Coco Chanel & Igor Stravinsky: Büyük Aşk

TARİH:  17 Ekim 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sanatçı ile kapitalist

Coco Chanel’in maddi gücü ile Igor Stravinsky’nin yoksulluğu. Birbirlerini severler mi? Cevap hayır gibi duruyor. İkisi de birbirini düzmeye çalışır, düzülen yoksul olan olur

Filmin ismindeki büyük aşk lafına bakmayın, filmde oldukça tatsız bir ilişki var. Ve bu ilişkiyi belirleyen şey de Coco Chanel’in maddi gücü ile Igor Stravinsky’nin yoksulluğu arasındaki uçurum. Stravinsky modern müziğin önemli bir ismi. Filmin başında ‘Bahar Ayini’ adlı eserinin 1913’te Paris’te bir skandala dönüşen sergilenmesi var. Klasik eserlere alışık seyirci ‘Bahar Ayini’ karşısında infial yaşıyor vs., vs. (Yıllar sonra “Paris’te Son Tango”nun ilk gösterimini, bu skandala benzetecektir ünlü eleştirmen Pauline Kael). Fakat seyirciler arasındaki modacı Chanel, eseri beğenen azınlık arasındadır. Yedi yıl sonra, Sovyet devriminin ardından Stravinsky artık Paris’te ailesiyle birlikte yoksul bir hayat sürmektedir. Chanel, Stravinsky ailesine evini açar. Karısının hastalığı da Igor’u bu teklife kabule zorlar. Bundan sonra Igor fiilen Coco’nun kapatması olarak yaşar. İkili Stravinsky’nin eşinin ve çocuklarının burnunun dibinde sevişirler. Birbirlerini severler mi, birbirlerine aşık olurlar mı? Cevap hayır gibi duruyor. İkisi de birbirini düzmeye çalışır, düzülen yoksul olan olur. Fakat ne bu ilişkinin ayrıntılarına ne de dönemin sanat ortamına dair pek bir şey var filmde. İki başrol oyuncusu da uyurgezermişler gibi bir performans sunuyor. Tek akılda kalan sermayedar ile sanatçı arasındaki bu eşitsiz ilişki. Kısacası, film de seyircisini durağanlığı ve sıkıcılığıyla uyutuyor.

46. Altın Portakal’ın tortusu

TARİH:  24 Ekim 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sonuç olarak genel kabul gören ödülleriyle ve ileriye doğru atılan adımlarıyla pozitif, film seçimlerindeki yanlışlar ve organizasyon sorunlarıyla negatif bir tablo çizdi yeni Portakal

Adana valisinin de dediği gibi bir Altın Portakal festivalini daha idrak ettik. Bir festivali idrak etmek ne demekse artık. Yazarlarımızın çoğuyla çeliştiğim noktalar var festivalin yeni hali konusunda. Festivalin şehrin uzak köşelerindeki sinemalarda da faaliyete geçmesi Antalya halkı için olumlu bir gelişme, bunda hemfikirim. Fazla gösterişli yanlarının törpülenmesi, halkın portakalı adlı kısa film çalışmalarının yapılması da olumlu gelişmeler. Bunlar ve benzeri iyi niyetli girişimler hak ettikleri övgüyü aldıkları için ben de biraz sorunlardan söz edeyim. Mesela, festival daha sol bir içerik kazandı mı? Bence değil. Öyle olsaydı Tayfun Pirselimoğlu’nun ‘Pus’u elenmez ve yarışmada yerini alırdı. Pirselimoğlu, Yılmaz Güney’in ele aldığı temaları yani yoksulluk ve yoksunluğu ısrarla işleyen en önemli yönetmenlerimizden biri. Filmlerinin seyri seyirciyi zorluyor ama o filmlerin bıraktığı iz de uzun süre insanın üzerinden silinmiyor. Pirselimoğlu’nun ‘Rıza’sı daha önce Antalya’da yarışmıştı ama ‘Pus’ bu yıl yarışmada yoktu. ‘Pus’un yarışmaya seçilen bazı filmlerden çok daha iyi olduğu film eleştirmeni arkadaşlarımın ortak kanısıydı.

FİLM SEÇİMİNDE KISTAS NE?
Abdullah Oğuz’un ‘Sıcak’ının uluslararası yarışmada yer alan iki Türk filminden biri olmasına (diğeri kendini kanıtlamış olan “11’e 10 Kala”) ne demeli? Sinema dergisinin Ocak 2009 sayısında eleştirmenlerin ‘Sıcak’a verdiği oyun ortalaması 5 üzerinden 1,61! Yani, 10 üzerinden 3,22. Derginin o ay değerlendirdiği 10’u Türkiye yapımı toplam 23 film içinde 21. sırada. Kendisinden daha kötü ortalaması olan sadece iki film var. Altyazı (yine Ocak sayısı) dergisinin yıldızlarında ise durum daha da vahim. Sıcak 4 üzerinden 0,90 puan almış. Onluk sistemde bu puan 2,25’e tekabül ediyor. Yirmi beş filmlik (13’ü Türk filmi) listede sondan üçüncülüğü ‘Son Cellat’la paylaşmış. Yani sırf ocak ayı içinde bile ‘Sıcak’tan daha çok beğenilmiş 8-10 Türk filmi var. Hiç beğenilmemiş bu film hangi kıstasla uluslararası yarışmaya seçildi? Sinema eleştirmenlerinin verdiği oy kıstas sayılmayabilir; peki o zaman şunu sormalı: ‘Sıcak’ ulusal ve uluslararası yarışmalarda çok dikkat çekti de biz mi fark etmedik? Yoksa belirleyici olan sanatsal kıstaslar dışında başka şeyler mi?
Bir başka soru: Festivalde dağıtılması veya satılması planlanan kitaplara ne oldu? Bu kitaplardan birine ben de katkıda bulunmuştum, fakat festival geldi geçti kitaplardan hâlâ haber yok! Daha piyasaya çıkmadan işlevsizleştiler. Sinemaların uzak mekânlara taşınması olumluluk yanında bir de olumsuzluk getirdi, o da izlenebilecek film sayısını otomatik olarak azalttı. Çünkü fiziksel olarak bir sinemadan diğerine yetişmek imkânsıza yakındı. Bir ön jüri üyesinin (Can Anamur) aynı zamanda yarışmadaki bir filmin (Kıskanmak) ekibinde oluşu da affedilir bir durum değil. Vecdi Sayar’ın o kişinin filmin gösteriminden sonra sahneye çıkmaması gerektiğini söylediğini Radikal gazetesinde okudum. Eğer Sayar, gerçekten bunu demişse, sorunun sahneye çıkmak ya da çıkmamakla çözülmeyeceğini, sorunun yarışmada filmi olan birinin, ön jüriye alınmış olması olduğunu söylemem lazım. Katalogun devasalığından, broşürün bilgi eksikliklerine, çeviri ve altyazılara kadar daha birçok aksaklık sayabilirim ama lafı uzatmaya gerek yok. Kıssadan hisse: Her iktidar değişikliği sonrasında sil baştan yapmanın manası yok, tecrübeli insanlardan yararlanmak ve belediyelerden bağımsız bir şekilde kurumsallaşmak gerekiyor. Gelecekte diyelim belediyeyi AKP ve CHP dışında bir parti kazanırsa, Altın Portakal yepyeni ekiplerle mi çalışacak? Öyle olursa seyreyleyelim gümbürtüyü.

