ROCK SOLCU MUDUR?

Tarih: Şubat 1996

 Gazete/Dergi: Müzük 

Sanırım rock isyancıdır dersek yanlış bir şey söylemiş olmayız. Ama solcu olduğunu söylemek, pek de gerçeği yansıtmıyor. Bu konuyu gündeme getirmemin nedeni Ragıp Duran’ın 16 Aralık 1995 tarihli Express’te çıkan yazısı. Ragıp Duran, Bruce Springsteen’in ”The Ghost of Tom Joad” adlı albümünü dinledikten sonra haklı bir coşkuyla yazdığı yazıya ”Rock bizdendir, rock solcudur!” başlığını atmış. Yazının içeriğiyle bir alıp veremediğim yok ama başlığa takıldım.

Jean Paul Sartre’ın asiyle devrimci arasında yaptığı ayrım konuyu netleştirmemize yardımcı olabilir. Sartre için asi, başkaldırdığı düzenle gizli bir işbirliği içindedir. Amacı yeni ve daha iyi bir sistem yaratmak değildir. Buna karşın, devrimci yapıcıdır, adil olmayan bir düzeni yeni daha iyi bir düzenle değiştirmek ister, bu nedenle de disiplinli ve özverilidir. Asi, sorumsuz olduğu için, şimdiyi yaşama, kafasına göre takılma olanağına sahiptir; devrimci ise kimliğinin kolektif içinde erimesinden, gelecekte hayata geçecek olan uzun vadeli projesinin gelişmesinden, ilerlemesinden mutlu olur. Sartre’ın tanımına bakarken, asi yerine rahatlıkla rock’çı sözcüğünü koyabileceğimizi düşünüyorum. Asi’nin temel sorunu, belirli bir ataerkil düzenin erkekliğini özgürce ifade etmesini engellemesi ve bunun yerine ona vasat, sıradan bir hayat sğunmasıdır. Kahramanlara özgü bir hayat düşlerken, makinenin bir dişlisi olmaya mahkum edilmesidir.

Rock devrimci bir sanat değildir; itaatsizliği kapitalizmle uyum içindedir. Ama bu rock müziği içinde solcu ya da devrimci sanatçıların olmadığı anlamına gelmiyor elbette. Sağcı rock’çılar o da olduğu gibi.

Rock deyince solculuktan çok asilik akla gelmeli. Ama rock’a bizdendir dememek için hiçbir neden yok. Mick Jagger’ın dediği gibi: ”Alt tarafı rock’n ‘roll ama seviyoruz işte.” 

ROCK SOLCU MUDUR VE DE ADAB-I MUAŞERET

Tarih: Nisan 1996

 Gazete/Dergi: Müzük 

Müzük’ün ilk sayısında yazdığım ”Rock solcu mudur?” başlıklı yazımda durduğum noktayı biraz netleştirmek istiyorum. O yazıda ifade etmek istediğim temel nokta şuydu: Rock müziğinin, rock kültürünün ortak paydasını en iyi ifade edebilecek nitelik rock’ın isyancı olduğudur. Rock’da bir başkaldırı vardır. Egemen kültüre, yaşama biçimine, ilişkilere vs. bir başkaldırı. Ama asi olmak solcu olmak demek değildir. Ve solculuk da rock’ın ortak paydası değildir.

Bu saptama bir niyet ifadesi de değil. Yani böyle olmasını tercih etmiyorum, var olan durumun böyle olduğunu düşünüyorum.

Rock solcu değildir ama bizdendir derken, rock’ın iyi ki solcu olmadığını filan söylemiyorum. Bunu söylerken, hem Ragıp Duran’la aynı noktada* -yani solda- durduğumu ama sahip olduğum etiğin estetik beğenimle birebir uyuşmak zorunda da olmadığını söylemek istedim. Etikle estetik çelişebilir. Dünya görüşünü hiç paylaşmadığımız bir sanatçının eserlerini sevebiliriz. Dinle hiç ilginiz olmasa da koyu bir Hıristiyan olan Tarkovski’ye hayran olabilirsiniz, tasavvuf müziğinden, John Coltrane’in A Love Supreme’inden ya da Nusrat Fateh Ali Khan’ın şarkıcılığından derin etkilenebilirsiniz. Sıkı bir feminist olup, Sex Pistols’ın kürtaj karşıtı Bodies şarkısına bayılabilirsiniz. 

Bu nedenle kaygı duymaya da gerek yok. Duran özelinde söylemiyorum ama böyle bir kaygıyı hem bir zamanlar kendim yaşadığım için, hem de başkalarında gördüğüm için söylüyorum. Kimi zaman ideolojimizle çeliştiğini düşündüğümüz beğenilerimizle uzlaşmakta güçlük çekebilir ve birinden vazgeçemiyorsak ideolojimizle estetik beğenimizi uzlaştırmak için zorlama çabalara girebiliriz. (Bakınız Kemal Can’ın Müzük’ün 2. sayısındaki Benim Müziğim başlıklı yazısı: ”’Dinlemeyi seviyorum’ demek yerine ‘bunlar solcu’ demeyi tercih ediyorum.”) Buna hiç gerek yok bence. Mesela Rolling Stones solcu denebilecek bir topluluk değildir ama rock tarihini onlarsız düşünemeyiz. Ya da Eric Clapton ya da Led Zeppelin ya da Nick Cave vs vs. 

Yine rock bizdendir derken asiliğe verdiğim değeri de ifade etmek istedim. İsyan temeldir. Korunması gereken özdür. Rock’ın popülerleşen solcu topluluklarından Rage Against the Machine’in söylediği gibi ‘Öfke bir hediyedir’ (Anger is a gift).

Ama hiçbir şeye saygısı olmayan, seçici olmayan bir öfkeye de fazla değer vermiyorum. Belki size saçma ve ahlakçı gelecek ama rock’ın olmazsa olmaz ritüellerinden gitar, davul vs. parçalamaya, otel odalarını filan dağıtmaya da sinir olurum. Çarçur edilen insan emeği ve doğa kaynaklarına hayıflanırım. Onları satın alma gücü olmayan insanların olduğunu düşünürüm. Nirvana’nın son konserlerinden birinin sonunda Kurt Cobain amfileri, hoparlörleri ve gitarını parçalanmıştı. Tabii seyircinin istediği de buydu ve çılgınca alkışlamışlardı. Ama seyircilerin her zaman bir adım ötesinde olan Cobain yaptığının anlamsızlığının farkındaydı ve yüzüne aptal bir ifade vererek onların kendisini alkışlamalarını taklit etmişti. Cobain yıkıcılıkta bir adım daha ileri giderek hem kendi rock ilahı imajını yıkıyor hem de rock kültürünün yıkıcılık tapınmasına da saldırıyordu. Cobain’in kanalize olabileceği başka alan bulamayan yıkıcılığı sonunda kendini yok etmeye kadar gitti. Sevgili Kurt ne yazık ki (ya da Allah’tan) bir rock ilahı olmakla yetinemeyecek kadar akıllıydı.

Tabii yıkıcılık deyince akla gelen eşya parçalamak değil. Akla gelen toplumun kurallarını, değer yargılarını yıkmak. Rock müziğinin de bu yönde epey katkısı olmuştur. Gitar parçalamakla açığa vurulan öfke de elbette gitarın kendisine duyulan öfke değil. O bir sembol; bizi çevreleyen, kuşatan gerçekliğe duyulan öfke. Ama bu tür bir dışavurumun düzeni hiç de rahatsız ettiğini sanmıyorum. Hatta düzenin emniyet sübaplarından biri işlevini gördüğü de söylenebilir. Konserlerde öfkesini boşaltan izleyici, katharsis olduktan sonra yine her zamanki okuluna, her zamanki dünyasına geri dönüyor. Değişen bir şey de olmuyor. 

