Köksüz

TARİH:  15 Mart 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

Sinemamızda bir zirve 

Son derece ekonomik bir dille, bir an bile aksamadan akıyor ‘Köksüz’… Bu filmi, ne kadar övsem az. Anlayamadığım tek bir şey var ki Nurcan hanım da filmde soruyor: Gülağa diye isim olur mu? 

Yönetmen: Deniz Akçay Katıksız Oyuncular: Ahu Türkpençe, Lale Başar, Savaş Alp Başar Ülke: Türkiye

Daha önce sosyal medyaya da yazmıştım: “Köksüz” bir başyapıt. Bu yıl görüp göreceğimiz en iyi filmlerden biri, belki de en iyisi. Geçen yıl görenler için zaten yılın en iyi filmlerinden biriydi. Mesela Cannes’da “Heli” adlı filmiyle 2013’te en iyi yönetmen ödülü alan Amat Escalante, sıralama yapmadan verdiği listede “Köksüz’ü, 2013’ün en iyi 10 filminden biri olarak gösterdi. Listede filmleri olan diğer yönetmenler arasında Cuaron ve Sorrentino gibi bu yılın Oscarlıları, Kechiche gibi Altın Palmiyelileri var. Abarttığımı düşünüyorsanız diye yazıyorum bunları. 

Babasız kalmış bir aile 

“Köksüz”le ilk kez yaklaşık bir yıl önce, İstanbul Film Festivali’nin yarışma bölümünde karşılaşmıştık. Bu kadar iyi bir filmi yapan kişi hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Deniz Akçay kimdi, nereden çıkmıştı böyle birdenbire? Tabii ki, hiçbir şey sıfırdan var olmuyor. Akçay’ın deneyimli bir senarist olduğunu öğrendik sonra. İnsan ruhuna bu kadar vakıf oluşunun arkasında da kendi ruhunu lime lime etmişliği vardı. Babasının ölümüyle başa çıkabilmek için yıllarca psikanalize gitmişti. 

“Köksüz”, babasız kalmış bir aileyi anlatıyor. Ailenin büyük kızı Feride (Ahu Türkpençe) 32, ortanca oğul İlker (Savaş Alp Başar) 15-16, en küçük Özge (Melis Ebeler) ise 10 yaş civarındalar. Anne Nurcan (Lale Başar) eşini kaybetmenin bunalımını atlatamamış, kanepede yatıp, boş gözlerle televizyon seyretmek ya da evi biteviye temizlemekle meşgul. Feride bir büroda çalışıyor ve eve para sağlıyor. ilker, suçluluk ve öfke duygularının pençesinde kıvranıyor. Babadan kurtulmuşluğun serbest bıraktığı duygular onu saldırgan bir tutum içine sokmuş. Özge ise bu karmaşada annesinin dikkatini çekmeye, çok ihtiyacı olduğu güven duygusunu annesinden almaya çalışıyor. 

Biz de bu ailenin bir parçası oluveriyoruz 

Babanın ölümü elbette bir aileyi derinden sarsar ve ondan sonra yaşanan her şeye etki eder. Bu bir kardeşin ya da annenin ölümü için de geçerlidir. Bu demek değildir ki aileler kayıp yaşamazlarsa mutlu, mesutturlar ve o evlerden hep sen kahkahalar yükselir. Öküz altında buzağı arayan bazı arkadaşlarım filmi, babanın yokluğunu her sorunun müsebbibi olarak görmek ve göstermekle eleştirdiler. Açıkçası bu eleştiriyi son derece manasız buluyorum. Filmin ailesi, baba yaşasaydı da bir sürü sorun yaşayacaktı ama bunlar farklı biçimlerde tezahür edecekti. 

Nurcan kocası hayattayken hiç mi agorafobik değildi? Kızı Feride’yle hiç mi rekabet etmiyordu? ilker’in Ödipal karmaşası, babasının ölümüyle mi peydah oldu? Özge, babası yaşasaydı evde kendisine yer açmak için çabalamak zorunda kalmayacak mıydı? Bütün bunlar şu ya da bu ölçüde yine olacaktı. Bu kez babanın varlığından kaynaklanan farklı sorunlar da yaşanacaktı. Filmin herhangi bir anında sorunların tek nedeni babanın yokluğu dediğini düşünmüyorum. Ama babanın yokluğu elbette her şeye damgasını vuran bir olgu. 

