Gerçeğin Parçaları: Amerikan kırsalından manzaralar

TARİH:  5 Mart 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu yıl iki Oscar adayı film arasında ciddi bir benzerlik vardı. Coen’lerin İz Peşinde’si öldürülen babasının intikamının peşine düşen, bu uğurda babası yaşında adamlarla işbirliğine giden, son derece kararlı bir yeniyetme kızın hikâyesini anlatıyordu.  Gerçeğin Parçaları’nda ise, İz Peşinde’nin Mattie’sinden birkaç yaş daha büyük olan Ree’nin (Jennifer Lawrence) hikâyesini izliyoruz. Ree de Mattie kadar kararlı, sebatkâr ve dayanıklı bir genç kadın. Ree de bir arayış içinde. Mattie intikam almak için babasının katillerini arıyorken, Ree ölü ya da diri babasına ulaşmaya çalışıyor. Ree’nin intikam almak gibi bir derdi yok ama.

Mekan, Missouri’in Ozark Dağları denen bölgesi. Zaman, aşağı yukarı günümüz. Ree 17 yaşında, iki küçük kardeşi ise daha on’lu yaşlarına gelmemiş gibiler. Ree’nin annesi hasta, iletişim kuramıyor, iş yapamıyor. Ve en önemlisi Ree’nin babası da kayıp. Ree’ler yoksul dağ köylüleri. Çevredeki herkes de öyle. Ama evde bir baba ya da yetişkin bir erkek varsa durum daha iyi tabii ki. Bir dönem çok karlı göründüğünden mi, yoksa ekonominin durumu, krizler vs. başka geçim kaynağı bırakmadığından mıdır belli değil, yörede birçok insan, birçok aile uyuşturucu (metamfetamin)üretimi işine girmiş. Kimi tutuklanmış, kimi laboratuarıyla birlikte havaya uçmuş, ama kırsal mafya yapısı varlığını sürdürüyor. Tabii buna eşlik eden bir mafya ahlakı da hükmünü sürdürüyor. Bilmeyecek, görmeyecek, duymayacaksın. Eğer biliyorsan da polise ötmeyeceksin.

Ree’nin babası Jessup da uyuşturucu işine girmiş. Yakalanmış ve kefaletle tahliye edilmiş. Kefalet için de evini ve arazisini ipotek ettirmiş. Eğer bir hafta sonraki duruşmaya çıkmazsa, eve ve araziye el konulacak; Ree iki küçük kardeşi ve hasta annesiyle birlikte açıkta kalacak. Ailenin hayatta kalması da mucizeye bağlı olacak. Çünkü bilindiği gibi, ABD’de sosyal devlet yoktur ve her koyun kendi bacağından asılır. Ree evden atılmamak ve açıkta kalmamak için kayıp babasını bulmalı ve mahkemeye çıkmasını sağlamalıdır.

Fakat belki de Ree’nin babası Jessup polise ötmüş, mafyanın ahlak kodlarını ihlal etmiştir… Bu durumda başına ne geleceği de bellidir, yani Jessup öldürülmüştür.  Jessup’ın başına ne geldiğini öğrenmek o bilgiye sahip olanları da tehlikeye atar. Ve tabi eğer Jessup öldürüldüyse ve bu durum bilinirse öldürenler de risk altına gireceklerdir. Ree, işte bu tür korkuların ve o korkuların doğurduğu şiddetin ortasında babasını bulmaya çalışır. Mattie’den farkı Ree intikam peşinde değildir, geçmişe değil geleceğe bakmaktadır. O, ailesini ve kendisini yaşatmak peşindedir.  Ree de Mattie gibi kendisine yardım eden bir baba figürünü amcası Teardrop’da (John Hawkes) bulur. Teardrop’un film boyunca izlediği gelişim çizgisi, İz Peşinde’nin Rooster Cogburn’üyle benzerlikler taşıyor. İki karakter de başlangıçta bencil ve duyarsızken, sonradan fedakar ve koruyucu bir role bürünüyorlar.

Fakat üslup açısından iki film arasında benzerlikten söz etmek mümkün değil. Gerçeğin Peşinde yeni gerçekçi diyebileceğimiz çizgide bir film. Film ekonomik krize ya da Irak savaşına sadece dolaylı yoldan dokunuyor. Daha çok arka planda işlerin pek de iyi gitmediğini hissettiriyor.  Barışta yaşama şansı bulamayanların, yaşamak için askere yazıldıklarını, Irak’ta ölen ve öldürenlerin yine aynı yoksullar olduğunu kısa bir sahnede görüyoruz.

Gerçeğin Parçaları, Oscar adayları içinde ayrıksı bir yerde duruyor. Film yoksulluğu, şiddeti ve kötülüğü gösterdiği kadar, dayanışmayı ve yaşama direncini de gösteriyor. İyimser finaline rağmen, Amerikan kırsalındaki insanların hayatının korkunçluğu akılda kalıyor. Filmi çok da abartmayalım ama. Ne sert bir muhalefetten, ne de çok akılda kalıcı karakterlerden söz etmek doğru film için. Yine de toplumsal gerçekliğe bakan, farklı bir çalışma olarak ilgiyi hak ediyor.

Babasını yitirmiş ama yeni baba figürleriyle birlikte babalarının katilini ya da bedenini arayan, mücadeleci ve sebatkâr genç kadınlar neye işaret ediyor bilemiyorum ama not etmekte yarar var. Bu karakterlerin intikam peşinde koşanı değil de, geleceği kurtarmayı çalışanının daha kazançlı çıktığı ise aşikar.

BİR AVUÇ DENİZ: Aşık anneler ve oğullar

TARİH:  12 Mart 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

BirGün gazetesi yazarları bu yıl sinemaya el attılar: Kürşad Kahramanoğlu oyunculuğunu konuşturdu önce, şimdi de İlyas Başsoy yapımcı olarak karşımızda. Aile içinde bu kadar çok film yapan varken benim film eleştirmenliği yapmam açık söyleyeyim, bir hayli zorlaştı. Kardeşim bana da bir rol ayarlayın! Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım! Ben de şu arıza adam gömleğinden kurtulayım! Şaka yapıyorum tabii, ama eleştiri yapmanın zorlaştığı kısmı doğru. Zaten herkes herkesi tanıyordu bu küçük dünyada, şimdi akraba da olduk!

‘Bir Avuç Deniz’in basın bülteni şu cümleyle başlıyor: “Bir Avuç Deniz, Deniz isimli bir kızın; Deniz’e aşık Mert’in; Mert’e aşık Deniz ve Dilek’in; belki de hepsinden önemlisi, oğlu Mert’e aşık Rana Hanım’ın hikâyesi.”

“Hepsinden önemlisi oğlu Mert’e aşık Rana Hanım’ın ve annesi Rana Hanım’dan uzaklaşamayan, onunla göbek bağını koparamayan Mert’in hikâyesi” derdim, ben olsam. Bu tür kahramanlar sinemada çokça vardır. Alfred Hitchcock’ın Sapık’ı böyle bir ana-oğul hikâyesidir. Anne ölmüş olsa da, oğlu ikisinin de rolünü üstlenir. Ne zaman bir kadın ilgisini çekse, oğul kıskanç anne rolüne girer ve beğendiği kadını öldürür. Bu yıl !f İstanbul’da seyrettiğim Alejandro Jodorowski filmi ‘Santa Sangre’de de benzer bir hikâye anlatıyordu. Anne ve oğul bir araya gelip ikilinin arasındaki göbek bağını koparmaya kalkan tehditleri ortadan kaldırıyorlardı. Bir Avuç Deniz de benzer bir hikâye anlatıyor.