Öfke, yıkıcılık önemli. Ama öfke de her yere gidebilir. Sağa da, sola da. Solcular pek kabul etmek istemeseler de faşistlerle ortak bir noktaya sahip olabilirler. Bu da düzene duyulan öfkedir. Bu konuda Macar yönetmen Istvan Szabo’nun ‘Mephisto’ (1981) adlı filmindeki bir karakterden söz etmekte yarar var. Mephisto, Hendrik Höffgen (Klaus Maria Brandauer) adlı bir tiyatro oyuncusunun Nazizm öncesi ve Nazi dönemi Almanya’sında ki hayatını anlatır. Höffgen, Nazizmin arifesinde sol entelektüel çevrelerin içindedir. Tiyatro grubunda bir de öfkeli genç adam vardır. Bu genç Nazizme sempati, düzene ve entelektüellere de tepki duyar. Bir süre sonra Hitler başa geçer. Höffgen mesleğini sürdürebilmek için şeytana ruhunu satıp, Nazizmle uzaklaşırken, aynı genç yine karşısına çıkar. Nazizmin gerçek yüzünü görmüş, direnişçilere katılmıştır ve Höffgen’den yardım ister. Ama Höffgen’den umduğu desteği bulamaz. Sonunda da Naziler tarafından kurşuna dizilir. Höffgen’in de sonu farklı olmayacaktır. Höffgen’i bir dönem kanatları altına alan Nazi subayının son sözleri sanatın ve sanatçının iktidar karşısındaki güçsüzlüğünü vurgular: ”Alt tarafı bir oyuncusun” der Nazi subayı. Daha doğrusu bu anlama gelen tek bir kelime söyler: ”Oyuncu”. 

Bu filmi anlatmamın nedeni, ilk seyrettiğimde özellikle o öfkeli genç karakterinden etkilenmiş olmam. O ana dek solcularla, faşistlerin ortak bir noktaları olabileceğini, arada geçişkenlik olabileceğini düşünemezdim. İyilerle, kötüler arasındaki ayrım kadar kesindi fark. Ayrı canlı türleri gibiydiler. Gerçi o genç karakteri bir istisnadır ama var, en azından olabilir. Direniş deyince akla ilk gelen şeylerden biri de Fransız resistance (direniş) hareketidir. Nazizme karşı mücadele ile özdeşleşmiştir resistance sözcüğü. İşin garibi şimdi aynı adlı, rock plakları üreten bir firma var. Resistance plak şirketinin özelliği yalnızca belli bir ideolojideki grupların albümlerini yayınlaması: Faşistlerin. Bayağı bildiğimiz, kafatasçı, beyaz Ari ırkı yücelten, Hitler hayranı faşistlerin. Üstelik öyle bir zamanlar David Bowie’nin, Kiss’in flört ettiği gibi yüzeysel bir hayranlık değil bu. Örgütlüler, gizli maddi destekleri filan var. Öfkeliler, hem de çok. Yaptıklarının düzene bir başkaldırı olduğunu düşünüyorlar. Direnişçi olduklarını düşünüyorlar ve rock yapıyorlar; en sertinden. 

Rock solcu mudur diye bir daha sormaya gerek yok ama şunu hatırlatmada yarar var. Geçen yazıma vesile olan Ragıp Duran’ın  Bruce Springsteen üzerine yazdığı yazıydı. Springsteen’in ‘Born in the USA’ adlı şarkısı belki de tarihin en yanlış okunan şarkılarından biridir. Springsteen şarkıyı Vietnam Savaşı’nı ve o savaştan sonra sahipsiz kalan muharip gazilerin karşılaştığı muameleyi protesto için yazmış. 

Etkilendiği kaynak da filmi de çekilen, Ron Kovic’in ‘Born on the Fourth of July’ adlı özyaşamsal romanı. Ama hem roman, hem de şarkı savaşa karşı tavır almasına rağmen, Springsteen başkaları tarafından; en istemediği kişiler tarafından sahiplenildi. Ronald Reagan, Springsteen hakkında övücü konuşmalar yaptı. Amerikan milliyetçileri konserlerinde Amerikan bayrakları dalgalandırdı. Bizde de Cartel’e hem sağcılar hem de solcular sahip çıkmadı mı? 

Isyan da, rock da solun tekelinde değil. ‘Rock Solcu Mudur?’ yazımla ben bir kavram kargaşasını da başlattım.Necmi Bayram da üzerine yeni tuğlalar koydu. O yazıda solculukla devrimciliği özdeş kavramlarmış gibi kullanmıştım. Bu iki kavramın özdeş olmadığını bilmeme rağmen öyle kullandım, çünkü hem Sartre’ın tanımladığı devrimci tipi aleni bir şekilde solcuydu, hem de öylesi kolayıma geldi. Açıkçası bu cepheden bir eleştiri de bekliyordum ama gelmedi. Necmi bu kavramlara netlik kazandırmaya çalışmamış aynı kargaşayı sürdürmüş.

 Devrimciliği Sartre’ın tanımladığı dar anlamıyla sol devrimcilik açısından tanımlarsak hala aynı kanıdayım. Ama devrimcilik de tıpkı asilik gibi solun tekelinde değil. Darwin’in solcu olduğunu söyleyemeyiz ama biyolojide devrim yapmıştır Freud da psikolojide devrim yapmıştır ama solcu değildir. Rock kültürünün temel metinlerinden biri haline gelen ‘On the Road’un  (1956; Yolda) yazarı bugünkü cool konuşma üslubunu geliştiren Jack Kerouack da bir devrimciydi. Elvis Presley de zencileri taklit ederken ve kalçasını kıvırırken bir devrim yapmıştı. Hatta belki Erol Büyükburç için de bir devrimciydi diyebiliriz. Düzenle başka açılardan son derece uyumlu şahsiyetler olmalarına (ve solcu hiç olmamalarına) rağmen.

Gelelim Necmi Bayram’ın itirazına. Rock’ın çıkışındaki yıkıcılığı gözden kaçırmıyorum, bu yıkıcılığın solculukla özdeşleştirilmesini yanlış buluyorum. Rock’ın özünde isyanın olduğunu ama isyanın her yöne gidebileceğini, gittiğini söylüyorum. Hatta Necmi de bu isyanın egemen kültür tarafından nasıl ”uysallaştırıldığını” anlatmaya çalışmış. Genelde sanata, özelde Rock’a politik bir misyon yüklemeyi de anlamlı bulmuyorum. Yanlış anlaşılmasın, politik olmaya karşı değilim, aksine taraftarım. Ama sanatın daha kişisel olmasından yanayım. Politikanın kendine ait bir alanı var zaten, sanatın da olmalı. Belki ileride bu noktayı da daha fazla açabilirim. Kesinlikle suya sabuna dokunmamayı önermiyorum, vazetmiyorum.

Necmi, bunun dışında bir şey de söylememiş. İlk paragrafta ”Sartre’ın asi-devrimci karşılaştırmasını şimdilik bir yana koyalım…” demiş, son paragrafta da ”Sartre” ve ”Rock bizdendir” muhabbetlerine gelince, ”Bırak bu lafları ben gelemem” deyip bitirmiş. Hem bu kabadayı üsluba hem de içeriğe itiraz ediyorum. Madem gelmeyecektin niye ”şimdilik” bir yana koydun? Ayrıca o yazı Necmi’nin şahsına yazılmış bir yazı da değil. Dolayısıyla benden bu lafları bırakmamı istemesine, hem de bu laflara gelememesine anlam veremiyorum Bir de tırnak içine koyup yanına parantez içinde ünlem ve soru işareti yerleştirdiği sorunsal sözcüğü var. Sanki sorunsal sözcüğü benim sözünü ettiği yazımda geçiyormuş gibi. Necmi belki başka bir nedenle sorunsal sözcüğünü kullandı ama sonuçta yazıma bir gönderme yaptığı anlamı çıkıyor. Bütün bu söylediklerimden sonra, ama bu kez birinci tekil şahısta tekrarlıyorum: ”Alt tarafı Rock’n ‘roll ama seviyorum işte.”

Ragıp Duran’ın yazısının başlığı ”Rock bizdendir, rock solcudur” idi. 

