Persepolis

TARİH:  27 Ekim 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Devrim bazen kötüdür 

Persepolis, ne ‘hem cennet, hem cehennem’ vatanlarında yapabilen, ne Batı’da kendini evinde hisseden geri kalmış ülke aydınının dramını çok iyi anlatıyor

Orijinal adı: Persepolis Yönetmen: Vincent Paronnaud, Marjane Satrapi Seslendirenler: Catherine Deneuve, Danielle Dar rieux, Simon Abkarian, Chiara Mastroianni Türü: Animasyon Ülke: Fransa 

Çizgi film deyince aklımıza bazen yetişkinlerin de zevk alabileceği ama temelde çocuklara yönelik, fantastik filmler gelir. İçeriklerindeki fantezi dozunun yüksekliğine karşın bu filmlerin çizimleri neredeyse ‘normal’ filmlerin gerçekçilik düzeyini bile aşar. Ratatuy’da ya da Kayıp Balık Nemo’daki ayrıntı zenginliği insanı hayrete düşürür. 

Persepolis’te ise tam tersi bir durum var. Anlatılanlar fanteziden değil gerçek bir hayat hikayesinden kaynaklanıyor ama çizimler olabildiğince gerçekçilikten uzak, tamamen stilize. Persepolis büyük ölçüde siyah-beyaz bir film ve film sadece insan duygularının ya da düşüncelerinin ifadesi söz konusuysa ayrıntılara önem veriyor. Ama anlatmak istediğini mükemmel biçimde anlatıyor. 

Hiçbir şey eskisi gibi değil 
Marjane Satrapi’nin özyaşamsal çizgi romanları filmin temelini teşkil ediyor. Küçük İranlı kız Marjane’nin ve ailesinin mollaların gerici devrimi sırasında yaşadıklarıyla başlıyor Persepolis. İran’ın İslam devrimi, gericiliğine karşın temelde bir halk hareketine dayandığı için solcuların ve komünistlerin desteğini kazanıyor önce. Marjane’nin Şah rejiminde işkence gören, yıllarca hapis yatan akrabaları var böyle. Devrime sevinen solcular, kısa bir süre sonra devrimin asıl hedefinin kendileri ve savundukları değerler olduğunu acı bir şekilde öğreniyorlar. Kadınlar hayatı en zorlaşan kesimlerin başında geliyor. Lafını sakınmayan küçük Marjane’yi korumak isteyen ailesi Avusturya’ya okumaya gönderiyor. Böylece Marjane sürgünle daha çocukluğunda tanışıyor. Yurtdışı özgürlük demek olsa da hayat hiç de cazip değil Müslüman bir Doğulu için. Önyargılarla, duyarsızlıklarla ve ırkçılıkla karşılaşıyor Marjane. Aşk acıları da üzerine binince yeniden vatanına dönüyor ama hiçbir şey eskisi gibi olamıyor. 

Yılın en iyi filmlerinden biri 

Geri kalmış ülkelerin aydınları kendilerini bulacaklardır Persepolis’te. Ne ‘hem cennet hem cehennem’ vatanlarında yapabilen, ne Batı’da kendini evinde hisseden g ri kalmış ülke aydınının dramını çok iyi anlatıyor Persepolis. Sadece bununla kalmıyor, Marjane’nin bilge büyük annesi vasıtasıyla çok değerli yaşam dersleri de veriyor. 

Hem stili hem içeriğiyle Persepolis çok başarılı bir film. Yılın en iyilerinden olduğuna şüphe yok. ‘Yaşamın Kıyısında’yla birlikte seyredip iki yönetmenin, Batı’dan Doğu’ya bakışlarındaki farklılar ve benzerlikler üzerine fikir jimnastiği yapmak da keyifli bir seçenek olabilir. Her halükarda kaçırmayın. 

Yaşamın Kıyısında

TARİH:  27 Ekim 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Almancı Türkler, Türkçü Almanlar 

Yaşamın Kıyısında çok fazla temaya el atmış. Kuşaklar arası, kültürler arası çatışmalar, sol siyasi hareketler, AB-Türkiye ilişkileri, İslamcılar vs, vs… Ama bunların hiçbirisinin altı dolmuyor. 

Yönetmen: Fatih Akın Oyuncular: Baki Davrak, Hanna Schygulla, Patrycia Ziolkowska, Tuncel Kurtiz, Nursel Köse, Yelda Reynauld, Erkan Can, Nurgül Yeşilçay Ülke: Almanya Türkiye

Fatih Akın olmak, ‘Duvara Karşı gibi çok beğenilen bir filmin ardından yeni bir filme soyunmak çok zor bir iş. Öte yandan da çok talihli bir durum tabii, Akın’ın yerinde olmak. ‘Yaşamın Kıyısında’yı yapmayı zorlaştıran şeyler, aynı zamanda filmin başarılı görülmesinde de etkili rol oynuyorlar. Yaşamın Kıyısında, Duvara Karşı’dan önce yapılmış olsaydı, Cannes’a yarışmalı bölüme çağrılır, orada en iyi senaryo ödülü alır, Avrupa Parlamentosu’nca taltif edilir miydi? En azından bütün bunlar çok daha zor gerçekleşirdi. 

Akın’ın anlatmakta çok başarılı olduğu bir kesim var: Almancı Türkler. Eğer Akın batı yakasının Türklerini anlatıyorsa, filmi enerji ve derin bir içgörüyle dolup taşıyor; iyiliklerinde de, kötülüklerinde inandırıcı olabilen üç boyutlu karakterlerle karşılaşıyoruz. Yaşamın Kıyısında’nın ilk bölümünde ilk kuşak Gastarbeiter’lerden Ali rolünde Tuncel Kurtiz döktürüyor yine. Nursel Köse de ‘hayat kadını’ Yeter rolünde Tuncel’den aşağı kalmıyor. İki oyuncu bu bölümü uçuruyorlar, senaryonun pek de inandırıcı olmadan izlediği rotaya rağmen. 70’lik Ali, seviştiği Yeter’e para karşılığında kendi yanında kalmasını teklif ediyor. Tam da teklifin geldiği gün radikal İslamcılardan tehdit alan Yeter, Ali’nin yanına yerleşiyor. Yeter’in Ayten (Nurgül Yeşilçay) diye Türkiye’de yaşayan ve annesinin bir ayakkabı imalathanesinde çalıştığını sanan bir kızı olduğunu öğreniyoruz. Ali’nin de Germanistik profesörü olan, Türk’ten çok Alman özellikleri taşıyan Nejat (Baki Davrak) adlı bir oğlu var. 

