktan boğulacak hale geliyor. Chicago’daki prodüktör de Llewyn’in müziğinde “çok para” kokusu almıyor. Bir zamanlar yaptığı gemicilik mesleğine de dönemiyor çünkü gemici brövesini kaybetmiş. Zaten gemicilikte babasının efsanesi altında ezilmiş hep. Bütün başarısızlıklarında bariz bir şekilde Llewyn’in de suçu var. Hiç de sempatik biri değil. Llewyn sanat dışında bir hayatı sadece hayatta kalmak, var olmak olarak görüyor. Llewyn’in belki de en büyük sorunu bazı insanlar tarafından değil de herkes tarafından sevilmek istemesi. Mütevazı bir hayat onun için ölüm gibi. Ama çevresindeki insanlar Llewyn’den daha da garipler. 

Coenlerin alameti farikası

Coen’lerin bir alameti farikası varsa, o da zaten bir tür insanat bahçesi tablosu çizmeleri kanımca. İnsanların Coen filmlerindeki karikatürize edilmiş halleri beni çoğunlukla rahatsız da etmişlerdir. Bu fimlde de aynı ruh var ama sanki bu kez hepsini (belki Jean hariç) daha inandırıcı her şeye rağmen sempatik kılabilmişler. Oyunculuklar o kadar iyi ki, karakterler karikatürize edilmiş olsalar bile kanlı canlı karikatürler bunlar. Çelişkili bir şey söylüyorum ama öyle. Oscar Isaac bütün acılaşmışlığı, öfkesi ve hırçınlığına rağmen Llewyn’i sevdiriyor bize. Llewyn şarkı söylemeye başladığında zaten başka birine dönüşüyor, yükseliyor. 

Jim’de Justin Timberlake o kadar iyi ki. Hem çok iyi müzisyen hem de çok iyi bir oyuncu Timberlake. Ama Carey Mulligan ve Oscar Isaac de öyleler. 

Kediler terbiye edilemezler 

Kedinin adının Ulysses olması Llewyn’in yolculuğuyla Odysseus’unki arasında bir paralellik kuruyor. Sonunda yuvasına, Bob Dylan’ın da sahne almaya başladığı folk kulüplerine dönüyor Llewyn. Kedinin filmdeki varlığının temel nedeni bu gönderme midir, bilemedim. Amerikan argosunda ‘cool’ müzisyenlere de ‘cat’ yani kedi denir. Belki Llewyn’in evcilleştirilememesini de anlatıyordur kedi. Ulysses’i birçok farklı kedi canlandırmış. Ulysses’in haylaz olması gereken sahneleri haylaz bir kediye, uslu olması gereken sahneleri uslu bir kediye oynatmışlar. Malum kediler terbiye edilemezler, neyseler odurlar. Özünde vahşi hayvanlardır ama onları sevmeden de edemeyiz. Bir guruldamaları ya da bir şarkı söylemeleri yeter yelkenleri suya indirmemize.

Son bir not da Tuğçe Madayanti Şen’den: Justin Timberlake The 20/20 Experience World Tour kapsamında 26 Mayıs 2014’te İTU Stadyumu’nda konser verecek. Ülkemizde ilk solo konserini gerçekleştirecek olan Timberlake, bu sene geçtiğimiz günlerde Amerikan Müzik Ödülleri’nde ‘Yılın pop/rock erkek sanatçısı’, ‘Erkek soul-R&B sanatçısı’ ve The 20/20 Experience ile ‘Soul-R&B albümü’ ödüllerinin sahibi olmuştu. Madonna’yı saymazsak, dans ve müzikal performans açısından en iyi sahnelerden biri Justin Timberlake’indir. Kaldı ki alt yapısındaki kaliteli müziği dinlemek için bile gidilebilir bir konser olacağı aşikar. Keşke konserin bilet fiyatları öğrencilerin kesesine daha uygun olsaydı. 

Yakında, az sayıda salonda

TARİH:  7 Aralık 2012

GAZETE/DERGİ: Taraf

16 ödüllü ‘Tepenin Ardı’ 14 Aralık’ta sadece yedi salonda vizyona girecek. Salonların o kadar ödüllü bir filme talepte bulunmamasını neye bağlıyorsunuz?

