Stupid Stupid Stupid, Black Grape

Tarih: Ağustos 1998

Gazete/Dergi: Roll

Stupid Stupid Stupid

BLACK GRAPE

(BMG Türkiye)

“Bu akşam Nancy de benimle birlikte, çünkü size iletmek istediğim mesaj yalnızca benim mesajım değil: Bizim mesajımız. Bütün çabalarımıza karşın marihuana kıtlığı çekildiği yönünde bilgiler almaktayız. Nancy, yönetimimizin ilk günlerinden beri düzenli olarak marihuana kullanmaktadır” sözleriyle başlıyor “Stupid Stupid Stupid”in ilk şarkısı “Get Higher”. Bu sözleri söylediği varsayılan kişi ABD’nin 80’lerdeki muhafazakar başkanı Ronald Reagan, Şarkı boyunca Ronnie başka açıklamalarda da bulunuyor. “Madde kullanımı artık yasal. Ayrıca şunu da söylemek isterim: Nancy ve ben eroin müptelası olduk.” Verve “Drugs Don’t Work” demekte haklı olabilir ama, Shaun Ryder söz konusu olduğunda drug’ların gayet iyi iş yaptıklarını bir kez daha kanıtlayan bir albüm “Stupid Stupid Stupid”. Fokurdayan bir cadı kazanı gibi Black Grape’in müziği. İçinde her şey var. Punk, funk, hip-hop, psikedelya, bolca şehvet ve her tür keyif verici madde. Black Grape’le Shaun Ryder adlarını sinonim olarak kullanmakta bir sakınca yok. Ryder’ın müziğini büyük yapan, bu cadı kazanında kaynattığı iksire kattığı maddelerin tümüyle lezzetlerini bütüne vermeleri, bütün içinde eriyip gitmeleri. Müziğin hiçbir katkı maddesi yok duygusu vermesi. Sanki her şey zaten orada olmalı, sanki hiçbir şey entelektüel bir kafa patlatma süreci sonunda oluşturulmamış gibi (bunun tek istisnası “Money Back Guaranteed”in spagetti western introsu). Keyif vermek için, ama en önemlisi keyif alarak müzik yapıyor Ryder. 86’da Happy Mondays’le başlayan, “It’s Great When You’re Straight… Yeah” albümüyle (1995) Black Grape adıyla süren müzik serüveninde Manchester’a ve kendi hedonist ilkelerine hiç ihanet etmedi. Gündemin birinci ve tek maddesi hep eğlenmek oldu. Ne siyaseten doğruluk, ne de akıllı üniversite kökenli grupların doldurduğu indie müzik dünyası umurlarında oldu. Ryder bir sokak çocuğuydu ve bütün hafta boyunca boktan işlerde bunalan sokak çocuklarının kafasında hafta sonunda eğlenmekten başka bir şey yoktu. Bu albümde de büyük bir değişiklik yok. 10 adet şarkıdan oluşan ve sıkılmanıza fırsat vermeden 45 dakika içinde biten müthiş enerjik ve coşkulu bir parti albümü “Stupid Stupid Stupid”. 

Müzik beni illa da acılara gark etmeli ya da düşündürtmeli demiyorsanız, Black Grape’den keyif almamanız zor. Yok değilse “Örümcek Kadının Öpücüğü”ndeki eşcinsel mahkumun, kendisini hayallerle avuttuğu için eleştiren devrimci koğuş arkadaşına söylediği şu sözler üzerine de bir düşünün: “Eğer bu hapishanenin anahtarlarına sahipsen seni takip ederim. Ama yoksa bırak ben bildiğim şekilde kaçayım.” 

Bring It On, Gomez

Tarih: Temmuz 1998

Gazete/Dergi: Roll

Bring It On

GOMEZ

(EMI / Kent)

