Yanlış Zaman Yolcuları

TARİH:  22 Eylül 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Hayallerim, aşkım ve sen 

Yönetmen: Aren Perdeci Oyuncular: Murat Onur, Canan Cemali, Sinem Tuncer Türü: Dram Ülke: Türkiye 

Genç yönetmen Aren Deveci ilk filminde iddialı bir projeye imza atmış. Filmin oldukça karmaşık bir yapısı var. Dört düzlem söz konusu: Rüyalar, geçmiş zaman, şimdiki zaman ve kurgusal olan. Bu sonuncusuyla kastım filmin baş karakteri Mahir’in (Murat Onur) yazdığı roman. Roman da filmin içinde görselleşiyor. İçinde Azrail, tutsak edilmiş bir kadın ve kendi çocukluk hali olan rüyalar gören Mahir ilk kitabı başarılı olmuş bir yazardır ama yeni kitabını yazmakta zorlanmaktadır. Editorü onu sıkıştırır. Ev işlerine bakan Madam Sona (Karolin San) Mahir’e bir sekreter bulur. Mahir sekreteri Sinem’e (Sinem Tuncer) romanını dikte ederken kendi çocukluğu da anılarında canlanır. Mahir komşu kızı Aslı’ya (Canan Cemali) aşıktır çocukluğunda ama Aslı’yla aralarında ciddi bir yaş farkı vardır. Mahir romanında Aslı’yla kendisini aynı yaşta hayal eder ve küçüklüğünde yaşayamadığı ilişkiyi romanında yaşar. Bu arada Mahir romanının biten bölümlerini Madam Sona’ya vermektedir. Bu bölümler üzerine not düşülmüş olarak geri gelmektedir. Mahir’in Sinem’le gergin başlayan ilişkisi giderek cinsel bir yakınlaşmaya dönüşür ve ikili sevişirler. Mahir romanının sonuna gelirken rüyaların gizemi de sürpriz bir finalle çözülür. 

Yönetmen Deveci gelecek vaat ediyor. Karmaşık bir yapının öğelerini birbirine karıştırmadan iç içe geçirmeyi başarmış. Fakat “Yanlış Zaman Yolcuları” sinemasal kimi değerlerine rağmen başarılı bir film olamamış. Her şeyden önce, geçmiş, fantezi ve gerçek hayat arasındaki ilişkilerle ya da zamana ilişkin felsefi metinlerle yönetmenin ne anlatmak istediği, neler iddia ettiği benim için bulanık kaldı. Filmin derdini anlamadım. 

Bağımsız çabaya saygı 

Karakterler, başta Mahir, Sinem ve komşu yazar Sermet Bey (Sermet Tezel) olmak üzere inandırıcı değildi. Oyunculuklar filmin en zayıf yanıydı. Mahir’i canlandıran Murat Onur herhalde ilk kez rol yapıyordu hayatında ya da bana öyle geldi. Daha çok pişmesi gerek. 

Yine de, bu bağımsız çabaya saygı duyuyorum. Bu kadar zor bir işin altına, kendi kıt olanaklarınla girmeye cesaret etmek yürek ister. Deveci para kazanmaktan başka derdi olmayan kimi yönetmenlerimizden farklı bir kulvarda yürümek istiyor. Başarmasını diliyorum. 

Meryem Ana: Hz. Isa’nın Doğuşu

TARİH:  22 Eylül 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Efsane başlıyor 

Meryem Ana: Hz. İsa’nın Doğuşu’nun gerçek mekânı sinema salonları değil, kiliselerin dvd, hatıra eşya vb. satılan bölümleri olmalı. Kiliselerde bu tarz filmler bulmak mümkündür. 