‘BORNOVA, BORNOVA’ BENİM DE FAVORİMDİ
Esasa, yani belli başlı ödülleri kazanan üç filme gelelim. ‘Bornova, Bornova’nın birinciliği, diğer çoğu ödül gibi genel kabul gördü. İnan Temelkuran adı gibi inanan ve inandıran bir yönetmen. ‘Bornova, Bornova’ 12 Eylül sonrası gençliğinden bir kesitin hikâyesini genelde çok iyi anlatmış. Taksicilik yapmak için otomobil sahiplerinin ağız kokusunu çeken, felsefe okuduğu halde porno fanteziler yazarak hayatını kazanan, solcu ailesinin yaşadığı travmayı anti-sosyal bir kimlik edinerek devralan ve zengin çocuklarla yatarak sınıf atlama umudunu yaşatan gençler bunlar. Film, işsizliği ve boşluk duygusunu duyumsatıyor, kahramanların çıkmazını çok iyi hissettiriyor. Fakat finale doğru, olayların akışı bana çok hızlı, alınan virajlar çok keskin geldi.  Güpegündüz sokakta işlenen bir cinayetin tanığı olmaması, genç kızın nerdeyse saf kötülük sembolüne dönüşmesi, felsefeci/pornocunun şantaj yapması… bilemiyorum bana biraz aşırı geldi açıkçası. Bir de perdede pencereler açılması, ağır çekim gibi üslup denemelerinin filmin atmosferine olumsuz etki ettiğini düşünüyorum.  Bununla beraber, ‘Bornova, Bornova’ benim de favorimdi ve aldığı ödülleri hak etmişti. En iyi erkek oyuncu ödülünü alan Onur Erkan da çok iyiydi.

‘KOSMOS’ DA ALDIĞI ÖDÜLÜ HAKETTİ
Reha Erdem’in ‘Kosmos’u daha tartışmalı bir film oldu. Filmden hoşlanmayan çok insana rastladım. Ben, Reha Erdem’in yaptıklarını yapabilecek çok az yönetmen olduğunu düşünüyorum dünyada. Muhteşem bir görselliği ve muhteşem bir ses tasarımı var filmin. Baştan sona kendisini izlettiriyor da. Fakat filmin postmodern denilebilecek yapısını, ‘new age’e yakın duran felsefesini kendime yakın hissetmiyorum. Karamazov Kardeşler’den, Erdem’in filmi ‘Korkuyorum Anne’ye kadar metinlerarası bir gezinmeye, kolaj denilebilecek bir yapıya sahip film. Baş karakter olan Battal/Kosmos şaman özellikleri taşıyan hayvan/insan/ruh arası biri. Hem sosyal, hem anti-sosyal: İnsanları iyileştirebiliyor ama paralarını çalıyor. Hem ruhani hem şehvani: Kendini ışınlayabiliyor, kutsal kitaplardan alıntılar yapıyor ve kısa zamanda üç kadınla cinsellik yaşıyor. Hiçbir yerde kök salmıyor, çalışmıyor, derin bağlar kurmuyor. Zaten bulunduğu her yerden kaçmak zorunda kalıyor. Talancı bir göçebe de denilebilir ona. Ben bu yaratıkla ne yapacağımı bilemiyorum. Modern dünyaya, emeğin alınıp satılan bir metaya dönüşmesine, militarizme ve sınırlara başkaldırıyı anlıyorum ama şamanizme dönüş bana anlamlı gelmiyor. Ama başta da dediğim gibi filmin muhteşem denilebilecek özellikleri var. Doğal seslerle, fondaki müziğin öylesine olağanüstü bir biraraya getirilişi var ki, Erdem’e besteci desek yeridir. Dolayısıyla ‘Kosmos’un aldığı ödüllere de itirazım yok.

‘KISKANMAK’ HAYAL KIRIKLIĞI YARATTI
Zeki Demirkubuz’un ‘Kıskanmak’ı çoğu kişide bir hayal kırıklığı yarattı. Sanki film bitmemişti ve izlediğimizin, ilerde seyredeceğimiz filmin taslağı olduğu hissine kapıldım. Kötü değildi ama eksikti. Eksikliğin nedeni, Demirkubuz’un film sonrasında söyledikleriyle, benim için açıklığa kavuştu az çok. Demirkubuz, insan duygularının nedensiz olabileceğini ve kitaptaki psikanalitik açıklamaları çıkardığını söyledi. Eğer söylemek istediği insanın rasyonel/akılcı bir varlık olmadığı ise buna ne benim ne de psikanalizin bir itirazı yok. Yani kıskançlığın makûl bir nedeni olması gerekmiyor. Gayet akıldışı bir nedeni, neden de demeyelim işleyiş mekanizması olabilir. Ama bu işleyiş mekanizmasını, mantıksız ve akıldışı olanın mantığını göstermek lazım. Yoksa anlatacak pek az şeyiniz kalır elinizde, ‘Kıskanmak’ta olduğu gibi. Nergis Öztürk zaten en iyi kadın oyuncu rolünde rakipsizdi ve ödülü de tartışmasız bir şekilde aldı. Filmin, bende acilen Örik’in kitabını okuma isteği yarattığını da belirteyim.
En iyi ilk film ödülünü alan ‘İki Dil Bir Bavul’u bu hafta gösterime girdiği için ayrıca ele alacağım. Sonuç olarak, genel kabul gören ödülleriyle ve ileriye doğru atılan adımlarıyla pozitif, film seçimlerindeki yanlışlar ve organizasyon sorunlarıyla negatif bir tablo çizdi yeni Altın Portakal. Gelecek senelerde bu sorunların giderileceğine inanıyoruz.

Osian’s Cinefan Film Festivali

TARİH:  7 Kasım 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Hindistan’ın en önemli film festivallerinden “Osian’s-Sinefan”da Uygar Asan’ın ‘Düğüm’ü ve Hakkı Kurtuluş ile Melik Saracoğlu’nun ‘Orada’ filmi yer aldı
24-30 Ekim tarihleri arasında Yeni Delhi’de 11. Osian’s Cinefan Film Festivali düzenlendi. Festival krizin etkilerinden dolayı geçen yıllara göre küçülmüştü. Bu duruma ve üstelik jüri üyeliği gibi bir konumum olmamasına rağmen yine de beni festivale davet etmeleri doğrusu büyük incelikti. Festivale gitmeden önce de bunun az çok farkındaydım ama gidince daha iyi anladım. Birgün ve şahsım adına doğrusu büyük onur duydum.
Cinefan 1999’da yalnızca Asya filmleri gösteren bir festival olarak kurulmuş. 2004’te Neville Tuli’nin kurduğu Osian’s adındaki sanat kurumu Cinefan’ı bünyesine katmış. Geçtiğimiz yıl film yönetmeni Mani Kaul’un başa geçmesiyle festival Asya filmleriyle sınırlı olan çerçevesini değiştirmiş ve dünyaya açılmış. Mani Kaul “bir filmi konsepte uyduğu için değil, iyi olduğu için festivale almak gerektiğini” düşündüm diyor. Fakat seçilen filmler sonuçta kendiliğinden bazı konseptler de oluşturmaya başlamış. Sosyalizmin çöküşünün etkileri, kapitalizmin insanları içine soktuğu acımasız materyalist ilişkiler gibi…