“Köksüz” bize topu topu 80 dakika içinde bir ailenin dört ferdini de anlatmayı başarıyor. Feride’yi elinin altında in tutmak için çırpınan kıskanç, bencil ve beceriksiz Nurcan’a kızıyoruz ama ona derin bir empati de duyuyoruz, Feride pek de ümit vermeyen bir evlilik yaptığında, başka çaresi olmadığını anlıyoruz, İlker, sokakta gördüğü bir arabanın peşinde “baba” diye koşturduğunda, bu, arkadaşının annesine göz koyan, ablasının parasını çalan delikanlıya içimiz sızlıyor. Özge, inatla annesine hediye beğendirmek için çabalarken içimiz acıyor. Bu ailenin parçası olmayı hiç istemiyoruz ama onlar bizim bir parçamız oldular bile. 

Son derece ekonomik bir dille, bir an bile aksamadan akıyor “Köksüz”. Bütün oyuncular iyi ama Ahu Türkpençe özel bir övgüyü hak ediyor. Daha önce de yazmıştım: Keşke Türkpençe’yi daha fazla filmde seyredebilsek. “Köksüz”ü ne kadar övsem az. Anlayamadığım tek bir şey var ki Nurcan Hanım da filmde soruyor: Gülağa diye isim olur mu? 

100 Yılın 100 Türk Filmi

TARİH:  22 Mart 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

 Atilla Dorsay’a şapka çıkarmamak mümkün değil. Üretkenliğini her geçen gün biraz daha artırıyor, her yıl karşımıza yeni kitaplarla çıkmayı sürdürüyor. 2014 Türk Sineması’nın 100. Yılı, tabii eğer Manaki Kardeşler’in filmlerini değil de, Fuat Uzkınay’ın Ayestefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı adlı kısa belgeselini ilk film kabul edersek. Bu kabul elbette, Osmanlı tebası ama Rum olan Manaki’leri vatandaş saymayan bir anlayışın sonucu. Fakat resmi kabul bu yönde olduğundan, sorun Atilla Dorsay’ın sorunu değil, sorun bir resmi ideoloji sorunu. Bu sorun, Türk sinemasından Türk’ün sinemasını anlayan bir anlayışın ürünü. 

Lafı uzatmayalım, Dorsay bu 100 yılı temsil edecek kalitede 100 film seçmiş ve bunlar hakkında birer yazı yazmış. 100 filmden fazla aslında, ikilemeler, üçlemeler tek film sayıldığı için bu sayı 100’ün üzerinde. Söz konusu olan bir eski yazılar derlemesi değil. Filmlerin birçoğu yeniden seyredilmiş, yeniden değerlendirilmiş. Bunun hiç kolay bir iş olmadığını söylemek lazım çünkü en başta filmlere ulaşmak ciddi bir detektiflik, mesai ve şans gerektiriyor. Sonuçta “Bataklı Damın Kızı Aysel”le başlayan ve son dakika da 101. Sıradan kitaba giren “Sen Aydınlatırsın Geceyi” ile sona eren bir seçki var. Elbette ki, kişisel bir seçki bu, başka bir eleştirmen başka bir seçki yapar. Fakat filmlerin çoğu üzerinde bir fikir birliği olduğundan söz etmek mümkün. Benim bu seçkide yer almasını hiç doğru bulmadığım tek bir film var: “Fetih 1453”. Söz konusu “film” seyirci rekorları kırmıştı, sosyolojik açıdan incelenmeye değerdi, tamam. Bunun dışında filme herhangi bir değer atfetmeyi mümkün görmüyorum. Fetihçi, militarist, İslamcı, Türkçü, maço, yabancı düşmanı denilebilir bu filme, hiçbiri yanlış olmaz. Ama halkımızın çoğunun sahip çıktığı “değerler” de bunlar maalesef. 

Dorsay’ın çalışkanlığını ve üretkenliğini selamlıyor, yeni eserlerini bekliyoruz. ‘100 Yılın 100 Türk Filmi’ sinema literatürümüze önemli bir katkı. 

Adalet İçin

TARİH:  29 Mart 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

Egom egom yüce egom 

Adaleti sağlamanın tek yolunun bir ordu kurup soylularla savaşmaktan geçtiğine hükmeden bir karakterle karşı karşıyayız. Filmin konusunu fazla açık etmeyelim; belirli bir karakter yapısına dair önemli sorular soruyor ve görülmeye değer olduğu söylenebilir. 