Orijinal Adı: The Nativity Story Yönetmen: Cathe rine Hardwicke Oyuncular: Keisha Castle-Hughes Oscar Isaac Hiam Abbass Türü: Dram Ülke: ABD 

Meryem Ana: H. Isa’nın Doğuşu’nun gerçek mekanı sinema salonları değil, kilselerin dvd, hati ra eşya vb. satılan bölümleri olmalı. Kiliselerde bu tarz filmler bulmak mümkündür. İsa’nın, Meryem’in hayalini, kutsal kitaplara sadık ve dini efsanelere saygılı biçimde anlatırlar bu filmler. Yönetmenlerinin efsaneyi yeniden yorumlama filan gibi dertleri yoktur. Amaçları inananlara hizmet etmektir, o kadar. 

“MA:HİD” böyle bir film, dolayısıyla son derece sıkıcı ve gereksiz. Özellikle konuyu bilenler için. Ama bu dinsel efsanelere yabancıysanız, belli bir işlevi olabilir. O zaman da yapabileceğiniz daha iyi bir alternatif var: Bir kitap alıp Kariye Müzesi’ne gidin. Oradaki mozaikler de bu konuyu anlatır ve daha ilginçtirler. 

Gaipten gelen bir ses 

Önce Zekeriya’yla tanışırız. Zekeriya’ya gaipten sesler gelir: Karısı Elişa bir çocuk doğuracaktır. Zekeriya ama karım çok yaşlı demeye kalmaz, gaipten gelen ses öfkelenir ve Zekeriya’yı sağır ve dilsiz eder. Bu ses tanrıya aittir. 

Meryem yoksul ailesine tarlada çalışarak yardımcı olur. Kötü Romalılar vergi üstüne vergi koyarlar yoksul köylülere. Yusuf, Meryem’in ailesine yardımcı olur ve karşılığında Meryem’le evlenmeye hak kazanır. Meryem gerçekten de hamile kalan Elişa’nın yanına gider ve Yahya’nın (vaftizci) doğumunda hazır bulunur. Yahya’yla işimiz burada biterken, Meryem karnı burnunda evine geri döner. Oysa Yusuf’la Meryem daha cinsel ilişkiye girmemiştir. Peki çocuk kimdendir? Neyse ki gaipten gelen ses, Yusuf’a rüyasında Meryem’i kendisinin hamile bıraktığını söyler. Yusuf inanır ve genç karısına sahip çıkar. 

Geleceğin kralı bir cenin 

Fakat bir kehanet vardır: 3 yıldız bir araya gelince İsrail’in yeni kralının hükümdarlı başlayacaktır. Roma’nın vassalı Kral Herod tahtını vermek istemez. Herkesi doğduğu köye gitmeye mecbur eder. Yolda kehanette adı geçen kralı bulacağını ummaktadır ama geleceğin kralı bir yetişkin değil bir cenindir, Herod bunu bilmez. Meryem ve Yusuf Beytüllahim’e gelirler. Filmin komik unsuru (?) üç kahin onları bulur. Herod duruma uyanır ve bütün çocukların katlini emreder. Film bu katliamı göstermemeyi seçer. Kim bilir İsa’nın bu katliama neden olduğu gibi bir kaygı uyandırmak istemez belki. Ya da kendini Roma’nın mirasçısı gören Amerika’ya Roma’nın suçunu hatırlatmak istemez. Meryem, Yusuf ve İsa kaçarlar. Film biter. Efsane devam eder. 

JanJan

TARİH:  13 Ekim 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Deli ile güzel 

Yönetmen: Aydın Sayman Oyuncular: Berk Hakman, Selen Seyven, Çetin Öner Ülke: Türkiye 

Janjan’ın en büyük sorunu senaryosu. Film bize masum bir aşk hikâyesinin kadersiz kahramanlarını anlatmak, onları sevdirmek istiyorsa da başaramıyor. 

Yaşlı Murtaza Efendi (Çetin Öner) malı, mülkü olmasına rağmen o güne kadar nedense evlenip çoluğa, çocuğa karışmamış. Göçebe, Kürt bir ailenin kızı Güzel’le (Selen Seyven) evleniyor. Murtaza Efendi kızı ailesinden satın alıyor desek daha doğru olur. Köylü bu “yabancı” kıza itiraz ediyorsa da, bir sonuç alamıyor. 