ECE AYHAN DÜĞÜMÜ
Festivalin tarihi de bu yıl temmuzdan ekime alındı. Değişmeyen şey ise yarışmalı bölümün yine Asya filmleriyle ve yönetmenlerin ilk üç filmiyle sınırlı oluşuydu. Türkiye bu festivalde de güçlü bir varlık gösterdi. Yarışma dışı gösterilen “Süt”, “Sonbahar” ve “Nokta”nın yanı sıra, on iki filmden oluşan uzun metrajlı film yarışmasında Türkiye’den iki film vardı: Uygar Asan’ın üçüncü filmi “Düğüm” ve Hakkı Kurtuluş ile Melik Saracoğlu’nun birlikte yönettikleri “Orada”. Kısa metrajlı film yarışmasında ise Pelin Aytemiz’in “Unutma” adlı filmi yer alıyordu.
Uygar Asan, üçüncü uzun metrajlı filmini çekmesine rağmen ülkesinde pek tanınmıyor. Asan hem kısıtlı olanaklarından hem de kişisel tercihlerinden dolayı filmlerini dijital çekiyor ve 35’e aktarmıyor. Bu da filmlerinin gösterim şansını son derece kısıtlıyor. Ama gösterimi kısıtlayan başka bir şey daha var: Asan’ın filmlerinin ticari şansı da çok az. Seyirciyi oldukça zorlayan, minimal, çok az diyaloglu, uzun plan-sekanslardan oluşan filmleri çok küçük bir kitleye hitap ediyor. Asan’ın da geniş kitlelere ulaşacağına dair boş hayalleri yok. Film ölmekte olan hasta bir babayla ki bu babayı hemen hemen hiç görmüyoruz, oğlunun hikâyesi. Psikanalitik temelleri olan bir öykü bu. Oğlun, babaya hizmet etmekle, babayı öldürmek arasındaki sıkışmışlığı, filmin temasını oluşturuyor diyebilirim. Babaya hizmet ederken onun daha da kötü bir kopyasına dönüşen ve sevgilisini kaybeden oğul nihayetinde kararını verip bu Gordiyon düğümünden çözerek değil keserek kurtuluyor. Ece Ayhan’ın şiirine aşina olmayanlar için de filmin bazı zorlukları var. Kahramanın Ayhan’la kurduğu bağı ancak Ayhan’ın şiirinin ruhuna derinden vakıf olanlar kurabilir herhalde. Oğul, Ece Ayhan’ın mezarını ziyaret ediyor, mezardan toprak alıyor ve denize serpiştiriyor. Filmde önemli yer tutan bu sahneler, çoğu seyirci için bir muamma olarak kaldı. Belki oğul, seçtiği babasının (Ece Ayhan’ın) ölümüyle yüzleşerek, gerçek babasının ölümüne hazırladı kendisini. Asan’ın kendi vizyonu doğrultusunda filmler yapmasına, kararlılığına ve inadına hayran olmamak mümkün değil. Ama keşke derdini biraz daha anlaşılır kılabilse ve seyircisini daha az zorlasa ve nihayetinde Asan’ın filmlerini keşke vizyonda görebilsek. Kısacası ben Uygar Asan’ın (dinlemez ama) gayet az ama öz diyaloglu sahnelerinden daha fazla görmek istiyorum. Bazılarımız işitmeden yeterince anlamıyor, ne yapalım.

BÜYÜK ÖDÜL SURİYE’YE GİTTİ
Yarışmadaki diğer Türk filmi olan “Orada” yönetmenleri Hakkı Kurtuluş ve Melik Saracoğlu’nun ilk uzun metrajlı filmleri. Oldukça Ingmar Bergman tadı taşıyan bir aile dramı “Orada”. Kardeşler arsındaki kıskançlık temasıyla da Demirkubuz’un “Kıskanmak”ını da uzaktan hatırlatıyor. Bu kez karşımızda neredeyse tamamen dağılmış bir aile var. “Pandora’nın Kutusu”nda olduğu gibi annenin kaybolmasıyla (sonradan intihar ettiği netlik kazanıyor) birbirinden çoktan kopmuş biri erkek (Fransa’da yaşıyor), biri kadın iki kardeş İstanbul’da bir araya geliyorlar önce. Annenin cenazesinden sonra da, haber ulaştıramadıkları babalarını bulmaya Büyük Ada’ya gidiyorlar. Burada uzun bir gece boyunca o güne kadar biriktirilen öfkeler, kırgınlıklar ortaya dökülüyor. Bu bölüm çok etkileyici. Fakat filmin kastinginde sorunlar var. Dolunay Soysert rolünü iyi canlandıramamış. Onun oyunculuğunun önemli olduğu sahneler bu yüzden çok şey yitirmiş. Sinan Tuzcu da vasat bir oyunculuk sergilemiş. Filmde oldukça uzun ve ayrıntılı verilen ölü yıkama sahnesi yakınlarda vizyona giren Oscar ödüllü “Son Veda”yı akla getiriyor. Ama “Son Veda” ne kadar rahatsız edicilikten kaçınmışsa, “Orada” sanki o kadar rahatsız etmeyi amaçlamış. Ama bu amacın “katı bir gerçekçilik” dışında neyi hedeflediğini bilemedim. Yani ölü yıkamada bulunan kız kardeş bundan nasıl etkileniyor, göremedim. Keza adadaki papaz karakteri niçin vardı bilemedim. Ama “Orada” işlevsiz bir ailenin içindeki çatlakları, fay hatlarını ortaya koymada çok kayda değer bir iş. Kurtuluş ve Saracoğlu sinemamız için büyük bir kazanç. Bergman için hazırladıkları filmi heyecanla bekliyorum.
Festival’de ana jürinin verdiği büyük ödülü Suriyeli yönetmen Hatem Mohammed’in “Uzun Gece” adlı filmi kazandı. “Uzun Gece”nin yapısı “Orada”yı andırıyor. Bu kez bir anlamda kayıp olan, 20 yıldır hapiste bulunan üç babanın, üç politik tutuklunun serbest kalacağını haber alan aile üyelerinin, onu bekleyişleri ve bu sırada yaşadıkları hesaplaşmalar söz konusu. Suriye’nin politik tarihine aşina olmamak filmden bir şeyler yitirmemize neden oldu ama başarılı bir ilk filmdi “Uzun Gece”. Film politik niteliğinden dolayı yönetmenin ikinci filmi olan “Selena”dan sonra gün yüzü görebilmiş ve Taormina’da da en iyi film ödülünü almış.
En iyi erkek ve kadın oyuncu ödüller ise İranlı yönetmen Behnam Behzadi’nin (tam adı Behzadboroujeni) “Gömülmeden Önce” adlı filminin oyuncuları Ali Reza Aghakhani ve Negar Javaherian’a gitti. Bu kez de geçmişinde politik bir hapislik yaşamış olan bir kahraman vardı filmin odağında. Siamak, tıp fakültesinde öğrenciyken politik eylemlerde bulunmuş, hapse girdiği için okuldan atılmış ve daha sonra hayatı kaymış bir karakter. Yaşamını minibüs şoförlüğü yaparak kazanan Siamak, 40. doğumgünü yaklaşırken hayatını kaydıran insanlarla hesaplaşmak ve ardından intihar etmek kararını verir. Ama bir başka araçta çantasını unutmuş genç bir kadınla tanışacaktır. Bu tanışmanın Siamak’ın nihai kararını uygulamasını engelleyip engellemediği ise muğlak.
Bu yıl festivale davet edilen konuk sayısını sınırlamak için ilk kez FIPRESCI (uluslararası sinema yazarları federasyonu) ve NETPAC (Asya sinemasını tanıtım ağı) jürileri üç kişilik tek bir jüride birleştirilmişti. Bu jüri iki kurum adına ödül verdi ve iki filmi birden birinci seçti. Bunlar yine “Uzun Gece” ve festivalde başka birçok daha ödül alan Hintli yönetmen Paresh Kamdar’ın “Kargosh”u oldu.