Kötü Tohumlar Eken Ortaklar

Tarih: Ağustos 2012

Gazete/Dergi: Milliyet Sanat 

Nick Cave’i senarist, John Hillcoat’ı yönetmen sıfatıyla gördüğümüz üçüncü film “Lawless / Kanunsuz” vizyona giriyor. Sanat akademisinde tanışan ikili şiddetin öne çıktığı filmlere imza atıyor. 

NICK Cave… Katil ruhlu bir romantik, bir Rönesans adamı, yazar, yönetmen, oyuncu, besteci, şarkıcı, şarkı sözü yazarı, şair, senarist, film eleştirmeni (“Faust”la ilgili yazımda bu yönünden söz etmiştim)… Nick Cave’in müzik kariyerini (Birthday Party, Bad Seeds, Grinderman) takip edenler ve şarkı sözlerine aşina olanlar, şarkıcının şiddet ve aşka aynı anda ve aynı yoğunlukta önem verdiğini bilir. Zarafet karşısında duyulan hayranlık ve aynı anda zarafet karşısında kontrolü yitirme ihtimali şarkıcının erkek kahramanlarını şiddete yöneltir. Kadınlar sırf çok güzel oldukları için bile öldürülür. Nick Cave’i takip etmeyenler bile Kylie Minogue’la yaptığı düetten haberdardır: “Where The Wild Roses Grow” Kylie’nin suda yatan cesedinin görüntüsüyle açılır. Kadının erkek arkadaşını canlandıran Cave kanlı ellerini suda yıkar. Kızı öldürmüştür, çünkü… Çünküsü yok aslında şarkıda. Zaten sorunun cevabı mantığın dışında, bilinçaltında. 

Erkek ruhunda kadına yönelik Madonna/fahişe kompleksleri neden varsa, yüceltme ile nefret neden bir arada yaşıyorsa orada aramak lazım cevabı. Cave “From Her To Eternity”den, “Murder Ballads”a kadın katlinden söz eden sayısız şarkı yaptı, tutku suçlarını (Fransızların ‘crime passionnel’ dediği) yüceltti. Edgar Allan Poe’nun “Güzel bir kadının ölümü kadar şiire yakışan başka bir konu yoktur” düsturunu şarkılarında işledi. 

Sanat akademisinde tanışma 

Nick Cave her zaman sinemayla da çok ilgili oldu. Birçok filmin müziğini yaptı, soundtrack’ine şarkılarını verdi, filmlerde oynadı. Ama onu sinema dünyasında bir üst seviyeye taşıyan işleri John Hillcoat’un filmlerine yazdığı senaryoları oldu. Son filmleri olan “Kanunsuz / Lawless”ın basın bülteninde Cave ile Hillcoat’un sanat akademisinde tanıştıkları ve arkadaş oldukları yazılı Bu dostluğun ilk ürünü “Ghosts… Of The Civil Dead / Hukuken Ölülerin… Hayaletleri” oldu. 1988 tarihli bu film bir hapishanedeki isyanı konu alıyordu. Hem suçlular hem de gardiyanlar kışkırtılıyor ve farkında olmadan daha sıkı güvenlikli bir hapishanenin inşasına meşruiyet kazandıracak bir isyan parçası haline getiriliyorlardı. Şiddetin kaynağı olarak devleti işaret eden bu filmi bulmak ve izlemek zor, fakat yoğun bir şiddet içerdiğini okumak şaşırtıcı değil. Ne de olsa senaryosunun altında başka isimlerin yanı sıra Nick Cave’in de adı geçiyor ve Cave filmde önemli rollerden birinde de oynamış. 

Duygusallik ve şiddet 

Cave ve Hillcoat işbirliği “Ghosts…Of The Civil Dead” den 17 yıl sonra ilk büyük ürününü verdi. “Kanlı Teklif / The Proposition” (2005), John Hillcoat’u da bir anda takip edilen yönetmenler arasına soktu. Gerçi Hillcoat’un reklam ve müzik yönetmeni olarak birçok ödülü vardı ama uzun metrajlı film yönetmeni olarak pek tanınmıyordu. “Kanlı Teklif” öncesinde sadece iki uzun metraj filmi vardı. “Kanlı Teklif” ve arkasından gelecek olan “Kanunsuz” ortak özellikleri olan filmler. “Kanlı Teklif” Cave’in özgün bir senaryosundan filme alınmış. Cave bir söyleşide ‘duygusallık ve şiddet’in birlikteliğinin kendisini her zaman etkilediğini söylüyor. Bu filmde ikisini de bulmak mümkün. Kadın katli başta olmak üzere şiddetin her türü ve şefkat, aşk, kardeşlik gibi temalar filmin tematik olarak oturduğu zemini oluşturuyor. 

Senarist ve yönetmenin bir sonraki iş birlikleri olan “Kanunsuz”da da göreceğimiz gibi burada da yasadışı bir hayat süren üç erkek kardeş var. Filmlerinde hemen her zaman üç erkek kardeş olan Wes Anderson gibi Nick Cave’in de iki erkek kardeşi daha olduğunu öğrenince, bu üç erkek kardeş takıntısının nerden çıktığını anlamak mümkün oluyor. Fakat tabii daha fazla ayrıntıya girmek ve Cave kardeşler arasındaki dinamiği anlamak için Cave’in otobiyografisini beklemek lazım, tabii eğer yazarsa. 

“Kanlı Teklif” ve “Kanunsuz”un bir başka ortak özelliği daha var. En büyük erkek kardeş, ruhsal olarak şiddete en eğilimli olan kardeş. (Bilginize: Nick Cave, ailesinin en küçük erkek çocuğuymuş.) 

“Kanli Teklif”in konusu kabaca şöyle: Burns kardeşler, hamile bir kadına tecavüz edip bütün ailesiyle birlikte öldürmüştür. 1800’lerin sonunda Avustralya kırsalında geçen bir tür western (ya da ‘south-eastern mi demek lazım?) olan filmin hemen başında kasabanın şerifi konumundaki Yüzbaşı Stanley ve adamları bir baskınla kardeşlerden ikisini ele geçirirler. En tehlikelileri olan Arthur ise yakalanamamıştır. Şerif, ortanca kardeş Charlie’ye (Hillcoat filmlerinin değişmez oyuncusu Guy Pearce) bir teklifte bulunur. Eğer Charlie abisini teslim ederse, şerif küçük kardeşi Mikey’yi serbest bırakacaktır. Eğer Charlie bu teklifi yerine getirmezse, Mikey asılacaktır. 

Film kardeşler arasındaki sevgi-nefret ilişkisinin yanı sıra, etnik ve sınıfsal çatışmalara da yer verir. Stanley ve filmin tek kadın karakteri olan eşi Martha Stanley (Emily Watson) yönetenler arasında olsalar da en tepede değildirler ve onlar da züppe bir İngiliz toprak ağası karşısında çaresizdirler. Martha Stanley, bir ara ‘hepimizin düzmek istediği kadın’ olarak tanımlanır filmin bir karakteri tarafından. Haydut kardeşlerden sadece büyük abi gerçek anlamda kötüdür. Mikey saf bir çocuk, Charlie ise düpedüz kahramandır. Bu iki kardeşin perde dışında gerçekleşen cinayet ve tecavüzdeki rolü sanki yoktur. Asıl sorun devletin tayin ettiği (bu filmde emperyalist Britanya’nın), dışarıdan gelen squatter denilen asalak zenginlerdir. Charlie, abisi Arthur’u adalete teslim mi edecek yoksa onun, filmin bütün erkek karakterlerinin hayalini süsleyen bir tür anne figürü olan Martha’ya da tecavüzüne seyirci mi kalacaktır? Senarist Cave’in, şarkıcı Cave’e göre kadına şiddet konusunda daha uygar bir tavır aldığını söyleyebiliriz. 