Hayli zengin, burjuva bir çevreyi betimleniyor filmde. Mert (Engin Altan Düzyatan) üst düzey bir yönetici. Güzel ve zengin bir aileden bir sevgilisi de var. Ama Mert’in asıl aşkı annesi Rana Hanım (Ayda Aksel) , Mert bir ana kuzusu. Mert, kadınlarla ilişkisini kendisi baltalıyor. Birisiyle yakınlaşınca, derhal bir başkasını da devreye sokarak, ilişkisini dengesizleştiriyor. Dilek’le (Zeynep Özder) yakınlaşınca Deniz’le (Berrak Tüzünataç) yatıyor, Deniz’le yatınca Dilek’le nişanlanıyor, sonra tekrar Deniz’e dönüyor… Çünkü Mert’in asıl aşkı başka ve o aşkından yani annesinden hem kopmak istemiyor, hem de annesiyle bir anlamda özdeşleştirdiği diğer kadınlardan kaçmaya çalışıyor. Mert annesinden başka bir kadınla kalıcı bir ilişki aslında istemiyor. Annesinin üst katında ve onun gözetimi altında yaşamaktan gocunmuyor Mert.

Annesi ise Mert’i kendisinden koparmayacak, kendi yörüngesinde tutacak kızlara fit olmuş durumda. Dilek, bu role uygun bir genç kadın. Ama Mert’in hayatına Deniz adlı deli dolu bir kız giriyor. Deniz çok tehlikeli, çünkü anne-oğul arasındaki bağa saygı duymuyor ve o bağı gerçekten koparmaya kalkıyor.

İşte bu yüzden Deniz bertaraf edilmeli! Bu hem Mert’in hem de annesi Rana’nın isteği. Bir Avuç Deniz, Ödipal karmaşayı bilinçli bir şekilde ele alan, basın bülteninde “bu film en çok oğluna aşık bir annenin hikâyesi” diyebilen bir film. Sırf bu yönüyle ayrıksı ve cesur bir yerde duruyor sinemamızda. Özdeşleşilebilecek karakterler sunmamasıyla da aykırı bir duruşu var filmin. Bir Avuç Deniz, eleştirmenlere pek sevdiremedi kendisini fakat. Burjuvaların sığlığını anlatırken, filmin kendisi sığmış gibi düşünüldü; o lüksün ve incelmiş zevklerin altındaki kabalığı ve vahşeti anlatmak isterken, tam tersine film burjuva hayranıymış gibi algılandı. Film vermek istediği mesajı tam iletemedi. İlk filminde bütün istediklerini gerçekleştirebilmiş kaç kişi var ki fakat? Nuri Bilge Ceylan, Kasaba’yı sinemada ilk kez seyrederken utancından koltuğun içinde kaybolmak istediğini söylemişti bir keresinde! Ama umarım filmi seyirciler sever ve Leyla Yılmaz ve İlyas Başsoy’u yeni ve en az bu film kadar cesur projelerde izlemeye devam ederiz. Hoş geldiniz!

ÇINAR AĞACI: Anneanne dehşeti!

TARİH:  19 Mart 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Handan İpekçi bir önceki filmi ‘Saklı  Yüzler’ ile ‘namus cinayeti’ denilen namussuzluğu, erkek şiddetinin en kanlı yüzünü anlatmıştı.  İpekçi’nin erkek şiddetine yeşil ışık yakan bir film yapmak istemiş olabileceğini düşünmek bile saçma. Ama ‘Çınar Ağacı’ tam da bunu yapmış. Herhalde bir şeyler kontrolden çıkmış ya da üzerine fazla düşünülmemiş bu film yapılırken.
Çınar Ağacı ‘Danielle Teyze’ (1990; Tatie Danielle) ile Yeşim Ustaoğlu’nun Pandora’nın Kutusu’ndan(2008) türemiş gibi duruyor. Sözünü ettiğim bu iki filmde de Tsilla Chelton’ın oynuyor oluşu bu benzerliği pekiştiriyor. Pandora’nın Kutusu’nda yaşlı, huysuz ve Alzheimer’li anneleriyle başa çıkmaya çalışan üç kardeşin hikâyesi anlatılıyordu. Kardeşlerin ikisi kadın, biri erkekti; bir de erkek torun vardı. Danielle Teyze’de ise yeğenlerinin yanına taşınan, son derece manipülatif ve son derece kötü huylu bir yaşlı kadın anlatılır. Bu yaşlı kadının tek arkadaşı müteveffa eşinin fotoğrafıdır.
Çınar Ağacı, ‘Pandora’daki aile modeline bir erkek kardeş daha eklemiş ve anneyi Danielle Teyze çizgisine yaklaştırmış. Pandora’daki doğaya ve uygarlık öncesine duyulan nostalji, bu filmde Mustafa Kemal’e ve cumhuriyet ideallerine duyulan nostaljiye dönüşmüş. (Bu anlamda Pandora’yla  taban tabana zıt aslında). Danielle Teyze’nin kocasının fotoğrafının yerini ise Mustafa Kemal’in fotoğrafı almış. Çınar Ağacı’ndaki yaşlı teyzemizin adı Adviye (Celile Toyon); o bir eski öğretmen. Adviye Hanım’ın asıl kocası ortak atamız Mustafa Kemal’miş gibi duruyor filmde. Adviye Hanım, aşk mektupları yazışmış olduğu kocasını hemen hemen hiç anmıyor.
Adviye çocuklarından memnun değil. Onların evinde kaldığında bir sabotajcı gibi hareket ediyor. Çoluk çocuğun da yediği yemeklerin içine müshil ilacı atacak kadar şuursuzca davranıyor. Bütün bunlar bir sevimlilikmiş gibi sunuluyor filmde. Adviye Hanım pasif agresif bir Kemalist. Bunun simgesel anlamı sanırım tesadüfi. Adviye Hanım’ın damatlarından biri,  bir tür müteahhit galiba. Karısını aldatan sevimsiz bir işadamı (Settar Tanrıöven) bu damat. Film boyunca olur olmaz şiddete başvurmayan tek kişi o olmasına karşın en sevimsiz gösterilen de o! Bir diğer damat ise şiddet eğilimini hiç kontrol edemeyen bir eczacı (Nejat İşler). Eczacı bey eşinden ayrı (Nurgül Yeşilçay). Dayak attığı karısı tarafından evden kovulmuş. Ama meğerse ilk vuran kadınmış! Eczacı bey tıpkı Av Mevsimi’ndeki Cem Yılmaz’ın karakteri gibi ayrıldığı eşine yaklaşan adamları dövüyor. Adam seviyor, ne yapsın yani! Peki film bu karaktere bir mesafe alıyor, eleştiriyor mu? Hayır, tam tersine! Adviye’nin bir oğlu sünepenin teki ama o da gün geliyor karısı ve ciks kızları karşısında masaya yumruğunu vuruyor! Diğer bir oğlan eski devrimci, o da kodu mu oturtan cinsten. Sağ kroşesi hazırda bekliyor ve bir keresinde bacanağının suratına da oturuyor. Adviye’nin sevgili oğlu olan bu eski devrimci, şimdinin müflis beyaz eşya tüccarı. Eski düşüncelerinden geriye bir şey kalmış mı belli değil ama film ona karşı çok hoşgörülü. O da karısını aldatmayı ihmal etmemiş bu arada.
Filmin mesajları her açıdan biraz karışık. Makbul meslekler öğretmenlik, hakimlik gibi devlet memuriyetleri ama ticaret de uğraşanın kimliğine göre iyi ya da kötü olabiliyor. Ah şu kapitalizm devlet kontrolünde olsa ve namuslu insanlar tarafından icra edilse, der gibi film.
Evi her an yakma ve insanların  ölümüne sebebiyet verme tehlikesi bulunan Adviye Hanım’ın  huzurevinde değil de, evde kalması da nedense iyi bir şeymiş gibi sunuluyor. Aldatan iş adamı hiçbir şeyin hesabını vermeden mutlu aile tablosuna dahil ediliyor vs.
Filmin asıl umudu ise Pandora’da olduğu gibi bir erkek çocuk (torun). İki film de ne varsa bir önceki ve bir sonraki kuşaklarda var, bugünkü kuşak harcandı der gibiler. Filmin son sahnesinde Barış adlı bu çocuğu (Sevgi Soysal ?), hep birlikte masada oturan aileden ayrı, tek başına salıncakta sallanırken görüyoruz. Hadi bakalım Barış, görelim seni ve kuşağını!