‘KISKANMAK’ Bir hayal kırıklığı

TARİH:  10 Kasım 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Kıskanmak” üzerine Antalya Film Festivali vesilesiyle yazmıştım. Filmi seyrettikten sonra Nahid Sırrı Örik’in aynı adlı romanını ve Sinema ve Altyazı’daki Demirkubuz söyleşilerini okudum. Demirkubuz’un hayata bakışıyla benimki arasında şu an itibariyle çok fark var, aynı bakmamız da gerekmiyor elbette. “Kıskanmak” etkileyici bir film ama bende bıraktığı temel izlenim eksiklik hissi oldu. Romanla farklılıklarını da bir eleştiri konusu olarak ele almak saçma. İki ayrı eser var ortada. Zaten filmi izlediğim sırada daha romanı okumamıştım ve eksilenin romanda olanlar olduğunu doğal olarak düşünmüyordum.
Film 1930’lar Zonguldak sosyetesi içinde geçiyor. İki temel karakter var: Seniha ve Mükerrem . Mükerrem maden mühendisi Halit’in genç ve güzel karısı, Seniha ise yine Halit’in çirkin ve evde kalmış kız kardeşi. Bir de homme fatal yani vamp delikanlı Nüzhet var. Nüzhet ise kentin en zengin ailesinin çocuğu, henüz bir ergen sayılır. Ama yine de çok çapkın ve bütün kadınlar onun yatağına atlamak için fırsat kolluyor. Zenginlik ve taşradaki seçenek azlığı dışında aslında bunun çok açıklaması yok çünkü Nüzhet kadınların iddia ettikleri gibi olağanüstü güzel bir çocuk değil (Chabrol’ün “İkiye Bölünen Kadın” filmindeki zengin piçi hatırlatıyor Nüzhet). Film Mükerrem’in hızlı bir şekilde Nüzhet’in kollarına düşmesi ve yaşadıkları ekseninde ilerliyor başlarda ama sonra asıl karakterin Seniha olduğu ortaya çıkıyor. Seniha’nın abisiyle çok ciddi derdi var ve bütün isteği onun yıkımını görmek. Asıl kıskandığı Mükerrem değil, Halit. Ve öykü fırsatları değerlendiren Seniha’nın abisini ve dolayısıyla Mükerrem’i ve Nüzhet’i trajik bir yola sokmasının hikâyesi olarak devam ediyor.

NEYİ YAPMIYOR?
Kıskanmak insanın temel duygularından biri. Neden seviniyoruz, neden öfkeleniyoruz, neden korkuyoruz sorularının, daha doğrusu neden duygulara sahip yaratıklarız sorusunun bir cevabı herhalde yok. Hayvanların da duyguları var, kim bilir belki bitkilerin bile… Ama haset galiba insana özgü bir duygu. Kimseden, “duygular neden var?” gibi cevabı olmayan bir soruyla uğraşmasını beklemiyorum. Ama kimi insanda hasedin neden belirleyici duygu olduğunu, kiminde olmadığını anlamak isterim. Resmin bütününü göremesek de ve buna imkân olmasa da, anlamak çabası önemli. Bir şeyler katmaya çalışmak önemli. “Kıskanmak” işte bunu yapmıyor. Seniha’nın çirkinliği ve dolayısıyla erkek ilgisinden mahrumiyeti tek neden gibi duruyor. Çirkinlik ve fiziksel yetersizlik, kişide, güzel olana yönelik bir kıskançlık doğurur, bu anlaşılır bir şey. Ama nasıl her çirkin insan intikam planlarının esiri olmazsa, her güzel insan da haset duygusundan muaf değildir. Hatta insanın çok daha akıldışı, irrasyonel bir yaratık olduğunu söylemek de mümkün. Daha varlıklı olduğu, daha fazla ilgi görmüş olduğu halde, kendini kardeşinden daha yoksul, daha az ilgiye mazhar olmuş hisseden kişi sayısı az değildir. Hem sonra mahrum olanların kötülüğünden çok, imkân sahibi olanların kötülüğüne daha fazla maruz kalmıyor muyuz? Nüzhet bunun bir örneği olarak var zaten filmde, hem zengin hem yakışıklı ve ahlaken tiksinç bir çocuk…
“Kıskanmak” aslında yapmak istediğinin tam tersini yapıyor, Seniha’nın yaptığı kötülüklerin temelindeki kıskanma duygusunu nedensizleştirmek yerine, basit bir mahrumiyet kavramı üzerinden açıklıyor. Bu anlamda Çağan Irmak’ın “Karanlıktakiler”de yaptığı açıklamanın gerisine düşüyor. Orada bir süreç, başka insanlarla etkileşim içinde gelişen bir varoluş hali vardı. Kahramanının psikolojisini çok daha basit bir şeye indirgiyor Demirkubuz. Ve söyleşilerinde gördüğüm kadarıyla ahlakçı bir noktada duruyor.  Herkeste benzer duygular var ama ahlaklı olanlar kötülüğün egemenliği altına girmeye direnebiliyor, ahlaktan yoksun olanlar direnmiyor. Bu bakışın bir şey açıklamadığını, nihayetinde dinsel olduğunu düşünüyorum. İnsan bundan çok, çok daha karmaşık bir varlık ya da “mahluk”. Psikoloji biliminin söylediği çok daha fazla ve anlamlı şey var insan hakkında ve bunlar Demirkubuz’un söylediği gibi kişiyi topluma uyumlu hale getirme çabaları olarak küçümsenip kenara atılacak şeyler değiller (öyle çabaların da varlığını yadsımıyorum). Kısacası “Kıskanmak”, kahramanı Seniha’nın nihayetinde kendi hayatını da daha yoksun ve yoksul bir hale getiren eylemlerine ışık tutamamış, onları anlama konusunda seyircisinin ufkunu açan ipuçları vermekten, sezgi düzeyinde de olsa yeni bir şeylere işaret etmekten yoksun kalmış bir film. Bir de Demirkubuz filmlerinden alışık olduğumuz, insanın iliğine işleyen oyunculuk performansları bu filmde yok. Ama elbette bir Demirkubuz filmi görülmeye değerdir. Baştaki balo sahnesinde, ortamın sakilliğini yansıtmasındaki başarısı ve romanı okuma isteği uyandırması bile filmi görmek için yeterli sebep.

2012 Global bir kriz ve G-8

TARİH:  14 Kasım 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Güneşteki patlamalar, tarih 21 Aralık 2012’ye yaklaştıkça şiddetlenir, yer kabuğu parçalanmaya başlar ve batan dünyanın ardından geriye ABD başkanı kalır!
Geçen hafta gösterime giren ‘Yasak Bölge 9’ Güney Afrika’da geçiyordu ve orta sınıfın sınıf düşmesini, ötekileşmesini anlatıyordu. ‘2012’ Güney Afrika’da geçmese de orada son buluyor ve bu sefer sınıf düşmekten ziyade öbür dünyaya düşenler sadece orta sınıf değil, bir milyar Euro’nun altında parası olan herkes. Bu da neredeyse bütün dünya nüfusuna denk geliyor. Çünkü kriz tam anlamıyla global bir kriz.
Ama ekonomik değil, fiziki bir kriz. İki filmde de ekonominin adı geçmese de, söz konusu olan krizler ve tehlikeler ekonomik tehlikeleri, yaşadığımız büyük krizi simgeliyor. İki film de böyle düşünmemiz için yeterince malzeme sunuyor ve tabii ki iki film de bugünün dünyasına sesleniyor ve ondan ilhamını alıyor.