Murtaza Efendi yalnız yaşamıyor fakat. Depremde anne, babasını kaybeden, abisi de Almanya’ya göç etmiş bulunan köyün delisi Janjan (Berk Hakman) da Murtaza Efendi’nin konağında yaşıyor. Murtaza Efendi’nin Janjan’a bakmaktan çıkarı ne? Murtaza, köyün paraya en az ihtiyacı olan insanlarından biri. Herhalde iyi kalpliliğinden diyoruz. 

Bu arada filmin bir Almanya cephesi de var. Dini bir cemaatin koruması altında iş sahibi olan ama sonra bu cemaatle ters düşen Janjan’ın abisinin ve onun ailesinin de öyküsüne tanık oluyoruz. Bu aile cemaatin ekonomik hegemonyasından kurtulabilmek için arsa satmaya köye dönüyor ama filme ne katkısı oluyor bu yan öykünün derseniz, bence hiç olmuyor. 

Mutsuz güzel kimden hamile? 

Neyse Janjan artık aynı evde yaşamaya başladığı, Murtaza’nın güzeller güzeli karısı Güzel’e derhal abayı yakıyor. Zaten köyün delikanlıları da onu dolduruşa getiriyor. Bu arada Murtaza zifaf gecesinde karısının bakire olmadığına hükmediyor. Ama Güzel bu iddiayı reddediyor. Mutsuz Güzel yine de anlaşılabilir olmayan bir şekilde, Janjan’ı bir erkek olarak beğenmeye başlıyor ve ikili yatıyorlar. Güzel hamile kalıyor ama kimden? Köylü gerçek babanın Janjan olduğuna hükmediyor ve Janjan üzerinde baskı başlıyor. 

Murtaza Efendi de olmasa… 

Senaryonun sorunu Janjan ve Güzel’i bize birer karakter olarak sunamaması. Aralarında bir aşk yaşandığına ikna edememesi. Filmin tek ilginç karakteri var, o da Murtaza Efendi. Çetin Öner’in çok iyi oyunculuğuyla Murtaza Efendi ete kemiğe bürünüyor, çelişkileri, iyi ve kötü yanlarıyla inandırıcı bir tip olarak karşımıza çıkıyor. Ama aslolan Murtaza Efendi’nin dramı olmadığı için bu durum filmi kurtaramıyor. 

Gün Batımı

TARİH:  13 Ekim 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Geçmiş zaman olur ki! 

Orijinal Adı: Evening Yönetmen: Lajos Koltai Oyuncular: Claire Danes, Toni Collette, Patrick Wilson Türü: Dram Ülke: ABD 

Günbatımı’nın en büyuk Özelligi müthiş bir kadın oyuncu kadrosuna sahip olması: Yaşlı kuşaktan Vanessa Redgrave, Meryl Streep, Glenn Close; orta yaşlı kuşaktan Natasha Richardson, Toni Collette ve genç kuşaktan Claire Danes ve Mamie Gummer (Meryl Streep’in kızı) filmin kadrosunda yer alıyor. Hiçbir şey için değilse bile sırf bu oyuncuları seyretmek için sinemaya gidilebilir. Gerçi ne film ne de filmdeki karakterlerin herhangi biri derin bir iz bırakacak gibi değil ama olsun. 

Film iki ayrı zaman diliminde geçiyor. Şimdiki zamanda yaşlı Ann (Redgrave) ölüm döşeğinde hayatının önemli bir dönemini hatırlıyor. Kızları Nina ve Connie ise ona eşlik edip, sayıklamalarından anlam çıkartmaya çalışıyorlar. Bir yandan da birbirleriyle didişiyorlar. Diğer zaman diliminde ise genç Ann’in (Danes) dünyasını sarsan iki günü izliyoruz. Ann en yakın arkadaşı Lila’nın (Gunner) düğününe gelir. Düğün Lila’nın ailesinin muhteşem malikanesinde yapılacaktır. Lila’nın erkek kardeşi Buddy (Hugh Dancy) ise kardeşinin başka birini, Harris adlı doktoru sevdiğini düşünmekte ve bu evliliğe karşı çıkmaktadır. Buddy ise herkese aşıktır. Ann’e, Harris’e ve galiba kızkardeşi Lila’ya. 