Topluluğun adına bakınca Hispanik bir grupla karşı karşıya olduğumuzu sanmıştık. Kapak fotoğrafında temiz suratlı, üniversite talebesi görünümlü (tel çerçeveli gözlükler falan) beş beyaz genç (yaş ortalamaları 22) gördük. İngilizmişler. Şarkıcı Sheffield’den (Pulp ve de “Full Monty”nin memleketi), gerisi Liverpool’dan. Eski şaşaalı günlerini çoktan geride bırakmış, çökmekte olan şehirlerin çocukları yani… Ama ilk şarkıyı dinlediğimizde iyice afalladık. Feleğin çemberinden geçmiş, kırçıl sesi resimdeki çocukların hiçbirine yakıştıramadık. Hâlâ da çözmüş değiliz şarkıcı Ben Ottewell’in resimdekilerden hangisi olduğunu… Müziğe gelince, doğrusu onu da adlandırmakta güçlük çekiyoruz. Bir bakıyoruz, trip-hop tarzı hışırtılı bir açılış (“78 Stone Wobble” ve “Tijuana Lady”), ardından Pink Floyd’un Wish You Were Here” ini duyar gibi oluyoruz (“Tijuana Lady”), sonra slide gitarlar eşliğinde Amerika’nın kırsalına uzanıyoruz (“Free To Run”), arada bir flamenko havası kulağımıza çalınıyor. Bazen Latin müziği yapan bir dans orkestrası (“Whippin Picadilly”), bazen de hard’n’heavy kulvarında koşan bir rock topluluğu oluyorlar (“Rie’s Wagon”). Albümün hep bir ağızdan söylenebilecek, stadyumlara yakışacak şarkısı rolünü de, elinden geldiğince, “Get Myself Arrested” üstleniyor. Bunları söylerken, şarkıların birbirlerinden çok farklı olduğunu söylemiyoruz. Her bir şarkının içinde hemen hemen her şey var genelde. Ortak nokta ise bir tembellik duygusu. Ve bütün bu değişik etkilere rağmen, çok da zorlanmadan dinlenebilecek bir müziği var Gomez’in. Ev ortamına değil de, daha çok bara yakışan bir müzik yapıyorlar. Sınama olanağı bulamadık ama, Gomez en iyi, barda bir yandan içkimizi içerken, bir yandan da hafifçe salınarak dinlenir gibi geldi bize. Fakat biraz daha pişmeleri gerektiği de bir gerçek. Bütün o kırçıl vokallerin, karmaşık etkilenmelerin ardında, çok fazla acıyla yüklenmemiş beyaz, temiz aile çocuklarının olduğu hissediliyor. Bu çocuklarda iş var, biraz daha zamana ihtiyaçları var, o kadar. 

Almost Here, Unbelievable Truth

Tarih: Temmuz 1998

Gazete/Dergi: Roll

Almost Here

UNBELIEVABLE TRUTH

(EMI / Kent)

Unbelievable Truth (UB), sağlam bir referansla müzik kariyerine başlayan bir İngiliz grubu, Referans Thom Yorke, Radiohead’in solisti. UB’de de vokalleri Yorke ailesinin genç neferi, Thom’un kardeşi Andy üstlenmiş. Şarkı sözlerini de Andy yazmış, müzik ise grubun üç elemanının (diğerleri davul ve klavyelilerde Nigel Powell ile basta Jason Moulster) ortak ürünü… Yorke ailesi işin içindeyse, hüzün kaçınılmaz. İki kardeşten hangisinin daha depresif olduğuna karar vermek güç. Kardeş rekabeti, kendisini Yorke ailesinde bu alanda gösteriyor galiba. “Almost Here”, baştan sona aynı kapsama alanı içinde dolaşan bir albüm. Şarkıların hepsi çok depresifle az depresif arasında bir yerde duruyor. Hemen hepsi iyi şarkılar. Ama arka arkaya dinlendiklerinde, sanki ayn şarkıyı dinliyormuşsunuz gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Andy’nin vokali, en çok bu hissi veren. Müzikal olarak da, UB’nin yeni bir şeyler peşinde olduğu söylenemez. 90’ların tipik eğilimi, her şeyi çorba etmek gibi bir kaygıları kesinlikle yok. Sakin sakin şarkılarını söylüyorlar, enstrümanlarını çalıyorlar. Arada kemanları, çelloları da davet ediyorlar. Müdahale etmek bir yana, dış dünyayla alışverişleri yok gibi. Kendi mecrasında usul usul akan bir müzik UB’ninki. Bu nedenle de, UB kimilerinin kült topluluğu olacak, kimilerine ise çok fazla ulaşmayacak. Ama bunu da çok fazla kafalarına takmayacaklar belli ki. Bize kalırsa (ki kalmaz) UB’nin müzikal paletini biraz daha zenginleştirmesi gerekiyor. Tavırlarını ve 

seçimlerini saygıyla karşılıyoruz; böylesine iddiasız bir iddialılığa bir nevi hayranlık duyduğumuz bile söylenebilir. İçinde biraz duygu barındıran kimse “Angel”, “Almost Here” gibi şarkılardan etkilenmeden duramaz. Ama bütün bir albüm boyunca benzer şarkılar dinlemek de, bir miktar sabır gerektiriyor. Siz yine de bu yazıyı unutun. UB, sizin de kült topluluğunuz olabilir. 

Tamam bilgisayar!