Büyük Bunalım dönemi 

Buna benzer bir yapı “Kanunsuz”da karşımıza çıkıyor. Bu yıl Cannes’da Altın Palmiye için yarışan ama eli boş dönen “Kanunsuz”da üç erkek kardeşten oluşan bir yasadışı çete var. Bu kez bir roman (Matt Bondurant’ın “Dünyanın En Islak Kasabası”) uyarlamasını senaryolaştırmış Cave. Büyük Bunalım yıllarında, 1931’de ABD’nin Virginia eyaletinde geçiyor filmin konusu. Bu yıllar aynı zamanda İçki Yasağı’nın da olduğu yıllar. Hillcoat hem ekonomik kriz, hem de uyuşturucuya karşı savaşın bugünün de konusu olduğunu, dolayısıyla filmin geçmişi olduğu kadar günümüzü de anlattığını söylüyor. Bondurant kardeşler (kitabın yazarı Matt Bondurant’ın ataları) ‘moonshine’ denilen kaçak içki üretiminde oldukça iyi bir düzen kurmuşlar. Yerel polisle de iyi geçinen kardeşlerin düzeni, kuzeyden gelen kanun koyucu Charlie Rakes’in (Guy Pearce) devreye girmesiyle, bozuluyor. Burada da görece saf bir küçük erkek kardeş (Shia LaBeouf), zapt olunamayan bir büyük erkek kardeş var (Jason Clarke). Ortanca kardeş Forrest (Tom Hardy) ise filmin kahramanı. O ekonomik bunalım yıllarında, kanun dışıların, gangsterlerin, Bonnie – Clyde misali bir tür halk kahramanına dönüştüklerini de hatırlamak lazım. 

Onlar, ekonomik zorluklar altında ezilen yoksul sınıfların hayallerini süsleyen, dışa vuramadıkları başkaldırılarını simgeleyen süper kahramanlar. Asıl kötü ise yine devleti ve dolayısıyla asıl zenginleri temsil eden Chicago’lu kanun adamı Rakes. Kadınların rolü bu filmde biraz daha artmış ve Jessica Chastain’in canlandırdığı güçlü ve deneyimli Maggie karakteriyle görece sınıf atlamış durumda olsa da yine de filmin marjında. 

Şiddet yine filmde önemli bir rol oynuyor ama bu kez filmin komik bir boyutu da var. Tabii ki her Hillcoat / Cave işbirliğinde olduğu gibi filmin müziklerinde Cave’in adını görüyoruz. Filmin geçtiği dönemle bugün arasında bir bağ da Lou Reed’in imzasını taşıyan Velvet Underground şarkısı “White Light/White Heat”in bir versiyonunun filmde kullanılmasıyla kurulmuş. Bu şarkı da uyuşturucuyla (speed/eroin) ilgili, belki de tahmin edilebileceği gibi. 

“Kanunsuz”, Cannes’da görüldüğü kadarıyla “Kanlı Teklif” kadar etki yapmayacak. Ama zaten Cannes’a gitmek başlı başına bir başarı. Hillcoat / Cave işbirliği bakalım daha neler getirecek, sınıfsal başkaldırı, yasadışı erkek kardeşler temaları devam edecek mi göreceğiz. Ama kadınların konumu giderek yükselecek gibi görünüyor. 

Sizin Film Müziğiniz Hangisi?

Tarih: Aralık 2012

Gazete/Dergi: Milliyet Sanat

Atom Egoyan’ın “Exotica” adlı filminde kullandığı müzik beni çok etkilemişti. Film kızını kaybetmiş bir adamın oldukça karmaşık hikayesini anlatıyordu. Doğum, ölüm, yas, ensest ve voyörizm gibi temalarla kurşun gibi ağır bir havası olan bir film “Exotica”. Bütün bu ruh hallerine uyan bir müzikti sanki filmin müziği. Gizemli ve oryantal bir tonu da var. Aslında filmin bütün müziğinden değil de “Something Hidden” adlı parçadan söz ediyorum daha çok. Diğer müzikler de iyi ama bu parçanın ayrı bir etkisi var üzerimde. Bestecisi Michael Danna. “Geceyarısı Kovboyu / Midnight Cowboy”daki Harry Nilsson’ın söylediği Fred Neil bestesi “Everybody’s Talking” var. Rain drops Keep Fallin’ on my Head” var “Sonsuz Ölüm / Butch Cassidy and the Sundance Kid”den. Pierre Bachelet’nin “Emmanuelle”i var. “Kan Akacak / There Will 

Be Blood” da Radiohead’in Jonny Greenwood’unun müziği var. “Taksi Şoförü/ Taxi Driver”in Bernard Herrmann imzalı müziği var. Anton Karas’ın “Üçüncü Adam / The Third Man”, Ennio Morricone’nin Leone’nin spagetti westernleri için, Mikis Theodorakis’in “Zorba / Zorba the Greek” için yaptığı müzikler var. Ve elbette “Selvi Boylum Al Yazmalım” için Cahit Berkay’ın yaptığı beste var! Var oğlu var yani. 

O da kim…!

Tarih: 12 Kasım 1994

Gazete/Dergi: Express

Wilko Johnson Konseri

27 Ekim akşamı İstanbul’dan çok önemli bir rock’çı geçti: Wilko Johnson. ‘O da kim?’ diyenler çoğunluktadır. Bu nedenle önce biraz tarih.

 Mekan: Londra yakınlarında Canvey Island denilen, çevresinden oldukça izole bir yerleşim birimi. Tarih: 1972. Wilko Johnson (o sıralarda adı henüz John Wilkinson) ve Lee Brilleaux (sevgili ‘içtenlikli’ Kurt Cobain’le hemen hemen aynı günlerde öldü), Dr. Feelgood adlı bir grup kurarlar. Yaptıkları müzik rhythm & blues’dur. Ya da pub rock. Rock için yeni bir şey değildir yaptıkları ama o dönem için yine de bir devrim sayılır. Dönem Yes, Genesis gibi progressive rock gruplarının ya da David Bowie gibi glam rock’çıların zirvede olduğu dönemdir. İşte bu dönemde Dr. Feelgood rock’ın köklerine geri dönen, süssüz, doğrudan müzik yapan bir topluluk olarak doğar. Eğlenmek önemli bir yer tutar felsefelerinde ve enerjik bir sahne şovları vardır. Belki de en garip olan yanları, sahnede giydikleriyle normal hayatta giydiklerinin aynı olması ve konserlerinden sonra seyircilerin arasına karışmalıdır. Yani ne Pink Floyd gibi seyircileriyle aralarına ‘duvarlar’ örerler, ne de sonra duvar kırma edebiyatı yaparlar. 

Ilk albümleri ‘Down by the Jetty’ (1973) mono kaydedilmişti ve siyah beyaz bir kapağı vardı. Plakta ‘live’ havası yakalanmaya çalışılmıştı. Albüm çok başarılı oldu. ‘Libération’ gazetesi 1968-1988 döneminin en iyi 100 rock plağı arasında gösterdi ‘Down by the Jetty’yi.

Üçüncü plakları ‘Stupidity’ İngiltere’de bir numaradan listelere girer. Wilko Johnson bu sıralarda gruptan ayrılır ve solo kariyerine başlar. Aynı sıralarda İngiltere’de punk devrimi başlamıştır.  Punk, rhythm & blues’dan farklıdır ama Dr. Feelgood’un Müziğe yaklaşımıyla ortak birçok yönü vardır. Mojo dergisi yazarlarından Will Birch ‘Dr. Feelgood’un attığı temel olmasaydı, Sex Pistols ve benzerlerinin geldikleri noktaya ulaşmaları düşünülemezdi’ diye yazar.

 Gelelim konsere. Öncelikle şaşırtıcı bir kalabalık vardı. Cemal Reşit Rey tıklım tıklım doluydu. Bu Kalabalığı herhalde Radio Contact’ın sponsorluğuna borçluyuz. Grup, Wilko Johnson (vokal ve gitar), Norman Watt-Roy (bas) ve Salvatore Ramundo’dan (bateri) oluşan bir kadro ile sahneye çıktı. Wilko konser boyunca paranoyak bir asker gibiydi, Nereden ne zaman çıkacağını bilmediği düşmanlarına karşı gitarını bir makineli tüfekmiş gibi doğrultarak seyircileri taradı. Bir şarkıda da gitarıyla sevişti.