Orijinal adı: Michael Kohlhaas Yönetmen: Arnaud des Pallières Oyuncular: Mads Mikkelsen, Mélusine Mayance, Delphine ChuillotÜlke: Fransa, Almanya

Trajik kahramanlarda insanı derinden  etkileyen bir şey var. Bunun ne olduğu tabii ki apaçık, trajedi yaşıyorlar da ondan. Ama trajedi ne? Kaçınılabilir olandan kaçınamamak, deneyimlerden ders alamamak, kişiliğinin bireye bir şeyler yapmayı dayatıyor olması, dış dünyadaki sorunlardan daha büyük, daha aşılamaz bir sorunun iç dünyada kahramanın karşısına çıkması. Kişiliğin kadere dönüşmesi… Zeki Demirkubuz en iyi filmi “Kader”de bunu y kalamıştı. Onur Ünlü “Sen Aydınlatırsın Geceyi”de bu sularda yüzüyordu. Deniz Akçay’ın “Köksüz”ünün annesi trajikti; kocasını kaybettiğinden değil, kendi sınırlarını aşamadığından. 

Tek yol soylularla savaşmak… 

“Adalet İçin”in kahramanı Michael KohIhaas güçlü, yakışıklı, irade sahibi biri. 16. yüzyılın evrilmekte olan burjuvazinin bir temsilcisi olduğunu söylemek çok da yanlış olmaz herhalde, işi hayvancılık olsa da, Kohlhaas, yörenin en iyi atlarını yetiştiriyor ve onları iyi ve kârlı fiyatlarla panayırlarda satıyor. Ama panayıra giderken yörenin toprak ağasının yani bir baronun arazisinden geçmek zorunda. Baron ise kötülüğün cisimleşmiş hali gibi. Kohlhaas’a, adamlarına ve atlarına önce geçiş izni soruyorlar. Olmadığını öğrendiklerinde ise iki atı alıkoyarak geçiş izni veriyorlar. Kohlhaas atlarını satmaya gittiği panayırda geçiş izni gerekmediğini öğreniyor. Bir de döndüğünde atlarını ve kahyasını eziyet edilmiş, yaralanmış halde bulunca hakkını aramaya karar veriyor ve mahkemelere başvuruyor. Ama mahkemeler de güçlüden yani aristokrasiden yana. Burjuva hukukunun iktidara gelmesine daha çok var… Filmin konusunu fazla açık etmeden geçersek sonuçta Kohlhaas öyle bir noktaya geliyor ki, adaleti sağlamanın tek yolunun bir ordu kurup soylularla savaşmaktan geçtiğine hükmediyor. Ve bunu yapıyor da. 

Kahraman kime denir!

Kohlhaas’ın tek derdi var: Hakkının teslim edilmesi. Bunun uğrunda her şeyi kaybetmeyi göze alıyor. Peki bu özelliği onu, hayran olunacak, saygıyla anılacak biri yapmıyor mu? Adaletsizliğe karşı sonuna kadar savaşan biri tam bir kahraman değil midir? Film işte burada sorular soruyor. Kendi hakkınızı savunmanız, çevrenizdeki herkesin başına bir felaket getiriyorsa yolun sonuna kadar gitmeli misiniz? Karınız, kızınız ve en yakın adamınız felaketler yaşıyorsa, doğru yolda mısınız? Size inanıp, savaşa soyunan köylüler, sizin işiniz bittiğinde ne yapacaklar? Sizin hak mücadeleniz, bir yandan çok büyük bir bencilliğin, koskocaman bir egonun dışavurumu değil mi? Biraz daha mütevazı olsanız, biraz daha dış dünyanın farkında olsanız, biraz daha uzlaşmacı olsanız herkes için daha iyi olmayacak mı? Adaletsizliğe maruz kalan bir tek siz misiniz şu vahşi dünyada? Bu gurur, bu mağrurluk neyin nesi? Pasifizmin savunusunu yapmıyorum burada ama bu soruların haklı gerekçeleri var. Kohlhaas’ın nasıl biri olduğu üzerine düşünmeye değer. Sonuna kadar mücadele, herkese zarar veriyorsa haklı bir mücadele midir yoksa bir ego gösterisi midir? 