Tarih: Nisan 1998

Gazete/Dergi: Roll

“OK Computer”ın başarısı nasıl açıklanabilir? Belki de adından başlamalı. “Tamam bilgisayar”. Bilgisayara verilen bir cevap mı bu? Eğer öyleyse, şunu söyleyebiliriz. Anlatılan yabancılaşmış insanın hikayesidir. Kendisine hizmet etmesi gereken makinelerin hizmetine girmiş insanın. Bant sisteminde çarkın bir dişlisi gibi çalışan insanın değil, hizmet sektörünün sanayi sektöründen daha büyük hale geldiği günümüzde bilgisayar klavyesi ve ekranının bir uzantısı haline gelmiş insanın hikayesi anlatılan. Bir de belki şu açıdan bakılabilir. Radiohead, bir anlamda 70’lerin progressive rock çizgisinin devamı. 90 sonlarıyla 70’ler arasında bir paralellik olmalı. Sinemada karşımıza sık sık çıkıyor 70’ler (“Boogie Nights”, “Buz Fırtınası”, “Jackie Brown”). 70’ler toplumcu bir düşün yenilgisinin ardından yaşanmıştı, 90 sonlarıysa ABD ve İngiltere’de muhafazakar partilerin yenilgisinin, bireyci bir düşün iflasının ardından yaşanıyor. Belki de iki dönem arasında böyle bir ortaklık var. Kendi düşünü henüz oluşturamamış dönemler. “OK Computer” bunu yakaladı. Ama iki dönem arasında paralellikten çok simetri var. 70’leri Sex Pistols’ın punk’ı kapamıştı, 90’ları ise Nirvana’nın punk’ı açtı. Eğer bu simetri sürerse, 68’in yeni bir versiyonunu yaşamayı umut edebiliriz. 

Ve tabii yeni kuşaklar üzerinde etkisini hiç yitirmeyen Pink Floyd, Genesis gibi toplulukların yerinin dol durulamamış olmasının da rolü var. Bir sürü eleman değişikliğinden sonra ruhunu ve inandırıcılığını yitiren bu topluluklardan bayrağı devralacak kimse de çıkmamıştı. Radiohead bu boşluğu doldurdu. Güzel doldurdu. İhtiyacımız varmış. Yazı bitti. Bastıracağım. Bilgisayarım soruyor: OK mi? OK Computer. 

Unfinished Monkey Business, IAN BROWN

Tarih: Mart 1998

Gazete/Dergi: Roll

Unfinished Monkey Business

IAN BROWN

(PolyGram)

Stone Roses 1989’da bir gelmiş, pir gelmişti. Geleneksel rock/pop/indie müziğiyle doğmakta olan asit house/ekstazikültür arasındaki sınırları bulandırmış, dans müziğiyle rock’ı barıştırmışlardı. Bunu yaparken sapına kadar yerel, sapına kadar Manchesterlı kalmaya da özen göstermişlerdi. Sonrası o kadar parlak olmadı. Menacerleri ve plak şirketleriyle anlaşmazlıklar, birbirleriyle ilişkilerinin gevşemesi filan derken, ikinci albümlerine kadar beş yıl geçti. “Second Coming” (İkinci Geliş) iyi bir albüm olmasına rağmen birincisinin gücünde ve orijinalliğinde değildi. Ortam da aynı ortam değildi elbette. Önce baterist Reni, ardından gitarist ve grubun lan Brown’la birlikte lideri John Squireayrıldı. Zaten hiçbir zaman parlak bir şarkıcı olmayan lan Brown grubu sürdürmeye çalıştı ama, sabaha kadar joint içtiği bir gecenin ardından çıktığı Reading konserinde iyice çuvallayınca, Stone Roses’a nokta koymanın zamanının geldiği de belli olmuştu. 

John Squire, Seahorses’ı kurdu ve geleneksel rock çizgisinde, ilginçliği olmayan ama çok satan bir albüm yaptı. Son ümit lan Brown kalmıştı, Stone Roses mirasçılarının defteri ya kapatılacak ya da… Ian Brown’ın “Unfinished Monkey Business”ıyla bu defterin kapatılıp kapatılmayacağına karar vermek zor. Devamını beklemek zorundayız. Brown ortada duran bir albüm yapmış. Hemen her parçada çok güzel bir an yakalamak mümkün. “My Star”, “Can’t See Me” ve “Corpses In Their Mouths” ise bütünüyle iyi şarkılar. “My Star” özellikle oryantal açılışı, marş ritmiyle hüznü karıştırmadaki başarısıyla öne çıkıyor. “Can’t See Me”nin ritim kısmı ise Roses’ın Reni ve Mani’sine havale edilmiş. Albümün en roll’an şarkısı bu ve Roses’ın klasik “Fool’s Gold”unu hatırlatıyor. “Corpses”daki armonika çok hoş. Ama albümün gerisi demo havasında. Hele albümle aynı adı taşıyan parça. Sanki biri bir enstrüman dükkanında bu alet nasıl çalışıyor diye Casio bir orgu almış da basit bir melodiyi çalıyor gibi. ”Lions”da yine aynı org var. Çaldığı melodi muhteşem etkileyici. Ama şarkının bütünü fazla uzun geliyor, “Sunshine”da yine çok güzel bir gitar bölümü var. Ama genelde bir ruhsuzluk, bir akmayış… Brown vasat bir şarkıcı. Bunu herkes biliyor, kendisi de kabul ediyor zaten. Albümü stüdyo cambazlıklarından uzak tutmaya çalışması takdire şayan bir davranış elbette. Ama şarkıcı olarak kendi sınırları ve yetersiz prodüksiyon bir araya gelince, ortaya parlak fikirler içeren ama tatmin etmeyen bir albüm çıkmış. Şimdi lan Brown’ın ikinci gelişini beklemekten başka çare yok. Defteri kapamak için yine de çok erken. 