Yüzeysel ve derinliksiz 

Akın filminin bölümlerini adlandırırken nelerin olacağını saklama gereği duymamış. “Yeter’in Ölümü” adını koyduğu bu ilk bölümün hangi olayla biteceği sır değil yani. 

“Lotte”nin Ölümü” adlı ikinci bölümde ise sol siyasi bir eylemci olan Ayten’in öyküsünü izliyoruz. Fatih Akın, Türkiye’ye geldiğinde aynı derecede başarılı karakterler yaratamıyor. Ayten de doğrusu kanlı canlı bir karakter olamıyor. Ne cinsel ne de politik kimliği üzerine oturuyor. Polis takibinden kaçan Ayten Almanya’ya giderken, Ali’nin oğlu Nejat da Türkiye’ye Ayten’i bulmaya geliyor. 

Ayten Almanya’da Lotte’yle (Patriycia Ziolkowska) tanışıp aşık oluyor ama yakalanıp Türkiye’ye iade ediliyor. Ayten’in peşinden Türkiye’ye gelen Lotte de hayatını yitiriyor. 

Film iki farklı kuşağın sağ kalanlarının, anne-kız, baba-oğul ilişkisinde yeni başlangıçlar arayışıyla sonlanıyor. 

Yaşamın Kıyısında çok fazla temaya el atmış. Kuşaklar arası, kültürler arası çatışmalar, sol siyasi hareketler (Akın belli ki örgütlere güvenmiyor!), AB-Türkiye ilişkileri, İslamcılar vs, vs… Ama bunların hiç birisinin altı dolmuyor. Bir yüzeysellik, derinliksizlik duygusu filmin peşini bırakmıyor. Başta da dediğimiz gibi Tuncel Kurtiz ve Nursel Kurtiz’in yer aldığı sahneler gayet başarılı ama onlar sahneden çekildikten sonra, filmin nabzı da atmamaya başlıyor. Perdeden seyirciye bir duygu akmıyor. 

Yine de bir Fatih Akın filmi bir Fatih Akın filmidir. Elbette gidip görecek ve kendi kararınızı kendiniz vereceksiniz. 

‘Her kadının gönlünde bir faşist yatar’

TARİH:  3 Kasım 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Film, romantik olmak için saflıktan uzak, gerçekçi etki yaratmak içinse fazla romantik. Ama romantizmi işlediği bölümlerde sinema sanatının hakkını tam anlamıyla veriyor. 

Dikkat, Şehvet Orijinal Adı: Lust, Caution Yönetmen: Ang Lee Oyuncular: Tony Leung, Tang Wei, Joan Chen, Wang Leehom Türü: Dram 

Bazen derimin fazlaca kalınlaştığını ve yanlış bir işte çalıştığımı düşünüyorum ama neyse ki son günlerde seyrettiğim birçok film beni etkiledi. ‘Dikkat Şehvet kısmen çok etkilendiğim filmlerden biri ama 160 dakika sürdüğü için, bu filmin bir kısmından çok etkilenmek bile epey bir süre etkilenmek demek oluyor. 

‘Dikkat Şehvet’in büyüsü çok güzel insanları, çok güzel resimler içinde sıradan insanların yaşayamadığı olaylar içinde anlatmaktan geliyor. Birçok film bunu yapıyor ama hepsi bir ‘Kazablanka’ olmuyor, bunun için özel bir sinema büyüsüne sahip olmak gerekiyor. İşte ‘Dikkat Şehvet’in bu büyüye sahip olduğu anları oldukça çok. Ama affedilmez kusurları da var filmin. 

Tarihte özel bir dönemde geçmesine rağmen filmin bu döneme dair söylediği pek bir şey yok. 1930 sonları, 1940 başlarında Japon işgalindeki Hong Kong ve Şanghay’da geçiyor film. Bir grup Çinli yurtsever öğrenci, direniş yanlısı ajitatif oyunlar sergilemekten, bir suikast timine evriliyorlar. Hedeflerindeki kişi işgalcilerle işbirliği yapan polis şefi Yee’dir (Tony Leung). Yee’yi tavlama rolünü ise toy Wong (Tang Wei) üstlenir. Ama belli ki Wong’un, Sylvia Plath’ın “Her kadının gönlünde bir faşist yatar” dizesinden haberi yoktur. Wong, Yee’nin karşısında bir nevi Mata Hari olurken, rolüne giderek kendisini kaptırır. (bütün filmi rol yapmak / yaşamak arasındaki çelişki penceresinden yorumlamak da mümkün) Sorun şu ki yönetmen Ang Lee’nin ‘gönlünde’ de ‘bir faşist’, yani Yee yatıyor. 

Lee, politika ve tarihi ciddiye almıyor 

Yee’yi mesleğini, yani işkenceciliği icra ederken görmüyoruz filmde ama direnişçilerin bir adamı vahşice öldürmelerini uzun uzadıya seyrediyoruz. Yee’nin sadistliğine sadece yatakta şahit oluyoruz ki çok başarılı çekilmiş sahneler bunlar. Ve film sanki Yee ile Wong’un sevişme sahnelerinden sonra ilerlemiyor. Bu sahneler gerçekten seyirciyi şaşırtıyor, iki kahramanın kişiliğine dair çok şey söylerken çok da soru uyandırmayı başarıyor. Bu sahnelerin sansürlenmemesi gerekiyordu ve Allah’tan da öyle oldu. Yoksa film çok şey yitirirdi. 

