Bob Dylan’ı burada da arama

TARİH:  Mayıs 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Beni Orada Arama’nın yönetmeni Todd Haynes’i ‘Velvet Goldmine’ ve ‘Cennetten Çok Uzakta’ filmleriyle tanıyoruz daha çok. Yönetmen ‘Velvet Goldmine’da (glam) rock müzisyenlerinin (David Bowie, Iggy Pop) hayatına bakmıştı.

Beni Orada Arama’nın öznesi ise Bob Dylan. Yönetmen Dylan’ın çeşitli dönemlerini, 6 ayrı oyuncuya oynatmış. Bu oyuncular arasında çocuk da var, yaşlı da, erkek de var, kadın da, siyahî de var, beyaz da. Oyuncular Dylan’ı canlandırıyorlar ama canlandırdıkları karakterlerin hiçbirinin adı Dylan değil. Hatta çoğu zaman Dylan’ın yaşadıklarından farklı şeyler yaşıyorlar. Kısacası alışageldiğimiz biyografik filmlerden çok farklı bir filmle karşı karşıyayız.

Marcus Carl Franklin, Woody adında 11 yaşındaki siyaî bir gezgini canlandırıyor. Dylan’ın kariyerinin başında kendine örnek aldığı kişiydi solcu folk şarkıcısı Woody Guthrie. Christian Bale, Jack Rollins adında bir folk şarkıcısı olarak Dylan’ın şöhretinin ilk yıllarını temsil ediyor. Ben Whishaw şair Arthur Rimbaud’un adı altında Dylan’ın başka bir yönünü canlandırıyor. Heath Ledger Robbie adıyla bir sinema oyuncusu olmuş. Richard Gere vahşi Batı’nın son günlerini çaresiz gözlerle izleyen Billy (the Kid). Tabii ki bir de Dylan’ın folk şarkıcılığından, rock idollüğüne yatay geçiş yaptığı dönemi Jude adıyla canlandıran Cate Blanchett var.


Yönetmen en başından beri Jude’un hakiki Dylan’a en çok benzeyen karakter olmasını ve bir kadın tarafından canlandırılmasını istiyormuş. Öyle de olmuş. Bütün bu karakterler kronolojik bir sırayla karşımıza çıkmıyorlar, çoğu zaman iç içe geçiyorlar.


OLANAĞINIZ VARSA İZLEYİN

Bob Dylan’ın hayatını ve eserlerini çok iyi bilen bir Sight & Sound dergisi yazarı filmin bütün sıradışılıklarına rağmen bildik bir biyografik film gibi de işlediğini söylüyor.

Ortanın üstünde Dylan bilgisine sahip bir seyirci olan ben ise filmi yarısına kadar keyifle ve ilgiyle izledim. Ama bir süre sonra, özellikle Richard Gere’li vahşi Batı bölümlerinde kendimi tamamen kaybolmuş hissettim. Konvansiyonel biyo-filmler genellikle basit bir şablonu izlerler. Basit neden sonuç ilişkileri, yükselişi izleyen düşüş ve sonra tekrar çıkış dönemleri olmazsa olmazdır. Açıkçası bu ucuz biyografilerden hiç hazzetmem. Bir neden sonuç ilişkisi kurmayı reddeden Beni Orada Arama bu basitliklere düşmüyor elbette ama insanda bir tatminsizlik de bırakıyor. Eğer olanağınız varsa bu filmle birlikte, tercihen önce, D. A. Pennebaker’in ‘Dont Look Back’ini ve Scorsese’nin ‘No Direction Home’unu da izleyin.


Beni Orada Arama Orijinal Adı: I’m Not There Yönetmen: Todd Haynes Oyuncular: Cate Blanchett, Ben Whishaw, Christian Bale, Richard Gere Türü: Biyografi, Dram Yapım Yılı: 2007 Süre: 135 dk.

İktidar ve kadınlık sanatı

TARİH:  24 Mayıs 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

İki güzel kadın, bir yakışıklı erkek, güzel kostümler ve görkemli mekânlar görmek ve çok sıkıcı olmayan kız kardeş rekabeti seyretmek yeterliyse, Boleyn Kızı işinizi görür. Boleyn Kızı kadın okurlara yönelik pembe romanlar ya da mini televizyon dizileri tadında bir film. Soylu bir ailenin reisinin yani Sir Boleyn’in, kayınbiraderinin de yardımıyla kızlarını Kral VIII. Henry’ye (Eric Bana) pazarlamasını ve bu süreçte kızların başına gelenleri konu alıyor. Boleynler soylular ama maddi açıdan zor durumdalar. Kral Henry’nin derdi ise karısının bir erkek çocuk doğurmamış olması. Tabii bugün bile olduğu gibi, o gün de çocuğun cinsiyeti kadına bağlı bir şey sanılıyor. Hayal kırıklığı içindeki kralın başka kadınlara yöneleceği tahmininde bulunan Boleynler haklı da çıkıyorlar. 