Portishead

Tarih: Ekim 1997

Gazete/Dergi: Roll

Portishead

PORTISHEAD

(Sony Türkiye)

İkinci albüme zor derler. Hele birincisi çok başarılı olmuşsa ve büyük beklentiler oluşmuşsa. Kimileri umursamadan yoluna devam eder, kimisi de başarı beklentisine yanıt vermeye çabalarken unufak olup gider. Bunun belki de en trajik örneği (tek neden bu başarı baskısı olmasa da), Nirvana’ydı. Portishead de, okuduğumuza göre “Dummy”nin başarısını tekrarlama baskısının altında yok olmanın eşiğine gelmiş. Ne yapsalar “yeterince iyi değil” duygusundan kurtulamamışlar üç yıl boyunca. Sonunda koca bir “ittiret!” çekip albümü kayıt edebilmişler. İyi etmişler etmesine de… Ben “Dummy”mi isterim, bana ne!.. Bu “yeterince iyi değil galiba” duygusu sonunda gereğinden fazlasını yapmaya neden olmuş. Eskisinden daha karanlık, eskisinden daha fazla kafaya vuran, eskisinden daha her şey bir albüm olmuş. Ama ”Sour Times” ya da “Glory Box’ gibi başyapıtlardan yoksun olarak.

“Portishead” kötü bir albüm mü? Kesinlikle değil. Portishead’in artık tanıdık o sinemasal müzik noir sound’u bu albümde de varlığını koruyor. 60’ların soul’uyla 90’ların hip-hop’ının yavaşlatılmış ritimleri yine yerli yerinde. Sanki dinlene dinlene eskimiş, sizde anısı olan bir long play dinliyormuşsunuz duygusu veren hışırtı da arka plandaki yerini tabii ki koruyor. Günümüzün en iyi şarkıcılarından Beth Gibbons’ın vokalleri yine adamın canına okuyor. “Dummy’nin açılış parçası “Mysterons” daki gibi, bu albümde de “Humming” adlı şarkıda thereminin o meşum soundu eski bir bilimkurgu filmi seyrettiğiniz duygusunu yaratıyor. Yani kısacası, her şey fazlasıyla yerli yerinde. 

“Fazla” galiba bu albümü tanımlayacak en iyi sıfat. “Dummy” de müşahade ettiğimiz Betty Blue sendromu (bakınız ya da bakamayınız, Rol no 2) hem gururumuzu, hem de mazohistligimizi tatmin etmişti. Beth Gibbons’ın “Glory Box’daki “Seni sevmem için bana bir neden ver/Bana kadın olmam için bir neden ver/Tek istediğim bir kadın olmak” dizelerinde hem kendimize acımış. hem de Beth’i kurtarmak için yoğun bir istek duymuştuk. Yeni albümde ise Beth için ”aman bulaşmayalım abi” diye düşünmekten kendimizi alamiyoruz. Beth üzerinde durmamız boşuna değil. Portishead’in beyni Geoff Barrow’a göre, ilk albümün başarısının belki de tek nedeni Beth’in sesi. Ama bu kez “Only You” dışında tırnaklarını çıkarmış bir Beth’le karşı karşıyayız. Kısaca, savunmaya geçmemiz boşuna değil. Uzun sözün kısası, üretim süreci gibi, dinlenmesi de zor bir albüm “Portishead”. 

OK Computer, Radiohead

Tarih: Ağustos 1997

Gazete/Dergi: Roll

OK Computer

RADIOHEAD

(M/Kent)

İktidarsızlık (cinsel anlamda değil) Çaresizlik. Keder. Öfke. 