Filmin geri kalanı yeni bir şey söylemiyor, sadece kahramanlarını romantize ediyor. Tony Leung’un hüzünlü gözlerinde trajik bir kahramanın acısına ortak oluyoruz. Bu kahramanın işgalci Japonlarla işbirliği içinde olması, direnişçilere bizzat işkence yapması, öldürtmesi filan çok da önemli şeyler değil sanki yönetmen için. Lee politikayı ve tarihi ciddiye almıyor. İyiler ve kötüler gibi kaba ayrımlar yapmaktan kaçınırken, işkenceciyle direnişçi arasında da bir seçim yapmamış oluyor. Ya da yapıyor: Filmin en karizmatik kişisi açıkça Yee ve onun acısıyla baş başa kalıyoruz filmin sonunda. Garip, Verhoeven’in ‘Kara Kitap’ında da en sevimli kişi bir Nazi subayıydı. Ve direnişçi yine faşiste aşık oluyordu. Ne oluyoruz? 

‘Dikkat Şehvet bütünüyle romantik olmak için saflıktan fazla uzak, gerçekçi bir etki yaratmak için ise fazla romantik bir film. Ama romantizminin işlediği bölümlerde sinema sanatının hakkını tam anlamıyla veriyor. 

Elizabeth: Altın Çağ

TARİH:  24 Kasım 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir İngiliz kahramanlık öyküsü 

Kadın kahramanının lakabı ‘bakire’yse fazla ileri gitmek mümkün olmuyor. Geriye gösterişli ama sığ mı sığ bir film kalıyor.

Orijinal Adı: Elizabeth: The Golden Age Yönetmen: Shekhar Kapur Oyuncular: Cate Blanchett, IClive Owen, Ge frey Rush, Samantha Morton, Abbie Cornish, Jordi Mollà Türü: Dram Ülke: Fransa, İngiltere 

Kahraman Bakire Elizabeth’in Korkak ve Bağnaz Felipe’ye Karşı Zaferi” diye bir ad filme daha çok yakışır, hatta ona çağdaş bir hava da verebilirdi. Kaçan tek fırsat bu olsa, neyse. Kapur’un filmi tam bir zevksizlik örneği. 

O barok, her tarafından süs fışkıran saraylar ne kadar zevksizse bu film de aynı şekilde zevksiz. Her plan göze sokulurcasına gösterişli, her dekor, her kostüm, her makyaj manyakçasına özenli ve süslü bu filmde. Elizabeth filme göre hem romantik bir aşık, hem askeri bir kahraman hem de Batı değerleri denilen şeyin, demokrasinin ve laisizmin savunucusuymuş. 

Bir tür İngiliz milliyetçiliği denilebilir bu filmin düşünsel arka planı için. Elizabeth’in yanında bütün diğer Avrupalılar çok sönük kalıyor film boyunca. Beceriksizce İngilizce konuşmaya çalışan Alman soylular komik kaçıyor. İspanyollar engizisyonlarıyla gericiliği temsil ediyorlar. Halbu ki Forman’ın “Goya’nın Hayaletleri” filminde Fransızların laikleştirdiği İspanya’ya engizisyonu İngilizler geri getiriyordu. Oysa bu filmde sekülerlik ve laiklik sanki Anglo-Saksonların genetik özelliğiymiş gibi gösteriliyor (11 Eylül Sonrası Sendromu). Elizabeth’le kuzeni Mary Stuart arasındaki taht kavgası, konuyu bilmiyorsanız hemen hemen hiçbir şey ifade etmiyor filmde. Korsan Raleigh’le Elizabeth’in aşkı da ucuz aşk romanlarının düzeyine bile ulaşamıyor, şömine önünde öpüşme gibi zorunlu hareketleri başarıyla yapsa da. E, kadın kahramanının lakabı “bakireyse fazla ileri gitmek mümkün olmuyor. Geriye çok gösterişli ama sığ mı sığ bir film kalıyor. 

Angel

TARİH:  24 Kasım 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Ozon’u delen melek 

Orijinal Adı: Angel Yönetmen: François Ozon Oyuncular: Romola Garai, Sam Neill, Charlotte Rampling, Lucy Russell, Michael Fassbender, Jacqueling Tong, Türü: Dram 

Bu hafta barok filmler haftası desek yeridir. Eizabeth gibi ‘Angel’ da kostüme bir dram. Elizabeth kadar ciddi olmamasına karşın Angel söz konusu filmden daha da sıkıcı. Bu da Ozon’u auteur yapar mı bilmem. Sahi nedir bu Ozon hayranlığı? Bir iki eli yüzü düzgün film yapmakla büyük sinemacı mı olunuyor? Ang Lee’nin, Andrew Dominik’in, Cronenberg’in bir tek planını Ozon’un tüm filmlerine değişmem. 

İlham Scarlett O’hara 
Ucuz, pembe Barbara Cartland tarzı romanlar yazan hırslı bir genç kızın aynen yazdığı romanlardaki gibi bir hayat sürmesini anlatıyor Angel. Film tiye aldığı pembe roman dünyasından aslında uzağa düşmüyor. Tabii ki bu dünyanın kitsch’liğinin farkında olarak yapıyor bunu ama bu farkındalık bir şey değiştirmiyor ki! Daha entelektüel bir hava veriyor ama sunulan sonuçta aynı sığlık. 

Filmin ilham kaynakları 1930’ların 40’ların epik melodramları, ‘Rüzgar Gibi Geçti’nin Scarlett O’Hara gibi karakterleri. Ozon sevimlileştirdiğini düşünse de filmin kahramanı Angel (Romola Garai) son derece sevimsiz, bencil ve seyircinin sempatisini kazanamayan bir karakter. Yoksul evinde, büyük bir yazar olmayı hayal eden Angel pek bir çaba harcamadan bu başarıya ulaşıyor. Hayallerindeki evi alıyor, ist diği adamla evleniyor ama gerçek sevgiyi bulamıyor. Bütün bunları Angel hayal mi ediyor yoksa diyorsunuz ama hayır, film böyle bir şey söylemiyor. 

Sonuçta Ozon romantik bir film mi yapmaya çalışmış da başaramamış yoksa o filmlerin parodisini mi yapmak istemiş de mizahı eksik kalmış, söylemesi zor. 

Avrasya ve Antalya’dan kalanlar

TARİH:  7 Kasım 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Bunca toz duman arasında koskoca bir festival güme gidiyor ve doğrusu ben buna üzülüyorum. Evet, 3. Avrasya Film Festivali bu yıl çok başarılı bir seneyi geride bıraktı ve kimse bundan söz etmiyor. 