Cüneyt Cebenoyan: Haksız rekabet ve tekelleşme var ilk sorun tekelleşme. Sinema salonlarında bir tekelleşme var. Fakat iş burada da bitmiyor. Bildiğim kadarıyla sinema salonlarında büyük egemenliği olan Mars Grubu film ithalatına ve yapımına da girdi. Ne kadar doğru bilmiyorum ama başka film ithalatçısına 35 mm yani pahalı gösterim koşullarını dayatırken kendi filmlerini dijital formatta yani ucuza ithal ediyormuş. Yani film ithalatında da haksız bir rekabete doğru gidiliyor. 

İkinci sorun seyirci. Seyirci hakikaten de sanat filmlerine gitmiyor. Tepenin Ardı çok salonda gösterilse elbette seyirci sayısı artar ama çok da fazla artmaz. Yani sinema işletmeleri açısından hakikaten de kârlı bir iş değil. Seyirci neden böyle? Neden bu kadar yüzeysel? 12 Eylül’den başlayıp, pop kültürden geçip, alışveriş merkezlerinden çıkabiliriz. Sanat sineması sadece yaşayabilecek derecede destek görse yeter aslında. Sorun bu kadarının bile tehlikede olması. 

Üçüncü sorun sanat filmlerinin kendileri. Birçoğu gerçekten de çok sıkıcı. Seyirci neden gitsin? Sözüm meclisten dışarı elbette. Festival dediğimiz baloncuklar dışında da var olmak isteniyorsa, sinemacıların sanattan taviz vermeden daha eğlendirici olmanın yollarını bulmaları gerekiyor. Eğlendirici olmaktan kastım güldürmek falan değil. Sıkmamak diyeyim en geniş haliyle. 

Bu portakalın suyu çıktı

TARİH:  25 Temmuz 2012

GAZETE/DERGİ: Taraf

Şimdi de Altın Portakal’dan son haberler: Avşar sessizliğini korurken, AKSAV ‘reklama ihtiyacımız yok’ dedi. Kırca ise tavrını koydu: Hülya varsa ben yokum. Sinemacılar bu konuda ne düşünüyor?

Cüneyt Cebenoyan (Birgün Sinema Yazarı)

Hülya Avşar hem ulusal hem de uluslararası yarışmalarda ödüller almış bir oyuncu. Benim üyesi olduğum SİYAD da Avşar’ı ödüllendirmiş. Avşar, uluslararası başarıları olan yönetmenlerimiz Kutluğ Ataman ve Ali Özgentürk’le çalıştı. Reha Erdem onun için bir proje yazmıştı, gerçekleşmedi. Film oyuncuları jürilere başkanlık ederler. Mesela Cannes 2011’de Jüri Başkanı son 15 yılda iyi bir performansı pek de görülmeyen Robert de Niro’ydu. Hülya Avşar’ın adının fazlasıyla magazinel olması başka bir konu. Magazinelliği nedeniyle Jüri Başkanı olamaz demek yanlış. Kanımca oldukça cesur ve akıllı biri. Berlin in Berlin’de mastürbasyon yapmayı göze alacak kadar cesurdu. Kürt meselesinde de düzgün bir tavır sergilemişti. Belki de bu kadar tepki görmesinin arkasında bunlar da vardır. 

Antalya Film Festivali belden aşağı saldırılara da sıkça uğrayan bir festival. Emir Kusturica’yı Bursa’nın AKP’li belediyesi davet ettiğinde bağrına basanlar, Antalya’ya davet edildiğinde çıngar çıkarmışlardı. Kusturica’nın eleştirilmez olduğu değil iddiam, mesele çifte standart. Altın Portakal’a yönelik çok eleştirim var, hatta bu nedenlerle geçen yıl gitmedim. Ama bu toz duman içinde şu anda bu eleştirilerimi gündeme getirmemin bir manası yok diye düşünüyorum.  

Filmlerle Çocuk Büyütme Kılavuzu – Çocuğunuzun hangi filmleri izlemesini istersiniz?