”OK Computer”ın son parçası “The Tourist” sona erince önce bir süre boşluğa bakıyorsunuz. Yoğun ve yorucu bir deneyim bu albümü dinlemek. Katarsis filan ummayın boşuna. Aksine daha da yüklenmiş olarak kendinizle baş başa kalıyorsunuz. Costa Gavras’ın ”Kayıp”ını seyrettikten sonraki gibi. O tarz bir yoğunluk, o tarz bir çaresizlik hissi. Yüzünüzü yıkamak, bir süre aynada yüzünüze bakmak, sonra belki çıkıp temiz hava almak… Yapılabilecek başka ne var? Sonra… belki yeniden “OK Computer’ dinlemek.

 Kategorize etmesi kolay değil bu albümü. Biraz progressive, biraz psikedelik biraz trip-hop. Radiohead’i artık topluluk ya da grup diye tanımlamak yanlış geliyor, onlar için orkestra sözcüğü daha uygun. Sözcüğün çağrıştırdığı ulaşılmazlık, soğukluk gibi şeyler değil söz konusu olan. Aksine dokunulabilir bir insanlık hep var Radiohead’de. Orkestra tanımlaması şarkıların yoğunluğundan: bas, bateri, üç gitar ve Thom Yorke’un vokalinin oluşturduğu ses denizinin derinliginden.

”Airbag”le (havayastığı) başlıyor albüm. Bir odak noktası olmayan, basların öne çıktığı, diğer şarkılara göre daha sert bir sound’u olan bir şarkı bu. “Otomobilleri gerçekten kontrol etmiyoruz, yaptığımız, o nesnelerin içinde gitmek yalnızca”, diyor Yorke şarkıyla ilgili olarak. “OK Computer”ın karanlık dünyasına, en tanıdık nesnelerin, bırakın onları kontrol etmemizi, içinden sağ çıkmamıza izin ver dikleri için şükran duymamız gereken varlıklara dönüştüğü o klostrofobik ve paranoid dünyaya girmiş bulunuyoruz. 

“Paranoid Android” ikinci şarkı ve de ilk single. Bir tür ’90’ların “Bohemian Rhapsody”si. 6,5 dakika süren, üç bölümden oluşan, acaip bir koro bölümü içeren ve Roma Imparatorluğu’nun çöküşüyle ilgili bir single. Roma, ABD’nin metaforu. Yorke ABD’de çöküş öncesinin bütün semptomlarının görüldüğünü düşünüyor. Şarkı sözleri oldukça kapalı. İlişki ağlarını geliştiren yuppie’lerle kusmuk sözcüklerinin alt alta gelişi (the yuppies networking/the panic /the vomit) tesadüf değil. “Fitter Happier” yuppie ideallerine hüzünlü bir bakış. Alaycılık ya da öfkeden çok bir acıma duygusu var bu şarkıda. “Daha üretken olmak/çok fazla içmemek/haftada 3 gün jimnastik salonuna gitmek iş arkadaşlarıyla daha iyi geçinmek/yediklerine dikkat etmek” gibi yuppie yaşam tarzının ilkeleri kompüterize bir vokal ve Eleni Karaindrou tarzı klavyeler eşliğinde sıralanırken, yuppie’lerin de düzenin kurbanları mı yoksa failleri mi olduğu konusunda bir kez daha düşünmek gereksinimi duyuyorsunuz. Siyasal katılım yerine sağlık ve güzelliği daha iyi bir yaşamın anahtarı olarak sunan, bireyi yüceltme iddiasını taşırken, daha iyi bir yaşama sahip olmanın bütün sorumluluğunu bireye yükleyerek aslında onu ezen/bizi ezen bir ideolojiyi anlatıyor Radiohead. Bir başka şarkıda, albümün en hızlı tempolu şarkısı “Electioneering” de ‘IMF ve sürü gütmek deyip geçiyor: “IMF ve politikacılar hakkında ne söyleyebilirsin ki? Anlayan, anlıyor. Bundan dana açık ifade etmeyi beceremiyorum.” 

“Subterranean Homesick Alien”da daha iyi bir dünya umudu, daha iyi bir gezegene havale ediliyor. “Exit Music (For A Film)”, “Romeo & Juliet” filminin soundtrack’inde, “Lucky”ise “HELP” adlı derleme albümde yer almış. İki şarkı da melankolik, ikisi de son derece ağır, ikisi de mükemmel. Ama en ağır parça kapanıştaki ‘The Tourist’. Tüketilmedik/görülmedik bir şey kalmamalı emri uyarınca oradan oraya koşuşturan turiste sesleniyor Yorke: “Yavaşla be adam/Yavaşla budala”. Ya da belki de istemi dışında oradan oraya zıplayan, söz geçiremediği düşüncelerine. Her koşulda çok etkileyici bir parça. İkinci single “Karma Police” şizofrenik bir şarki. Şarkı sözlerinin başı sonu birbirini tutmuyor. Son dize zaten “Bir an kendimi kaybettim” şeklinde. “No Surprises” hayattan beklentilerinizi sıfıra indirdiğinizde hissedeceklerinize dair. Albümün bence en iyi şarkısı Trickyvari “Climbing Up the Walls”. Distorte edilmiş bir vokal ve trip-hop ritmiyle bir kabus kadar etkileyici: “Kafatasını açtığında beni içerde bulacaksın”. Ürpertici… 