KAYBEDENLER KULÜBÜ: Mazi kalbimde yaradır

TARİH:  26 Mart 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

1990’larda yayınlanan bir radyo programından alıyor film adını. Kent FM’deki programı Mert ve Kaan sunuyorlar. Kendilerine özgü bir tarzları var ikilinin. Sanki kutsal bildikleri hiçbir şey yok. Her şeye eşit mesafede gibiler. Şirin görünmeye de hiç niyetli değiller. Derin bir melankoli ve hafıza kaybı (amnezi) içindeler. Yattıkları kadınlar bile onlarda hiçbir iz bırakmıyor. Klasik sorularından biri bu zaten: “Sizinle yatmış mıydık?”. Elini sallasa ellisi demek durumlarını küçümsemek olur. Çünkü yüz ellisi ellerini sallamalarına gerek olmadan kendilerini onların yatağına, ilgisiz ve sevgisiz kucaklarına bırakıyor. Onlar kadınlara değer vermedikçe, kadınlar tarafından daha çok arzulanıyorlar. Biraz Easy Rider, biraz Beat Kuşağı ve elbette kaçınılmaz bir biçimde biraz da alaturka ve arabeskler. Kaan’ın bir yayınevi var: Altı Kırkbeş. Galiba ikisinin ortak bir barları var. Mete’nin koruyan kollayan ve destekleyen bir annesi var. Var oğlu var.

Peki kayıp olan, kaybedilmekte ya da kaybedilmiş olan ne? Neyi arzuluyorlar ama kazanamıyorlar? Hangi yarışta geride kalıyorlar? Niye kendilerini “kaybeden” olarak tanımlıyor, Olympos’ta denize karşı bira içiyor, bol bol düzüşüp, yine de anı biriktiremiyor yani büyüyemiyorlar. “Şimdi eski sevgilimi hatırladım…/ Hangisini?/ Bak, onu hatırlayamadım!”

Durum böyle bir şey. Filmde bu hafıza kaybını anlamamıza, dönemselleştirmemizi sağlamaya yönelik bir ipucu veriliyor. Mete ‘1980’den sonrasını hatırlamadığını söylüyor. 1980 öncesine dair ne hatırladığını bilmiyoruz ama herhalde o zamanlar hayat daha anlamlı geliyormuş ve kayda değer bulunuyormuş. 1980 sonrası Turgut Özal’ın ‘köşe dönmeciliği’nin ve ‘işbitiriciliği’nin dönemi. Fakat filmde döneme egemen olan bu ruha ilişkin bir şey yok. Kaybedenlerin ruh hali Türkiye’ye özgü bir durum da değil. Dönemin en büyük topluluğu Radiohead de hafıza kaybından (Amnesiac) ve kaybeden olmaktan (Creep) söz ediyor. Radiohead’in libidosu yok fakat, bizimkilerde ise maşallah! Kaan’la Mete’de olmayan daha çok süper-ego sanki.

Filmde olduğu için değil, bildiğimiz için çıkarım yapıyoruz: Mete ve Kaan da belli ki bu açgözlü yeni dünya içinde kendilerine bir yer bulamıyorlar, bu yarışta yer almak istemiyorlar. Kaybettikleri, bu katılmadıkları yarış. Ama mesele bu kadar basit de değil. Bu ‘rebels without a cause’un yani amaçsız ve davasız asilerin örnekleri hep vardı, özellikle 1950’lerden sonra. Örnek alacakları ve iktidarına talip olacakları bir baba figürü olmayan, belki bir aşk, belki mutlak bir kadın idealinin peşinde arayışını sürdüren ama kanlı-canlı gerçek kadınlarla yapamayan, genç asi erkekler! Asi ama kesinlikle devrimci olmayan… Kendilerine hayran olmakla birlikte, kendilerinden nefret de eden…

Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak’ındaki kahramanı ne kadar da çok Kaan’a benziyor. İkisi de fotoğrafçı, ikisi de sevdikleri kadını Atlantik’in ötesine kaçırıyor, ikisi de bağlanamıyor, sorumluluk alamıyor, büyümek istemiyor. İkisi de uzak. Ve melankolik.

Kaan bir ara aşkı yakalıyor ama tutmuyor. Aslında Mete ve Kaan değil ama Murat adlı bir arkadaşları aşkı gerçekten buluyor. Murat’ı sevgilisiyle son gördüğümüzde, sanki bir bebek gibi duruyor kadının kucağında. Murat’ın bir tek meme emmediği eksik bu sahnede, yoksa koca bir bebekten hiç farkı yok. Sanki bu sahne kaybedenlerin ne kaybettiğini de gösteriyor: Ana kucağı; yani o muhteşem, o ayrışmamış, o birey olmanın öncesindeki ideal birliktelik kaybettikleri! ‘Ara’ ki bulasın. ‘Uzak’, çok ‘Uzak İhtimal’.

Ahu Türkpençe’yi daha çok görmek istiyorum sinemada. Zeki, çekici ve olgun kadını oynayabilecek o kadar az oyuncu var ki! Nejat İşler bu rol için biraz yaşlı sanki. Ama rol tam onun rolü, öte yandan.

Filmin eksik bıraktığı çok şey var ama yine de bir enerjisi, bir ruhu var. Pop-art denemeleri falan da batmıyor.

Not: Benim de Açık Radyo’da yedi yıl kadar sürmüş bir programcılığım var (“Erkekler ve Kadınlar ve Rock’n’Roll” ile Cem Sorguç’un tek başına sürdürdüğü “Ahtapotun Bahçesi”). Ve biz de (ben ve Cem Sorguç; bir dönem İştar Gözaydın da) açıkçası fena halde bet programlar yapardık. Hey gidi günler, hey!