Boleyn kızları kendilerine kalan dar alanda kadınlık sanatının iki ayrı türünü icra ediyorlar. Küçük kız Mary (Scarlett Johansson) mülayim, ezik kadını oynayarak klasik kadınlık kalıpları içinde kalıyor. Babası onu kime verirse, ona aşık olduğuna kendi kendisini de inandırıyor. Kaba saba bir tüccarın eşi de olsa, kralın metresi de olsa hayatından memnun olmaya ve sevildiğine inanmaya çalışıyor.

Büyük abla, filme de adını veren ‘diğer Boleyn kızı’ Anne (Natalie Portman) ise çok daha iddialı bir kadın. Anne kralın metresi olmayı kabul etmiyor ve kraldan, karısından boşanıp, kendisiyle evlenmesini istiyor. Bu süreçte karşısına kim çıkarsa, ister kralın karısı Katherine (Ana Torrent), ister kendi kız kardeşi olsun ezip geçmeye kararlı olduğunu da gösteriyor. Katherine kızlara ‘Boleyn orospuları’ derken de çok da haksız gelmiyor doğrusu. Ama kadına ayrılan mücadele alanı sadece cinsellikse, yapabilecekleri başka bir şeyleri yok onların da.

Ama ipler sonuçta iktidarın tepesindeki kralın elinde ve Anne ipinin her an çekilebileceğinin farkında çünkü kendisi gibi başka iddialı kadınlar da var sarayda, Jane Seymour misali.

Boleyn Kızları’nın tarihe bakışında gerçekçilik veya karakterlerinde psikolojik derinlik filan aramak boşuna. Ama iki güzel kadın, bir yakışıklı erkek, güzel kostümler ve görkemli mekânlar görmek ve çok da sıkıcı olmayan bir kız kardeş rekabeti seyretmek yeterliyse, Boleyn Kızı işinizi görür.

 

Bir mülkiyet kalesi

TARİH:  Mayıs 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yasak Bölge, sınıf farklılıklarının insanları nasıl insanlıktan çıkardığını gösteren, kalbi doğru yerde duran bir film…

 

Meksika’da gecekondularla çevrilmiş bir bölgede kendisini yüksek duvarlar, güvenlik elemanları ve kameralarıyla korumaya çalışan bir site. Müthiş zengin insanlar değil oturanlar, üst orta sınıf daha çok. Birgün bir fırtınada duvarda bir gedik açılır ve üç delikanlı soygun yapmak amacıyla içeri sızar. Ama işleri ters gider. Bir tanesi site içerisinde kalır ve bir sürek avının hedefi olur. ‘Yasak Bölge’ sınıf farklılıklarının insanları nasıl insanlıktan çıkardığını gösteren düzgün, kalbi doğru yerde duran bir film. Dünyanın gidişatına yönelik bir uyarı fişeği gibi. İlgiyi hak ediyor.

 

Yasak Bölge Orijinal Adı: La Zona Yönetmen: Rodrigo Plá Oyuncular: Daniel Giménez, Maribel Verdú, Alan Chávez Türü: Dram Süre: 97 dakika

Aşkın ebedi hakikati(!)

TARİH:  Eylül 2007
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Son zamanlarda illüzyonistler sinemada epey revaçta. ‘The Prestige’ (Prestij), ‘The Illusionist’ (Sihirbaz) ve ‘Hokkabaz’dan sonra şimdi de bir zamanların ünlü illüzyonisti Harry Houdini üzerine bir film karşımızda. Filmi ‘Muhteşem Kariyerim’le yaptığı çıkışı aynı güçte filmlerle sürdüremeyen Gillian Armstrong yönetmiş. ‘Memento’dan (Akıl Defteri) tanıdığımız Guy Pearce, Houdini’yi canlandırmış. Fakat filmin gerçek Houdini’yle pek bir alakası yok. Yani filmde anlatılan olaylar tamamen kurgusal. Hatta bununla da kalmıyor, gerçek Houdini’nin kemiklerini sızlatacak bir ‘ruhu’ var filmin, hem mecazi hem de gerçek anlamıyla.