Büyük bir albüm “OK Computer”. Kalın, klasik bir roman gibi büyük. İlk single’ları “Creep”te bir yabancılık, ait olmama hali vardı. Radiohead bu konumunu korumaya kararlı görünüyor. Şarkıların çoğu son derece yavaş, kafiye ve nakarat genellikle hak getire, single’lık parça yok gibi. İlk dinleyişte akılda kalıcı bir parça yok, ama birkaç dinleyişten sonra unutulacak parça da yok. Albümün belki tek kusuru, hiçbir parçada bir gevşeme, bir boşalma yaşatmaması. Doluyor, doluyor ve doluyorsunuz. İngiltere’de seçimleri İşçi Partisi kazandı. Radiohead gençliği seçimlere katılmaya çağıran Rock the Vote kampanyasına destek vermişti. Ama bugün “işlemeyen çağdışı bir sistemle diğeri arasında seçim yapmayı anlamsız” buluyor Yorke. Zaten Blair’in cisminde seçimin asıl galibi Thatcher’dı, onun fikirleriydi. Radiohead’in müziğinde işte böyle bir oyunda rol almanın verdiği çıkışsızlık duygusu egemen. Britanya’da önümüzdeki dönemin ruh halinin nasıl olacağına dair ilk sinyal “OK Computer”. 

In It For The Money, Supergrass

Tarih: Haziran 1997

Gazete/Dergi: Roll

In It For The Money

SUPERGRASS

(EMUKent)

“Genciz/Özgürüz/Dişlerimizi fırçalamayı da ihmal etmiyoruz”. Matrak değil mi? Bence çok hoş. Bu sözlerSupergrass’ın ilk albümü ”I Should Coco”nun hit parçası “Alright”da yer alıyordu. Şarkının clipi de sözlerdeki kaygısızlığı bire bir yansıtıyordu. Ya bisiklet üzerindeydi grup elemanları, ya da bir pikabın arkasında birbirleriyle yastık kavgası yapıyorlardı. Dalgalarını geçiyorlardı, başka da bir istekleri yoktu. Bazen “Caught by the Fuzz” da anlattıkları gibi esrar içerken anneleri tarafından enselenmek gibi sorunlar yaşanıyordu elbette. Kaygısızlar dediysek, o kadar da değil yani. 

Grubun solisti ve gitaristi Gaz Coombes’un “Karnımı doyuracak kadar param varsa, İyi de vakit geçiriyorsam başka bir şey umurumda değil” demesi gerçi grubun davulcusu Danny Goffey’yi bile kızdırıyordu ama sonuçta albümün ruh hali Coombes’un sözlerini yansıtıyordu. Peki bu kaygısızlık, bu şamatacılık Supergrass’ı görünce kaldırım değiştirmeyi (bkz. Roll No.7, Supertramp eleştirisi) gerektirecek kadar kötü bir şey mi? Tabii ki sevmek zorunda değilsiniz ama… 

Hayat şamatayla geçmiyor ama hiç şamatasız da çekilmiyor. Sonuçta şamata da bir reddiye. Apolitik olmasına apolitik ama yine de dışarıda duran bir tavır. “I should Coco”da en azından üç şarkı bu dışarıda durmayla ilgiliydi. ”I’d Like To Know” da “Gariplerin nereye gittiğini bilmek istiyorum/ Gariplerin gittiği yere gitmek istiyorum” diyorlardı. Her şeyin başı gariplik. Supergrass’ın ilk albümü bence gayet iyi bir albümdü. Ayılıp bayılmadık ama enerjilerini, coşkularını, zıpırlıklarını ve içtenliklerini sevdik. Üstelik belli ki müzik kültürleri de gayet sağlamdı Supergrass’ın. Psikedelyadan moda, britpop’tan punk’a kadar geleneğe gayet hakimdiler ve inanılmaz bir hızla çalmayı beceriyorlardı. Hakkettikleri ilgiyi de gördüler, birkaç hafta 1 numarada kaldılar, bir milyon civarında sattılar. 