 Ayaktaki seyirciler önce bulundukları yerde dans etmeye başladı, daha sonra dayanamayıp kendilerini sahnenin önüne attılar. Konserin sonunda yerinde oturan hemen hemen kimse kalmamıştı. Konser bir buçuk saat sonra bittiğinde dans eden gençlerden biri yanındakilere ‘Çok iyiydi be. Neydi bu adamın adı?’ diye soruyor, cevap da alamıyordu.

 Genelde çok çok iyi bir konserdi. Topluluğun bütün elemanları konser sonunda ter içindeydiler. Harbi, öz, dosdoğru, hakiki, baba bir rock’tı dinlediğimiz. Basit ve sıcak. Tek sorun genelde başka konserlerde de olduğu gibi vokalin diğer enstrümanlar tarafından fazla bastırılmasıydı. Wilko’nun topluluğunun adı artık Dr. Feelgood değildi ama bize ilaç gibi geldiler. Bu doktor bizi daha sık ziyaret etse hayat çok daha katlanılır olur. 

Konser sonunda Wilko’yla ayaküstü yaptığımız konuşmada bir daha gelirlerse bir rock-bar’da çalmalarını önerdim. ‘Biz her yerde çalarız. Burada çalacaksınız dediler, burada çaldık.’ oldu yanıtı. Zaten sürekli çalıyorlardı. Punk’ın öncülü olmaları konusunda ‘Öyle diyorlar’ dedi sadece. Kendisini çok iyi bir gitarist olarak da görmüyordu. Bir röportajında şöyle demişti: ‘Mick Green gibi çalmayı istedim ama hiçbir zaman tam başaramadım. Ondan daha çok tanınıyorum ama bu aptal dünyanın işleri böyle işte.’

 Doğru. Wilko Johnson’dan daha fazla tanınan bir sürü kötü rock’çı var ama bu aptal dünyanın işleri böyle işte. 

Bob Dylan’ı burada da arama

TARİH:  Mayıs 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Beni Orada Arama’nın yönetmeni Todd Haynes’i ‘Velvet Goldmine’ ve ‘Cennetten Çok Uzakta’ filmleriyle tanıyoruz daha çok. Yönetmen ‘Velvet Goldmine’da (glam) rock müzisyenlerinin (David Bowie, Iggy Pop) hayatına bakmıştı.

Beni Orada Arama’nın öznesi ise Bob Dylan. Yönetmen Dylan’ın çeşitli dönemlerini, 6 ayrı oyuncuya oynatmış. Bu oyuncular arasında çocuk da var, yaşlı da, erkek de var, kadın da, siyahî de var, beyaz da. Oyuncular Dylan’ı canlandırıyorlar ama canlandırdıkları karakterlerin hiçbirinin adı Dylan değil. Hatta çoğu zaman Dylan’ın yaşadıklarından farklı şeyler yaşıyorlar. Kısacası alışageldiğimiz biyografik filmlerden çok farklı bir filmle karşı karşıyayız.

Marcus Carl Franklin, Woody adında 11 yaşındaki siyaî bir gezgini canlandırıyor. Dylan’ın kariyerinin başında kendine örnek aldığı kişiydi solcu folk şarkıcısı Woody Guthrie. Christian Bale, Jack Rollins adında bir folk şarkıcısı olarak Dylan’ın şöhretinin ilk yıllarını temsil ediyor. Ben Whishaw şair Arthur Rimbaud’un adı altında Dylan’ın başka bir yönünü canlandırıyor. Heath Ledger Robbie adıyla bir sinema oyuncusu olmuş. Richard Gere vahşi Batı’nın son günlerini çaresiz gözlerle izleyen Billy (the Kid). Tabii ki bir de Dylan’ın folk şarkıcılığından, rock idollüğüne yatay geçiş yaptığı dönemi Jude adıyla canlandıran Cate Blanchett var.


Yönetmen en başından beri Jude’un hakiki Dylan’a en çok benzeyen karakter olmasını ve bir kadın tarafından canlandırılmasını istiyormuş. Öyle de olmuş. Bütün bu karakterler kronolojik bir sırayla karşımıza çıkmıyorlar, çoğu zaman iç içe geçiyorlar.


OLANAĞINIZ VARSA İZLEYİN

Bob Dylan’ın hayatını ve eserlerini çok iyi bilen bir Sight & Sound dergisi yazarı filmin bütün sıradışılıklarına rağmen bildik bir biyografik film gibi de işlediğini söylüyor.

Ortanın üstünde Dylan bilgisine sahip bir seyirci olan ben ise filmi yarısına kadar keyifle ve ilgiyle izledim. Ama bir süre sonra, özellikle Richard Gere’li vahşi Batı bölümlerinde kendimi tamamen kaybolmuş hissettim. Konvansiyonel biyo-filmler genellikle basit bir şablonu izlerler. Basit neden sonuç ilişkileri, yükselişi izleyen düşüş ve sonra tekrar çıkış dönemleri olmazsa olmazdır. Açıkçası bu ucuz biyografilerden hiç hazzetmem. Bir neden sonuç ilişkisi kurmayı reddeden Beni Orada Arama bu basitliklere düşmüyor elbette ama insanda bir tatminsizlik de bırakıyor. Eğer olanağınız varsa bu filmle birlikte, tercihen önce, D. A. Pennebaker’in ‘Dont Look Back’ini ve Scorsese’nin ‘No Direction Home’unu da izleyin.


Beni Orada Arama Orijinal Adı: I’m Not There Yönetmen: Todd Haynes Oyuncular: Cate Blanchett, Ben Whishaw, Christian Bale, Richard Gere Türü: Biyografi, Dram Yapım Yılı: 2007 Süre: 135 dk.

Metallica ve işkence

TARİH:  4 Temmuz 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Efes Pilsen One Love Festival’de çıkan ‘Hayati’ krizi, beni heyecanlandırmıştı. Bilindiği gibi festivalde ‘Hayati’ kod adı verilen köleler hizmet edecek, şanslı bazı müşterileri gerektiğinde sırtlarında taşıyacaklardı. Hayatiler’e böyle eziyet edilmesine önce müzik yazarı arkadaşım Doğu Yücel isyan etti ve bu isyan kısa sürede yayıldı. Hayatiler’in ruhen aşağılanmasını ve fiziksel olarak da acı çektirilmesini kabul etmedi pop/rock dinleyicileri. Ve Efes Pilsen geri adım attı. Hayatiler’in işlevleri değiştirildi. Artık tuvalet sırasında bekletilmeyecek ya da sırtlarında insan taşımayacaklardı. Sadece basit bir takım hizmetlerde bulunacaklardı.
Bu gelişmelerden çok heyecanlamıştım. Havanın döndüğüne, artık sınıfsal eşitsizliklere, sömürüye ve eziyete karşı daha bilinçli olunmaya başladığına dair şeyler söylediğimi hatırlıyorum. Abartmışım, pek de bir şey değişmemiş. İki yıl önce CIA’in Küba’daki Guantanamo üssünde müziği bir işkence aracı olarak kullandığına dair haberler çıkmıştı. Mahpuslara günlerce çok yüksek volümde aynı şarkılar dinletiliyordu. Metallica şarkıları da işkencecilerin favori grupları arasındaydı. Bu tarz işkencenin, fiziksel işkenceden çok daha korkunç olduğunu söylüyordu, maruz kalanlar. Bu tarz işkencede aklını kaçırma riski çok daha güçlüydü çünkü. Bir mahpus soruyordu “aklınızı mı yoksa gözlerinizi mi kaybetmeyi yeğlersiniz?” Ses ve ışık gibi öğelerin kullanılması, işkenceye maruz kalan kişilerde, algı bozukluklarına ve sağlıklı düşünemez hale gelmeye neden oluyordu.
Kimi müzik toplulukları derhal tepki gösterdiler. Massive Attack ve Rage Against The Machine öncülük ettiler bu tepkilere. Fakat Metallica’dan James Hetfield’in hiç o taraklarda bezi olmadı. Aksine müziklerinin seçilmiş olmasından gurur duyduğunu söyledi. “Iraklılar özgürlüğe alışık değilse, özgürlüğe maruz bırakılmalarına katkıda bulunmaktan memnun olurum.” Hetfield’in bu ve benzeri sözleri bizde de sanırım Radikal gazetesinde çıktı. Çıktı da ne oldu? Hiçbir şey. Mettallica 2008 yazında yine İnönü Stadı’nda konser verdi. Kimsenin aklına bile gelmedi Hetfield’in sözleri.
Bu kez başka türlü olur diye ummuştum. Metallica hayranlarının artık Metallica şarkılarını beğenmemeye başlamalarını bekliyor yada umuyor değildim elbette. Ama bu kez sanki bir ses çıkar diye ummuştum. Hayati kod adlı One Love Festival çalışanlarına duyarlılık gösteren kitleyle bu konserleri izleyecek kitle ne de olsa benzerdi. Onların sırtta adam taşımak gibi eziyetlere maruz kalmasına izin vermeyenler, işkenceye herhalde bir ses çıkarırlar, müziklerinin işkencede kullanılmasından gurur duyan Hetfield’e bir uyarı gönderirlerdi. Ama böyle bir şey olmadı. Sonisphere adlı bir festival gerçekleşti geçen hafta İstanbul’da ve Metallica yine muzaffer bir ordu gibi gelip geçti İnönü’den. Utandım, sessizliğimizden.