Filmdeki Houdini gerçekte de olduğu gibi materyalist, bilime inanan biri olarak tanımlanıyor başta. Karşısında ise ruhlarla ilişki kurduğu iddiasıyla hayatını kazanan Mary adlı dul bir kadın (Catherine Zeta Jones) var. Mary’nin 10 yaşlarındaki kızı annesinin sahne hayatındaki yardımcısı aynı zamanda. Houdini, annesinin ölüm anında söylediği sözleri tekrarlayabilecek olanlara büyük bir para ödülü vaat ediyor. Mary bu parayı kapmak istiyor. Ama gerçek şu ki Houdini’nin annesinin ölüm anında ne söylediğini kimse bilmiyor çünkü kadıncağız ölürken oğlu iş gezisinde. Yani Houdini’nin asıl derdi metafizik saçmalıkları ifşa etmek. Oysa yönetmenin derdi, bilime inanan Houdini’yi tuş etmek. Bunu da gerçekle alakasız bir öyküyle yapıyor.

Yönetmen bir basın toplantısında, Houdini’nin hayatını ve mirasını neden çarpıttığı sorusuna, filmin Houdini’yle değil ‘aşkın ebedi hakikati’yle ilgili olduğunu söylemiş. Şu ebediyet meraklıları yok mu! Burunlarının ucundakini göremeyip, gözlerini sonsuzluğa dikiyorlar ama sonuçta hiçbir şeyi göremiyorlar.

Film bir aşk hikâyesi olarak da işlemiyor. Filmin orijinal adı olan ‘Ölüme Meydan Okuyan Eylemler’in niye ‘Öldüren Cazibe’ olduğunu bilemiyoruz. Çünkü filmde kimse cazibeden ölmüyor.

 Öldüren Cazibe Orijinal Adı: Death Defying Acts Yönetmen: Tony Grisoni Oyuncular: Catherine Zeta-Jones, Guy Pearce, Timothy Spall, Saoirse Ronan Türü: Dram, Romantik Ülke: İngiltere, Avustralya

Tuzla’da ölüm ve yaşam

TARİH:  14 Haziran 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

4857’yi herkesin seyredebilmesini diliyorum. Filmin bir ekip işi olduğunu vurgulayan yönetmenlerini ve tüm ekibi de kutluyorum..

4857 ne yazık ki gösterime girmeyecek çünkü orta metraj bir belgesel film. ‘İkinci Nefes’ adlı pespaye Fransız polisiyesi ve ‘Incredible Hulk’ gibi tatsız tuzsuz bir çizgi roman uyarlaması seyrettikten sonra, ‘4857’ ilaç gibi geldi doğrusu ruhumuza. Filme adını veren ‘4857’ iş yasasında bir maddenin numarası. İşçi hakları açısından oldukça geri hükümler içeren bu yasaya zamanında sendikalar karşı çıkmış. Ama Tuzla tersanelerindeki pratik bu yasanın bile çok gerisinde kalınca, şimdi hedef yasanın uygulanması olmuş. ‘4857’ Tuzla’da yaşanan insanlık trajedisine, işçilerin kanıyla, canıyla beslenen bir sanayiye içerden bakıyor, kurbanlara bir yüz, bir kimlik veriyor. Başbakan ve çalışma bakanı da arzı endam ediyorlar filmde. Bu duyarsız politikacıları izlerken işçi sınıfının da Hulk gibi gamma ışınlarına maruz kalmasını ve öfkeli bir deve dönüşmesini diliyor insan. Ama sistem işçilerin maksimum sömürüsü ve minimum örgütlenebilmesi için her türlü önlemini almış. Yine de harekete geçen çıkarsa, kafasına polis copu iniyor derhal. İktidarın sivilini askeri olana tercih ederiz elbette ama mesele orada bitmiyor. Belirleyici olan iktidarın sınıfsal karakteri. Türkiye’nin iş yaşamındaki faşizan uygulamalarda sivil rejimle askeri rejim arasında bir devamlılık var, bir kopuş değil. AKP’nin de bir kopuşu hedeflemediği çok açık. Deniz Ticaret Odası’nın başkanı Kalkavan Tuzla konusunda “İşçi ölebileceğini bilmeli” diyor. Bu kadar basit onlar için, başkasının ölümü. İşçinin ölümü bir doğa olayı adeta. Peki ya işverenin hayatı? Bunları söyleyenler kendi hayatlarını da bir geminin inşası için feda etmeye hazırlar mı?