İki yıl aradan sonra şimdi “In It For The Money”yle yine karşımızda Supergrass. İyi haber: Supergrass kendini tekrarlayan topluluklardan değil. Olgunlaşma emareleri görülüyor. Kötü haber ise yeterince olgunlaşmamış olmaları. Arada bir yerlerdeler. İlk albümün çocuksuluğu, zıpırlığı yok bu albümde. Şarkılar iyi, akılda kalıcı, popla rock’ın kesiştigi bir yerde. Yine Nirvana’dan Doors’a, KC and the Sunshine Band’den evet- Supertramp’a (Coombes’ın sesi bazen Roger Hodgson’ınınkine acaip benziyor) kadar bir sürü kaynağa başvurmuşlar. Belli ki bu kez daha çok kafa patlatmışlar, daha çok emek vermişler. Ama bunun bedeli ilk albümdeki masumiyetin, zıpırlığın yitirilmesi olmuş. Zıpırlık gidince de Supergrass’ın ilk albümünü özel kılan şey de gitmiş… Baterist Danny Goffey tempolarındaki yavaşlamayı, artık konserlerde eskisi kadar hızlı çalamamasına bağlıyor biraz da. Besteler ilk albümde olduğu gibi üçlünün ortak ürünü. Bu kez bazı şarkılarda Coombes, Goffey ve basçı Mick Quinn’e, Gaz’ın kardeşi klavyeci Rob Coombes da destek vermiş. Dediğimiz gibi şarkılar iyi ve akılda kalıcı ama iz bırakıcı değil. Kimilerine göre (mesela Q dergisine) tam kıvamındalar ama bizce ne yeterince ağırlar ne de yeterince hafif. Ama belki önemli olan Supergrass’ın başarıyı yakaladık deyip temcit pilavı gibi aynı şeyi önümüze sürmeye kalkmamaları. Supergrass yabana atılacak bir topluluk değil. Çok daha iyisini yapabileceklerinin sinyalleri var bu albümde. Enstrümanlarına hakimiyetleri, müzikal birikimleri, değişime açık oluşları ve yaş ortalamalarının 23 olması düşünülürse ümitli olmak için çok neden var. 

Odelay, Beck

Tarih: Mayıs 1997

Gazete/Dergi: Roll

Odelay

BECK

(BMG Türkiye)

Komik bir adam, bu Beck. Komikliği hem kendi seçiminden –mizahi bir yanı olduğunu söylüyor şarkılarının hem de küçük bir çocuk gibi kırıp dökerek bir şeyler yapmaya çalışırken mucizeler yaratmasından geliyor. Şaşkınlıkla bakakalıyorsunuz, nasıl yapmış bunu diye. Eline ne geçirirse bir iş yaratıyor, bir oyun malzemesi haline getiriyor. Eşek anırması da olabilir, Schubert de. Hip-hop da olabilir, funk da. Nasıl oluyorsa oluyor, bütün bu çerçöpten sevimli kulübeler, ender de olsa kasvetli binalar inşa ediyor. Güzel oluyor, o da bunu biliyor. 

Beck’in şarkıları, tren yolculukları gibi. Bir yerden biniyorsunuz, varoşlardan, kentlerden, köylerden geçiyorsunuz, ama muhakkak başladığınız noktadan uzakta, farklı bir yerde iniyorsunuz. Arada sırada tünellerden geçerken ortalık kararıyor ama bir gece yolculuğu değil bu. Daha çok bilinmedik bir yerlere gitmenin heyecanının, hafifliğinin yaşandığı, hevesle dışarıyı seyrettiğiniz gündüz yolculuklarından. 

Beck’in dedesi Fluxus ekibindenmiş, babası bluegrass kemancısı, annesi de Andy Warhol’un Factory grubuna takılanlardan. Her dalında farklı bir tür meyvenin bittiği yeterince uyumsuz bir soyağacı. Ağaç benzetmesini sürdürürsek Beck, başlıbaşına acaip bir ağaç. Ondan tek tip bir ürün almaya kalkarsa kuruyacağına ikna olan Geffen (“Odelay” ve ”Mellow Gold”u çıkaran şirket), Beck’e indie şirketlerden de albüm çıkarma hakkını tanımış. Pek örneğine rastlanan bir durum değil. Beck de “Mellow Gold”la “Odelay” arasına, indie’lerden çıkan iki albüm daha sıkıştırmış: “Stereopathetic Soulmanure” ve “One Foot in the Grave”. “Odelay”in prodüksiyonunu Beastie Boys’un “Paul’s Boutique”ine de imza atan Dust Brothers ekibi yapmış. “Paul’s Boutique” de sürprizlerle dolu bir albümdü ama “Odelay” gibi akılda kalıcı şarkılar yoktu. 