Yeni çıkan sinema kitapları

TARİH:  2 Nisan 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Son aylarda birçok yeni sinema kitabı çıktı. Bu kitapları edinmek ve okumak lazım! Atilla Dorsay Türk sinemasının dönemleri üzerine yazdığı seriyi yeni bir kitapla zenginleştirdi. Dorsay’ın yeni kitabının adı ‘Sinemamızda Değişim Rüzgârları – Türk Sineması 2005-2010’ (Remzi Kitabevi). Sinemamızın yıldızının parladığı 6 çok önemli yılı ele almış Dorsay. Bu dönemde hem üretilen film sayısı hem de seyirci sayısı aşağı yukarı 2 misli artmış. Bu gibi istatistiklerle desteklenmiş, kapsayıcı sunumun ardından ‘Başlıca Filmleriyle Türk Sineması 2005-2010’ bölümü geliyor. Bu bölümde Dorsay dönemin filmlerini tek tek ele alıyor. Dorsay daha önce yayımlanmış eleştirilerine çok az dokunmuş, güncellemek dışında olduğu gibi bırakmış. Kitapta Dorsay’ın Türk sineması üzerine yazdığı makaleleri içeren bir bölüm de var. Bu bölüm ‘Altı Yılda Sinemamıza Değişik Bakışlar – Festivaller, Ödüller, Olaylar, Tartışmalar’ başlığını taşıyor. Kitabın son bölümü ise keşke olmasaydı diyeceğimiz bir bölüm: ‘… Ve Kaybettiklerimiz’. Atıf Yılmaz, Zeki Ökten, Halit Refiğ, Nijat Özön… Kitapta Dorsay’ın bu altı yıllık dönemdeki en favori 20 filmi de yer alıyor. Her eve lazım!
Yıllardır baş başa yazılar yazdığım sayfa arkadaşım, hocam Uğur Kutay da BirGün’de yayımlanan yazılarını bir kitapta topladı: ‘Sinema – Politik / Sosyo –Semiyoloji Notları’ (Es Yayınları). BirGün’ün ayrıcalıklı okurları bu yazıların belki çoğunu zamanında okumuşlardı ama onları böyle derli toplu bir arada görmek başka bir şey. Bu kitabın önsözünü yazma şerefi bana nasip oldu! O önsözde şunları söyledim:
“Beach Boys’un ikişer, üçer dakikalık kısacık şarkıları o kadar kusursuz, o kadar eksiksiz inşa edilmişlerdir ki genellikle mini senfoniler olarak adlandırılırlar. Bebekler gibidirler yani. Bebeklere baktığımızda, karşımızda her şeyiyle eksiksiz ama minyatür formatta insanlar görürüz. İnanılır gibi değillerdir. Bu mucize duygusunu Uğur Kutay’ın BirGün’deki köşesini okuduğum her seferde yaşıyorum.   Bir köşe yazısına bu kadar büyük bir yoğunluk, üstelik son derece akıcı bir dil ve kusursuz bir Türkçeyle nasıl yansıtılabilir? Okuru yormadan, sıkmadan bu kadar derin mevzulara kısacık bir yazıda nasıl girilebilir?
Sanki hiç çaba harcanmadan yazılmış, kendiliğinden kâğıda dökülmüş gibi durur bu yazılar. Güncel ile tarihsel, kişisel ile toplumsal, politik ile ruhbilimsel…  Evet, dünyayı hâlâ bütünlüklü bir şekilde kavramak mümkün ve bunun kanıtı bu yazılarda var.”
Yeni çıkan bir diğer kitap da ‘Aşktan da Üstün 50 Film’ adını taşıyor. Arka Pencere bir web sitesi (arkapencere.com). Kitapta yayımlanan yazılar bu web sitesinin ‘aşktan da üstün’ başlıklı bölümünde çıkmış. Altı yazarın imzası var bu yazılarda : Cem Altınsaray, Tunca Aslan, Kemal Ekin Aysel, Burak Göral, Murat Özer ve Burçin S. Yalçın. Kitabın adına bakıp da aşk filmlerinden söz ediyor sanmayın kitabı. Bu başlık siteye ilhamını veren bir Hitchcock filminden alıyor adını. Sitenin bütün bölümleri zaten Hitchcock filmleriyle flört halinde. Kitapta yer alan 50 film içinde ‘Suspiria’ gibi korku klasikleri de var, ‘Çin Mahallesi’ de var ve tabii ‘Arka Pencere’ de var. Her tür film hakkında yazı bulabilirsiniz yani bu kitapta, tırışka filmler hariç…
Ve son olarak benim için ayrı  bir önem taşıyan bir kitaptan söz edeceğim. Bu kitap “Son Yörük- Osman Şahin’e 40. Sanat Yılı Armağanı” (Bilim+Gönül) adını taşıyor. Osman Şahin sinemamızın gelmiş geçmiş en önemli senaristlerinden biri, belki de en önemlisi.  Büyük bir hikâye yazarı Şahin; kitaplarıyla almadığı ödül yok gibi. Bugüne dek 23 öyküsü filme çekilmiş, bunların 18’inin de senaryosunu kendisi yazmış Şahin. Neler yok ki içlerinde: ‘Kızgın Toprak’, ‘Kibar Feyzo’, ‘Züğürt Ağa’, ‘Adak’ ve yazılmasına tanık olduğum ‘Firar’. Osman Şahin 1999’da Antalya Film Festivali’nde ‘Yaşam Boyu Başarı Altın Portakal’ Ödülü’ne de layık görüldü. ‘Firar’ın yazımına neden ve nasıl tanık olduğum sorularının cevabını ise “Osman Şahin’le Hapishanede” başlıklı yazımda bulabilirsiniz:

OSMAN ŞAHİN’LE HAPİSHANEDE
Ahh geçmiş, ah! Bir arkadaşım beni eyleme davet ettiğinde örgütlü değildim ama kabul ettim. “Cuntanın anayasasına hayır!” ve benzer sloganlar içeren kâğıtları okulun (Boğaziçi Üniversitesi) duvarlarına astık. Sloganları el yazımızla yazmıştık ve sonuçta yakalanmamıza da bu el yazıları neden oldu. 1982’inin mayısıyla temmuzu arasında tutuklandık, sorgulandık, yargılandık ve mahkûm olduk. Bu iki ay 1. Şube, Selimiye ve Alemdağ’da geçti. Hükümlü olarak serbest bırakıldık. Yargıtay’ın kararına kalmıştı yatıp yatmayacağımız. Başlangıçta sevindiğim bu serbest kalış aslında pratikte mahkûmiyetime bir yıl daha eklenmesi demek oldu. Çünkü başınızın üstünde Demokles’in kılıcı sallanırken özgür değilsinizdir. Bu gergin bekleyiş sonuçta kötü de bitti. Yargıtay 2 yıl 2 ay 20 gün ve 4 ay sürgünden oluşan cezalarımızı onadı. Cuntaya ‘cunta’ demiştik, yani devletin manevi şahsiyetine hakaret etmiştik. Suçumuz bu sözcüğü kullanmaktan ibaretti.
Yeniden içeri alındık. Hayatımda ilk kez politik bir eyleme katılmıştım ama bunu 12 Eylül sonrasında yapmıştım. Bedeli çok ağırdı. Sağmalcılarda bir hafta Karantina denilen yerde, üçüncü sayfa kahramanlarıyla yaşadıktan sonra, C7 Öldürme Koğuşu’na gardiyan dayağıyla birlikte atıldım. İçerde beni cinayet suçlusu ülkücüler ve mafya mensupları  bekliyordu. Tabii sıradan mahkûm ve tutuklular da vardı. Devrimciler ise sadece iki kişiden ibaretti. İki ay kadar da burada kaldım. Çok zor geçti.
Sonra cezamın geri kalanını  çekmek üzere Yalova’ya gönderildim.  Birbirine zincirlenmiş  ve kelepçelenmiş on mahkûmduk. Bir akşam vakti vardık Yalova Cezaevi’ne. Bizi getiren minibüste iki devrimci daha vardı. Biz üç solcuyu 10 kişilik küçük bir koğuşa verdiler. Osman Şahin bu koğuştaydı.
Türkiye  hapishanelerinde en korkunç insanlarla karşılaşabilirsiniz. Acımasız gardiyanlar, zorba mahkûmlarla doludur koğuşlar. Ama dünya güzeli insanlarla da hapishanelerde karşılaşabilirsiniz. Ben iki türden insanla da karşılaştım. Osman Şahin gibi dünya güzeli bir insanla dışarıda tanışmam, en azından o sıralarda zordu ama şimdi baş başa yatıyordum.
Sinemayla ilgiliydim. Boğaziçi  Üniversitesi’nin Sinema Kulübü’nün aktif bir üyesi olmuştum okulda olduğum 3 yıl boyunca. Reha Erdem ve Fatih Aksoy’la kısa filmler çekmiştim. Aranılan bir kameramandım. Erdem ve Aksoy da kulübün üyesiydiler.
Şimdi de Osman Şahin’le aynı koğuştaydık işte. Osman abi, bizi çok sıcak karşıladı. Onun varlığı, koğuşu benim gibi yeniler için daha ilk günden daha tanıdık ve daha güvenilir bir mekân haline sokmuştu. Tabii, görece konuşuyorum. Yoksa küçücük bir mekânda, kimisi hiç güvenilir olmayan insanlarla birlikte sıkış tıkış yaşıyorduk işte!
Koğuşumuzda küçücük bir masamız vardı. Herkes birlikte yemek yiyemezdi. Dolayısıyla gruplara ayrılmıştık. Hafızam beni yanıltmıyorsa Osman abi, Hurşit adlı Sarıyerli bir şoför ve Fransız bir gençle aynı gruptaydı. Hurşit bir kazada ölüme neden olmuştu. Adını saklayacağım Fransız ise eroin bulundurmaktan içerdeydi. Kendisiyle sonradan Fransa’da da görüştüm. çömlekçi olmuştu ve kendi kasabasında mesleğini icra ediyordu. Geçmişini herkes bilmiyordu. O yüzden ben de adını yazmayacağım.
Fakat sonra gruplarımızdan tahliyeler oldukça Osman abiyle bir dönem aynı gurupta da olduk. Yemeklerimizi kendimiz pişirirdik, karavana çıkmazdı. Osman abi nefis yemekler yapardı ve biz çatallarımızı elimize alıp beklerdik onun yemeklerini.
Varlığı koğuşa çok şey katıyordu Osman Şahin’in. Herhalde bizim kadar sportmen bir koğuş yoktu.  Osman abi beden eğitimi öğretmenliğinden geliyordu ve sporunu hiç ihmal etmezdi. Ve bize de örnek olurdu. Onun kadar olmasa da biz de jimnastik yapardık sabahları. Bir de voleybol oynardık avluda.
Yazardı, hep yazardı Osman abi. Heyecanla yazardı, iştahla yazardı. O günlerde başımın ucunda  sonradan adı ‘Firar’ olacak filmin senaryosunu yazıyordu. Hapishanede yazmak için daha ideal bir konu olamazdı!
Bir gün televizyon seyrediyorduk. Antalya Altın Portakal ödülleri açıklanıyordu televizyonda. Ben Osman Şahin’in Türk sinemasında ne kadar önemli bir yeri olduğunu biliyordum ama diğer mahkûmların çoğu bilmiyordu. O da kendisinden söz etmezdi pek. İşte o ödül törenini izlerken mahkûmlardan biri Osman abinin gözlerinden yaşların aktığını fark edip ‘Neden ağlıyorsun?’ diye sordu. Osman abinin filmlerinin aldığı ödüller açıklanıyordu televizyonda. Yanlış hatırlamıyorsam Derman’dı ödül alan filmi. O ağlamasın da kim ağlasındı? Orada Antalya’da emeğinin karşılığını almak, başarının tadını çıkarmak varken o küçük, havasız bir koğuşta, ne iş yaptığını bile bilmeyen insanların arasındaydı.
Sinemayla o günlerde de ilgiliydim, hatta ne demekse ‘sinemacı’ olacağım diye düşünüyordum. Ama kafam çok dağınıktı. Yaşadığım az buz travma değildi benimki de. Hayatım öylesine keskin bir dönemece girmişti ve ben o kadar hazırlıksızdım ki… Sinemacı olmak isteyen biri için Osman Şahin’le birlikte olmak büyük şanstı ama ben Osman abiyle sinema temelli bir ilişkiye pek girmedim. Giremedim. Ama birlikte olmak yeterince öğreticiydi ve çok önemliydi. Hep sıcak kaldı o günlerin anısı bende. Tatlı gülümseyişi ve bitmek tükenmez bir heyecanla bakan gözleri hep canlı kaldı anılarımda . O heyecanı halâ daha görüyorum, duyuyorum zaten Osman abiyle karşılaştığımda. Sen çok yaşa Osman abi! Ve hep yazmaya devam et!