DEPREMLER, PATLAMALAR, TSUNAMİLER…
‘2012’ insan eliyle yapılmamış bir çevre felaketini anlatıyor. Mayalar yüzyıllar önce dünyanın sonunun 21 Aralık 2012’de geleceğini saptamışlarmış. Güneşteki patlamalar bu tarihe yaklaştıkça giderek şiddetlenir ve bu patlamalardan uzaya salınan bir takım parçacıklar dünyanın merkezindeki lav kütlesiyle etkileşime geçer.
ABD Başkanı, G-8 zirvesini toplar, Sarkozy, Berlusconi ve Merkel benzerlerine durumu açıklar: Bildiğimiz anlamıyla dünyanın sonu gelmektedir. Dışarıda tabii ki bir Hollywood filminde gösterilmesini beklediğimiz gibi vandalca şiddet eylemleri yapan protestocular da tabloda yerlerini almıştır. Sonunda yerkabuğu parçalanmaya başlar. Depremler, volkanik patlamalar, heyelanlar ve tsunamiler birbirini izler.
Sonra öğreniriz ki, bu toplantıdan bir karar çıkmıştır ve dört adet devasa gemi inşa edilmiştir. Bu gemilere binmenin fiyatı ise 1 milyar Euro’luk biletleri almaktan geçmektedir. Bu kararlardan haberdar olan ABD başkanı yine de tam bir gönül adamı olarak resmedilmeyi başarır.
Batan dünyayla birlikte kalır gerçek bir kaptan olarak. İş işten geçtikten sonra da olsa halkın bilgi edinme hakkını düşünür falan. Sürekli kaygılı bir baba edasıyla fısır fısır konuşur. Diğer liderler pıllarını pırtlarını toplayıp gemilere binerken o gözü yaşlı çocuklara şefkatli elini uzatır. Tam bu G-8 zenginleri (ABD başkanı hariç) yoksulları sattı derken, o da ne? Yine bir ABD’li, muhtemelen başkanın halefi ve müstakbel damadı duruma el koyar. Onun “insanlık öldü mü?” tarzı söylevi karşısında Merkel filan göz yaşları içinde gemiye halktan bir miktar adam almayı kabul eder. Aslında gemiye son anda girenlerin çoğunun yine de bilet almış ama arızalı gemiyle yola çıkamamış olan zenginler olduğu el çabukluğuyla ört bas edilir.

GELECEK: GÜNEY AFRİKA!
Mesaj: Siz G-8’e güvenin dünya halkları, onlar bencil görünseler de yine de sizi kurtaracaktır! Global krizden yine onların, Sarkozy’lerin, Merkel’lerin, Obama’ların önderliğinde çıkacağız! Gemiler, tek ayakta kalan kıta olan Afrika’ya, orada da bula bula Güney Afrika Cumhuriyeti’ne yönelir. Ne de olsa orada da beyaz bir uygarlık var ve gelecek ne yazık ki Güney Afrika olacak, ‘Yasak Bölge 9’un yönetmeninin dediği gibi.
Filmin sadece görsel efektlerden oluştuğunu, aksiyon seyredenlere hitap ettiğini, bir mesaj filan içermediğini yazan bir sürü eleştirmen var. Hollywood yapımcıları bu eleştirmenlerden çok daha akıllı maalesef. Böyle büyük filmler her zaman ağır bir ideolojik misyon da taşırlar. Tabii ki sistemin belkemiğini oluşturan orta sınıf aile de bu filmlerde önemli bir rol edinir. Film dağılmış bir ailenin yeniden toparlanmasının, babanın çocukları üzerindeki otoritesini yeniden tesis edişinin de hikâyesidir aynı zamanda.
Filmin mesajı ve görsel efektleri yerli yerinde ama gerisi bazı ABD’li eleştirmenlerin de görmeyi başardığı gibi fazla salakça. Bu kadarını onlar bile tespit ve teslim ediyor. Yoksa o eleştirmenler de yapımcılarla aynı gemideler ve benim gibi salaklara oradan el mi sallıyorlar?

NEŞELİ HAYAT

TARİH:  28 Kasım 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Büyüklere masallar
Yılmaz Erdoğan bu kez sıradan bir insanı, kültürel olarak yabancı olduğu, ekonomik açıdan ulaşamayacağı bir ortam içinde anlatmış
Bursa İpek Yolu Film Festivali’nde Altın Karagöz’ü talihsiz bir adamın traji-komik öyküsünü  anlatan ‘Bahtı Kara’ya vermemizin hemen ardından yine talihsiz bir adamın öyküsünü anlatan filmle karşılaşmak sürpriz oldu. Fakat fark daha filmlerin adlarından başlıyor, birisi karanlığa vurgusunu yapıyor, diğeri ironik de olsa neşeye.
Yılmaz Erdoğan, ‘Neşeli Hayat’ı tasarlarken hiç şüphe yok ki Frank Capra’nın ünlü  filmi ‘Şahane Hayat’tan esinlenmiş. Filmlerin benzerlikleri sadece adlarında değil, yılbaşı döneminde geçmelerinde, kaybolan bir paranın bulunuşunda, ters gitmekte olan bir sürü şeyin sonunda tatlıya bağlanmasında ve hayatı kutsamasında. Ama Erdoğan başarılı bir film yapmış ve ortaya uyarlama tadında bir iş değil hakiki bir Türk filmi çıkmış. Eline sağlık!

RIZA’NIN MACERALARI
Filmin kahramanı Rıza önce iş yapmayan lokantasını kapatıyor, sonra doğrudan pazarlama yapan bir şirketin mallarını satmaya başlıyor. Fakat talihsizlik Rıza’nın yakasını bırakmıyor ve ‘Neşeli Hayat’ adlı hijyen vb. ürünleri satan bu şirketin malları, içerdikleri kimyasal bir madde Sağlık Bakanlığı’nca yasaklandığı için toplatılıyor. Rıza ve onun peşinden sürüklediği arkadaşları ellerinde satın almış oldukları mallarla kalakalıyor. Rıza önce terlik kostümü içinde canlı reklam olarak ardından da Noel Baba kostümü içinde bir oyuncakçı dükkânında iş buluyor. Bu arada doğrudan pazarlama işine soktuğu arkadaşlarının açtığı davayla ve salak kayınbiraderi Lokman’la da uğraşmak zorunda kalıyor. Lokman hamile bıraktığı kızla evlenmezse öldürülecek ama düğün yapacak para nerden bulunacak? Rıza’nın eşinin derdi ise çocuk sahibi olmak ama Rıza sevişecek ruh halinde değil.

MASAL İLE GERÇEK
Yılmaz Erdoğan’ın muhtemelen en iyi filmi bu. Yoksul, sıradan bir insanı, kültürel olarak yabancı olduğu, ekonomik açıdan ulaşamayacağı bir ortam içinde anlatmış. Onun sınıf atlama hayallerinin çöküşünü ama yine de umudunu yitirmeyişini, hayata tutunuşunu sergilemiş. Masal ile gerçeklik arasında iyi bir denge tutturmuş. Kendisi de iyi oynamış,
Büşra Pekin ve Ersin Korkut başta olmak üzere oyuncularından da çok iyi performanslar almış. Mekânları iyi değerlendirmiş, ilk sahneler dışında müziği dozunda kullanmış. Bütün hüznüne rağmen, insanın içini ısıtan bir film yapmış. Ama bu tür ‘kendini iyi hisset’ tarzı filmlerin kalıcılık gibi bir sorunları var. Keyifle izleniyorlar ama pek bir iz bırakmıyorlar. Filmden çıktığım sıradaki duygularımla şu anki duygularım arasında çok fark var.
O sırada çok beğendiğimi düşündüğüm bu filmin anısı hızla uzaklaşmaya başlamış bile. Kahramanların yaşadığı her sorunun sonunda kolayca hallolması, her şeyin nihayetinde yolunda git mesi, evet, o an için kendimizi iyi hissetmemizi, katharsisimizi yaşayıp gülümseyerek sinemadan çıkmamızı sağlıyor ama hayat ne yazık ki böyle değil. Olsun, arada sırada büyüklerin de masal dinlemeye/seyretmeye  ihtiyacı var.