Tarihsel arka plan 

Heinrich von Kleist’ın novella’sından uyarlanan film, hikâyenin yazıldığı dil olan Almanca’ya kısa bir sahnede yer veriyor, onun dışında Fransızca. O sahnenin de neden Almanca olduğu anlaşılamıyor. Tarihsel arka plan, Katolisizm ve Protestanizm arasındaki gerilim ya da Kohlhaas dışındaki karakterlerin akılda kalıcı yanları yok. Kohlhaas’ın kendisi de aslında çok boyutlu biri değil. Kohlhaas’ı canlandıran Mads Mikkelsen’in yüzündeki ifade hemen hemen hiç değişmiyor film boyunca. Ama yine de filmin belirli bir karakter yapısına dair önemli sorular sorduğunu ve görülmeye değer olduğunu düşünüyorum. 

Nuh: Büyük Tufan

TARİH:  5 Nisan 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

Nuh demiş de, peygamber demiş mi?

Nuh’un bu kimliği beni cezbetti. Filmin iyi çekildiğini, akıcı olduğunu söylemek de mümkün. Birçok özelliğiyle tipik bir anaakım filmi olmasına rağmen, oldukça karanlık ve sert bir film… 

Orijinal adı: Noah Yönetmen: Darren Aronofsky Oyuncular: Russell Crowe, Jennifer Connelly, Emma Watson Ülke: ABD

DARREN Aronofsky’nin filmini, hiç sıkılmadan izledim. İşin garibi filmin, büyük keyif aldığım hiçbir planı ya da sahnesi yok. Oyunculuklardan da etkilenmedim, hatta sıkça kötü buldum. Nuh dışındaki karakterlerin tümü de son derece yüzeysel. Nasıl oldu da film, ilgimi ayakta tuttu? Nuh karakteri mi çok ilginç? Evet sanırım bunu rahatlıkla söyleyebiliriz, Nuh bu filmde çok ilginç biri. Bir defa bugünün Yeşillerine birçok açıdan çok benziyor Nuh. Hani insanı, doğayı mahveden bir tür kanser, bir tür parazit gibi görme eğilimi var. Kabul ediyorum, ilk bakışta çok da doğru gelen bir görüş bu. Ama insanın doğanın bir parçası olduğunu düşünürsek, içinden insanı çıkaran doğanın sağlıksız ve kendini yok etmeye eğilimli bir bütün olduğu sonucuna varmamız gerekmez mi? Ayrıca insandan nefret eden bu bakış açısının sahipleri, kendilerini o kanserli hücrelerden biri olarak görmezler. Kanser başkalarıdır. İnsan türünün yüzde 90’ı yok olsa ne güzel olur derler ama kendilerini geride kalacak yüzde 10 içinde görürler. 

Tanrı insan sevmez 
Nuh, filmde bu insansevmez bakış açısına inanan, dahası Tanrı’nın insanı sevmediğine ve yok etmeye karar verdiğine inanan biri. Yani Nuh, tanrının arzusunu yerine getirip, insan dışındaki doğayı kurtarmaya çalışıyor. Tufan geldiğinde nefretle andığı insanları gemisine almayan, Nazilerin Yahudilere uyguladığı “nihai çözüm”ün bir benzerine inanan “rasyonel” bir cani. Doğrusu bugünün radikal dincilerine de çok benziyor. Filmdeki Nuh’u, gaipten sesler duyduğuna inanan antisosyal bir psikopat olarak da görmek mümkün. Tanrının buyruğu olduğuna inandığı şey için herkesi öldürebilecek kadar gözü dönmüş biri. Nuh’un bu kimliği beni cezbetti. Filmin iyi çekildiğini, akıcı olduğunu söylemek de mümkün. Birçok özelliğiyle tipik bir anaakım filmi olmasına rağmen, oldukça karanlık ve sert bir film “Nuh: Büyük Tufan”. Gişede batarsa şaşmam. Bir de bağnazları kızdıracaktır. 

Büyük Usta

TARİH:  15 Mart 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir zamanlar Uzakdoğu’da 

Kimi muğlaklıkları, rüyamsı sahneleri, fragmantal yapısıyla ve özlemle yanan âşıklarıyla karşımızda tipik bir Wong Kar-wai filmi var. 

Orijinal adı: Yut Doi Jung Si Yönetmen: Kar-Wai Wong Oyuncular: Tony Leung Chiu Wai, Ziyi Zhang, Chen Chang Ülke: Çin, Hong Kong , Fransa

Wong Kar-wai’nin günümüzün en özgün ve en saygı duyulan yönetmenlerinden biri olduğu kesin. Onun filmlerini sığ ve yüzeysel bulanlar olması bu gerçeği değiştirmiyor. Wong Kar-wai 1956’da Şanghay’da doğmuş. Ama yönetmenin asıl memleketi, ailesiyle birlikte 1963’te göç ettiği Hong Kong. Hong Kong özel bir kent. Bir dönem Japon işgaline de giren kent 1997’ye kadar Britanya kolonisi olarak kalmış. Bu tarihte Çin’in egemenliğine geçmesine karşın, kentin özel statüsü ve görece özerkliği 2046 yılına kadar sürecek. 