Vizyondan ve festivallerden

TARİH:  9 Nisan 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Günde yedi sekiz saatlik otobüs yolculukları yapsanız her tarafınız ağrımaya başlar. İstanbul Film Festivali’nin de bendeki etkisi böyle olmaya başladı. İlk 3 günde 10 film izleyince, hem kafam hem de bedenim yavaşla sinyalleri verdi. Günlük film dozunu bire indirerek devam ediyorum şimdilik.

İlk günün en önem verilen olayı Berlin’den Gümüş Ayı ödülüyle dönen, Bela Tarr’ın son filmi ‘Torino Atı’ydı. Bela Tarr’ın herhangi bir filmini baştan sona daha önce izlemişliğim yoktu. ‘Torino Atı’nın çıkış noktası Nietzsche’nin yaşadıklarıyla ilgili. Nietzsche bir gün yolda yürürken, bir arabacının atını kırbaçladığını görüyor. Gidip ata sarılıyor ve krize giriyor. İki gün evde kimseyle konuşmadan yatıyor bu olaydan sonra. Daha sonra “Anne, ben aptalın tekiyim” diyor ve ömrünün geri kalan 10 yılını bir tür bunama halinde tüketiyor. Yönetmen şu soruyu sormuş: “Nietzsche’nin başına ne geldiğini biliyoruz. Peki ata ve arabacıya ne oldu?” Film bunu anlatma iddiasında ama aslında dünyanın sonuna nasıl geldiğimiz üzerine bir fantezi. Bir tür anti-yaratılış, ya da yok ediliş efsanesi. Film, at arabacısı, atı ve kızının ve de dünyanın son 6 gününü anlatıyor. Tanrı nasıl dünyayı 6 günde yarattıysa, 6 günde de yok ediyor. Yaratılıştaki “ve sonra ışık vardı” cümlesine karşılık film “ve sonra karanlık vardı” cümlesini kuruyor. Son derece minimalist bir film ‘Torino Atı’. Çok az insan, çok az varyasyonu olan bir müzik, tekrarlayan eylemler içeriyor. İlk başta insan hayvan ilişkisinin köleci doğasını düşündürtüyor. Hayvanlarla kurduğumuz ilişkinin ne kadar korkunç olduğunu hissediyoruz filmin ilk uzun planında. Sonra gündelik hayatın zorlukları, yoksul bir baba kızın yaşama çabasını izliyoruz. Babanın kaba sabalığı, Çingenelere karşı düşmanca tutumu rahatsız edici. Ama sonra başka bir şey olmuyor. Çılgın bir rüzgâr esip duruyor, at yürümekten ve yemini yemekten vazgeçiyor, ışıklar kesiliyor vb. Bu son derece karamsar ve karanlık film iki saat yirmi dakikalık süresince çok az şey söylüyor ve seyircisini fena halde yoruyor. Orta metrajlı bir film olsa yeriymiş. Filmi çok beğenenler olduğunu da söylemek lazım.

‘Artık Yıl’ Cannes’da en iyi ilk filmlere verilen Altın Kamera’yı kazanmış bir Meksika filmiydi. Bu filmde de tersi oldu, çoğunluk beğenmedi, bense hiç fena bulmadım. Serbest gazetecilik yapan genç bir kadının hayatını izliyoruz filmde. Kadın rastgele cinsel ilişkilere giriyor ve bu ilişkilerde sadist ve mazoşist yan giderek daha çok ortaya çıkmaya başlıyor. Film açık olarak söylemese de, kadının 12 yaşında babasının tecavüzüne uğradığını ima ediyor. Babasına yönelik duyguları karman çorman kadının; suçluluk, öfke, nefret, sevgi hepsi iç içe geçmiş durumda. Babasının ölüm yıldönümünde ölmek, belki hem kendisini hem de babasını cezalandırmak istiyor. Geçtiğimiz hafta gösterime giren ‘Atlıkarınca’nın yapamadığını, ensestin taraflarından en azından birinin, bu örnekte kurbanın psikolojisini ayrıntılı bir biçimde gösteriyor film seyirciye. ‘Atlıkarınca’ya da haksızlık etmeyelim, onun da ciddi bir çabası olduğu açık ama sonuç beni heyecanlandırmadı ya da ikna etmedi.

İstanbul Film Festivalinde gösterilen ‘İtalya Sarsılıyor’ ile Ankara Film Festivali’nde gördüğüm ‘Timsah’ aynı kişiyi, İtalya Başbakanı Berlusconi’iyi konu ediniyor. ‘Timsah’ belgesel bölümler de içeren bir kurmacaydı, ‘İtalya Sarsılıyor’ ise bir belgesel.  Berlusconi’inin serveti tam olarak nereden geliyor, bilinmiyor. Mafya izleri var ama Berlusconi 200 milyon avroyu danışmanlara ve dil sürçmesiyle itiraf ettiği gibi ‘yargıçlara’ yedirerek aleyhine açılan davalardan aklanıyor. Sonra kankası, oğlunun nikâh şahidi Erdoğan’la benzer bir retorikle yargıyı ele geçirmeye çalışıyor. Berlusconi “Seçilenlerin ülkeyi yöneteceğini, yargının yönetemeyeceğini” iddia ediyor. Bu iddiayı tanıyoruz. Dediğim dedikçi bir yönetim isteyenlerin ortak iddiası bu. Masum gibi gözüküyor ama diktatörlüğe giden yol buradan geçiyor. ‘İtalya Sarsılıyor’ İtalya’da yaşanan bir depremi, Berlusconi ve çevresinin nasıl bir fırsata dönüştürdüğünü anlatıyor. Naomi Klein’ın ‘Şok Doktrini’ kitabında anlattığı felaket kapitalizminin tipik bir örneği yaşanıyor İtalya’da. Filmin en çarpıcı anlarından biri, iki müteahhidin deprem sonrasında kaydedilmiş, neşe dolu konuşmalarıydı.  Deprem büyük bir rant yaratırken, bir yandan da Berlusconi sadaka dağıtan iyi baba rolü oynamayı başarıyor. Keşke İtalya’nın bu deneyiminden yararlanabilsek ve ülkemizde yaşanan ve yaşanacak olan felaketlerden sonra, üşüşecek akbabalara şimdiden engel olmanın yollarını hazırlasak.