Genç İtalyanlar huzursuz!

TARİH:  7 Aralık 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Şimdinin İtalyan sineması fazlasıyla piyasanın egemenliğinde. Bakıyorsunuz ki yola paradan, oyunculardan falan çıkılmış. Anlatılması gereken hikâyeden değil”
2. İtalyan Film Haftası, Alkazar Sineması’nda yapılan sade bir ödül töreniyle geçtiğimiz cuma akşamı başladı. Vivident Özel Festival Ödülü İtalyan Sineması’nın son yıllarda çıkardığı en önemli kadın oyunculardan olan Valentina Carnelutti’ye verildi. Carnelutti Ridley Scott’ın ‘Hannibal’, Steven Soderbergh’in ‘Ocean’s 12’. Theo Angelopoulos’un ‘Zamanın Tozu’ gibi filmlerinde yol alarak kendisine İtalya dışında da bir kariyer çizgisi oluşturdu.

KENDİNİ SANSÜRLEYEN YÖNETMENLER
Carnelutti ödülünü alırken Türk yönetmenlerle de çalışmak istediğini belirtince, biz de kendisiyle hemen biraz konuştuk. Carnelutti, Semih Kaplanoğlu’nu ismiyle biliyor, Nuri Bilge Ceylan’ı ise filmi ‘Üç Maymun’la hatırlıyordu. Oyuncunun söyledikleri doğrusu ilginçti: “Türk sinemasında, bir zamanlar İtalyan sinemasının da sahip olduğu ama artık yitip gitmiş olan bir şeyler var: Samimiyet var, özgürlük var. Türk filmlerinde fark ediyorsunuz ki yönetmen o hikayeyi anlatmak zorunda. Anlatmasa ölür.
Oysa şimdinin İtalyan sineması fazlasıyla piyasanın egemenliğinde. Bakıyorsunuz ki yola paradan, oyunculardan falan çıkılmış. Anlatılması gereken hikayeden değil. Malzeme var hadi bir film yapalım şeklinde başlanılmış işe. Bir de otosansür var, tabii bu da koşullardan kaynaklanıyor. Eğer belli bir tarzda film yapmazsam, gösterim şansı bulamaz diye düşünen senaristler, yönetmenler baştan kendi kendilerini sansürlüyorlar. Berlusconi bütün medyayı satın  aldı ve birçok insanın ağzını bantla kapatmış oldu. Ama halk hala ona oy vermeye devam ediyor. Başbakanlarımızın sıkı arkadaş olduğunu biliyorum.
Yani, siz de dikkatli olun! Berlusconi bir diktatör olmaya doğru hızla gidiyor!” Ödül gerekçesi olarak “trajedi ve komediyi, hiciv ve bağlılığı, dinamizm ve dengeli yorumlamayı bir araya getirebilme özelliklerine sahip, güçlü, tutkulu ve çok yönlü bir oyuncu” olması gösterilen Carnelutti festivalde  ‘Kızıl Gölgeler’ adlı filmle yer alıyor. Bu film son Altın Portakal’da da gösterilmiş ve yönetmeni Maselli Antalya’ya konuk olmuştu. Maselli de filmi hakkında konuşurken Carnelutti ile benzer şeyler söylemişti: İtalyan  toplumunun Berlusconileşmesi  ve bu durumun vahameti yönetmenin temel dertlerindendi. Yönetmen Francesco Maselli’nin II. Dünya Savaşı sırasında aktif olarak faşizme karşı direnişte savaştığını da belirtelim. Maselli festivalin konukları arasında  bulunuyor ve ‘Kızıl Gölgeler’in gösteriminden sonra seyircilerle sohbet edecek.

GELECEKTEN KORKUYORUM
Berlusconi İtalyası ile dertli olan bir başka konuk da açılış filmi ‘Güzel İnsanlar’ın genç yönetmeni Ivano de Matteo idi. ‘Güzel İnsanlar’  bağımsız bir filmdi ve Fransa’da birçok ödül almasına rağmen ülkesi İtalya’da gösterim şansı bulamamıştı. Zaten film de İtalya’nın halinden memnun ama vicdanını da göstermelik eylemlerle temiz e çıkarmak isteyen burjuva aydınları ile ilgiliydi.
Zizek’e sorsanız “hemen ‘ırkçı’ damgasını vuracağı orta yaşlı bir çift, fahişeliğe zorlanan Ukraynalı genç bir kızı kurtarmaya karar verir. Ama “kendisini evinde gibi hissetmesini istedikleri” genç kız gerçekten de kendisini biraz onların eşitiymiş gibi hissetmeye başladığı anda, burjuva aydınlarımızın dişleri uzar, pençeleri çıkar, kurtlaşıverirler. Ivano de Matteo, Berlusconi İtalyasında artık gelecekten fena halde korktuğunu, okul pasosu edinmek için bile bir tanıdık sahibi olmak gerektiğini ve çocuklarına bir eğitim olanağı sağlayabileceğinden kuşkulu olduğunu söyledi, filmin ardından yapılan söyleşide. O da Türkiye ya da başka bir ülkede çalışmaya açık olduğunu belirtti. Ne garip değil mi, genç İtalyan sinemacılar için henüz tümüyle ele geçirilmemiş bir vaha gibi görünüyor Türkiye. Tabii AKP ve Berlusconi’nin sıkı kankası Erdoğan Türkiye’yi de benzer bir çöle dönüştürmek için ellerinden geleni yapıyorlar.
Festivalde gösterilecek diğer uzun metrajlı filmler şunlar: ‘Birçok Öpücükten Sonra’ (Fausto Brizzi), ‘Fortapasc’ (Marco Risi), ‘Giuilia Akşamları Randevulaşmaz’ (Giuseppe Piccioni), ‘Günaydın Aman’ (Claudia Nocce), ‘Bulutların Üzerindeki Ev’ (Claudio Govannesi, ‘Karadeniz’ (Federico Bondi) ve ‘Özgürlük’ (Davide Ferrario). Uzun metrajlı filmler Alkazar Sineması’nda kısa ve belgesel filmler ise Pera Müzesi’nde ücretsiz olarak izlenebilir.

Post-İdeolojik Dünyada İdeoloji: Hollywood!