Bunca toz duman arasında koskoca bir festival güme gidiyor ve doğrusu ben buna üzülüyorum. Evet, 3. Avrasya Film Festivali bu yıl çok başarılı bir seneyi geride bıraktı ve kimse bundan söz etmiyor. Antalya’da, Altın Portakal Film Festivali’yle eşzamanlı yapılan festivalden söz ediyorum ki eminim böyle bir festivalin varlığından bile haberdar olmayanlar var. 

Tatsız çok şey oldu ve bu tatsızlıklar herkes gibi beni de rahatsız etti. Altın Portakal’da ön jüri bu şekilde örgütlenmemeliydi, insanlar birbirleriyle konuşarak, toplu halde filmleri seyrederek karar vermeliydi ve Ümit Ünal gibi bir yönetmenin filmi yarışmada olmalıydı. Bu konuda yazı yazan, Ümit Ünal’a söz hakkı veren gazeteciler cezalandırılmaya kalkılmamalıydı. 

Yine festivalde vuku bulan meşhur kavgayı gazetelerine yansıtan yazarlar dava edilmemeliydi. Eğer yazılanlarda sorunlar, yanlışlar varsa bu yine aynı gazetelerle diyalog kurularak çözülebilirdi. 

Romanya’nın yükselen sineması 

Gerçek bir skandal varsa o da belgesel filmlere ödül verilmemesiydi. Bir defa hiçbir jürinin, hakları olsa bile bu ukalalığı yapmaması gerektiğini düşünüyorum. Ne demek ödüle layık eser yok? Kimse size sizin yüksek standartlarınıza layık eser var mı diye sormuyor. Yarışmadaki filmler içinde en beğendiğiniz ya da diğerlerine göre birazcık da olsa daha iyi olan film hangisi, soru bu. Türkiye adam gibi bir takımla karşılaşmadı ama dünya üçüncüsü oldu, Yunanistan kimseye beğendiremedi kendini ama Avrupa şampiyonu oldu. Kimse şahane oynamadılar diye bu unvanları onlara vermeme hakkına sahip değil. Bir yarışta çok kötü bir derece yapabilirsiniz ama diğerlerini geçtiyseniz birincisinizdir. Hadi buraya kadar hava hoş; jüri yönetmeliği de mi okumamış, okuduysa anlamamış mı, anlamadıysa festival yönetiminden onlara anlatan, onları uyaran kimse yok muymuş? Jüri birincilik ödülü vermek zorundaydı, yönetmelik böyle yazıyordu. Ama jüri neyle yükümlü olduğunun farkında değilken, profesyonellik üzerine ahkâm kesmeyi ve kendince aşağılayarak teşvik etmeyi becerdi. Bir gün bir jüri de çıkıp, Altın Portakal’a değer konulu uzun metraj film, yönetmen, oyuncu bulunamadı diyebilir mi? Profesyonellik kıstasları ne yazık ki yalnızca amatör belgeselciler için geçerli olduğundan, böyle bir şey olamaz! 

Ben aslında Avrasya Festivali’nden söz edecektim. Geçen yıl festival katalogunun gecikmesinden, içerdiği eksiklerden şikâyet ettiğime göre, bu yıl kataloğu geldiğimizde hazır bulmamızı, geçen yılki sorunlara rastlamamızı da övmek boyun borcum olmalı. Üstelik bu yıl organizasyon başka açılardan da daha iyi idi. 

Avrasya Festivali’nde görmek isteyip de göremediğim filmlerin sayısı en az gördüklerim kadar vardı. Yine de gördüklerim açısından kendimi şanslı addediyorum. Nasıl geçen yıl Türkiye filmleri açısından özel bir yıl idiyse bu yıl da yabancı filmler açısından özel bir yıl. Cannes ve Venedik film festivallerini izleyenler de bu kanıdalar ve Sight & Sound dergisi son sayısında film kalitesindeki bu artışı konu almış. Antalya’nın İstanbul’a göre zamansal bir avantajı da var; Cannes ve Venedik’ten sonra yapılıyor, dolayısıyla bu festivallerin en iyilerini almakta öncelik sahibi oluyor. Ama bu avantajı kullanamamak da mümkündü tabii. 

Geçtiğimiz yıl Avrasya’nın ödüllü 2 Romen filmini (“Bükreş’in Doğusu” ve “Kağıt Mavi Olacak”) seyrettikten ve “Bay Lazarescu’nun Ölümü”nün methini duyduktan sonra Romanya sinemasının yükseliş içinde olduğuna dikkat çekmiştim festival I yazımda. Bu yılın en çok sükse yapan filmi de Romanya’dan geldi: “4 Ay, 3 hafta, 2 Gün”. 4, 3, 2…” doğrusu övüldüğü kadar var ama uyaralım: Bu filmi izleyince midenize yumruk yemiş gibi oluyorsunuz. Hele hele geçmişinizde iz bırakmış bir kürtaj deneyiminiz varsa özellikle dikkatli olun. Film 1980’ler Romanya’sının ruhunu (sanki bilirmişiz gibi) o kadar inandırıcı bir şekilde anlatıyor, iki genç kızın çaresizliğini o kadar iyi veriyor, bir kürtaj operasyonunu nerdeyse bir Hitchcock filmi gibi diken üzerinde izletiyor ki, helal olsun demekten başka çare kalmıyor kimseye. 

Cronenberg’in başka dertleri var 

Cannes’dan Altın Palmiyeli “4, 3, 2…”nin yanı sıra Venedik’ten Altın Aslanlı “Dikkat, Şehvet” ve Berlin’den Altın Ayılı “Tuya’nın Evliliği” de festivalde gösterildi. Böylece 3 büyüğün 3 birincisi de festivalde gösterildi ki sırf bu bile başlı başına önemli bir şey. Nicholas Roeg ustanın 80 yaşında çektiği son filmi “Puffball” da aynı derecede olmasa da bizi koltuğumuza mıhladı. Üstelik filmin ne anlatmak istediğinden o kadar da emin değilim. Ama kadınlık halleri (doğurganlık özellikle) üzerine zengin gözlemler içeren bir filmdi bu ve çok iyi oynanmıştı. Kelly Reilly çok güzel ve çok seksiydi. Daha ne isteriz? Üstelik ustayı ve oyuncularını basın toplantısında yakından gördük ve onlara soru sorma şansını bulduk. 