Alman Sat 3 kanalının James Hetfield’le yaptığı söyleşiden. Birebire yakın bir döküm. Kaynak: Youtube
Gazeteci: Guantanamo ve başka hapishanelerde kurbanlara Metallica şarkılarının saatlerce dinletildiği söyleniyor.
James Hetfield: (Gülüyor)
G: Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
JH: Eğer ben de 24 saat Arap müziğine maruz kalsaydım herhalde delirirdim. Onları olabildiğince rahatsız etmek istiyorlar.
G: Bu sizce işkence mi?
JH: (Gülüyor) Eğer 24 saat Metallica dinlesem benim için işkence olurdu, kesinlikle. Öylesine bir şey işte bu. Bir yanımla Metallica’yı seçtikleri için gurur duyuyorum. Güçlü, etkileyici bir müzik bizimki. Onların hoşlanmadığı bir şeyi temsil ediyor. Belki özgürlüğü, saldırganlığı, konuşma özgürlüğünü… Ama bir yanım da insanların bu politik şeyle alakalı görülmemizi dert etmesinden mutsuz. Bizim bunla hiç alakamız yok. Biz olabildiğince apolitik olmaya çalışıyoruz. Politika ve müzik bizim için biraraya gelmeyen şeyler. İnsanları ayırıyor, biz biraraya getirmeye çalışıyoruz. Neyse ne. Ben “yapmayın” diyemem, “yapın” diyemem. Öyle bir şey işte. İyi ya da kötü değil.
G: Niye “yapmayın” diyemezsiniz?
JH: Yapmamalarını istemiyorum ki! Bir yanımla bu durumu şöyle yaşıyorum: Metallica’yı seçmelerinden, onları etkileyeceğimizi düşünmüş olmalarından gurur duyuyorum! Benim de müziğimizden beklediğim bu. Ben de müziğimizin insanları etkilemesini istiyorum.
G: Ama insanlara zarar veriyor.
JH: Nasıl zarar veriyor ki?
JH: Herhangi bir müziği 10 saat boyunca yüksek volümde dinlerseniz…
JH: Tamam, ne müziği olduğu değil de, işkence kısmı…
G: Elbette!
JH: Müzikle işkence… Hmmm (Gülüyor) Yıllarca radyo dinlemek zorunda kaldım. İşkenceye maruz kaldım! (Gülüyor)
G: Kendi isteğinizle…
JH: Bazen. Arabayı kullanan radyoya da hâkim oluyor. (Gülüyor) Eğer eşim kullanıyorsa Phil Collins dinlemek zorunda kalıyorum.

ELVIS PRESLEY VE TARKAN: Bir intihal daha mı var?

TARİH:  18 Eylül 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Benim meselem şu: gerek Alper Görmüş”ün ‘“bence” portreler’ köşesindeki yazısı olsun, gerekse de Can Dündar’ın yazısı, “bence” hepsi de benim yazıma fena halde benziyorlar. Tabii, aklın yolu birdir de denebilir ama ben de hakkımı istiyorum artık. Kimseye intihal yaptınız demiyorum ama bundan sonra diyeceğim!

Tarkan hakkında tek bir yazı yazdım hayatımda. Övünmek gibi olmasın bu yazıda yaptığım benzetme, o kadar çok kişiye esin kaynağı oldu ki! Çok bereketli bir yazıymış, vesselam! Eylül 1994’te Yön Dergisi’nde çıkan yazımda Elvis Presley’le Tarkan arasında gördüğüm benzerliklere dikkat çekmiştim. İki sanatçının da kışkırtıcı bir cinsellikleri vardı. Elvis ikinci sınıf zencilerin rock’n’roll’unu, Tarkan ise varoşların Arabesk’ini pop müziğe taşımıştı. İkisi de hem büyük ilgi görmüşlerdi hem de büyük bir tepkiyle karşılanmışlardı. Bu yazıyı yazdığımda Tarkan daha megastar olmamıştı ve dünyaya açılmamıştı. O sırada Tarkan’ın galiba daha sadece 2 tane hit şarkısı vardı, o kadar. Mart 2000’de bu kez İngiliz Independent gazetesi “Türkiye’nin Elvis’e Yanıtı: Tarkan” başlıklı bir yazı yayımladı. Bunun üzerine Yön’de çıkan yazımı Post Express’in Ağustos 2001 tarihli dördüncü sayısında yeniden yayımladık ve Elvis’le, Tarkan arasındaki benzerliğe 6 yıl önce değindiğimizi belirttik.

Can Dündar benim bu yazılarımdan habersiz miydi bilmiyorum ama 16 Ekim 2001’de o da Elvis ile Tarkan arasında paralellikler kuran bir yazı yazdı. “1950’lerin ortalarında Elvis Presley Amerika için neyse , 200’ler Türkiyesi için de Tarkan o…” dedi Dündar. “…Tarkan’ın bir yönüyle 1950’lerin Elvis Presley’iyle çok benzeştiği söylenebilir”, demiştim ben Eylül 1994’te ve Ağustos 2001’de. Benzerlik büyüktü ama bir gönderme yapılmamıştı. Belki de Can Dündar da aynı benzerliği kendi kendine kurmuştu, bilemeyiz.

Benim yazımın çıkmasının üzerinden tam 16 yıl geçti. Birkaç gün önce bir doktor muayenehanesinin bekleme odasında otururken karıştırdığım Aktüel dergisinde (sayı 225; 2-15 Eylül 2010) Alper Görmüş’ün “‘bence’ portreler” başlıklı köşesini okurken, yazdığım yazıyla yeniden karşılaştım. Aynısıyla değil tabii ama içerik olarak çok benzeriyle. Bu dediğim yazının belli bölümleri için geçerli, yoksa Tarkan için sivil demek 40 yıl düşünsem benim aklımdan geçmez mesela. Alper Görmüş de Tarkan’la Elvis Presley arasında benzerlikler kurmuş. Spotta şu yazıyordu: “Tarkan Türkiye’de ‘ne olduğu belli olmayan’ Elvis Presley’in Amerikan toplumunda yarattığına benzer bir rahatsızlık yarattı”. Yazı içinde ise şu var: “Presley erkekti ama kalça sallıyordu, ne olduğu belli olmayan anarşik bir müzik yapıyordu; tutucu Amerikan medyası bu belirsiz şahsiyetin gençliğe kötü örnek olacağından korktu, onunla ciddi bir mücadeleye girişti.”