En büyük ödül, Mamie Gunner 
Ann, Lila’yla rekabet halindedir. Derhal Lila’nın aşık olduğu Harris’e abayı yakar ve adamı tavlar. Bir yandan da Lila’nın evlenmesini önlemeye çalışır. Karmaşık cinsel kimliğiyle fazla yaşamayacağı belli olan Buddy’nin de hayatının kaymasında rol oynar. Bakmayın böyle anlattığıma, bu benim yorumum, film olayları bu şekilde anlatmıyor. Ama asıl mesele Lila ile Ann arasında bence, Harris filan figüran. Ann aralarında ciddi bir sınıfsal fark olan Lila’yı fena halde kıskanıyor ve onu seven herkesi bir şekilde elinden alıyor ya da almaya çalışıyor. 

Sonuçta bütün bunların sufli şeyler olduuğnu söyleyerek filmin güzel bir özetini yapmak yaşlı Lila’ya (Streep) düşüyor. Günbatımı fazla bir şey ummadan gidilebilecek bir film. Streep’in kız Mamie Gunner’ı keşfetmek de en büyük ödülü. 

Son Ultimatom

TARİH:  13 Ekim 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

CIA ajanının üstün insan olarak portresi 

Filmin ‘bir şeyler söyleyen’ bölümleri inandırıcılıktan uzak. İdeolojik olarak da hoş bir yerde durmuyor film. Daha ne söyleyeyim? 

Orijinal Adı: The Bourne Ultimatom Yönetmen: Paul Greengrass Oyuncular: Matt Damon, Paddy Considine, Edgar Ramirez Türü: Aksiyon, Macera, Gizem, Dram Ülke: ABD 

Herkes ‘Bourne’ dizisine hayran. Vaktinin çoğunu aksiyon sahnelerine ayıran bir film ağzıyla kuş tutsa bana yaranamaz zaten, Bourne da payına düşeni elbette alacak. Bu aksiyon sahnelerinde ne olduğunu anlasak bari… Ben anlamıyorum. Bourne’un nasıl onca adamı hakladığını anlayamıyorum, ne yaptığını göremiyorum. Bourne kim mi? Bourne’un da öğrenmeye çalıştığı bu zaten. Hafıza kaybına uğramış bir CIA ajanı. Kim olduğunu anlamaya çalışıyor, CIA’deki üst kademe ise onu öldürmek için çaba harcıyor. 

Bourne bir Süpermen, üstün bir insan. CIA adam yetiştirirse böyle yetiştirir işte! Bourne her dili konuşur, her şeyi görür, her tehlikeden kurtulur. CIA propaganda sı mı? Evet ama kör gözüm parmağına değil. CIA’ye karşı mücadele ediyor Bourne, CIA üst yönetimi onu öldürmeye çalışıyor demiştik ya! CIA’in üst yönetimini kötüler ele geçirmiş olabilirler ama Bourne gibilerinin çabalarıyla bu çürük elmalar temizlenir. Filmi sarsak omuz kamerasıyla çekerseniz daha inandırıcı olur düsturundan gına gelmediyse, bu filme hala katlanabilirsiniz. 

Bu sahneler sıkıyor 

Filmde, Bourne’in öldürdüğünden emin olduğumuz tek kişi, bir Arap. Diğerlerini saf dışı ediyor ama öldürüyor mu belli değil. Bunun da bir manası var diye düşünüyorum, tam ne olduğundan emin olmasam da. Belki de özdeşleşmemiz istenen Bourne’un Beyaz ırktan birini öldürmesini görmemiz istenilmemiştir. Ama Bourne da bu cinayetinden sonra üzülüyor, hakkını teslim edelim. Ama asıl bunalımının nedeni, meslektaşlarıyla anlaşmazlığa düşmesinin gerekçesi “Amerikan hayatlarını” kurtarmak adına Amerikalıları öldürmesinin istenmesi kendinden. Bourne bundan dolayı CIA’yle problem yaşıyor, Arapları öldürmesi istendiği için değil. 