Yine büyük bir keyifle izlediğimiz ama yine derinliğine (şimdilik) vâkıf olamadığımız bir başka film Cronenberg’in “Şark Vaatler”iydi. Vigo Mortensen’in şahane oyunculuğu eşliğinde düz bir macera filmi gibi seyretmek de yeter filmden zevk almak için ama sinemanın en entelektüel yönetmenlerinden biri olan Cronenberg’in daha başka dertleri de olduğuna eminim. Zamanla bunlara vâkıf olmayı umuyorum. Alman yönetmen Christian Petzold’un “Yella”sı da atmosfer yaratmada çok başarılı bir başka filmdi. Kapitalizmin çekiciliği ve laneti, çok şey vaat edip, duygusal bir cehennem sunması fantastik bir atmosfer içinde anlatılıyordu. Nina Hoss’un oyunculuğu da çok iyiydi. Gus Van Sant’ın “Paranoid Park”ı da bir şarkı gibi defalarca izlenebilecek, dinlenebilecek bir film, belki de ustanın en iyi filmlerinden biri. Suçluluk, pişmanlık, kendini tanıma filmin temaları arasında demekle yetinelim. 1980’lerin efsanevi post-punk topluluğu Joy Division’in solisti lan Curtis’i konu alan “Kontrol” da başarılı bir atmosfer filmiydi. Özellikle Joy Division konser sahnelerini izlemeye doyamadık, gerçek olmadıklarını bilsek bile. Bir başka iyi film de Roy Andersson’un “Siz Yaşayanlar”ıydı. İskandinav kara mizahını sevenlerin kaçırmaması gereken bir filmdi bu da. 

Kalite geçen seneye oranla düşük 

Umudu kestiğim ama ne yaptığını izlemem gereken yönetmenlerden Winterbottom “Güçlü Bir Yürek”le yine hem politikadan hem de estetikten sınıfta kalan bir filme imza atmış. “Guantanamo Yolu”nun özrü gibi değerlendirilebilecek bu film, özrü kabahatinden büyük deyimine cuk oturan bir niteliğe sahip. Coppola ustanın son eseri “Youth Without Youth”u ise ne derdini anladığım ne de sevdiğim filmler kategorisinde. Fakat Aronofsky’nin “Kaynak”ını sevenler bu filmden de hoşlanabilir. Film bir yana, Coppola’yı yakından görmek de başlı başına hoş bir olaydı elbette. Üstadın hoşsohbet bir adam olduğuna tanıklık etmenin yanı sıra, ABD’nin en büyük şarap üreticilerinden biri olduğunu da bu sayede öğrendik. Coppola’nın kendi ifadesiyle “yürek yakan” bir film çekme arzusunu yerine getirmesini umuyoruz bir gün. 

Bu yazdıklarım dışında da merak ettiğimiz birçok film vardı festivalde. Ama aynı anda Altın Portakal yarışması da olduğu için ve asıl merak konusu onlar olduğu için bu filmleri seyredemedik. Bu yılın yerli filmlerinin genel kalitesi geçen seneyle kıyaslandığında çok düşüktü fakat. Ki bu da bir sürpriz değildi doğrusu. Bir festivalden söz ederken gazetecilik dürtüsü bizi daha çok kusurlara yoğunlaştırıyor galiba ama sonuç olarak yüzlerce insanın emeği, çabası da bu harala gürelede güme gidiyor. Ben sinema adına çok tatmin edici bir festival izledim ve festival çalışanlarına teşekkür etmeyi borç biliyorum. 

Metres

TARİH:  1 Aralık 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Aristokrasinin favori sporu 

Film, aşk acısından başka acı tanımayan insanların bir trajediyle başa çıkmalarına yoğunlaşabilseydi ilginç bir yere gidebilirdi. Beklentinizi yüksek tutmazsanız, sonuç olarak Metres fena değil ama galiba bende en az iz bırakacak filmi olacak Breillat’nın. 

Orijinal Adı: Une vieil le maîtresse Yönetmen: Catherine Breillat Oyuncular: Asia Argento, Amira Casar, Fu’ad Ait Aattou Türü: Dram Ülke: Fransa 

Breillat’nın, beğenmeyeni daha çoktur sanırım. Ben beğenenlerdenim. Hep bir düşündürme çabası vardır filmlerinde; cesurdur, bir porno yıldızını başrolde oynatacak kadar cesur. Metres galiba bende en az iz bırakacak filmi olacak Breillat’nın fakat. 

Birincisi, hikâye o kadar kışkırtıcı, değişik falan değil. İkincisi oyuncular rollerine olmamış. Filmin başında “Tehlikeli İlişkiler’in yazarı Choderlos de Laclos’un çağında olduğumuz belirtiliyor. Zaman itibariyle olmasa da ruh itibariyle en azından çünkü zamanda bir 50 yıl ilerideyiz. Film 1835’te geçiyor, ünlü roman 1782’de basılmış. 

İş nedir bilmeyen, rantiye aristokratların dünyasındayız. Aristokratların tek derdi çapkınlık yapmak, başkalarının karılarını, kocalarını ayartmak, bu ilişkilerle hemhal olmak. Eğer yaşlanmışlarsa bu sefer başkalarının ilişkilerine bir şekilde müdahil olarak en sevdikleri sporu yapmaya devam ediyorlar. 

Gündemi belirleyen kadın 

Bu cinsel ve romantik ilişkiler dünyasında müthiş bir rekabet yaşanmakta. Genç çapkın Ryno de Marigny (Fuad Ait Aatou) için de kadınlar fethedilecek birer kaleden ibaret. Sorun şu ki fetihten sonra kalenin hiçbir ilginçliği kalmıyor. Ama başta yaşlı bulup küçümsediği Vellini’yi (Asia Argento) tavlamak güçleştikçe, cazipleşiyor Ryno için. Vellini ise yaşlı biriyle evlenmiş oportünist ama tutkulu bir İspanyol kadın. Bu ikili sonunda bir araya geliyor hatta çocukları oluyor ama çocuk bir akrep sokması sonucunda ölüyor. Bu onların ilişkisinde bir dönüm noktası oluyor ama film bunu yeterince açamıyor. Oysa filmde ilişkinin dramatik bir değişime uğradığını görüyoruz. Yaşadıkları travma, hem onları birbirine bağlıyor hem de birbirlerinden nefret etmelerine neden oluyor. Tam bir “ne senle, ne sensiz” durumu yaşanmaya başlıyor. Film, aşk acısından başka acı tanımayan bu insanların somut bir trajediyle başa çıkmalarına yoğunlaşabilseydi ilginç bir yere gidebilirdi. 