Bütün bunları düşündüren ‘4857’yi herkesin seyredebilmesini diliyorum. Filmin bir ekip işi olduğunu vurgulayan yönetmenlerini ve tüm ekibi de kutluyorum.

 

Türkiye Türkiye duy sesimizi!

TARİH:  Eylül 2007
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Eskiden Avrupa’da imal edilmiş bir mala sahip olmanın havası başkaydı bu topraklarda. Sağlamlık ve kalite göstergesiydi ‘Made in Europe’ ibaresi. Sermaye, emeğin değerinin ucuz olduğu ülkelere kaydıktan sonra malın nerede yapıldığı değil, hangi markayı taşıdığı önem kazandı. Çünkü artık tüketim mallarının çoğu üçüncü dünyada üretiliyordu. Avrupa’dan aldığınız, Alman markası taşıyan bir spor ayakkabı pekala Türkiye’de üretilmiş olabilirdi.

‘Made in Europe’ bunun tersini yapıyor. Avrupa’da, (pek de olmayan) Türk sermayesi, (yeterince olan) Türkiyeli aklı ve emeğiyle yapılmış bir Türk filmiyle karşı karşıyayız. Avrupa’ya hem sermaye hem de emek ihraç etmiş durumdayız yani.

Film, böylece ‘Made in Europe’ ibaresiyle dalgasını da geçiyor çünkü yüksek prodüksiyon değerleri yerine son derece ucuza kotarılmış bir film var karşımızda. Bu durum bazen handikap olarak da çıkıyor karşımıza. Projeksiyon ne kadar sorumlu bilemeyiz ama filmde ciddi bir netlik sorunu var. Ayrıca seste de bazen çok ciddi sorunlarla karşılaşılıyor. Gürültülü, insanların birbirlerini duymakta güçlük çektiği bir kulüp ortamı canlandırılamıyor mesela.

 KARANLIK AMA İZLEMEYE DEĞER
Ama oyuncuların ve oyuncu yönetiminin başarısı, diyalogların inandırıcılığı bu eksikleri kapatıyor. ‘Made in Europe’ üç bölümden oluşuyor. Üç farklı Avrupa kentinde, Madrid, Paris ve Berlin’de Türk göçmen karakterlerin halini anlatıyor film. Göçmenler derken, erkek göçmenler diye de eklemek gerek. Çünkü kadınlar filmde çok az (ve pozitif) bir rol oynuyor. Erkeklerin durumu ise hiç parlak değil. Köksüzlük sanki zaten çok da sağlam olmayan psikolojilerini iyice çökertmiş. Birbirlerine tutunmaya çalışıyorlar ama bir yandan birbirleriyle de geçinemiyorlar. Kadınlarla ilişkileri içler acısı. Saldırgan bir açlık, yüzeysellik ve feodal değerler ilişkilerini belirliyor. Ne Avrupa’ya aitler, ne de kendi ülkelerine. Hamallık ve dönercilik dışında pek fazla iş seçenekleri yok. Yine de ekmek parası, zorunlu askerlik ve politik baskı onları geri dönmekten alıkoyuyor. Avrupalı ve Türk işverenlerin de işine geliyor, ucuza, sigortasız çalışan bu kaçak işçileri istihdam etmek. Bizimkiler de her fırsatta düzeni ‘aldatarak’, şark kurnazlığını devreye sokarak yollarını buluyor. Karanlık ama kesinlikle izlenmeye değer bir tablo çiziyor ‘Made in Europe’.

 Made in Europe Yönetmen: İnan Temelkuran Oyuncular: Teoman Kumbaracıbaşı, Yolanda Rincon, Murat Maker, Ruhi Sarı, Jose Luis Alcobendas Yapım Yılı: 2008

Defolu deyip geçme!

TARİH:  28 Haziran 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Wanted, yazdıklarınızı 70. dakikada yırtıp atmanıza neden olan filmlerden biri. Ama Türkiye milli takımının futbolu gibi sona erdiğinde ne seyrettiğinizi nasıl yorumlayacağınızı bilemiyorsunuz.