Hong Kong ve Hong Konglular 
Hong Kong, sürekli bir değişim içinde olmuş. Yönetim biçimi ve yönetenler değişmiş, uluslararası bir finans merkezi oluşu çok hızlı bir kentsel dönüşüme yol açmış. Hong Konglular dünyanın en yüksek gelire, en uzun hayat beklentisine ve en yüksek IQ’suna sahip insanları. Ve en dar alanda yaşayan insanları da diyebiliriz çünkü nüfus yoğunluğu da çok yüksek. İşte kentin bütün bu özelliklerini, değişimi, geçiciliği, sıkışıklığı Wong Kar-wai’nin filmlerinde görmek mümkün. Wong’un filmlerinde, mesela “Aşk Zamanı” ve “Büyük Usta”da, tarihsel olaylara dair belgesel görüntülere rastlamak mümkündür. Filmler tarihi anlatmaz ama tarihten de kopuk değildir. 

O insanlar, o dönemde, o coğrafyada yaşamışlardır ve yönetmen bunu bilmemizi ister. Thorsten Botz- Bornstein “Filmler ve Rüyalar” adlı kitabında söyle yazıyor: “Wong’un dünyası ne geleneksel Çin dünyasıdır ne de ‘globalleşmiş’ veya enternasyonal bir dünyadır; bizatihi ‘modern’ Asya’nın, globalleşmenin sonuçlarından sadece dolaylı bir şekilde faydalanan alt orta sınıf insanlarının dünyasıdır.” Bornstein, Wong’un filmlerinin Batı ve Doğu kültürlerinin bir karışımından ibaret olmadığını, Pan-Asya kültürü olarak ifade ettiği, Tayvan, Singapur, Japonya ve Kore gibi ülkelere özgü bir kültürü yansıttığını iddia ediyor. Bu kültürün çeşitli öğeleri var: kawaii ve manga gibi. Kawaii Japoncada “sevimli” anlamına gelen bir sözcük ve kiçin (kitsch’in) estetik ifadeleri için kullanılıyor. Sevimlilik çocuksuluk, tatlılık, masumiyet, saflık, yumuşaklık ve zayıflık olarak tanımlanıyor. Toplumsal yapıların bozulması ve tüketim kültürünün ruhsuzlaştırıcı etkisi gençliğin metalaşmış bir hayal âlemi yaratmasına yol açmıştır. Bornstein’a göre bu kültürel atmosferden etkilenen Wong Kar-wai da “üretken olmayan bir varoluşsal boşluğun belirlediği, tözden yoksun, dokunaklı yaşam tarzlarını özellikle nihilist ve tarafsız bir ‘dandylik” ile tasvir eder”. Wong’un filmlerinde gerçek bir ilişkiye girmeye cesareti olmayan kişinin birisiyle yakınlaşmaya çalışması tekrar tekrar karşımıza çıkan bir temadır. Vahşi Günler, Chungking Ekspres, Düşkün Melekler, Mutlu Beraberlik ve Aşk Zamanı’nın kahramanları kararsızlığa adeta saplantıyla yapışıp kalırlar. Gerçek bir hayat yaşayamayan karakterler tatlı dille çevrelerini kandırarak, metalaşmış bir rüyalar aleminde yaşarlar. 