Ama başka bir mesele, bir tür vamp (Ryno’nun kanını gerçekten de emiyor) olan Vellini’nin, Ryno’yu başka bir kadına kaptırıp kaptırmayacağı filmin gündemini belirliyor. Asia Argento’yu bir türlü, 19. yüzyıldan bir figür olarak görmek mümkün olmuyor. Günümüzden o tarihe ışınlanmış ve üstüne o dönemin kıyafetleri giydirilmiş biri, hatta kendisi, yani Asia Argento gibi duruyor. Kocaman dudaklarıyla şahane bir güzelliği/yakışıklılığı olan Fuad Ait Aatou ise iyi oynamakla birlikte çok genç duruyor. 10 yıl süresince değişmiyor. Beklentinizi yüksek tutmazsanız, sonuç olarak Metres fena değil. 

Şark Vaatleri

TARİH:  29 Aralık 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Londra’nın köleleri 

Mafya babası rolünde Armin-Müller Stahl, onun gizli eşcinsel oğlunda Vincent Cassel, Naomi Watts ve tabii ki Viggo Mortensen çok iyiler. Kaçırmayın. 

Orijinal Adı: Eastern Promises Yönetmen: David Cronenberg Oyuncular: Viggo Mortensen, Naomi Watts, Vincent Cassel Türü: Dram, Gizem, Gerilim Ülke: İngiltere, Kanada, ABD 

Günümüzün en önemli yönetmenlerinden biri Cronenberg her filmiyle aklımıza, ruhumuza bir şeyler kazımayı başarıyor. Şark Vaatleri oldukça sıradan bir gangster öyküsü anlatıyor. Ama bir hamamda geçen kavga sahnesi var ki, böyle bir şey ne daha önce gördük ne de sonra görürüz. 

Filmin kahramanı çırılçıplak mücadele ederken hem etin, kemiğin kırılganlığını, hassaslığını hem de aynı et ve kemiğin nasıl bir zarar verme potansiyeli olduğunu aynı anda görüyoruz. Yine filmde bir sevişme sahnesi var ki, görünürde iki kişi arasında geçerken, arka planda okunan bir fahişenin günlüğüyle bütün o seks ticaretinin vahşetini düşündürüyor ve bir kadınla bir erkeğin arasında geçen bu cinsel ilişkiyi gözleyen erkek aracılığıyla eşcinsel bir boyut da kazanıyor. Ve o ne hakimiyet kameraya, mizansene, oyunculuğa. 

Baştan sona bir keyif Cronenberg’in son filmini izlemek. Ve en çok düşündürdüğü de bu kez sosyal bir konu: (Emperyalizmin yeni adı) globalizmle birlikte eski sosyalist ülke kadınlarının zengin Batılı erkeklerin tüketim malzemesine dönüşümü. 

Bir çocuk doğar ve… 

‘Kirli Tatlı Şeyler’le yine göçmen bedenlerinin sömürüsünü anlatan Steve Knight bu kez de benzer bir konuya el atmış. Lukas Moodysson’ın ‘Daima Lilya’sı da akla gelen benzer konulu filmlerden bir diğeri. Kölecilik gayet sağlıklı bir şekilde ayakta ve gelişmeye devam ediyor, hem de demokrasinin beşiği, yılmaz savunucusu Batı ülkelerinde. Seks ticaretinin aracılığını yapanlar yine göçmenler olabilir ama müşteri kitlesinin, tüketicisinin kim olduğu gayet açık. 

Film bu seks kölelerinden birinin, 14 yaşındaki Tatyana’nın ölmeden önce bir çocuk doğurmasıyla başlıyor aşağı yukarı. Tatyana çocuğun yanı sıra bir de günlük bırakıyor geriye. Hemşire Anna (Naomi Watts) günlüğün içinde bulduğu bir kartvizitle kızın izini sürmeye çalışıyor ama kendisini kökleri Çarlık Rusyasına uzanan köklü Rus mafyasının mekânında buluyor. Burada tanıştığı şoför Nikolay Luzhin’le (Viggo Mortensen) aralarında flörtöz bir ilişki de başlıyor. Mafya babası rolünde Armin-Müller Stahl, onun gizli eşcinsel oğlunda Vincent Cassel, Naomi Watts ve tabii ki Viggo Mortensen çok iyiler. Kaçırmayın. 

Yoksula ev, kadına huzur yok

TARİH:  29 Aralık 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kerala’da halk yoksul ama festival programı çok zengin ve festivali izlemek de çok ucuz. 6 YTL gibi bir paraya bütün festivali, yani yüzlerce filmi izlemek mümkün. Festival programı ise herkesi tatmin edecek düzeyde. 

Hindistan’ın, güneybatıda Umman Denizi kayasında yer alan bir eyaleti Kerala. Hindistan eyalet sistemiyle yönetiliyor ve her eyaletin kendine özgü bir dili ve o dile özgü alfabesi de var. Kerala’nın dili Malayalam, alfabesi Malayalam alfabesi. Yani birkaç saat yol alıp komşu Ta mil Nadu eyaletine gitseniz sizi başla bir dil ve başka bir alfabe karşılıyor. 

Sadece bu da değil, siyasal kültür de değişiyor. Batı Bengal ile birlikte Komünist Parti’nin geleneksel olarak güçlü olduğu bir eyalet Kerala ve şu anda da komünistler iktidarda. Komünistleri beğenmeyenlerin bile teslim ettiği bir şey var Kerala yoksul bir eyalet olmasına karşın gelir dağılımı, eğitim, sağlık gibi konularda çok başarılı, çok ilerde, Sendikalar çok güçlü ve çokuluslu şirketler istedikleri gibi at oynatamıyorlar. Türkiye’de olduğu gibi ‘büyüme’ kavramının dokunulmazlığı yok. Coca-Cola’nın açtığı fabrika halkın su kaynaklarını tüketiyor diye kapatılabiliyor örneğin. Ama halkın yoksul olduğu da bir gerçek. Günlük asgari ücret 1,5 dolar. 