TARİH:  18 Temmuz 2010

GAZETE/DERGİ: Sabah Pazar Eki

Aşk filmlerini izlemesini isterim 
Aklıma gelenler hep aşk filmleri oldu nedense. İnsan çocuğuna pozitif mesajlar vermek istiyor. Kızım, dünyanın ne kadar korkunç bir yer ya da insan ruhunun ne kadar karanlık olabileceğini zaten görecek ne yazık ki. Bunlara herhalde insan ilişkilerinin potansiyellerine yönelik bir inançla direnebilir. Aklıma gelen ilk aşk filmi Melody. İki çocuk (evet yeniyetme bile değil) birbirlerine âşık olur ve anarşist yöntemlere de başvurarak aşklarını yaşarlar. Bu filmin yasal DVD’si galiba bir tek Japonya’da mevcut. Ben Hindistan’dan korsan kopyasını 

almıştım. Fazla anarşist olduğu için DVD’si basılmıyor sanıyorum. Sonra Jeremy var sırada. Bu kez yeniyetmelik çağına geliyoruz. Filmden aklımda kalan, kızın çello çaldığı ve beyaz sutyen giydiği! (Galiba sutyen konusu çok uymadı…) Daha yakın zamandan Before Sunrise geliyor aklıma. Bu kez gençler büyümüştür ve trende karşılaşırlar. Bir gün boyunca Viyana’yı gezerler. Aşkı tartışırlar ve âşık olurlar. Son olarak Parlak Yıldız’ı eklemek isterim listeme. Campion’ın aşk böyle bir şey işte dedirten filmini. 

Tuncel Kurtiz ve Fatih Akın’la Cannes’da

TARİH:  17 Mayıs 2011

GAZETE/DERGİ: Birgün

 Keko ile ihtiyar: Hudutların Kanunu 

“…Hudutların Kanunu’nu çekeceğimiz sıralarda Lütfi Akad’ın Yeşilçam’daki dönemi bitmişti. Kimse ona iş vermiyordu. Yılmaz, Lütfi abiden bu filmi çekmesini istedi. Lütfi abi işe girince Hudutların Kanunu hem Türkiye’nin toplumsal koşullarını yansıtan hem de “Çirkin Kral’ efsanesini yaşatan bir film oldu” 

Martin Scorsese’nin başkanı olduğu The Film Foundation kimi film klasiklerini restore 

ediyor. Bu vakıfta Fatih Akın da yer alıyor ve onun önerdiği Türk filmlerinden ikisi şu ana kadar restore edildi. İlki Metin Erksan’ın ‘Susuz Yaz’ıydı. Bu yıl da Cannes’da Lütfi Akad’ın ‘Hudutların Kanunu’nun restore edilmiş versiyonu gösteriliyor. Filmin gösterimi için Tuncel ve eşi Menend Kurtiz’le buluştuk (ikisi de sıkı birer BirGün okurudur). 

Tuncel Kurtiz filmle ilgili bize şunları söyledi: 

“Yılmaz Güney’in ustaları arasında ilk sıralarda Atıf Yılmaz ve Lütfi Akad yer alır. ‘Hudutların Kanunu’nu çekeceğimiz sıralarda Akad’ın Yeşilçam’daki dönemi bitmişti. Kimse ona iş vermiyordu. Yılmaz, Lütfi abiden bu filmi çekmesini istedi. Lütfi abi işe girince ‘Hudutların Kanunu’ hem Türkiye’nin toplumsal koşullarını yansıtan hem de ‘Çirkin Kral’ efsanesini yaşatan bir film oldu. Hem kovboy filmiydi, hem de kaçakçılık, eğitimsizlik, fukaralık, derebeylik gibi gerçekler filme yansımıştı. Akad hepimizin hocasıdır. Yılmaz insanlarını seçmesini bilirdi. Neden bizi seçmişti beni, Ali Uğur’u, Gani Turanlı’yı seçmişti? Buradan gideceği yerler vardı. “Seyyit Han’ gibi, ‘Umut’ gibi. Birlikte çalışacağı ekibi oluşturuyordu. 

‘İkinci adam olmaktan gurur duydum’ 
“Umut“u yaptıktan sonra Yılmaz bana şimdi sıra “Boynu Bükük Öldüler’e geldi” dedi. “Artık bizi destekleyen güçler var. Köylüler var, emekçiler var. Bugüne kadar o işleri yapabilmek için piyasa işleri yaptık.” 