Bense şunları yazmışım 16 yıl önce : “Elvis de 50’lerde ortaya çıktığında tepkiyle karşılaşmıştı. Kabul edilmesi 60’lar ve 70’lerde oldu. Elvis’in de öne çıkardığı yanı, bugün Tarkan’ın yaptığı gibi cinselliğiydi. Elvis’in görüntüleri 50’lerin televizyon programlarında sansürlü olarak gösterilirdi. Çünkü kalça hareketleri fazla erotikti, cinsel çağrışımlarla yüklüydü. Bu nedenle TV’de Elvis gösterilirken kalçasının bulunduğu bölge siyah bir bantla karartılırdı… Tarkan da, Elvis de kadınsı bir güzelliğe sahipler (…) Erkek imajında bir dönüşümün öncülüğünü yaptılar, yapıyorlar.” Yazımda Derya Köroğlu’nden Yaşar Kemal’e herkesin Tarkan’ı yozlaşmanın simgesi olarak gördüğünü de belirtmiştim. Şimdi anlamak ve hatırlamak belki zor ama Tarkan gerçekten çok büyük bir tepki çekmişti. 12 Eylül en çok sözcüğün her anlamıyla ‘neşeli’ olmayı yasaklamışken, Tarkan’ın neşesi 12 Eylül yozlaşmasının simgesi olarak görülür olmuştu.

Neyse, benim meselem şu: gerek Alper Görmüş”ün ‘“bence” portreler’ köşesindeki yazısı olsun, gerekse de Can Dündar’ın yazısı, “bence” hepsi de benim yazıma fena halde benziyorlar. Tabii, aklın yolu birdir de denebilir ama ben de hakkımı istiyorum artık. Bundan sonra benim yazdığım şeyleri yeniden formüle edip yazacaklara söylüyorum: bana gönderme yapın! Görmüş, internetten derlediği yüz bin vuruştan çıkarak yazdığı yazısında ne güzel Fatih Özgüven’e ve Perihan Mağden’e gönderme yapmış. Bundan sonra bana da yapılsın! Artık bilmemek mazeretiniz olamaz, söylemedi demeyin. Kimseye intihal yaptınız demiyorum ama bundan sonra diyeceğim!

MANZARA-İ UMUMİYE: BİR KONSER VE FİLMLER

Charlyn Marie Marshall bir konser, iki adet casus filmi; Köstebek ve Düşmanı Korurken. Ve diğer filmler  ‘Marilyn İle Bir Hafta’, ‘Duyguların Rengi’, ‘Sürücü’, ‘Gizli Tehlike 3D’yi şöyle bir gözden geçirelim.

Bu hafta toplu bir bakış yazısı yazmak istedim…

Geleneksel yazı yazma akşamım olan Perşembe gecesi (9 Şubat) çok güzel bir konser vardı.  Cat Power ikinci kez şehrimize geldi ve Babylon’dakinden (8 Kasım 2005) çok farklı ama yine çok etkileyici bir konser verdi. Cat Power’ın yani Chan Marshall’ın konser performansları çok kötü bir şöhrete sahipti eskiden. Çoğu konserini yarıda bırakır, sinirleri dayanamadığı için sahneden kaçardı. Son yıllarda Marshall çok daha rahatlamış durumda. Eskiden piyanosunun başından ayrılmazken şimdi ayakta şarkı söylüyor ve kimi zaman da gitar çalıyor. Marshall konserin sonunda davulun başına da geçti. Chan Marshall’ın konser sırasında yaşadığı duygusal yoğunluğun işaretleri ise yüzünde ve ellerinde hâlâ görülür durumda. El ve yüz kasları spastik kasılmalar geçiriyordu mütemadiyen. Konser çok güzeldi güzel olmasına ama çok önemli bir sorunla başladı. Grup sahneye çıktığında iki saattir ayakta bekleyen seyircinin sabrı taşma noktasına gelmişti. Ve doğal olarak da sahneye geç çıktığı düşünülen şarkıcı ve grup yuhalandı. Oysa bize söylenenle, gruba söylenen farklı şeylermiş. Gruba 10:45’te sahneye çıkacağı söylenmişken, seyirci konserin başlama saatinin 9:00 olduğunu sanıyordu. Açıkçası, oturacak bir yer bulmamış olsaydım, konserin başlamasını 2 saat bekleyemezdim ve konser başladığında mekanı (Garaj İstanbul) çoktan terk etmiş olurdum.

Gelelim filmlere. İki adet casus filmimiz var. Birincisi ve daha iyi olanı “Tinker, Tailor, Soldier, Spy: Köstebek” (TTSSK) John Le Carré’nin kitabından uyarlanmış. Daha önce BBC dizisi olarak da televizyonda gösterilmişti. Film pek beğenildi ama açıkçası bende pek bir iz bırakmadı, haftanın diğer filmleri gibi. 1970’ler, Britanya istihbaratının dibe vurduğu yıllarmış. İkinci Dünya Savaşı’nda büyük başarılar gösteren hatta savaşın kazanılmasında büyük rol oynayan istihbaratçı kuşak 70’lerde yerini yenilere devretmiş büyük ölçüde. Fakat istihbarat, yeni kuşakla birlikte çöküşe geçmiş. KGB Britanya’nın meşhur MI6’nin içine fena halde sızmış. Eski kuşağın emekli olmuş temsilcilerinden Smiley (Gary Oldman) MI6 içindeki Sovyet ajanını bulmak için göreve yeniden çağrılır. Mesele şu ki, Smiley kuru ve donuk bir adamdır. Diğer meslektaşlarını ise hemen hemen hiç tanımayız. Bu kuru ve donuk adamın karısı haliyle onu aldatırsa da bu konu filmde pek işlenmez. Hele Sovyet ajanı olduğu ortaya çıkan karakterin neden Sovyetler hesabına çalışmayı “daha ahlaklı ve daha estetik” bulduğu gibi konulara hiç girilmez. Peki ne kalır geriye: Baştan sona soğuk ve kasvetli bir atmosfer. İsveçli yönetmen Alfredson’un bu atmosferi yaratmada başarılı olduğunu “Gir Kanıma”dan biliyorduk zaten.

İkinci casus filmi ise bir Hollywood işi: “Düşmanı Korurken”. Burada da çifte ajanlar var ve onları ortaya çıkarmak isteyenler ve ortaya çıkmak istemeyenler birbirleriyle kavga ediyorlar. Tabii ki bolca aksiyon var burada TTSSK’nin aksine. Bourne serilerinden bildiğimiz bir sallanan kamera, hızlı kurgu, kısacık planlar vs. Sonunda iyiler kazanır, özgür basın sorunları çözer. Ha, Ha, Ha! Yahu komik bile değil artık. Basına güven diye bir şey 21. yüzyılda kaldı mı? Kamuoyu çürümeyi öğrenir ve dünya değişir, öyle mi? Irak’ta kitle imha silahı olmadığı öğrenildi de ne oldu? Neyse, tabii yine de yapacak başka bir şey yok, bildiğin doğruları yazmaktan başka; sadece ana akım medyadan ve  kamuoyu baskısından çok bir şey beklememeyi öğrenmiş olmamız lazımdı.  Basmakalıp karakterleri ve vasat hikayesiyle “Düşmanı Korurken”i de hızla unutulacaklar kategorisine atabiliriz.