Açılışta bir yazıyla karşılaşıyoruz. Bin yıl önce dünya kaotik bir dönemden geçerken kendilerine ‘kardeşlik’ diyen ve dokumacılardan oluşan bir grup katil, kötüleri öldürerek dünyaya düzen getirir. Ve bugüne geliriz. Sonra film David Fincher’in ‘Dövüş Kulübü’ gibi başlar. Sevimsiz bir işte muhasebeci olarak çalışan, kompleksli müdürü tarafından ezilen, evinde sevgilisinin dırdırına ve kendisini iş arkadaşıyla aldatmasına maruz kalan Wesley Gibson’la tanışıyorız. Panik ataklarından avuç avuç yuttuğu haplarla kurtulmaya çalışır Wesley. Sonra insanüstü bir katilin, birilerini temizlemesini ve akabinde yine mümkün olmayan bir atışla (kurşun virajlar alarak hedefini buluyor) Cross isimli başka biri tarafından öldürülmesine şahit oluruz. Derken Wesley’nin hayatına Fox adında bir kadın kurtarıcı olarak girer; çünkü Cross görünüşe göre Wesley’yi de öldürmeye çalışmaktadır. Wesley’nin kendisini kurtarmaya çalışırken arabanın önüne uzanan Fox’un bacaklarını dikizlemesi ve enselenince özür dilemesi, filmin tek olmasa da en komik anı.

 AĞIR ÇEKİM İZLEYEBİLME YETENEĞİ
Bu badire atlatıldıktan sonra Fox, Wesley’yi ‘Kardeşlik’ örgütüyle tanıştırır. Cross’un öldürdüğü kişi, Wesley’nin babasıdır. Cross örgüte ihanet etmiştir. Wesley de diğer örgüt üyeleri gibi insanüstü güçlere sahiptir. Panik atak sandığı hafakan atakları aslında kalbinin olağanüstü hızlı atabilme ve hareketleri ağır çekim izleyebilme yeteneğiyle ilgilidir. Dokumacılara kimi öldürecekleri, bir dokuma tezgahı (Tanrı!) tarafından bildirilir. Dokuma tezgahında dokunan kumaşlarda defo gibi görünen iplik atlamaları gizli bir kod içermektedir. Bu kod çözülünce ortaya öldürülmesi gereken kötü adamın ismi çıkar. Spielberg’in ‘Azınlık Raporu’nda olduğu gibi kötü adamın yapacağı kötülükler, Amerika’nın Irak saldırısı sırasındaki ‘preemptive strike’ (önleyici darbe) doktrinine benzer bir şekilde, hayata geçmeden engellenir. Yani potansiyel katil, cinayetini işlemeden öldürülür.

 ‘ŞİDDET PORNOSU’ SIFATINI HAK EDİYOR
Bu noktaya kadar korunan dünya düzeninin onaylandığı, katillerin iyi adamlar oldukları (biri hariç hepsi erkek), üstünlüğün genetik, yani irsi olduğu gibi düşüncelerle filmin ideolojisi hakkında bir şeyler kafamızda tam şekillenmişken, film keskin bir viraja girer. Gerçi o ana kadar da kötü adamın adının Cross yani Hıristiyanlığın simgesi olan ‘haç’ anlamına gelmesi bir soru işareti bırakmıştı ama üzerinde çok durmamıştık.

Bir zamanlar sıradan biri olan üstün bir insanın kötülerle son derece kanlı mücadelesini anlatan, insanın ve bazen hayvanların da ete indirgendiği sahneler içeren son derece hızlı bir aksiyon filmi sonuçta ‘Wanted’. Şiddet pornosu sıfatını hak eden, ‘Dövüş Kulübü’nün ironisinden nasibini almamış, çizgi romandan uyarlanmış yeni bir oğlan çocuğu fantezisi… Bu haliyle de yeterince sağda duruyor ama aldığı virajdan sonra tanrı(sı)nın derdinin ne olduğu konusunda kafamızı karışık bırakıyor ‘Wanted’. Belki yaşadığımız çağda artık filmdeki Tanrı’nın da kafası karışmıştır ve neyin iyi neyin kötü olduğunu pek bilmemektedir.

 Wanted Yönetmen: Timur Bekmambetov Oyuncular: James McAvoy, Morgan Freeman, Terence Stamp, Angelina Jolie, Thomas Kretschmann Türü: Aksiyon Ülke: ABD

Kahraman sensin!