Ben onun yanında ikinci adam olmaktan büyük gurur duydum. Onda büyük bir organizasyon yeteneği vardı. Ben kendi halinde bir entelektüelim. Benim ailem içinde valiler, paşalar, kaymakamlar var, o ise köylü kökenliydi ama ikimiz de komünistiz. Ben Gorki’yi okumuşum, oradan biliyorum ama o, o koşulları içinden biliyordu. O bir dehaydı. Ben büyük keyifle tiyatroyu bırakıp peşinden gittim. Gülriz Sururi bana çok kızardı. Yılmaz, bana ‘ihtiyar’ derdi. Ben ona ‘keko’ derdim. Ama aynı yaştaydık. Yılmaz çok okurdu. Yabancı dil öğrenmeye meraklıydı. Klasik müziği bilmezdi ama gidip alıp dinlerdi. Özdemir İnce, Nihat Ziyalan ve Yılmaz arkadaştı. Bir gün bir evden klasik müzik duyarlar ve müthiş etkilenirler. Güzeli ararlardı. Yılmaz İngilizce ve Fransızca çalışırdı. Dostoyevski’ye vurgundu. Rus klasiklerine hayrandı. 

Lütfi Akad, Yılmaz’a filmin altyapısını kurmada önerilerde bulundu. Film ‘Viva Zapata’daki ilişkilerin bir benzerini içerir. Yılmaz’la benim karakterlerim o filmdeki karakterlere benzer. 

Sinematek’in müdavimiydi” 

Pervin Par’ın eteği niye miniydi. Akad’a niye diye sordum. Orası öyle, ona karışma demişti. Film yine de yurtdışına çıkamadı. Jandarmayı iyi göstermesine rağmen sansürle bayağı cebelleşmişti. Yılmaz, Sinematek’in müdavimiydi. “Rocco ve Kardeşleri’ geldiğinde ben dört defa gittiydim Halit Refiğ 22 defa izlemiş, Gurbet Kuşları’nı yapmadan önce! ‘Hudutların Kanunu’ yurtdışına hiç çıkamamıştı, izin verilmemişti. Film kaçırma çağı daha açılmamıştı. ‘Hudutların Kanunu’ yapılmadan ne ‘Seyyit Han’ ne de ‘Umut’ yapılabilirdi. Bir taktik ve strateji filmidir. Geleceğin önünü açmıştır. Film tuttu, iş yaptı ama yönetici kadro sevmedi. Mayınlar patlıyor, kaçakçılar çatışıyor falan. Filmin kopyası zamanında iyi yıkanmamıştı. 

Lütfi Akad Caravaggio hayranıydı. Biz o zamanlar Caravaggio’unun adını duymamıştık. Akad, Caravaggio bilinmeden siyah-beyaz anlaşılmaz demişti. Ayzenştayn sinemasına hayrandı. Derek Jarman’a Caravaggio’nun yaşlılığını bana oynat demiştim. Vaktimiz olursa demişti. 

‘En büyük yıldız Yılmaz Güney’ 

Tam biz ayrılmak üzereyken Fatih Akın da geldi. Akın da şunları söyledi: “Yılmaz Güney dışındaki ustaları da unutmamak için yola çıktık. Tabii en büyük yıldız Yılmaz Güney. Metin Erksan’la başladık. Atıf Yılmaz’ın filmlerine de bakacağız. Yılmaz Güney’in de çok filmleri var. Atif Yılmaz’ın ‘Zeyno’su var. Üçüncü projemiz sanırım bir Atıf Yılmaz filmi olacak.” 

Yalnız ve güzel gazetemin sevgili okurları, Cannes’ı en ayrıntılı aktaran gazetenin BirGün olmasından gurur duyuyor musun? Diğer gazetelerin okurlarına hava atma fırsatını kaçırmamanı tavsiye ediyorum. (Sabah gazetesi hariç) büyük iki muhabiriyle birden her gün Cannes’dan haber veren başka bir gazete yok ‘yalnız ve güzel ülkemde çünkü. 