Marilyn İle Bir Hafta”nın (MİBH) vasatlığı aşmasını sağlayan tek bir yanı var: Marilyn Monroe’yu oynayan Michelle Williams’ın performansı! Monroe’nun İngiltere’de Lawrence Olivier ile bir film çektiği dönemi anlatıyor MİBH. Monroe ile yazar Miller yeni evlenmişler ve bir tür balayı da gibi İngiltere’ ye gelmişler. Lawrence Olivier, Monroe ile film yaparak, kendi kendisine bir gençlik aşısı yapmaya çalışırken, Monroe da Olivier ile çalışarak “ciddi” sanat alemine adım atmak istiyor. Ama Monroe’nun sinirleri her zamanki gibi laçka! İlaçlar vs derken, setteki genç asistan Colin’le işi pişiriyor. Monroe sanki Colin’i hem dayanak, hem de casus olarak kullanıyor ama bunu zarafet ve sıcaklıkla yapıyor. Colin’e de hayatı boyunca övüneceği bir hafta yaşatıyor! Marilyn Monroe’nun çekiciliğinin meşru ve kabul edilebilir bir pedofiliyi yaşatmasından kaynaklandığını düşünürüm. Monroe adeta yuvarlak hatları olan bir kız çocuğudur hep! Saf, kandırılmaya açık, bazen bencil de ama hep çocuksu! Hem kadın hem de kadın değil, tehlikesiz bir çocuk. “My heart belongs to daddy” diyen yani kalbinin sahibinin babası olduğunu söyleyen Marilyn pedofilik ve ensest içerikli fantezilerin zihinlerde özgürce yaşanmasına olanak verir. Michelle Williams, Monroe’nun oynadığı bu rolü ve MM’nin gerçek kendisini ayırt eden nüanslı bir oyunculuk sergilemiş. Onun dışında film yine de sıradanlığı aşamıyor.

Duyguların Rengi” “ah şu eski ırkçı dönemler, ne kadar da kötüydüler” klişesini yeniden üretiyor. Yine bir Beyaz entelektüel Siyahların kurtuluşuna öncülük ediyor. Oscar’lık bir film, yani yüzeysel ve “iyimser”.

Haftanın en garip vakası bana kalırsa, Cannes’da Nicolas Windig Refn’e En İyi Yönetmen Ödülü kazandıran “Sürücü”. Bu filmi ilk seyredişimde çok kızmıştım. İkinci seyredişimde öfkelenmedim açıkçası. Sanki filmi gülünçleştiren bazı sahneler, Cannes’daki gösterimden sonra kesilmiş gibi de geldi. Sürücü “eziklerin gazabı”nı anlatıyor masalsı bir atmosferde. Ryan Gosling’in canlandırdığı “adsız sürücü” sanki öksüz çocuk Oliver Twist’in büyümüş ve süper yetenekler geliştirmiş versiyonu.  Sürücü bir tamirci çırağı aslen. Ama bunun dışında, sürücülük yetenekleri sayesinde filmlerde dublörlük yapıyor, geceleri ise soygunlarda hırsızlara şoförlük hizmeti veriyor. Bir açıdan Süpermen Clark Kent gibi yani, iki farklı kimliği var. Süper soğukkanlı birisi olan ve kodumu oturtan sürücü, Melville’in yönettiği Alain Delon’un oynadığı karakterleri de hatırlatıyor (özellikle “Akrep”i). Mağdur kadın rollerinin şimdiden efsanevi ismi olmaya aday Carey Mulligan da sürücünün aşkı Irene rolünde yer alıyor. Sürücü, Irene’le tanıştığında, Irene’in kocası hapiste. Sürücü eksik babanın rolünü üstleniyor ve Irene’in ailesini işlevselleştiriyor. Ama baba çıkagelince, bu kez sürücü geri çekiliyor ve ailenin koruyuculuğuna soyunuyor. Ama bütün babalar ve baba figürleri sahneden çekilseler de sürücü o en başta yaşadığı kısa ama huzurlu konumuna geri dönemiyor. Bütün bu hikâye ne anlatıyor bilmiyorum doğrusu. Bir tür yalnız ve hüzünlü kovboy miti, bir tür “kaybedenin Süpermen olarak portresi”… Film kimi erkeklik fantezilerini gıdıklıyor elbette ama yılın en iyi yönetmeni olmak bu kadar basit olmamalı.

Bir de “Star Wars Bölüm 1: Gizli Tehlike”nin 3 boyutlu yeni versiyonu var. Bu film hakkında yazamayacağım çünkü uyudum. Nasıl bu kadar aksak, nasıl bu kadar ruhsuz bir şey yapmışlar, hayret. Filmi ilk çıktığında görmemiştim, yine göremedim.

Görülen lüzum üzerine

TARİH:  14 Haziran 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Morrissey ırkçı mı hümanist mi?
Bu başlık altında bir yazım yaklaşık bir ay önce BirGün’de yayımlanmıştı. O yazıyı artık internet sayfamızda bulamayacaksınız çünkü kaldırılmasını ben rica ettim. Yazı Volkan Çağlayan’ın Morrissey üzerine gazetemizde yayımlanan yazısına yanıt niteliğindeydi. Morrissey’in hümanist diye nitelendirilemeyeceğini, geçmişinde ırkçılıkla defalarca flört ettiğini, şiddet kültürüyle bir tür aşk ilişkisi içinde olduğunu iddia etmiştim.  Şu anda önemli olan Çağlayan’ın mı benim mi haklı olduğum değil. Çağlayan Morrisey’in National Front Disco adlı şarkısı ve bu şarkıda yer alan “England for the English” (mealen “İngiltere İngilizlerindir”) sözleriyle ilgili de yazmış ama kendisinin de “çalakalem yazmış olabilirim” dediği gibi meramını doğru ifade edememişti. Çağlayan’ın, o yazısında “İngiltere İngilizlerindir” ifadesiyle bir sorunu olduğu anlaşılmıyordu. Aksine bunların apolitik sözler olduğu gibi bir anlam çıkıyordu. En azından ben öyle anladım.  Ve şunu da yazdım: “Demek ki “Türkiye Türklerindir” demek de mesela yazar için bir dışlamaya işaret etmiyor.”

16 Ağustos günü Volkan Çağlayan beni aradı ve telefonda yaklaşık 70 dakika konuştuk. Volkan Çağlayan hiç de benim o sözlerimde ifade ettiğim gibi biri değil,  bundan kesinlikle emin oldum. Çağlayan son derece duyarlı,  hayatı boyunca hep solda yer almış, müzik üzerine çok derin bilgisi olan ve her şeyden önce kesinlikle milliyetçilikle alakası olmayan birisi.  Değil milliyetçi olmak ona enternasyonalist demek de sanırım yanlış olmayacak. Çağlayan ikimizin yazılarının okunurluğu arasında da bir fark olduğu, eşitler arası bir tartışma yaşamamızın mümkün olmadığını söyledi. Bu da doğruydu. Benim onun milliyetçilikle bir sorunu olmadığı yönünde yürüttüğüm tahmin onun üzerine bir damga gibi yapışacaktı. Nitekim İstanbul Üniversitesi’nde girdiği doktora sınavında karşılaştığı ilk soru “milliyetçilik hakkında ne düşünüyorsunuz?” olmuştu. Morali bozulan Çağlayan’ın sınavdaki başarısızlığında benim de bir katkım olmuştu.

Çağlayan’ın yazısına öfkemi artıran bir unsur da benim Morrssey konseri üzerine yazdığım ve grup üyelerinin “Assad is Shit” yazılı t-shirt’lerini şiddetle eleştirdiğim yazının üzerine yayımlanmış oluşuydu. Yazının benim yazıma bir nevi cevap niteliği taşıdığını düşünmüştüm. Oysa benim yazım yayımlanmadan çok önce yayımlanması konusunda anlaşılmış ve gazeteye verilmiş bir yazıymış.

Bütün bu talihsizlikler, yani Çağlayan’ın kendisini eksik ifade edişi (o yazısında tek bir sözcüğü, “enternasyonal” sözcüğünü, kafasında olduğu gibi” enternasyonalist” olarak yazsaymış anlam değişecekmiş), benim onun yazısını bir polemik gibi algılayışım vs. sonuçta çok kötü bir noktaya vardı. Çağlayan kendisini “milliyetçi” biri olarak damgalanmış olarak hissetti ve yaşadı. Bu yazının bu yanlış algıyı düzeltmesini umuyorum. Çağlayan’a verdiğim zarardan dolayı çok üzgünüm. Umarım bu kötü deneyim, ikimizin de bundan böyle yazarken daha hassas ve dikkatli davranmamızı sağlar.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com