Yanlış zamanda aşk 

Wong Kar-wai’nin filmlerinin kahramanları birbirlerine teğet geçerler, karşılaşmaları yanlış zamanlarda olur. Tıpkı “Vesikalı Yarim”in meşhur repliği “Çok eskiden rastlaşacaktık misali, Wong Kar-wai de “aşk bir zamanlama meselesidir” der. En ünlü filmi “Aşk Zamanı”nın kahramanları karşılaştıklarında başkalarıyla evlidirler. İlişkilerini hem kışkırtan hem de engelleyen bir durumdur bu. Bu noktada Wong’un son filmi “Büyük Usta”ya gelebiliriz. “Büyük Usta”da kelimenin tam anlamıyla birbirlerine teğet geçen bir kadınla bir erkek var ve erkek kadınla karşılaştığında evlidir. Erkeğin adı Ip Man ve Wong’un favori oyuncusu Tony Leung Chiu-wai tarafından canlandırılıyor. Ip Man gerçekten yaşamış efsanevi bir karakter. Hakkında bir dizi film zaten yapılmış durumda. Ip Man, Bruce Lee’yi de yetiştiren büyük bir kung-fu ustası. Sözü Wong Kar-wai’ye burakalım: “Onun hayatı Çin yakın tarihinin bir mikrokozmosu gibi. Qing hanedanı döneminde, cumhuriyetin başlangıç yıllarında, hükümetin kuzeyin savaş lordlarını yenilgiye uğrattığı dönemde Japonya’yla savaş yıllarında (II. Dünya Savaşı sırasında) ve nihayet Hong Kong’a kaçış döneminde (1045-49 arasındaki iç savaş sırasında) yaşadı. Eğer, bu arka planı yeterince vermezseniz yaşadığı zorlukları anlayamazsınız. 

“Büyük Usta’nın ilk yarısı Ip Man’ın çocukluğundan, yetişkinliğe geçişine ve evliliğine uzanan bir dönemi konu alıyor. Ip Man, Kuzey Çin’in dövüş sanatı uzmanı Gong Yutian’la ustanın kendisini emekliye ayırmasından önce dövüşüyor. Fakat babasının yenilmesini hazmedemeyen kızı Gong Er (Zhang Ziyi) Ip Man’i kendisiyle dövüşmeve davet ediyor. Dövüşte Ip Man yenildiğini kabul ediyor ama bu dövüş Gong Er’le Ip Man arasında tıpkı Aşk Zamanı’nda olduğu gibi nihayete eremeyen bir aşkın da başlangıcı oluyor. 

Kötü değil ama tekdüze 

Zhang Ziyi gayet başarılı bir performans sunuyor. Dövüş sahnelerinde de, ikili ilişkiye dair sahnelerde de Ziyi dikkati üzerinde topluyor. Tony Leung ise her zamanki yoğunluğundan uzak bir performans sunuyor. Kötü değil ama tekdüze. Her Wong Kar-wai filminde olduğu gibi bu filmde de muhteşem renkler, kadrajlar ve kamera açılarından söz etmek mümkün. Her kare bir resim gibi ve görüntü yönetmenleri Philippe Le Sourd ve Song Xiaofei’nin, Wong’un eski görüntü yönetmeni Christoph Doyle’u aratmadığını söyleyebiliriz. Büyük Usta’nın Wong Kar-wai’nin ticari açıdan en başarılı filmi olmasına şaşmamak gerek çünkü film Wong’un eski filmlerine göre daha lineer ve daha net bir anlatıma sahip. Dövüş sahneleri de Zamanın Külleri’ndeki gibi soyut resim tadında değil, açık ve olabildiğince net. Yine de kimi muğlaklıkları, rüyamsı sahneleri, fragmantal yapısıyla ve özlemle yanan âşıklarıyla karşımızda tipik bir Wong Kar-wai filmi var. 

İnanılmaz Örümcek Adam 2

TARİH:  26 Nisan 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

Ayrılık, ihanet ve intikam 

Orijinal adı: Spider-Man 2 Yönetmen: Sam Raimi Oyuncular: Alfred Molina, James Franco, Kirsten Dunst, Tobey Maguire

“Örümcek Adam” serisinin yeni filminde hep aynı temanın çeşitlemeleri var. Meraklısını tatmin edecektir sanırım. Beni kesmedi. 

“İnanılmaz Örümcek Adam 2″nin (İOA2) en güzel yanı, az çok feminist bir kadın karakter içermesi. Örümcek Adam Peter Parker’in sevgilisi Gwen (Emma Stone) bir noktada Peter’a “Benim hayatım, benim kararım” diyerek postasını koyuyor. Gwen filmin başından beri güçlü bir kadın portresi çiziyor, çizgi roman uyarlaması filmlere göre. Demir Adam’ın asistanı Pepper gibi değil yani. 

Bunun ötesinde, yeni filmde hep aynı temanın çeşitlemeleri var. Birilerini sever ve onlara bağlanırsın. Sonra, onlar seni terk eder ya da hayal kırıklığına uğratır. Bunun sonucunda da sorunlu bir insan olup çıkarsın. Ya intikam ateşiyle ve nefretle dünyaya kötülük saçarsın ya da 

iyi ihtimalle Örümcek Adam gibi bağlanma sorunların olur. Gerisi çocuklara hitap eden kavga, dövüş sahneleri. Meraklısını tatmin edecektir sanırım. Beni kesmedi. 