Ortadoğu’da yaşanan savaşa dair iki son derece yetersiz filmden biri bu hafta vizyona giren ve bir zamanlar festivalde tanımış olduğumuz Christopher Boe’nin ‘Her Şey Güzel Olacak’ı. Bir yazarın eline Danimarka askerlerinin Irak’ta yaptığı işkenceleri gösteren fotoğraflar geçer. Bunları yayınlatmaya kalkar ama… Ama yönetmen Irak savaşına dair açık ve net politik bir tavır almak yerine ‘sofistike’ ve ‘derin’ görünme çabasına girer ve sonunda hiçbir şey söylemez hale gelir. Benzer bir bulanık tavır Polonyalı yönetmen Jerzy Skolimowski’nin ‘Ölümüne Kaçış’ında görülebilir. Ankara Film Festivali’nde seyrettiğim bu film İstanbul’da da festivalde izlenebiliyor. ‘Ölümüne Kaçış’ da minimalist bir film. Neredeyse hiç konuşma içermiyor ve çok az şey anlatıyor. Hatta bir şey anlatıyor mu, tartışılır. Afgan bir mücahit yakalanır, Avrupa’da bir ülkeye getirilir, kaçar, kovalanır, bir av hayvanı gibi kaçar da kaçar… Başka? Afganistan’da nasıl beyninin yıkandığını, nasıl aval aval hacıları-hocaları dinlediğini görürüz. Kovboy filmlerinin iyi kalpli, yalnız ve hemşirelik becerileri mükemmel kadınlarından biriyle günümüz Avrupa’sında karşılaşmasını görürüz.  Ve işte hepsi bu! Ortadoğu’daki emperyalist savaşlar üzerine bir şey diyecekseniz açık açık söyleyin Allah aşkına! Bu hafta vizyona giren ‘Yaşam Şifresi’ ise tavrını açıkça belli ediyor; Amerikalı bir gaziyi, teröre karşı savaşan bir kahraman olarak sunarak net ve işgal destekçisi bir tavır alıyor. Avatar’dan ilham alan ve kuvantum fiziğini bilim dışılığa alet eden bu filmin akılda kalıcı özelliği yok.

Merak ettiğim yönetmenlerden Kelly Reichardt’ın son filmi ‘Kestirme Yol’ da tam tatmin etmeyen filmlerden biri oldu İstanbul festivalinde. Film 1800’lerin ortalarında geçiyor ama açıkça George W. Bush yönetimine göndermeler içeriyor. Amerikalı göçmenlerin Batı’yı nasıl kolonileştirdiği, nasıl Yerlilerin elinden aldığını anlatıyor film. Göçmenlerin lideri, Bush’u hatırlatan bir biçimde acımasız ve cahil biri olarak çiziliyor. Film merakla kendisini izletiyor ama sanki son makarası kaybolmuş gibi aniden ve gizemli bir şekilde bitiyor. Hem seyirciyi aptal yerine koyan filmlere hem de çok zeki sanan filmlere kızıyorum!

Yunan filmi ‘Attenberg’ Brecht’in yabancılaştırma kavramının belki de en iyi hayata geçiren film, bugüne kadar gördüğüm. Her şeyi garipleştiren, konuşmayı, dili, cinsel ilişkiyi, insan bedenini bu denli acayip bir hale getiren başka bir film bulmak zor. Bir de Yunan korosu gibi sahnelerin arasına giren iki kızın acayip yürüyüşü var. Film ne mi anlatıyor? Bir baba kızın ilişkisini temelde. Ama cinsellik ve arkadaşlık da var. Her şey ve hiçbir şey anlatıyor kısacası.

Festivalde gördüğüm en iyi film ise Mike Leigh’in ‘Ömrümüzden Bir Sene’siydi. Sinemada işlevsel bir aile görmek ne mutlulukmuş! Bu filmin vizyona gireceğini müjdeleyeyim ve üzerine yazmayı o güne saklayayım.

Eskilerden de ‘ Bonnie ve Clyde’, ‘Bazıları Sıcak Sever’, ‘Güz Sonatı’, ‘Yaban Çilekleri’ ve ‘Çığlık’ gibi filmleri yeniden seyretmek keyifliydi.  Özellikle Antonioni’nin ‘Çığlık’ının Zeki Demirkubuz’a nasıl öncülük ettiğini, ‘Kader’in bir anlamda atası olduğunu keşfetmek önemliydi.

Herzog’un ‘Unutulmuş Düşler Mağarası’ ise 32.000 yıl öncesinin insanları ve onların sanatıyla tanışmamızı sağladı. Galiba çok bir şey değişmemiş: Erkekler o zaman da kadınlarla ilişkilerinde ‘öküz’ olarak tasvir ediliyormuş, bugün de öyle!
 

Çaresizler, kaybedenler, büyüyemeyenler

TARİH:  16 Nisan 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bizim Büyük Çaresizliğimiz
İnsan niye aynı kadına âşık olmak ister? Niye o kadının hem kendisinin hem de başkasının sevgilisi olmasını arzular? Niye ebedi bir ergenlikte takılıp kalır? Bütün bu sorular ve daha fazlası üzerine düşünmek, iyi bir film seyretmek için filme bakmak lazım… 

Daha birkaç hafta önce kendilerini ‘kaybeden’ olarak tanımlayan iki erkeğin hikâyesini izledik ‘Kaybedenler Kulübü’nde. Şimdi de durumlarını ‘çaresiz’ olarak tanımlayan iki erkek arkadaşın hikâyesiyle ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’ var karşımızda. Bu melankoli, bu hüzün sinemada karşımıza çıkan erkeklerin bir nevi alamet-i farikası oldu. Bu duygu durumunun örneklerine önde gelen yönetmenlerimizin tümünün filmlerinde bolca rastlanılabilir. Tabii tıpatıp aynı insanlar değil anlatılanlar ama ‘tutunamama’ hali bir şekilde hepsinde ortak.

‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’in kahramanları gerçek anlamda değer verdikleri insanları kaybeden insanlardan oluşuyor. Film daha başında bir kayıpla başlıyor. Doğrudan doğruya bir yas ortamına giriyoruz. Trafik kazasında anne ve babasını kaybediyor Nihal. Nihal daha rüştünü yeni ispat etmiş bir üniversite öğrencisi, 19-20 yaşında var yok; çocuk olmasa da yetişkin de değil. Abisi Fikret anne ve babalarının öldüğü kazayı hafif atlatmış ama Almanya’ya dönmesi gerekiyor ve Nihal’i tek başına bırakamayacağını düşünüyor. Nihal’i liseden arkadaşları Çetin ve Ender’in yanına bırakmak ona en uygun çözüm görünüyor. Böylece sahne kuruluyor. Çetin, Ender ve Nihal birlikte, aynı evde yaşamaya başlıyor ve ‘alternatif bir aile’ oluşturuyorlar. İki adam 40’larına merdiven dayamışlar ama hâlâ üniversite öğrencisi gibi aynı evi paylaşıyorlar. Ve yaşça artık çoktan yetişkin sayılsalar da belli ki kendilerini hâlâ Nihal’in akranı hissediyorlar. Bu alternatif aile baştan arızalı bu nedenle. Çünkü erkeklerin ikisi de bir yandan baba rolü oynarken bir yandan da Nihal’in sevgilisi olmayı hayal ediyor. Daha da ilginci, bu iki erkeğin geçmişten beri aynı kadına âşık olmak gibi bir fantezileri de var. En yakın arkadaşları Fikret’in kız kardeşi Nihal bu fantezinin nesnesi haline geliyor. Ama fanteziler gerçekleştiklerinde kâbusa dönüşür. Bu kâbusun gerçekleşmesine izin vermeyecek kadar kendilerine saygıları var Allah’tan iki arkadaşın. Nihal de bir yandan baba yerine koyduğu bu erkeklere ilgisiz kalmıyor ama o da imkânsızlığı fark ediyor kısa sürede. Filmin adında çaresizlik diye adlandırılan şey, bu aşkın hayata geçememesi ama aslında her üçü için de tek çare tam da bu, yani bu aşkın hayata geçmemesi. Geçmesi halinde kimse o evden sağ çıkmazdı. Fiziken ölmezlerdi tabii ama ruhen büyük yara alırlardı. Çetin’le Fikret’in arkadaşlığı bozulur, kendilerine kız kardeşini emanet etmiş Fikret’e hesap veremezler,  Nihal’in onlara güveni sarsılır ve kimsenin kendisine saygısı kalmazdı. Alternatif aile, ensest yaşanan bir aileye dönüşürdü. Bu felaketin gerçekleşmemesinde Çetin’in abisi Murat’ın “kendinize mukayyet olun” uyarılarının da önemli bir rolü var. Murat demişken bir başka büyük kayıptan daha söz etmek gerekiyor. Çetin ve Murat da Nihal gibi, ailelerini bir trafik kazasında yitirmişler. Çetin’e babalık yapmak Murat’a düşmüş. Murat bu sorumluluk altında sertleşmiş, kendi deyimiyle “takır, tukur” bir adam olmuş. Bir üçüncü kayıptan daha söz edilebilir, o da Ender’in bir türlü etkisinden kurtulamadığı eski sevgilisi. Kısacası bu üçlü ‘kaybedenler kulübü’ adını rahatlıkla alabilirmiş. Üstelik bu sefer kaybetmekle kastedilen çok daha somut, çok daha görünür durumda.

ÇETİN VE ENDER GERÇEK İNSAN OLSALAR
Filmin yönetmeni Seyfi Teoman bir söyleşisinde, Çetin ve Ender’i iktidarsız (cinsel işlev bozukluğu anlamında değil) olarak tanımlıyor. Çetin ve Ender gerçek insanlar olsalar ve biz onlara bu özelliklerinden memnun olup olmadıklarını sorsak bana kalırsa memnun değiliz derlerdi. Çünkü filmde patetik bir durumları var ikilinin. Kendilerine ait bir hayat kuramamış ve pek kurma umudu da olmayan insanlar Çetin ve Ender. İnsan niye aynı kadına âşık olmak ister? Niye o kadının hem kendisinin hem de başkasının sevgilisi olmasını arzular? Niye o kadına tek başına sahip olmak istemez? Niye ebedi bir ergenlikte takılıp kalır? Bütün bu sorular ve daha fazlası üzerine düşünmek ve iyi bir film seyretmek için ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’e gitmekte yarar var. Filmin bu yıl Berlin Film Festivali’nde Türkiye’yi temsil ettiğini de hatırlatırım.

Merhamet pornosu

TARİH:  23 Nisan 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün
Daha İyi Bir Dünyada

Dünyada ve Türkiye’de yapılan sinemada, giderek inanç ve ahlak temaları öne çıkıyor. Kör gözüm parmağına Hıristiyanlık simgeleri yok filmde ama bariz bir Hıristiyan misyoner ahlakı var…

Susanne Bier bu yıl,  ‘Daha İyi Bir Dünyada’ adlı filmiyle en iyi yabancı film Oscar’ını kazandı. Bier’in filmlerini en azından festivallerde izleme olanağı bulmuştuk.  Bier’in hatırladığım kadarıyla iki filmini izledim daha önce: ‘Kardeşler’ (2004) ve ‘Düğünden Sonra’ (2006). İkisini de hiç beğenmemiştim. ‘Kardeşler’in politik bakış açısı rahatsız ediciydi, ‘Düğünden Sonra’nın oryantalistliği, ağır psikolojik filmmiş havasına girip yüzeyde dolaşması, dizi melodramı tarzı sinirime dokunmuştu.

Bier’den fazla bir şey beklememeyi öğrendim. En İyi Yabancı Film Oscar’larından da öyle. Dolayısıyla sürpriz yok. Uğur Vardan’ın Radikal’deki yazısında belirttiği gibi İsa benzeri bir figür ve Hıristiyan ahlakı başrolde bu filmde. Diğer bir Oscar yarışçısı ‘Biutiful’la akrabalar, Inarritu’nun kahramanı da İsevi bir figürdü. Oscar adaylarında siyasi bir eleştiriden çok ahlakı, dini öne çıkaran filmlerin sivrilmesinde şaşırtıcı bir şey yok zaten. Ama Bier’in  filmi ‘Biutiful’a göre çok daha doğrudan mesaj kaygılı, daha ‘öğretici’ ve nihayetinde de iyimser bir film. Dünyanın gidişatının korkunçluğu ve sosyalist bir alternatifin güçsüzlüğü dinin, dinsel bir ahlakın sığınılacak tek limanmış gibi görünmesine yol açıyor. Dünyada ve Türkiye’de yapılan sinemada, giderek inanç ve ahlak temaları öne çıkıyor. Kaplanoğlu, Erdem ve Demirkubuz da ahlaktan ve inançtan söz ediyorlar.

HER ŞEY AHLAKİ
‘Daha İyi Bir Dünyada’nın orijinal Danca adı (Haevnen) ‘İntikam’ anlamına geliyormuş. Bu tema onu geçtiğimiz yılın yabancı film Oscar’ını alan filmi ‘Gözlerindeki Sır’la da akraba kılıyor. O film de açıkçası, dizi film estetiğinin ötesine geçememişti ve politik meseleleri fena halde yüzeyselleştiriyordu.

‘Daha İyi Bir Dünyada’nın başkahramanı Anton adlı bir misyoner doktor. Batılı insanın Afrika ve Afrikalıyla ilişkisinde kendisini nasıl gördüğünü gayet iyi özetliyor Anton’un tavrı. Filmin bu Batılı kahramanı, Afrika’nın makûs talihinde hiçbir olumsuz rol oynamıyor. Oraya tamamen insani amaçlarla gitmiş, kötü Afrikalıların zulmüne uğrayan mazlum Afrikalılara sağlık dağıtıyor. Kör gözüm parmağına Hıristiyanlık simgeleri yok filmde ama bariz bir Hıristiyan misyoner ahlakı var. Anton’un hizmet verdiği Afrikalıların Müslüman oluşu da dikkat çekici. Batılı, Müslüman dünyayla olan ilişkisini de bu filmde temize çekebilir. Zorbaların elinde acı çeken Müslüman halklar, iyi kalpli Batılı’nın desteğiyle o zorbadan kurtuluyor filmde. ‘Daha İyi Bir Dünyada’ Oscar almasın da hangi film alsın?

İntikam üzerinden terör ve teröre karşı savaş meselesi de var filmde. Anton kendisine tokat atıldığında tıpkı İsa gibi karşılık vermeyen, neredeyse diğer yanağını da çeviren biri. Anton’un 10-11 yaşlarındaki oğlu Elias’ın arkadaşı Christian (Hıristiyan demek oluyor) ise kanserli annesinin ölümünden sorumlu tuttuğu babasını affetmeyen ve intikam alma gereğini ilke edinmiş bir küçük oğlan. Christian herkesten ve herkes için intikam almayı hayata geçirirken teröre karşı savaşı (terörü) simgeliyor. Filmin bu anlamda Bush’un önderlik ettiği, 11 Eylül’ün intikamını kılıf edinen Batı’nın saldırgan politikalarına bir eleştiri getirdiği söylenebilir. Ama tabii son derece yüzeyde dolaşarak ve her şeyi ahlaki bir meseleye indirgeyerek. Christian’ın teröre karşı terörle mücadelesi kötü sonuçlar doğuracak ve Christian iyi bir Hıristiyan olma yoluna girecektir elbette.

Yazının başlığını ben bulmadım, Village Voice dergisinin yazarı Ella Taylor’dan ödünç aldım. Merhamet pornosu bu filme çok iyi uyan bir tanım bence de.