Cannes günlüğüne devam ediyorum. Geçtiğimiz günlerde birkaç iyi, birkaç vasat, birkaç da bu festivalde ne işi olduğunu anlayamadığım film gördüm. Yarışmada şu ana kadar gördüğüm en iyi film İsrailli yönetmen Joseph Cedar’ın ‘Dipnot’uydu. Defne filmin politik çağrışımları üzerine yazmıştı. Ben de baba oğul dinamiği üzerine yazayım. Bazı oğullar ömürleri boyunca babalarının onayını almak için nafile bir çaba içinde kendilerini paralayıp dururlar. Babalarının mesleğini seçip, babalarının onayladığı bir hayat sürmeye çalışırlar. “Dipnot böyle bir oğulun trajedisini anlatıyor. Baba bir din âlimi, Talmutun bütün versiyonlarını hatmetmiş. Yaratıcı bir bilim adamı değil baba, daha çok işin hamaliyesinde iyi birisi. Yıllarca Talmutun bütün versiyonlarını okumuş, sonunda çeşitli baskılar arasında bazı önemli farklılıklar keşfetmiş ama tam eserini yayımlayacakken bir başka bilim adamı kestirmeden aynı sonuca ulaşmış ve bizim babadan daha önce aynı konuda yayın yapmış. Sonuçta adamcağızın bilime bütün katkısı başka bir yazarın kendisinden söz ettiği bir dipnottan ibaret kalmış. 

Oğul ise, birçok açıdan babasının kopyası olmakla ve babasıyla aynı konuda uzmanlaşmakla birlikte, daha yaratıcı biri. Ve bir gün kader baba ile oğlu karşı karşıya getiriyor. Oğula verilen bir ödülün babaya verildiği duyuruluyor. Durum düzeltilmeye çalışıldığında ise babasını büyük bir hayal kırıklığına uğramaktan korumak ve kendisinden nefret etmesini engellemek isteyen oğul ödülün kendisine değil de babasına verilmesini sağlıyor. Ama bir daha hiç aynı ödüle aday olmama pahasına! Ve yine de babasının nefretinden ve kendisini aşağı görmesinden kurtulamıyor genç bilim adamı. Baba – oğul düşmanlığı üzerine etkileyici bir filmdi ‘Dipnot’. Belki müziği biraz daha hesaplı kullanması daha iyi olabilirdi ama böyle de iyiydi sonuçta. 

Dardenne kardeşlerin ‘Bisikletli Velet filmi de baba-oğul sorunundan yola çıkıyordu. Babası tarafından terk edilen ve bir bakım yurduna yerleştirilen onlu yaşlarının başındaki bir çocuğun kendisine yeni bir yuva bulmasının hikâyesini anlatmış Dardenne kardeşler. Babasının kendisini terk ettiğini kabullenmek ne kadar zor, ne kadar korkunç bir şey bir delikanlı için! Dardenne kardeşler bu acı duyguyu iliklerimizde hissetmemizi sağlıyor. Film duygu aktarma açısından çok başarılı, çok etkileyici. Ama entelektüel açıdan hiç doyurucu değil. Delikanlıyı koruma altına alan genç kadını anlatamıyor bize film. Kadının, neden bu delikanlı uğruna sevgilisinden kolayca ayrılabildiğini anlatmıyor mesela. Ve daha başka birçok şey havada kalıyor filmde. Merhamet iyidir, tamam ama… Toplumsal bir eleştiri olmaktan çok, ahlaki bir mesel gibi bir şey ‘Bisikletli Velet’ kısacası. 

Festival şimdilik parlak değil 

Genç Fransız kadın yönetmen Maiwenn’in filmi ‘Polis’ daha çok ailelerinin ve akrabalarının kötü muamelesine maruz kalan çocukları korumakla görevli polis şubesi çalışanlarını konu edinmiş. Sözünü ettiğim diğer iki film gibi bu filmde de kötülüğün kaynağının ya da kaynağı olmasa da nihayetinde ete kemiğe büründüğü yerin aile olması dikkat çekici. Maiwenn ilgiyle izlenen bir film yapmış ama çok sayıda karakterinden hiçbiri çok akılda kalıcı niteliklere sahip değil. Açıkçası bu polis grubuna film biraz da fazla iltimas geçmiş bence. Film iyiler-kötüler sığ ayrımı üzerine kurulmuş, herhangi bir derinlikten yoksun. Bu filmin bir grup dinamiğini yansıtması açısından birkaç yıl önce Altın Palmiye’yi kazanan ‘Sınıf’ı çağrıştırdığı da söylenebilir. 