Dom Hemingway

TARİH:  26 Nisan 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

O Hemingway değil 

Orijinal adı: Dom Hemingway Yönetmen: Richard Shepard Oyuncular: Jude Law, Richard E. Grant, Demian Bichir Ülke: İngiltere

Filmin adı kahramanın adından geliyor. Hemingway soyadını biliyoruz, dolayısıyla filmin kahramanını da tanıdığımızı sanıyoruz. Ama bu Hemingway’in yazar Ernest Hemingway’le bir alakası yok. İkisi de erkek, ikisi de taş fırından çıkma ama o kadar. Dom Hemingway, kendisi hapisteyken karısıyla evlenen masum bir adamı öldüresiye dövebilen, ağız ishali olmuş gibi sürekli ve pis konuşan biri. Ama film yine de Dom Hemingway’i sevmemizi istiyor bizden. E, biz de eşek değiliz ya, seviyoruz. Bir defa Dom, dostlarına ihanet etmemiş, soygunu kimlerle yaptığını itiraf etse 2-3 yılla çıkacakken “ötmemiş” ve 2 yıl yatmış. Mert adam. Karısı o hapisteyken ölmüş. Acılı adam. Kızı, yokluğunda büyümüş, onu sevmiyor. Yalnız adam. İşte bu Dom Hemingway görünürdeki ihtiyacını değil de gerçek ihtiyacını keşfedebilecek mi, meselemiz bu. Yani asıl ihtiyacının para değil, sevgi ve karısının yasını atlatmak olduğunu görebilecek mi? Hayatla barışabilecek mi? 

Filmi yapanlar akıllılar: Dom Hemingway olmasa adamın adı, merak etmemiz için hiçbir neden olmayacak. Ama Hemingway adını duyunca meraklanıyor insan. Meraklanacak bir şey yok, şimdiden söyleyeyim. Baş rolde Jude Law var. 

Sıfır Teorisi

TARİH:  26 Nisan 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

Elde var oyunculuk 

Orijinal adı: The Zero Theorem Yönetmen: Terry Gilliam Oyuncular: Christoph Waltz, David Thewlis, Mélanie Thierry Ülke: ABD, İngiltere, Romanya, Fransa

Hiçbir filmi sevmediğim gibi kötü bir şöhretim var. Bu şöhreti hak edecek şeyler yapmışımdır muhakkak ama yine de ondan hoşlanmıyorum.”Sıfır Teorisi”ni seyrettikten sonra aslında kalender meşrep olduğumu düşündüm. Bir filmde iyi oyunculuk varsa bana yetiyor. “Sıfır Teorisi”ndeki oyunculuklar çok iyi. Christopher Waltz, Tilda Swinton, Melanie Thierry, David Tewlis ve genç oyuncu Lucas Hedges’e bayıldım. Ve onları seyrederken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Oysa film bana çok da bir şey söylemedi. Kendisine hayatının anlamının bildirileceğini sanan bir programcının dünyasına giriyoruz. Programcı aslında gerçekten de hayatına anlam katacak o çağrıyı alıyor. Ama aldığını anlamıyor. Çağrıya cevap verecek gücü ve cesareti yok. Trajik, evet. Korkmayın, filmin sırrını açık etmedim. Bu sadece bir yorum. 

Oyunculuk seviyorsanız gidin. Terry Gilliam sevenler çoğunlukla hayal kırıklığına uğradılar ama, söylemiş olayım. 

Aşk Bilmecesi

TARİH:  26 Nisan 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

Aşka Fransız kalmak 

Orijinal adı: Casse-tête chinois Yönetmen: Cédric Klapisch Oyuncular: Romain Duris, Audrey Tautou, Cécile de France Ülke: Fransa

Fransızlar için romantik komedi yapmak filmin adı gibi cevabını bilemedikleri bir bilmece Türün kuralları belli, neden beceremezler anlamıyorum. Bir defa yakışıklı erkekleri sevmez Fransız heterosekstelleri. Yakışıklı Fransız erkeği görmek istiyorsanız, gay’lere dair bir aşkı anlatan “Göldeki Yabancı” gibi filmlere gideceksiniz. Tiplerde iş yoksa romantik komediyi neden seyredeceksiniz ki? Bu filmdeki kahramanımız Romain Duris cok sıradan bir tip. Peki kimle romans yaşıyor bu sıradan tip? Valla görünüşe göre kimseyle ama filmin sonunda “Aa, bunlar meğerse filmimizin çiftiymiş diyoruz. Ama aslında film bir Fransız’ın New York’a duyduğu hayranlığı anlatıyor. Aşk maşk hikaye. Herhalde filmin yönetmeni yeşil kart başvurusunda bulunmuş ve bu filmi de cv’sine ekleyecek.