“Odelay” deki çoğu şarkıya mırıldanarak, hatta dans ederek eşlik etmek mümkün. Şarkı sözleri albüm kapağında yazmıyor ama yazsa da fark etmeyecekti. “Zihnimde şeytanın saç traşı var” (“Devil’s Hair Cut” dan) gibi şarkı sözlerini henüz Beck’in memleketlileri de pek anlayabilmiş değil. Odelay keşfetmekle bitmeyen bir albüm. Arka planda o kadar çok şey olup bitiyor ki, her dinleyişte daha önce fark etmediğiniz bir şeylere muhakkak rastlıyorsunuz. Beck ”Where It’s At”de iki pikap ve bir mikrofonla müzik yapmanın coşkusundan söz ediyor gerçi ama albümde bunlardan çok daha fazlası var. ‘Derelict’ gibi Tricky’yi bile kıskandıracak bir trip-hop’dan, ünlü cazcı Charlie Haden’ın bas çaldığı ‘Ramshackle’ gibi balad’lara kadar. Spin ve Rolling Stone’un Beck’i yılın sanatçısı seçtiğine ve bazılarının Kurt Cobain’den sonra Amerikan gençliğinin sesi diye nitelendirmesine bakıp bir rock yıldızıyla karşı karşıya olduğunuzu düşünmeyin. Beck müziğinde iddialı ama bir rock yıldızı olma havasından da çok uzakta. Beck’in son Grammy’lerde iki ödül kaptığını da hatırlatalım. Herhalde ödülün hatırına geç de olsa, albüm Türkiye’de yayınlanabildi. 

Blur

Tarih: Mart 1997

Gazete/Dergi: Roll

Blur

BLUR

(EMI/ Kent)

Hemen belirtelim: Bu Blur, o acaip panayır müziğini yapan Blur değil. Bu Blur, çok çok daha iyi, çok daha rock, çok daha modern bir Blur. Doğrusunu söylemek gerekirse. Blur’ün önceki albümlerini bir iki dinleyişten sonra bir kenara bırakmış ve Britanyalıların bu topluluğu göklere çıkarmasına şaşmışızdır. Eski Blur’ü ya da yeni Manic Street Preachers’ı deli gibi sevmek için herhalde direksiyonu sağda otomobiller kullanmak, kahvaltıda fasulye yemek ve duşsuz, altına kafanızı sokamayacağınız muslukları olan küvetlerde yıkanmak gerekiyor. Ya da Britpop’u, adı üstünde deyip ulusal bir pop müzik diye, dünya müziği kategorisinde değerlendirmek. Ama dünya müziği sadece üçüncü dünyalılar için geçerli, öyle değil mi? Hiç Britanyalılar, evrensel beğeniye hitap etmeyen bir pop müziği yapmayı kabul edebilir mi? Edemeyecekleri için bütün dünyanın da aynı zevki paylaşmasını boşuna umdular. Blur, Britpop’un belki de en “Adalı” temsilcisiydi. Damon Albarn, eğitimli bir orta sınıf mensubu olmasına karşın, kendi aksanıyla değil, daha bir İngiliz olsun diye cockney aksanıyla söylerdi şarkılarını. Şimdi özüne dönmüş, kendisi gibi söylüyor. Blur’ün müziğinde artık referanslar Kinks, Madness ya da Small Faces gibi gelenekselci İngiliz gruplardan çok, Pavement, Sonic Youthgibi çağdaş ABD’li gruplara ya da Bowie gibi her daim yenilikçilere. Bu değişikliğin belki de bir nedeni, Blur’ün Oasis’le yaptığı savaşı yitirmesi. Blur artık Oasis’le aynı kulvardan koşmaktan vazgeçmiş. Sezar’ın hakkı Sezar’a, Oasis’in şarkıları daha iyiydi. Ama şimdi Blur çok daha iyi müzik yapıyor. Geç de olsa, Damon’ın Türkiye’de geçirdiği çocukluk yılları belki de bu değişime neden olmuştur, kim bilir? “Blur”ü diğer Blur albümlerinden farklı kılan, her şeyden önce gitarist Graham Coxon’ın çıkardığı ahenksiz, detone, distorte sesler. Öyle gözüküyor ki, Coxon istediğini yapmada belki de ilk kez tamamen rahat bırakılmış ve o da nefis bir gitar albümü çıkartmış ortaya. 

Biz bütün şarkıları beğendik ama “You’re So Great”in naif melankolisi, “Strange News From Another Star”ın Bowievari hüznü, “Essex Dogs”un bir idam mahkumunun infaz saatini beklerken yaşayacağı türden gerilimi daha fazla iz bıraktı. Başta da söylediğimiz gibi: Bu farklı bir Blur. Eğer varsa, önyargılarınızı bırakın ve bu albümü dinleyin. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com