Halk yoksul ama festival programı çok zengin ve festivali izlemek de çok ucuz. Topu topu 6 YTL gibi bir paraya bütün festivali, yani yüzlerce filmi izlemek mümkün. Festival programı ise en zor beğenir sinefili bile tatmin edecek düzeyde. Dünya sinemasının son gözdeleri, Mungui’den, Sokhurov’a, Weerasethakul’dan, Sırrı Süreyya Önder’e herkes var. Almodovar retrospektifinden, Bergman, Antonioni Sembene ve Yang anısına filmlere kadar ustalara saygıda da kusur edilmiyor. 

Mutluluk’a özel ödül 

Hint, Balkan ve Karibik sineması özel bölümleri, öğrenci filmleri, belgeseller ve kısa filmler, seminerler de cabası. Bu listeyi daha da uzatmak mümkün. Seyirci de festivalin hakkını doğrusu veriyordu, Trivandrum kentinin salonları coşkulu bir kalabalıkça dolduruluyordu. Tabii asıl bizi ilgilendiren iki yarışmalı bölümdü. 

Yarışmalardan biri yerel Kerala sineması üzerineydi ve “Günümüz Malayalam Sineması’ adını taşıyordu. Bu bölümde 8 film yarıştı. Diğer yarışma ise sadece Asya, Latin Amerika ve Afrika filmlerinin yarıştığı uluslararası ana yarışmaydı. Bu bölümde de 14 film yarışıyordu. Fipresci jürisi olarak bizim görevimiz bu iki yarışmayı da izleyip birer birinci seçmekti, yani görevimiz pek hafif sayılmazdı. Uluslararası yarışmada Abdullah Oğuz’un “Mutluluk’u da yarıştı ve ana jürinin özel ödülünü kazandı. Mutluluk’un gösterimleri de çok başarılı geçti, salon tıklım tıklım doldu ve halk filmi çok beğendi. 

Cafer Panahi’nin başkanlığındaki Agnieszka Holland’ın da üyesi olduğu jüri en iyi film ödülünü İran filmi ‘10+4’ ile Arjantin filmi ‘XXY’ arasında paylaştırdı. 10+4 Kierostami’nin ‘10’un yıldızı tarafından çekilmiş aynı tarzda yapılmış, belgesel tadında bir filmdi. Filmin yönetmeni Mania Akbari kanserle mücadelesini filme alırken İran’ın da bugünkü durumuna dair şeyler söylüyordu. XXY ise Lucia Puenzo’nun ilk filmiydi ve çift cinsiyeli bir genç kızın ve ailesinin yaşadığı zorlukları anlatıyordu. 

Festivalin seyirci ödülü ise Çin filmi ‘Eve Yolculuk’ (Lou Ye Gui Gen) filminin oldu. Aynı film NETPAC (Asya Sinemasını Destekleme Ağı Merkezi) jürisince de en iyi film seçildi. Günümüz Malavalam Sineması bölümünün en iyi filmi ise hem NETPAC hem de FIPRESCI jurisince ‘İçimdeki Deniz’ (Ore Kadal) filminin oldu. FIPRESCI jürisi olarak en iyi film ödülünü ise Mozambik-Portekiz ortak yapımı ‘Uyurgezer Ülke’ye (Terra Sonambula) verdik. Bu ödüllü filmlere bir bağlam içinde bakmaya çalışacağım aşağıdaki yazıda.

Yoksulların evi yok 

Marksizm Kerala’da bir ideoloji olarak ayaktaydı ve aydınların bakış açısında kendisini gösteriyordu. Eyaletin Kültür Bakanı M. A. Baby festival katalogundaki yazsında Lenin’den alıntı yaparken, yarışmada yer alan yönetmenlerden birinin adı Lenin’di. Ama festival filmlerinin gösterdiği gerçekler Marksizim’in eşitlikçi ideallerinden farklıydı. Giderek artan bir biçimde neo-liberalizmin etkisi altına giren dünyada yoksulların artık bir evi yoktu. Kadınlar için durum daha da sıkıntılı gözüküyordu. 

FIPRESCI ödülünü kazanan Teresa Prata’nın Uyurgezer Ülke’sinin öyküsü Mozambik’in bitmek e bilmez gibi görünen iç savaş yıllarında geçiyor. Filmin bütün kahramanları güvenli bir yer bulmak ya da değer verdikleri insanlara kavuşmak amacıyla evlerini terk edip, yola düşüyorlar. Eski bir tren kondüktörü olan yaşlı Tauhir ile koruması altına aldığı küçük Muidinga korkunç geçmişlerinden ve vahşi çetelerden kaçarken sürekli aynı yere dönüp duruyorlar; hiçbir yere ulaşamıyorlar. Paralel bir öyküde Kindzu aşık olduğu Farida’nın oğlunu bulmak için yola düşüyor. Kindzu da, Farida da diğerleri gibi evlerini ve sevdiklerini şiddete kaybetmiş insanlar. Kindzu ve Tauhir hiçbir yere ve hedefe ulaşamadan ölürken, Farida ve Muidinga için küçük de olsa bir umut ışığı yanıyor. 

NETPAC jürisi ve seyirci ödülü alan Eve Yolculuk da bazı açılardan Uyurgezer Ülke’yi andıran bir yol filmi. Bu kez iki kahramanımızdan biri ölü; diğeri ise ölü arkadaşını gömülmek üzere memleketine götürmeye çalışıyor. Bunlar öldükten sonra bile patronları tarafından aldatılmaya ve sömürülmeye devam eden yoksul işçiler. Ölü arkadaşını köyüne ulaştırmayı başaran Zao, arkadaşının artık bir evi olmadığı gerçeğiyle karşılaşıyor. Büyük baraj projeleri sonucu arkadaşının köyü boşaltılmış ve köylüler başka yerlere taşınmaya zorlanmışlardır. 