Yine de konudan söz etmek gerekir, bir Fransız yazar karısı tarafından terk edilir. Karısı iki çocuğunu da alıp, New York’ta zengin bir Amerikalı’yla yaşamaya başlar. Yazarımız da çocuklarından ayrı kalmaya dayanamayıp peşlerinden gider. Orada kalabilmek için anlaşmalı bir evlilik yapar. Bu arada lezbiyen bir arkadaşı yazarın spermleriyle bir çocuk yapar. Hayat biraz daha karışır. Bu arada eski bir sevgilisi de New York’a gelir, mercimeği fırına verirler. Cecile de France, Audrey Tautou ve Kelly Reilly gibi iyi ve güzel kadın oyuncular var ama filmin asıl aşkı New York olduğundan hiçbirinin hakkı verilmiyor. Hoş, New York’tan da pek bir şey anladığımız söylenemez. 

Umudun Peşinde

TARİH:  10 Mayıs 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

Uyumsuz çiftin yolculuğu 

Orijinal adı: Philomena Yönetmen: Stephen Frears Oyuncular: Judi Dench, Steve Coogan, Sophie Kennedy Clark Ülke: İngiltere, Fransa, ABD

Peter Mullan 13 yıl önce bizde “Günahkar Rahibeler” gibi berbat bir adla gösterilen filmde Magdalene Manastırları’nın korkunç ortamını anlatmıştı. Bu Katolik kurumlarda “kötü yola düşmüş” yoksul ve genç kadınlar, ağır isçilikle ve sürekli aşağılanmayla “ıslah ediliyorlar”dı. Genç kadınların emeklerinin sömürülmesi yetmezmiş gibi, çocukları da Amerikalılara satılıyor ve manastıra gelir elde ediliyordu. Kurumsallaşmış dinin en iğrenç hallerinden biriydi bu manastırlarda yaşananlar. O kadar ki İrlanda Hükümeti geçen sene Magadalene Manastırları’nda eziyet gören kadınlardan resmen özür diledi. 

Uyumsuzluğun birlikteliği 
Umudun Peşinde bir Magdalene kurbanı olan Philomena Lee’nin 50 yıl önce Amerikalı bir çifte satılan çocuğunu arayışını anlatıyor. Ama bu yolculuğun tek kahramanı Philomena değil; İşçi Partisi’ndeki basın danışmanlığı görevinden atılmış eski gazeteci Martin Sixsmith bu yolculuğun diğer kahramanı. Martin bu hikâyeyle gazeteciliğe dönerken, Philomena da oğluna kavuşma hayallerini kuruyor. Martin orta sınıf, entelektüel ve atesitken, Philomena işçi sınıfı, avam ve dindar. Bu iki uyumsuzun birlikteliği tabii ki komik durumlar üretiyor. Kendini beğenmiş ve ukala Martin cahil ama sağduyulu Philomena’dan elbette hayat dersleri alıyor. Martin’de Steve Coogan, Philomena’da Judi Dench çok iyiler. Hele Dench süper. Pembe dizi türünden bir aşk romanını allandıra ballandıra bir anlatışı var ki, dinlemeye doyum olmaz. 

Şekere bulanmış bir film 

“Umudun Peşinde” keyifle izlenen, Katolik kurumlara birkaç da yumruk sallayan ama nihayetinde şekere bulanmış bir film. Keyifle izleniyor. Tabii söylenecek ya da söylenmesi geleken çok daha sert şeyler de var. Kilisenin yanı sıra, yoksulluğu üreten düzenden başlayıp, kiliseyle işbirliği yapan hükümetlere kadar dayağı hak eden başka bazı şeyler de var. Filmin Philomena’nın affediciliği ile Martin’in sert eleştirelliği arasında salındığını söylemek mümkün. “Philomena” Venedik’te en iyi senaryo ödülünü kazanmıştı, başka birçok uluslararası ödülün yanı sıra.  

© 2020 -CuneytCebenoyan.com