TARİH:  Mart 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kung Fu Panda bir Judd Apatow filmi gibi. Baş kahramanı şişko ve beceriksiz bir panda ama sonunda zafer onun oluyor. Panda Po, hayallerinde muhteşem kahramanlıklar yapar ama gerçek hayatta ördek babasının(!) lokantasında garsonluk yapar. Olaylar Çin’de geçmektedir ve birgün çok tehlikeli leoparın hapisten kaçacağı kehaneti tapınağı sarsar. Tapınağı koruyacak olan büyük savaşçı kim olacaktır? Kaplan, maymun, turna, engerek ve herhalde seslendirmede sorun olacağı için peygamber devesi yerine İngilizce adı kullanılan mantis mi? Büyük usta yarışmayı seyretmeye gelen Po’yu seçer sürpriz yaparak.

Filmin mesajı açık ve net: Yeteneklerini geliştirir, korkularını yener, her şeyi başaracağına inanırsan, başarırsın! Başarının gizli formülü bu ya da gizli formül falan yok. Yedi yaşındaki kızımın fikrini sordum, “eh işte” dedi ‘Kung Fu Panda’ için. Bence de. Ama belki erkek çocuklar daha çok severler.

 Kung Fu Panda: Yönetmen: Mark Osborne, John Stevenson Türü: Animasyon, Aksiyon, Komedi, Aile Ülke: ABD Süre: 92 dakika

 

Bir ayrışmama durumu

TARİH:  19 Temmuz 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ben’i olmayan kişi için ‘öteki’ de olmaz. ‘Ben’ her şeye bulaşır, sınır tanımaz ama kendisi olmakta güçlük çeker. Aile içi ilişkilerde ‘ben’ ve ‘öteki’nin ayrışması zordur. Aile fertlerinden birinin bir zaafı ya da kusuru ailenin diğer üyeleri tarfından kendi kusurlarıymış gibi algılanır. Psikoloji bilgim sınırlı olduğu için bu konuda çok ahkâm kesmek de istemiyorum bir yandan. Ama ‘Kız Kardeşim Evleniyor’ psikolojiye bulaşmadan yazılabilecek bir film değil. Çünkü filmin kahramanı ve orijinaline adını veren kişi olan Margot (Nicole Kidman) bir kişilik bozukluğundan mustarip. Muhtemelen narsisistik kişilik bozukluğu yaşadığı. Kendilerinden nefret eder aslında narsisistler (ya da narsistler, Freud böyle kullanmayı yeğlemişti), kusurlarından ötürü sevilemeyeceklerini düşünürler. Kendileriyle uğraşmaları bu yüzdendir. ‘Ben’lerinin sınırları oturmadığından başkalarına da sürekli müdahale ederler. Margot kendinde nasıl sürekli ve sadece kötü özellikler görüyorsa başkalarında da aynı şeyleri görür. İyi şeyler gördüğünde ise bu da ona sadece kendi kötülüğünü hatırlatır. Kendi dengesini koruması için uzaklaştırır iyiyi kendisinden. Oğlunu ve kocasını uzaklaştırmaya çalışması bu yüzdendir Margot’nun. Kendisine onları sevmek için izin verirse sonunda terk edileceğini düşünür çünkü kendisi sevilebilecek biri değildir. Eylemleri sonunda kendi kendisini de doğrular. Ama kimse sevgisiz ve ilgisiz yaşayamaz. Margot yazarlığıyla ilgi ihtiyacını karşılar.

Film bir karıştırmayla başlar zaten. Margot ve oğlu Claude trende yolculuk ederlerken Calude yanlışlıkla annesi sandığı bir kadının yanına oturur. Margot’ya bunu anlattığında Margot bu kadının neye benzediğini çok merak eder, oğlunu utandırmak pahasına geri dönüp bakar. Merak ettiği kendisinin neye benzediğidir herhalde, ‘ben’ini merak eder. Yolculuk evlenmek üzere olan, Margot’un kızkardeşi Pauline’in (Jennifer Jason Leigh) evinedir. Bu ev aynı zamanda baba evidir. Pauline, ipsiz sapsız, tipik bir kaybeden olan Malcolm’le (Jack Black) evlenmek üzeredir. Margot ilerideki bir sahnede oğlu Claude’a, kızkardeşi Pauline’i kastederek “annenin yanına git” der. Margot, Pauline’le ayrışmamıştır, kendisiyle Pauline’i karıştırır. Pauline’nin evlenmesi, Margot için kendisinin evlenmesinden çok farklı değildir. Kendisi boşanmak üzere olan Margot bu evliliği kaldırmaz, onu engellemek için elinden geleni yapar. Pauline için de durum çok farklı değildir. Ablası her şeye rağmen ablasıdır. Onun onayı olmadan hareket etmek de güçlük çeker, ne kadar ayrışmak istese de.