Kötü bir yetişkin erkek figürü de Avusturyalı yönetmen Markus Schleinzer’in ‘Michael’ine adını veren karakterdi. Filmin kahramanı korkunç bir pedofildi. Michael küçük bir erkek çocuğu kaçırmış ve seks kölesi yapmış. Geçtiğimiz yıl Avusturya’da kendi çocuklarını hapseden babanın hikâyesini çağrıştırıyordu filmin öyküsü. Sanat sinemasının bütün anlatım öğelerini kullanan ve tipik bir minimalist sinema örneği olan ‘Michael’, türünün iyi örnekleri arasında yer almayacak kanımca. Az diyalog, sabit kamera kullanımı, karakterlerin arka plandan yoksunluğu falan… Bıktık valla bu üsluptan. 

Türkiye İran olmayacak tabii ki. İran da Türkiye olmayacak. Ama iki ülke de milliyetçi, mukaddesatçı, polis devletleri olmak yolunda birbiriyle yarışacak ve kimse buna engel olamayacak! Mahmut Resulof’un Bir Bakış bölümünde ki ‘Görüşmek üzere’ adlı filmi, Berlin’de Altın Ayı alan ‘Bir Ayrılık’ı çağrıştırıyor. İran’ın liberal entelektüelleri ülkenin dayanılmaz baskıcı atmosferinden karmaya çalışıyorlar. Çocuklarının geleceğini daha fazla düşünen kadınlar daha da fazla duyarlılar. “Görüşmek Üzere’ tıpkı “Bir Ayrılık’ gibi İran’dan ayrılmaya çalışan bir kadının öyküsünü anlatıyor. Bilgisayarlara el konulan, haberleşmenin her aşaması kontrol edilen bu karanlık Ortadoğu ülkesi bana ne yazık ki en çok Türkiye’yi hatırlattı. Resulof’un filmi bazen temposunun yavaşlığından zarar görüyordu ama bunun dışında kesinlikle ana yarışmadaki birçok filmden daha iyiydi. 

Nanni Moretti’nin ‘Papamız Belirlendi’si fazla hafif geldi açıkçası. Michel Hazanavicius’un sessiz sinemaya saygı duruşunda bulunan ‘Artist’ filmi de eli yüzü düzgün olmakla birlikte, hoş ama boş kategorisinde yer alacak filmlerden biriydi. Cannes şimdilik çok parlak değil. Önümüzdeki filmlere bakıyoruz. 

Gelecek

TARİH:  31 Aralık 2011

GAZETE/DERGİ: Birgün

Büyümek ya da büyümemek, işte bütün mesele.. 

Orijinal adı: The Future Yönetmen: Miranda July Oyuncular: Miranda July, Hamish Linklater, David Warshofsky Ülke: Almanya, ABD

‘GELECEK’i pek kimse seyretmeyecek; belki bin, belki iki bin kişi… Onların da çoğu beğenmeyecek. Ama benim için yılın en iyi filmlerinden biri. Bu görüşümü pek kimsenin paylaşmayacağını biliyorum. “Gelecek” büyüyememiş, sorumlu yetişkinlere dönüşememiş bir çiftin hikâyesini anlatıyor. Bu çift, hayvan sığınağındaki yaralı bir kediyi almaya karar veriyor. Ama kedinin iyileşmesi için bir ay daha sığınakta kalması lazım. Bir ay sonra gelip almazlarsa, kedi uyutulacak (yani öldürülecek). 