Son söz olarak: Ne Hıristiyan ahlakınız, ne ekonomik sömürünüz ne de bombalarınız! Gölge etmeyin başka ihsan istemiyoruz!

Büyüme ve kopuş

TARİH:  20 Nisan 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Zefir

Aslında birden fazla kopuştan söz ediyor ‘Zefir’. Kayıp ve kopuş teması, insan – insan, insan – hayvan ve hayvan – hayvan arasında tekrarlanarak filmin bütününe yayılıyor…

Abu Dabi Film Festivali’nde Netpac jürisinin Zefir’e  verdiği birincilik ödülünün gerekçesi şöyle ifade edilmişti: “Bir kopuş ve büyüme öyküsünü son derece duyarlı ve kontrollü bir biçimde ve çarpıcı bir sinematografiyle anlatması nedeniyle Zefir en iyi film ödülüne layık görülmüştür”. Aslında birden fazla kopuştan söz ediyor ‘Zefir’. Film anneler ve kızlarının o son derece zor sevgi-nefret  ilişkisine odaklanıyor ve hemen hemen hiçbir zaman kavramsal bütünlüğünden uzaklaşmıyor.

Adını filme  veren 11 yaşındaki kız çocuğu Zefir annesinden kopuyor filmin ana damarındaki öyküde. Zefir’in annesi de sadece kızından değil,  kendi anne ve babasından da kopuyor.  Hayvanlar aleminde ise bir buzağı annesini kaybediyor. Keza kaybolan ineğin sahibi kadın da öz kızını kaybetmiş gibi bir yasa bürünüyor ve “kara kızım” diye hitap ettiği ineğine ağıtlar yakıyor. Böylelikle kayıp ve kopuş teması, insan – insan, insan – hayvan ve hayvan – hayvan arasında tekrarlanarak filmin bütününe yayılıyor. Kayıp duygusunu, Kazım Koyuncu’yu hatırlayarak da yaşıyoruz filmde.  Fakat bunca kayıp melankoliye kapı açmıyor. ‘Zefir’ bize cevaplar vermekten çok sorular sordurtmak istiyor. Film, annenin siyasi olmaktan çok sosyal bir sorumluluk duygusuyla kızını terk ettiğini hissettiriyor.

ZEFİR’İN DERDİ ANNESİNE KAVUŞMAK

Yukardaki cümleler Abu Dabi Festivali ile ilgili yazımın biraz rötuşlu hali. Konuyu özetlemek gerekirse: Karadeniz’de bir yaylada geçiyor film. Ergenliğe geçiş yaşındaki Zefir yaz tatili için anneannesi ve dedesinin yanına gelmiş. Onunla ilgilenen bir köylü oğlan var ama Zefir çocuğa ilgisiz. Onun asıl derdi uzun zamandır görmediği annesine kavuşmak.

Kâbuslarında annesinin ilgisinin yeni doğurduğu çocuğa yöneldiğini, bu çocuğun bir tür canavar olduğunu görüyor. Annesini kaybetmekten korkan Zefir’in babası ile ilgili ise bir şey bilmiyoruz. Sadece fiilen kızının hayatında yer almadığını biliyoruz. Ölmüş mü yoksa ailesini terk mi etmiş belli değil. Annenin çıkagelişi enteresan. Önce bir çift askeri olabilecek bot, ardından da bir avcı/asker pantolonunun paçalarını görüyoruz. Gelenin bir kadın olduğunu işaret eden hiçbir simge yok. Tam tersine erkeklik sembolleri ile dolu bir kadın Zefir’in annesi. Gelişinin geçici bir geliş, amacının veda etmek olduğunu anlıyoruz sonradan. Hem anne -babasıyla, hem de kızı Zefir’le bağlarını koparmaya gelmiş genç kadın. O, bir militan ama kelimenin çağrıştırdığı anlamda politik bir militan değil. Dünyayı kurtarma hedefine kilitlenip, kendi ailesini, çocuklarını ihmal eden solcu militan tipine aşinayız. Ama ‘Zefir’de karşımıza çıktığı şekliyle politik değil, sosyal bir davanın, bir parti ya da sol örgüt değil, bir sivil toplum kuruluşunun militanına aşina değiliz. Dolayısıyla Zefir’in annesi, erkeksi sertliği ve apolitik militanlığıyla sanki hem iki cinsiyeti, hem de iki farklı dönemin insan tipini bünyesinde bütünleştiriyor. Annesinin kendisini terk edecek oluşuna, zaten fiilen anne -babasız büyümekte olan Zefir şiddetle direniyor.

Zefir, kahramanın yolculuğuna kadın açısından bakan, rüya mantığıyla işlenmiş, şaşırtıcı  bir film. Birçok uluslararası ödülüne en son İstanbul Film Festivali’nde En İyi Senaryo Ödülü’nü de eklemiş olduğunu belirteyim.

İlk film sendromu

TARİH:  7 Mayıs 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Rıza Kıraç, Küçük Günahlar’da birçok sorunu halletmiş olarak işe başlamış. Oyuncu yönetimi, sahneleme, kurgu başarılı. Ancak ilk filminde çok şey anlatmaya çalışma sendromuna yenik düşmüş…

 KÜÇÜK GÜNAHLAR

Rıza Kıraç sinema yazarı, romancı ve belgeselci olarak zaten uzun süredir tanınan bir isimdi. Küçük Günahlar ilk uzun metraj filmi ve umarız verimli yeni bir kariyerin de başlangıcı olur. Kıraç ilk filminde birçok sorunu halletmiş olarak işe başlamış. Oyuncu yönetimi, sahneleme, kurgu başarılı. Genç oyuncular Esra Ruşan ve Berke Üzrek özellikle iyiler. Fakat filmin sorunu karakterlerinde ve onların birbirleriyle ilişkilerinde. ‘Küçük Günahlar’da birkaç filme yetecek malzeme var. Bu kadar çok malzeme sonuçta ilgiyi dağıtıyor ve ne belli başlı karakterlere yakınlaşabiliyoruz ne de onların ilişkilerine nüfuz edebiliyoruz.

Filmin en istikrarlı hattını grafiker Melik’in Kürt militan (?) fiilan’a ilgisi oluşturuyor. Melik ‘Kaybedenler Kulübü’ modunda bir hayat sürüyor, bir arkadaşıyla ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’ tarzında aynı evi paylaşıyor. Ama film bu kulvarlardan akmıyor. Melik’in ilgisini yoldan geçerken gördüğü ve tav olduğu Kürt kızı çekiyor. Onu tanımaya çalışırken fiilan’ın birlikte yaşadığı eski devrimci/ eski reklamcı/ yeni münzevi şair İsmet’i tanıyor. İsmet’in 12 Eylül’de aldığı yara, abisiyle ilişkisinin kopmasına neden olmuş (ayrıntısı filmde). İsmet bu kopuşların altında ruhsal dengesini yitirmiş, vicdan sorunlarıyla baş edemez olmuş. fiilan İsmet’in şiirlerinde kendini bulmuş ve onunla sevgili olmuş. Ama fiilan’ın da bir abisi var ve fiilan dağa çıkmaya (?) Doğu’ya gidecek.

KUŞAKLAR ARASINDA İLİŞKİ/ÇATIŞMA

Film hem son 30-40 yıllık tarihimize hem de en yakıcı mesele olan Kürt sorununa değinirken asıl meselesini aktaramıyor.  Hangisi filmin asıl meselesi?   Melik’in boşluğu mu? İsmet’in vicdan sorunları mı?  fiilan’ın nasıl olup da İstanbul’u terk edip dağa çıkacak hale gelişi mi? İsmet – fiilan – Melik ilişkisi üzerinden farklı kuşaklar arasındaki ilişki ya da çatışma mı? Devlet terörü mü? Kürt sorunu mu? Tamam hepsi birden de olabilir ama hiçbiri doyurucu olmamış. Yine de filmi saate bakarak izlemedim. Değişik alanlardaki bunca tecrübesine rağmen sanki Rıza Kıraç da ilk filminde çok şey anlatmaya çalışma sendromuna yenik düşmüş…

© 2020 -CuneytCebenoyan.com