Kısacası ben, bana hiçbir şey söylemeyen kaçma, kovalamacalarla dolu sahnelerden fena halde sıkılıyorum. Filmin bir şey söylediği bölümleri ise inandırıcı bir öykü, insani bir varlığı anlatmıyor. İdeolojik olarak da hoş bir yerde durmuyor film. Daha ne söyleyeyim… 

İçindeki Yabancı

TARİH:  6 Ekim 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Mutenalaştırabildiklerimizden misiniz? 

İçindeki Yabancı’nın bireysel şiddeti eleştiren bir film olduğunu söylemek zor. Tam tersine filmin finali bu şiddeti yüceltiyor. 

Orijinal Adı: The Brave One Yönetmen: Neil Jordan Oyuncular: Jodie Foster, Terrence Dashon Howard, Naveen Andrews Türü: Aksiyon, Suç, Dram, Gerilim Ülke: ABD, Avustralya 

Filmin başlarında New York’a filmin kahramanının gözünden nostaljik bir bakış var. Giuliani’nin belediye başkanlığı döneminde New York çok değişmişti. 70’lerin o tehlikeli kenti yerini oldukça güvenli bir şehre bırakmıştı. Ama bu aynı zamanda New York’un renklerini yitirme sürecinin de başlangıcıydı. Tıpkı İstanbul’un da başına gelmekte olduğu gibi New York da bir mutenalaşma sürecinden geçiyor. Büyük sermaye New York’un tarihini, renklerini siliyor hızla, tıpkı İstanbul’a da yapmakta olduğu gibi. Şık mekânların sayısı hızla artarken, fiyatlar hızla yükseliyor, yaşamak dar gelirliler için gittikçe güçleşiyor. 

En son ne zaman oldu? 

Radyo programcısı Erica (Jodie Foster) eskinin yıkılması, el değiştirmesiyle yiten değerlerden, kaybolan anılardan dert yanıyor filmin başlarında. Fakat Erica’nın hayatını kökünden değiştirenler bunlar olmuyor. 

Para sahipleri şehri kahramanın gözünden daha kötü, yaşaması daha keyifsiz bir hale getirirken, parasızlar kahramanımıza asıl cehennemi yaşatıyor. Film sanki, “ey solcular, liberaller, insan hakları savunucuları, mutenalaşmayı eleştiriyorsunuz ama bakın eskiden kent böyleydi, hâlâ da tam temizlenemedi gördüğünüz gibi; gelişmeye engel olmayın”, diyor. 

Erica’nın başına gelenler, 2000’lerin Manhattan’ından çok 70’lerin Manhattan’ına yakışıyor. Erica ve sevgilisi gerçek olamayacak kadar mükemmel bir çift izlenimi veriyorlar filmin başında. Bu mükemmellik ancak imha edilebilir, onun üzerine bir şey inşa edilemez, film de onu yapıyor. Erica ve sevgilisi Central Park’ta 3 serseriyle karşılaşıyorlar. Kaçmaya çalışmak yerine dövüşmek gibi bir hatalı kararın sonucu ölümcül oluyor. Erica komaya girinceye, sevgilisi ölene kadar dövülüyor. Central Park’ın görece kalabalık olduğu saatlerde böyle bir olay en son ne zaman oldu acaba gerçek hayatta? 

İntikam meleği 

Erica fiziksel sağlığına kavuşuyor ama ruhsal dengesini yitiriyor. Savunma mı, saldırı mı amaçlı olduğunu ilk başta anlamadığımız bir tabanca ediniyor kendine. Sonuçta her iki amaç 

için de kullanıyor silahını ve giderek bir intikam meleğine dönüşüyor. Erica, ‘Ölüm Arzusu’nun faşizan Charles Bronson’undan çok farklı bir yerde durmuyor. Ama film afişinde de söylediği gibi (Kaç Yanlış Bir Doğru Eder?), Erica’nın sağlıksız bir yönelim içinde olduğunu sözel düzeyde ifade diyor sık sık. Yine de İçindeki Yabancı’nın bireysel şiddeti eleştiren bir film olduğunu söylemek imkânsız. Tam tersine filmin finali bu bireysel şiddeti yüceltiyor. Erica mutenalaşmaya karşı çıkarak başladığı filmin sonunda mutenalaştıranlar arasında yerini alıyor. 