Başka bir canlının sorumluluğunu üstlenme kararı, kısa bir süre içinde çiftin üzerine kâbus gibi çöküyor. Son “özgür” aylarında hayatta tam ne istiyorlarsa onu yapmaya karar veriyorlar. Ama asıl sorun da burada başlıyor. Ne istiyorlar ki? Ne yapabilirler ki? Özgürlük ne ki? Özgürlüğün negatif tanımı yani bütün sorumluluklardan ve zorunluluklardan azat olma durumu çiftin hayatının iyice şekilsizleşmesine, sınırlarını yitirip tam anlamıyla tarumar olmasına yol açıyor. Kadın belki son bir çocukluğa tutunma çabası olarak, yaşlı bir adamla, bir baba figürüyle ilişkiye giriyor. 

“Gelecek” bana çok dokunaklı geldi. Bazı bölümlerine o kadar giremesem de, kanımca yine de yılın en iyilerinden biri. Yönetmen ve oyuncu çalışmalarını bundan böyle daha bir merakla bekleyeceğim. Miranda July’ın.

İçinde Yaşadığım Deri

TARİH:  31 Aralık 2011

GAZETE/DERGİ: Birgün

Aşk her şeye kadirdir! 

Orijinal adı: La piel que habito Yönetmen: Pedro Almodóvar Oyuncular: Antonio Banderas, Elena Anaya, Marisa Paredes Ülke: İspanya

Almodovar’ın bu son filmi ustaca kurgulanmış olmasına rağmen, garip bir şekilde etkisiz ve hatta ruhsuz

Almodovar deyince akla sanki daha çok hoppa, rengârenk ve tutkulu erkek ve kadınların akıl almaz işler yaptıkları filmler geliyor. Akıl almaz işler yapmak sabit olsa da, Almodovar sinemasının çok karanlık bir damarı da hep oldu. Hitchcock’un gerilim filmlerinden ve Douglas Sirk’ün melodramlarından esinlendiği bu filmler de Almodovar’ın filmografisinde önemli yer tutuyor. Son filmi “İçinde Yaşadığım Deri” (İYD) de bu karanlık damarın yeni bir temsilcisi. Bu kez Almodovar Frankenstein filmlerinden ve Georges Franju’nun “Les Yeux sans Visage”ından (Yüzsüz Gözler, 1959) etkilenmiş daha çok. Film sürekli, sürprizli dönemeçlerden geçtiğinden konusunu hiçbir şeyi açık etmeden özetlemek imkânsız. Bu nedenle, filmin sizin için bakir kalmasını istiyorsanız yazının gerisini filmi seyrettikten sonra okuyunuz. Hatta her eleştirim için keşke böyle yapabilseniz. 

“İYD” aldatma, kardeş rekabeti, tecavüz, yas, intikam, yaşama müdahale, cinsiyet değişimi, cinayet gibi duraklardan geçtikten sonra nihayetinde aşkın ve ruhun zaferiyle sonuçlanan, karanlık olduğu kadar iyimser de olan bir film. Ama iyimserlik ancak filmin finalinde karşımıza çıkıyor. Film, hiç soluklanmadan, seyircisini bir an bile rahatlatmadan ve gerilimi elden bırakmadan ustaca kotarılmış bir denklem ve kurguyla finale doğru koşuyor. Bütün bu süreçte bize özdeşleşebileceğimiz bir karakter de sunmuyor. Sunuyor da, yeterince tanıyamıyoruz o karakteri. 

Robert Ledgard (Antonio Banderas) genlerle oynayan, hayvan genleriyle insan genlerini birleştiren, deneyler yapan usta bir cerrah. Fakat bir psikopat. Hem karısı hem de kızı intihar ettikten sonra Legrand korkunç bir plan yapıyor. Hem kızının ölümüne neden olduğunu düşündüğü gençten intikamını alacak hem de karısını geri getirecektir. Fakat Legrand’ın yaptığı bütün kötülükler, genç adam üzerinde uyguladığı bütün deneyler, sonuçta yine de o genç adamın gerçek aşkına kavuşmasından başka bir şeye yaramayacaktır. Bir tür kadercilik mi? “Vücuduma sahip olabilirsin ama ruhuma asla”nın yeni bir versiyonu mu? 

Almodovar’ın bu son filmi ustaca kurgulanmış olmasına rağmen, garip bir şekilde etkisiz ve hatta ruhsuz. Almodovar adının Arapçada tepe, kale gibi anlamlara gelen “el mudawwar”dan türediğini de ekleyeyim. Belki bir gün lazım olur. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com