TARİH:  5 Aralık 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Stand-Up Filozof Zizek
Giderek artan bir aseksüelleşmeye dikkat çeken Zizek, ‘Da Vinci Kodu’
gibi Hollywood filmlerinde artık çiftlerin seks yapmadıklarını belirtti

Sloven felsefeci Zizek son yıllarda hiçbir düşünüre nasip olmayan bir ün kazandı. Zizek, üstelik bu ününü liberalizmin doludizgin gittiği zamanlarda Ekim Devrimi’ni savunarak, klasik Marksizm’e saygıda kusur etmeyerek elde etti. Global kriz sonrası keşfedilmedi, zaten tanınıyordu. Zizek’i başkalarından ayıran özelliği işini eğlendirerek yapması. Zizek gerçek bir şovmen, tabir-i caizse bir tür stand-up filozof. Bana Cem Yılmaz’ın stand-up showlarından daha eğlenceli geliyor Zizek’i izlemek. Zizek’i bugüne kadar “Zizek!” ve “Sorgulanmış Yaşam” gibi belgesel filmlerde ya da youtube’da izlemiştim. Daha önce Türkiye’ye gelişinde kaçırmıştım fakat bu kez 3 Aralık Perşembe günü Boğaziçi Üniversitesi’nde kendisini canlı dinleme fırsatı buldum. Bu konuşmayı kaçırmamam için zaten başlığı yeterliydi: “Post-İdeolojik Dünyada İdeoloji: Hollywood”. Tam benim konum yani. Baştan söylemek gerekirse Zizek’i izlemek yine çok keyifliydi, çok güldük falan ama başlığın içeriği dolmadı. Üstelik kimi anlattıklarını daha önce de belgesellerde, şurada burada söylemişti. Yani benim için ikinci baskı oldu. İki saatlik konuşmanın sonlarına doğru ancak sinemaya gelebildi. Peşrev bölümünde Türkiye ve Avrupa ilişkilerine değindi. AB’yi ‘Dan Brown topluluğu’ olarak tanımlaması çok isabetliydi kanımca. AB’nin Türkiye politikasını ikiyüzlü buluyordu. Bütün Avrupa devletlerinin kendilerini asıl Avrupalı diğerlerini ise barbarlar olarak tanımladığını belirten Zizek’in İngiltere’nin Avrupa kıtasını toptan Osmanlı İmparatorluğu olarak gördüğünü söylemesi üzerine kahkaha koptu.

‘EVLEN VE ÜRE!’
Zizek’in ideolojinin işleyişine dair söyledikleri çok yenilik içeren şeyler değildi kanımca. İdeolojinin kendisini ilişkilerdeki örtük anlaşmalarda, söylenen şeylerden çok söylenmeyen şeylerde, özgürlükçü gibi görünen ama aslında dayatmacı davranışlarda yeniden üretme şansı bulduğunu söylerken bunları çeşitli filmlerden örneklerle de süsledi. Mesela ‘Neşeli Günler’ müzikalinde baş rahibenin kendisini cezalandırmasını bekleyen kahramanımız, cevap olarak ‘Climb Every Mountain’ şarkısını alır. Yani “sen kurallara uyuyor görün ama istediğini yap!” mesajıdır verilen. Ve Zizek kuralların aslında ihlal edilmek için var olduklarını söylüyor. Carpenter’ın ‘Yaşıyorlar!’ filmini övgüyle andı (bu filmde takılan bir gözlük, örneğin ‘Karayipler’de Tatil’ yazılı bir billboard’da aslında ‘Evlen ve Üre!’ yazdığını görünür kılar). ‘Tom & Jerry’ çizgi filminde olan vahşetin bir an gerçekte yaşandığını hayal etmemizi istedi. ‘Kung-Fu Panda’ filminin ideolojinin saf hali olduğunu ileri sürdü. Bu filmde new-age bir felsefe kendisiyle dalga geçilerek servis edilir. İroni ideolojiyi kabul edilir kılar. İdeoloji ise ‘inanmak’a vurgu yapar. Burada anlattığı Nils Boehr’le ilgili hikaye doğrusu pek hoştu. Nobel ödüllü fizikçinin kapısında bir at nalı asılıymış. “Yahu bu saçmalıklara inanıyor musun?” dendiğinde Boehr “inanmıyorum elbette, ama bana, at nalının, inanmasan bile şans getirdiğini söylediler” demiş. Kung-Fu Panda’nın ideolojisi de böyle bir şey: “ustanın yemek tarifinde gizli, özel hiçbir malzeme yok ama önemli olan sizin o malzemelerin çok özel olduklarına inanmanız!”.

DİRENİŞİN BAŞLADIĞI NOKTA…
Bu arada giderek artan bir aseksüelleşmeye dikkat çekti. Seksin fazlasıyla sorunlu bir hale dönüşmesiyle James Bond’un son filmi ‘Quantum of Solace’da olsun, ‘Da Vinci Kodu’ gibi filmlerde olsun artık çiftlerin seks yapmadıklarını belirtti. ‘Beşir’le Vals’in savaşı sosyo-politik bağlamından koparıp bir tankın içine hapsettiğini ve bu sayede anti-militaristmiş gibi göründüğünü ama aslında filmin depolitize edici bir işlevi olduğunu söyledi.
Catherine Breillat’nın filmlerinde porno ile konulu filmleri bir anlamda birleştirerek yutulması çok zor bir iş yaptığını belirtti. Bertolucci’nin ‘1900’ünde toprak sahibine kendi kulağını keserek meydan okuyan çiftçiyle, ‘Dövüş Kulübü’nde Edward Norton’un canlandırdığı karakterin patronu karşısında kendi kendini dövmesi arasında bağlantı kurarak, bu (kendine zarar veren) eylemlerin direnişin başladığı nokta olduğunu belirtti. Ve son olarak Endonezya’da komünistleri katleden kitlesel katiller üzerine yapılan ‘Freeman’ adlı bir belgeseli anlattı. Bu kitlesel katiller, eylemlerini yaparken kendilerine Hollywood’un kötü adamlarını (James Cagney) gibi örnek almışlar. Kısa kesmem gerektiği için ayrıntılara girmiyorum ama Zizek’in her bir film üzerine söyledikleri zaten çoğunlukla ikişer, üçer cümleden fazla değildi. Zizek’i bıraksan günlerce konuşabilir ve bizler de günlerce dinleyebiliriz. Kısacası iki saat ne ona ne bize yetti.

GECENİN KANATLARI

TARİH:  12 Aralık 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ne sağcıyız, ne solcu!
Film eylemi reddederken aslında politik olmayı reddediyor. Bu eylemi ya da şiddete dayalı yöntemleri reddedip yerine başka bir siyaset yapma biçimi de koymuyor
‘Gecenin Kanatları’ son yılların en kötü filmlerinden biri. Her sahnesinin, her repliğinin, her mizanseninin inandırıcılıktan uzaklığı, bayağılığı ve ilkelliğiyle, çiğnene çiğnene sakız olmuş güvercin sembolleriyle, Austin Powers’den arak ‘komik’ tipleri ve bunların üstüne 12 Eylülcü ideolojik ve politik duruşuyla da ‘en kötülerden biri’ nitelemesini hak ediyor ‘Gecenin Kanatları’.  Serdar Akar gibi tecrübeli bir yönetmen müsamere düzeyinde seyreden bu filmi nasıl yapmış?