Bitirim İkili 3

TARİH:  6 Ekim 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Paris’te son Kung-Fu 

Orijinal Adı: Rush Hour 3 Yönetmen: Brett Ratner Oyuncular. Chris Tucker, Jackie Chan, Hiroyuki Sanada Türü: Aksiyon, Komedi, Suç Ülke: ABD 

Bitirim ikili’nin bir konusu var, var olmasına da o kadar önemsiz ki… Biri Çinli biri Siyah Amerikalı iki polisin komik maceralarını anlatan dizinin üçüncü bölümü bu kez Paris’te geçiyor. Çin mafyası liderlerinin adları güzel bir kadının kafasına dövmeyle yazılmış. Anlaşılan bunu okuyup bir kağıda kopyalamak da imkânsız. Neden derseniz bilemem, illa da o kadının bizzat kendisini görmek gerekiyor bu adları öğrenmek için. Mafya, polis kadını bulursa adlarımızı öğrenir diye kadını öldürmek istiyor. Bizim polisler de kadını mahkemeye delil olarak sunmak çabasında. 

Konusunun önemsizliği sizi etkilemiyorsa Bitirim İkili’yi seyredebilirsiniz. Bazen güldürüyor hakikaten. Ama bir sürü işkenceli sorgu sahnesini de komiklik olarak yutuyorsunuz arada. Filmin bir sürprizi de Roman Polanski’nin Fransız bir komiseri canlandırması. Tabii o da Polanski adına layık bir tarzda işkence yapıyor. 

Bana Şans Dile

TARİH:  6 Ekim 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Size şans dilemiyorum

Yönetmen: Çağan Irmak Oyuncular: Deniz Uğur, Melisa Sözen, Nilgün Belgün Türü: Aksiyon, Gerilim Ülke: Türkiye 

Yaratıcısının toplumla paylaşmak istemediği bir ürün, sanat eseri sayılabilir mi? Bence sayılmamalı. Bir iş ancak başkalarıyla paylaşıldığında sanat eseri statüsüne kavuşur. Bunun için de onu yaratan kişinin, kişilerin isteği gerekir. Yönetmen Çağan Irmak Bana Şans Dile’yi 6 yıl önce yaptığında kuşkusuz onu seyirciyle paylaşmak istiyordu. İlk filminin alacağı tepkileri heyecanla bekliyordu muhtemelen. Ama film gösterime sokulmadı. Yapımcısı ya da sinema salonu işletmecileri para kazanmayı umsalardı, filmi muhakkak vizyona sokarlardı. Demek ummamışlar ki film vizyona sokulmadı. Çağan Irmak’ın yaşadığı hayal kırıklığını tahmin edebiliyorum. 

Aradan yıllar geçti, Çağan Irmak ünlü bir yönetmen oldu. ‘Babam ve Oğlum’la gelmiş geçmiş en büyük gişe başarılarından birine imza attı. Bununla da kalmadı film, eleştirmenlerin çoğu tarafından da beğenildi, ödüller aldı. Irmak’ın yeni filmi Ulak heyecanla bekleniyordu ki… o da ne? Irmak’ın yeni bir filmi sinemalarda! Doğal olarak bu filmi Irmak’ın Babam ve Oğlum’dan sonra yaptığı bir film sanacak seyirci. Oysa öyle değil işte!

Zamanında gişe şansı görmeyip de filmi vizyona sokmayanlar, Irmak’ın ünlenmesinden sonra ve de yeni filmi beklenirken, yönetmenin bu ilk filmini vizyona sokuvermişler. Basın bülteninde filmin yapım tarihini ara ki bulasın! Amaç, seyircinin bu filmi Çağan Irmak’ın yeni filmi zannetmesini sağlayıp, voli vurmak. Peki Irmak ne diyor bu işe? Bildiğimiz, duyduğumuz Irmak’ın artık filminin gösterime girmesini istemediği. Hatta Irmak, filmi şu anda çalıştığı yapım şirketinin alıp göstermemesi için çaba harcıyor ama başaramıyor. 