Film birkaç günlük bir dönem içinde geçer ve biter. Film, kahramanlarının bütün kusurlarına rağmen, onlara yine de insani bağlar kurma şansını tanıyarak sona erer.

Noam Baumbach’ı ‘Mürekkep Balığı ve Balina’da tanımıştık. Bu filmi, orijinal adından başlıyarak Fransız yönetmen Eric Rohmer’in izini taşıyor. Filmin orijinal adı ‘Margot Düğünde’, Rohmer’in ‘Pauline Plajda’sını hatırlatıyor ki zaten baş karakterlerden biri Pauline adında. Film tamamen omuz kamerasıyla çekilmiş; oyunculuklar gayet iyi ama Jack Black bazen karikatürleştiriyor karakterini. Aslında filmde bu karikatürleştirme başka yerlerde de göze batıyor ki kimilerince filmin komedi olarak tanımlanması bundan. Birkaç kez güldüysem de filmi komedi olarak tanımlayamam. Fakat film bir karakter betimlemesi olarak başarılı. Ayrıca filmi seyrettikten sonra bir Altyazı dergisi alıp Ayça Çiftçi’nin nefis analizini de okumanızı öneririm.

 

Kız Kardeşim Evleniyor Orijinal Adı: Margot at the Wedding Yönetmen: Noah Baumbach Oyuncular: Nicole Kidman, Jennifer Jason Leigh, Jack Black Türü: Komedi, DramYapım Yılı: 2007 Süre: 93 Dk.

Karanlıklar prensi

TARİH:  26 Temmuz 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kapitalist Abramowitz Rusya’yı ne kadar  kurtarabilirse, Batman de dünyayı o kadar kurtarır..

Kara Şövalye gelmiş geçmiş en kârlı film olma yolunda rekorları kırarak ilerliyor. Amerikalı eleştirmenlerin çoğundan çok iyi notlar aldığı (metacritic.com’a göre ortalaması 82) gibi seyircilerin de gönlünü fethetti ve imdb.com’da ‘Baba’yı yerinden ederek gelmiş geçmiş en iyi film unvanını ele geçirdi. Eh, muhalefet etmenin tam zamanı demek ki. Bir defa film hiç de iddia edildiği gibi, insanlık hali üzerine derin şeyler söylemiyor. Kimi yazarları okuyunca sanki Shakespeare’in Hamlet’iyle karşılaştırılabilecek bir eserle karşı karşıya olduğunuzu düşünürsünüz. Yok öyle bir şey. Yakın zamanın bir başka süper kahramanı ‘Hancock’ gibi, Batman’in de (Christian Bale) halkın gözünde değerinin tartışılır olduğu gerçeği bize sunuluyor filmde ama bu tartışılırlığın nedeni pek anlaşılamıyor. Batman tekaüte ayrılıp yerini görünür bir kahramana bırakmak istiyor ama Joker (Heath Ledger) denilen kötü adam yoluna engel koyuyor. Çünkü Joker, Batman gibi bir oyun arkadaşından mahrum kalmak istemiyor. Batman’in yerini bırakmak istediği kişi olan savcı Harvey Dent, yine pek anlaşılamayan koşullar altında sevgilisiyle birlikte kaçırıldıktan ve sevgilisini kaybettikten sonra yoldan çıkıyor ve kötü adama dönüşüyor. Yani neymiş; iyiler kötülere dünüşebilirmiş. Yahu, Yıldız Savaşları’ndan beri hep aynı hikâyeden sıkılmadınız mı? Bu mu büyük derinlik? Bu arada Harvey Dent’in soyadının niçin ‘diş’ anlamına geldiğini, kötü adama dönüşünce anlayacaksınız. Bu kadar kör gözüm parmağına olur yani. 