DEPOLİTİZASYONA KATKI
12 Eylülcü nitelememi hemen açayım. Film sanki 12 Eylül’ü eleştirirmiş gibi yaparak başlıyor. Son derece kötü çekilmiş açılış sahnesinde devrimcilerin yaşadığı bir evi görüyoruz önce. Dönemin 12 Eylül dönemi olduğunu televizyondan ve ‘son derece açıklayıcı’ diyaloglardan anlıyoruz. Derken sivil giyimli bir tim evi basıyor. Resmi giyimli polisleri durduran bu tim belli ki derin devlete tekabül ediyor, yüzeydeki resmi devlet o kadar da kötü olmasa gerek! Ev halkı vahşice katlediliyor. Kahrolsun 12 Eylül vahşeti mi? Hayır, hiç de değil. Film tam da Turgut Özal’ın halefi Mesut Yılmaz’ın ağzından açıkça ifadesini bulan 12 Eylül ve ANAP’ın misyon edindiği ‘depolitizasyon’ sürecine katkıda bulunmayı hedefliyor. Katliamdan kurtulan tek kişi o sırada 6-7 yaşlarında olan Gece adlı bir kız çocuğudur. Sonra film günümüze sıçrar. Gece büyümüş genç bir kız olmuştur ama mantıken olması gereken yaşın da çok altındadır (80 başlarında 6 yaşında olsa bugün 35 olması gerekirdi, oysa Beren Saat’in canlandırdığı Gece 20’lerinde). Neyse bu ayrıntılara takılmayalım. Gece anne ve babasının intikamını almak istemektedir.
Bu nedenle sol bir örgüte girmiş ve intihar bombacısı olmuştur. Sol örgütün lideri de kardeşinin intikamını almak isteyen, sekter ve otoriter bir tiptir. Solculuk, filmde görüldüğü kadarıyla intikam almak istemektir yani.
Bundan başka bu insanların hayatla bir derdi yok açıkçası filmde. Şimdi yanlış anlaşılmasın, yok devrimciler olumsuz çizilmiş yok şu yok bu gibi ilkel bir eleştirim yok filme. Sol, bir intikam isteğine indirgenmiş, örgüt elemanlarının bütün çelişkileri de bir eylemi yapmak veya yapmamağa kilitlenmiş, eleştirdiğim bu. Bu eylem de hem kahramanımızın hem de masum insanların ölümüne yol açabilecek bir şiddet eylemi olduğu için, reddedilmesi gereken bir eylem. Ama eylemi reddederken film el çabukluğuyla aslında siyaseti, politik olmayı reddediyor. Film, bu eylemi ya da şiddete dayalı yöntemleri reddedip yerine başka bir siyaset yapma biçimi koymuyor.  “Ne sağcıyım ne solcu, futbolcuyum, futbolcu” lafını hayata geçiriyor, öneriyor. Gece’nin aşık olduğu genç, futbolcu değilse de sporcu! Türk filmlerindeki kahramanların çoğu gibi Yusuf adında olan ve herkes gibi güvercin besleyen (bakınız: ‘Kara Köpekler Havlarken’, ‘Başka Semtin Çocukları’, ‘Pus’) gencimiz, hayat denilen yarışa bütün benliğiyle atılmıştır! Yusuf 400 metre yarışlarında rakiplerini geçmeye çalışırken, kız kardeşi de üniversiteye girme yarışında iddialı bir ‘sporcu’dur. Filmin savunduğu da bu kardeşler gibi herkesin yarışta yerini alması ve politika denilen intikam ve şiddet dünyasından uzaklaşıp, kendi yuvasını kurmasıdır. 12 Eylül şiddetinin eleştirisiyle başlayan filmin vardığı nokta 12 Eylül’ün depolitizasyon politikasının bir parçası olmaktan ibaret, ne yazık ki.
Ama filmin ideolojisinin eleştirisi, sanatsal başarısızlığını gölgelememeli. Film o kadar ilkel ki, çoğu sahnede gülmemek için zor tutuyorsunuz kendinizi. Oyunculuklar kötü, replikler kötü, hikayede mantık yok, karakter yok, inandırıcılık sıfır. Ama lafı uzatmaya da değmez açıkçası. Sinan Çetin’in ‘Prenses’iyle birlikte anılacak bir film ‘Gecenin Kanatları’. Hangisi daha korkunçtu, şimdi karar vermesi zor…

VAVIEN: Kasabanın küçük insanları

TARİH:  19 Aralık 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Vavien’ filmi hem çok iyimser hem de gayet kötümser bir finale sahip; insanlığın tarihi olarak, geldiği yere benziyor. Her şey mümkün… Cinayet de, barış da…

Vavien Coen kardeşlerden bildiğimiz bir tarzı alıyor ama ona bir de takla attırıyor. Ve bence Coen’lerden daha iyi bir şey çıkıyor ortaya. Coen’lerin filmleri fazla düz ve fazla mizantropik (insan sevmez) duruyor ‘Vavien’ in yanında. Çünkü Vavien beş para etmez bir adamı alıyor, birçok korkunç şeyi yaparken onu izliyor ama sonra öyle bir yerde bırakıyor ki (hem onu hem de seyircisini), ne düşüneceğimizi şaşırıyoruz. Bana bu şaşkınlık iyi geldi.
Şöyle ki filmin içi boş hatta içi miçi olmayan kahramanı Celal (Engin Günaydın) ve ailesi gerçek olsalar ve tesadüfen filmin final sahnesindeki halleriyle onlarla tanışsam, yaşamlarına özenebilir , “işte basit ve mutlu Anadolu insanımız!” diye onları bağrıma basmak isteyebilirim. Çünkü bir pikniği gösteren bu final sahnesinde abisi ve oğluyla çok samimi bir diyalog içinde olan bir adamı, onu seven karısını vb. görüyoruz.
Mutlu son! Ama film boyunca mutsuzluk ve kötülükle dolu bir hayat görmüştük. İşte Vavien’i değişik kılan da bu. Bu, derin kasabanın sırlarını ifşa eden tarzda bir film değil, bin bir zorluktan geçerek hak ettiği mutluluğa kavuşan aile filmi değil, her şeyi karanlık bir nokta da bırakan klasik entelektüel film değil… Bu, Vavien!

BİR CİNAYETİN PLANI
‘Vavien’ ne acayip bir isim bir Türk filmi için. Seyirciye sanki, beni seyretmeye gelmeyin diyen bir isim. Elektrikçilikte bir terimmiş, koridorlardaki ışığı bir noktada yakıp başka bir noktada söndürebilen devrelere denilirmiş. Filmin neden bu adı aldığına seyrettikten sonra siz karar verin. Film mahalli, Tokat’ın Erbaa ilçesi. Herkesin herkese yalan söylediği, erkeklerin karılarını aldattığı, pavyon kadınlarının kasabanın salak esnafını keklediği, kadınların eşlerinden para sakladığı, kayınpederlerin damatlarından nefret ettiği ve daha birçok insani zaafın, kabul edilebilir boyutlarda hüküm sürdüğü bir kasaba Erbaa. Ama filmin kahramanı Celal bu sınırların ötesine geçecek denli sorunlu biri.
Bir cinayeti planlayacak ve uygulamaya koyacak denli ciddi bir vaka Celal. Ama Celal bile biraz hakiki sevgiye maruz kaldığında, toplum tarafından kabul gördüğünde ve ekonomik güvence edindiğinde az çok sevilebilir bir insan olabiliyor. Ama geçmişte yaptıklarını da unutmamız mümkün olmadığı için bu yeni Celal’e temkinli yaklaşıyoruz. ‘Vavien’ hem çok iyimser, hem de gayet kötümser bir finale sahip. İnsanlığın tarihi olarak geldiği yere benziyor Vavien’in finali. Her şey mümkün, cinayet de, barış da.
Vavien’i yılın en iyi filmlerinden biri olarak görebiliriz. Engin Günaydın, Binnur Kaya, Settar Tanrıöğen, Ercan Kesal ve Serra Yılmaz çok iyiler. Binnur Kaya’nın karikatürün sınırlarında duran oyunculuğu özellikle çok ‘vavien’. Tebrikler Taylan kardeşler!

© 2020 -CuneytCebenoyan.com