Hukuken ‘mal’ın yani filmin sahibi yapımcısı, yaratıcısı değil. Ve yönetmeninin artık istememesine rağmen Bana Şans Dile 72 sinemada birden gösterime giriyor. Ben Çağan Irmak’ın arzusuna saygı duyuyorum, yapımcının bu girişimini kınıyorum ve Bana Şans Dile için bir eleştiri yazısı yazmıyorum. Çünkü bir iş ancak yaratıcıları onu bizimle paylaşmak istedikleri zaman sanat eseri olur. Bana Şans Dile 2001’de bu niteliğe sahipti ama artık değil. Şimdi yapımcısının kâr getirmesini beklediği bir mal sadece. 

Yıldız Tozu

TARİH:  6 Ekim 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Cadılar, prensler, yıldızlar vs… 

Orijinal adı: Stardust Yönetmen: Matthew Vaughn Oyuncular: Robert De Niro, Sienna Miller, Michelle Pfeiffer Türü: Macera, Dram, Fantastik Ülke: ABD, İngiltere 

Yıldız Tozu masallara takla attırmaya çalışan modern masallardan. Ama sonuçta bir masal, prenseslerin Ari ırkın en has özelliklerine sahip olduğu, prenslerden kral çıkmasa da prenseslerden de kraliçenin çıkmadığı yine illa ki bir erkeğin tahta geçtiği türden bir masal. Korsanların eşcinselliği ise ‘Karayip Korsanları’ndan beri yeni bir şey değil ne yazık ki. Yıldız Tozu burada da öncülük etmektense, takipçi konumuna düşüyor. Robert De Niro’dan da travesti olmuyor zaten… 

Bir cadı, bir prens ve saf bir delikanlı, genç bir kız kılığındaki bir yıldızın peşine düşüyorlar farklı nedenlerle. Cadı ölümsüzlüğe ve güzelliğe kavuşmak için, prens kral olmak için, delikanlı ise sevdiği kızın kalbini kazanmak için. Yılduz Tozu fena değil ama iyi de değil. Sıkıcı olduğu bölümler keyifle izlenen bölümlerinden çok daha fazla. 

Seni İstiyorum

TARİH:  3 Kasım 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

İhtiyaç tek olsaydı 

Filmde 68 kuşağı kelimenin tam anlamıyla kendi kendini yok ediyor. Politikanın iki tarafı da birbirinden farksız diyor filmin kahramanları. 

Orijinal adı: Across The Universe Yönetmen: Julie Taymor Oyuncular: Jim Sturgess, Evan Rachel Wood, Joe Anderson, Dana Fuchs Türü: Romantik Ülke: ABD 

68 üzerine olabilecek en apolitik filmlerden biri ‘Across the Universe’. Film Beatles şarkıları etrafında şekillenen bir öyküye sahip. Şarkılar bildiğimiz ve sevdiğimiz şarkılar, film başlarda gençlik enerjisini de iyi yansıtıyor. (gerçi şu 50’lerin temiz-pak ve zengin Amerikalı gençlerinden de illallah geldi) Ama karakterler derinleşmiyor ve hikâye giderek sıkıcılaşıyor. 

Vietnam Savaşı’nda ölenler, kafayı yiyenler ve savaşa karşı çıkan gençlikten geriye kala kala ‘All You Need Is Love’ (Tek İhtiyacın Aşk) kalıyor. Bu arada filmde 68 kuşağı da kelimenin tam anlamıyla kendi kendini yok ediyor. (FBI baskısına filan gerek yok yani) Politikayla nafile uğraşmayın, zaten politikanın iki tarafı da birbirinden farksız diyor filmin kahramanları Jude ve Lucy. İyi de savaş varken, sevişilemiyor ki! 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com