Evsizliğin yeni halleriyle uğraşan filmler bunlarla sınırlı değildi. Gecekondu mahallelerinin ‘kentsel dönüşüme’, mutenalaştırmaya tabi tutuluşu anlaşılan bütün dünyada dolu dizgin sürüyor. Uluslararası ve yerel yarışmada yer alan iki film bu konuyu ele alıyordu: Kerala’dan ‘Teneke Trampet’ (Thakarachenda) ve Filipinler’den ‘Kiralık Tabut’. 

Kafalarının içi bile güvenli değil 

Bu zor dönemlerle cebelleşmede kadınlar daha da büyük zorluklarla karşılaşıyorlar. Ödüllü iki filmde kadınlar ruhsal dengelerini yitiriyorlardı. Uyurgezer Ülke’deki Farida tecavüze uğradıktan ve oğluyla bağını yitirdikten sonra tamamen kendini soyutlamış ve gerçekle bağlarını kaybetmiş bir halde yaşıyordu. Aynı filmdeki bir başka kadın, Kindzu’nun annesi de çetelerden korkusuyla aklını küçük çocuğunu tavuk kümesinde, tavuk kılığına sokarak korumaya çalışıyordu ama trajik sondan kaçamıyordu. 

Malayalam sinemasının ödüllü filmi İçimdeki Deniz’in kadın kahramanı da hayatının bir dönemini akıl hastanesinde geçiriyordu. Gerçi onun durumu ekonomik şartlardan çok aşkla ilintiliydi ama içinde bulunduğu ilişkide her açıdan zayıf durumda bulunan da oydu. Erkeğe kıyasla kadın hem çok daha yoksul hem çok daha eğitimsizdi. Öyle görünüyor ki yoksulların evsizleştiği ve kadınların kötüleşen koşullar karşısında daha çok zorlandığı bir çağda yaşıyoruz. Kadınların sığınacağı hiçbir yer yok, kendi kafalarının içi bile güvende değil. 

Hazine Avcıları

TARİH:  22 Mart 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kültür kurtaran Amerika 

George Clooney’nin hem yönetip hem de oynadığı filmi ‘Hazine Avcıları tel tel dökülüyor ne yazık ki.

Orijinal adı: The Monuments Men Yönetmen: George Clooney Oyuncular: George Clooney, Matt Damon, Bill Murray Ülke: ABD, Almanya

George Clooney, Hollywood’un önde gelen liberallerinden biri. Oyunculuğunun yanı sıra yönetmenliği de becerdiğini kanıtlamıştı. Fakat hazretin yönetip, başrolünü üstlendiği “Hazine Avcıları” tel tel dökülüyor ne yazık ki. Hikayenin özeti şu: Hitler ve şürekâsı, işgal ettikleri ülkelerdeki klasik sanat eserlerini toplayıp, Almanya’ya götürüyorlar. Zevklerine uymayan Picasso, Miro ve Dali gibi “dejenere” modern ressamların eserlerini ise imha ediyorlar. Müttefikler de savaş sırasında sanat eserlerini korumak için pek çaba harcamıyorlar. Frank Stokes (G. Clooney) adlı bir sanat tarihçisi, Amerikan başkanını, sanat eserlerini bulup korumak ve Sovyetlerin eline geçmemesini sağlamakla görevli bir ekibi cepheye göndermeye ikna ediyor. Stokes, sanattan çok anlayan ama savaşmaktan anlamayan bir ekip oluşturuyor – bu grupla birlikte Avrupa’ya yollanıyor. 

Bol şekere bulanmış film 

Film önemli sorular soruyor gibi yapıyorsa da bütün derdi, seyirciye çok kolay hazmedebileceği, bol şekere bulanmış, Matt Damon, Bill Murray, John Goodman ve Cate Blanchett gibi sevimli ve ünlü oyuncularla dolu bir eğlencelik sunmaktan ibaret. İnsan hayatı dururken sanat eserlerini kurtarmaya çalışmanın anlamı var mı? Film, var deyip geçiyor, biraz duygusal müzik ve ağdalı sözler eşliğinde. Kahramanları sanat uzmanlarından oluşan filmde sanata dair ne ciddi bir tartışma oluyor, ne de sanat eserleri doğru dürüst görülüyor. Özellikle kurtarılmaya çalışılan iki eser (Mikelenaj’ın Brugges’un Madonna’sı ile Van Eyck’le Hubert’in 12 panelden oluşan Ghent Sunağı resimleri) bile doğru dürüst gösterilmiyor. Cate Blanchett’in canlandırdığı müze memuresinden fettan bir Fransız kadını yaratma çabası ise filmin en sakil Paris klişesi. 

Ama bütün bunlar bir yana, Rothschild’in resim koleksiyonu SSCB’nin eline geçse ne olur? Rothschildlerin o serveti nasıl elde ettiği düşünülürse, fena olmazmış. Filmde Matt Damon’ın da belirttiği gibi “20 milyon insanını kaybeden” SSCB’ye bir an sempati duyulur gibi olsa da filmin finali Nazileri unutup bir Rus-Amerikan savaşına dönüşüyor. Tabii ki Amerikalılar galip geldikleri gibi bir de Ruslara nanik yapıyorlar. 

Ne şahane insanlarız masalı 

İnsanın aklı sonra Amerika’nın müzelerine gidiyor. Filmde Matt Damon’ın canlandırdığı, gerçek hayatta Metropoliten Müzesi’nin yöneticiliğini yapmış bir karakter var. Kısaca Met diye bilinen bu müzede, dünyanın her yerinden getirilmiş sürüyle sanat eseri var. Hani, sanat eserleri ait oldukları ülkede kalmalıydı? Mısır’ın, Türkiye’nin, Okyanus ülkelerinin vb. tarihi eserleri o topraklara ait olmalıysa, ABD kendi müzelerini boşaltmakla işe başlamalı. Irak’ın işgali sırasında ABD askerlerinin gözleri önünde yağmalanan Irak müzelerine ne demeli? Bütün bunlar dururken, dünyaya biz ne şahane insanlarız masalları anlatmaları can sıkıcı. Hele hele bunu dramatik bir gerilimi olmayan yavan bir filmle yapmaları daha da kötü. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com