BİR TERÖRİST OLARAK ‘JOKER’
Fakat filmin 11 Eylül sonrası Amerika’sı ve onun politikalarıyla yakından ilgisi var. Birincisi Joker bir tür terörist, bir intihar bombacısı olarak resmediliyor. Bir keresinde beline doladığı bombalarla tehdit ediyor düşmanlarını. İntihar bombacıları, (yaptıklarını zerre kadar onaylamadığımı belirteyim) bir defa politik insanlar. Joker apolitik. Neden kötü olduğuna dair iki ayrı hikâye anlatıyor, herhangi biri doğru mu bilmiyoruz. İkisi de onu psikopat yapmaya yeter ama olsa olsa seri katil olur çıkar. Joker’in parayla da alakası yok (ama limitsiz kaynağı var), tek istediği dünyanın yandığını görmek. Böylece onaylamasak da anlaşılır nedenleri olan intihar eylemleri, psikopatlıkla eşdeğer hale getiriliyor. Terör eylemlerinin nedeni, nedensizce ‘dünyanın yanmasını görmeyi istemek’ olarak gösteriliyor. Oysa Irak’ta ve Filisten’de aramadığınız kadar çok neden var, teröre yönelmek için. Joker biraz da ‘Kıyamet’in Albay Kurtz’ünü hatırlatıyor. Kurtz savaşı kazanmak için nasıl kuralsızlığı ilke edindiyse, Joker de aynısını yapmış. Yine bir başka Marlon Brando filmi olan ‘İsyan’ da (Burn/Queimada) aklıma gelen filmler arasındaydı. Batman’in uşağı bir suçluyu yakalamak için ‘bir ormanı yaktıklarını’ söylüyordu filmin bir yerinde. ‘İsyan’da devrimciler orman yakılarak yakalanıyordu, emperyalistler tarafından. Bu da Batman ve ekibini geçmişin ve bugünün emperyalist ABD’siyle özdeşleştiriyor.

MEŞRULAŞAN İŞLER
Evet, bu yapılanlar, orman veya ülke yakmalar, insanları gözlemeler ve dinlemeler hoş değil ama Joker de hoş değil. Dolayısıyla, karanlık şövalyenin karanlık işleri nihayetinde meşrulaşıyor. Bu arada Batman’in gerçek hayattaki Bruce Wayne olarak kimliği de tıpkı Ironman gibi kapitalist bir playboy. Ironman gerçekten öyleyken, Batman’in ilk filmini hatırlayanlar bunun sadece bir vitrin olduğunu biliyor. Yani vitrin olan playboyluk, mültimilyarder kapitalistlik değil; o yine gerçek. Yine dünyayı kurtarmak bir kapitaliste kalmış durumda yani, oysa hayatta dünyayı kan gölüne çevirenler onların doymak bilmez kar arzusu. Bruce Wayne’in playboy olarak eylemlerinden biri, Rus bale ekibinin bütün kadınlarını yatına toplayıp geziye götürmek. Ve bunu akşamki gösterilerini iptal ettirerek yapıyor. Burada artık playboyluk gösterisi gösteri olmaktan çıkıyor, hakarete dönüşüyor. Bizim Karadeniz erkeklerinin bütün Rus kadınlarını orospular (Nataşalar) olarak görmeleri gibi bir durum var. Bale mi sanat mı akşama bilet almış seyircilere sunmamız gereken bir gösteri var mı boş ver diyor Rus balerinler ve para kimdeyse ona koşuyor. Kısaca hepsi orospu. Yuh yani! Rusya’daki vahşi kapitalizm birçok kadının fuhuşa zorlanmasına neden oldu, tıpkı Bruce Wayne benzeri mültümilyarderlerin türemesine de neden olduğu gibi. Birilerinin zenginliğiyle diğerlerinin sefaleti eşzamanlı gerçekleşti. Abramowitz ne kadar Rusya’yı kurtarabilirse, Bruce Wayne de dünyayı o kadar kurtarır.

Filmde Heath Ledger’in oyunculuğu çok beğenildi. Tamam fena değil ama o kadar. Yılanvari dil çıkarmalar çok yaratıcı bir buluş değil bence. Oyuncuların en iyisi Maggie Gyllenhaal; ne zaman gözükse film biraz renkleniyor. Filmin aksiyon sahnelerinin de pek öyle ahım şahım bir yanı yok. Harala gürele işte.

 

Kara Şövalye
Orijinal Adı: The Dark Knight Yönetmen: Christopher Nolan Oyuncular: Christian Bale, Gary Oldman, Heath Ledger, Maggie Gyllenhaal, Morgan Freeman, Cillian Murphy, Aaron Eckhart, Michael Caine Türü: Aksiyon, Suç, Dram, Macera Ülke: ABD Süre: 159 dakika

© 2020 -CuneytCebenoyan.com