Lübnan’da yıkım ve aşk

TARİH:  8 Ağustos 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bombalar Altında, kendine özgü yapısı olan bir film. Bu, belgeselle kurgunun iç içe geçtiği bir yapı. Belki ona en yakın örnek olarak birkaç hafta önce vizyona giren ‘Utanç’ gösterilebilir. ‘Bombalar Altında’ İsrail’in Güney Lübnan’ı imha ettiği saldırının arkasından gelen ateşkes sırasında çekilmiş. Bu öyle, her silahın sustuğu bir ateşkes de değil. Hâlâ arada sırada bombalar patlamaya devam ediyor. Filmin iki başrol oyuncusu dışındaki oyuncularının tümüne yakını yörede yaşayan insanlardan oluşuyor. Bir yol filmi olduğu için de İsrail’in Lübnan’da yarattığı dehşete tanıklık edebiliyor seyirci. Hem insanların acısını hem çevrenin, evlerin, yolların tahrip olmuş hallerini görüyoruz.

Film, Zeina adlı çevresine göre çok şık ve hatta seksi giyinmiş bir kadının Güney Lübnan’a gidecek bir taksi arayışıyla başlıyor. Karşısına bu işi yapmaya gönüllü olan tek bir taksici çıkıyor. Tony belli ki fırlamanın teki. “Ücret kolay abla, sonra hallederiz” diyen, sonra da fahiş bir fiyat çekmeyi planlayan bildik fırlamalardan. Tabii, “kadın da cazip bu arada, belki götürürüz, yol uzun, belli mi olur?” diye düşündüğünden eminiz. Atın ölümü arpadan olsun deyip, riskli bu yolculuğa çıkıyor Tony, Zeina’yla birlikte. Zeina’nın acılı yüzünün arkasında ne olduğunu sonradan anlıyoruz. Dubai’deki kocasıyla ayrılmanın sancılarını yaşarken, küçük oğlunu Lübnan’daki teyzesine göndererek, çocuğun süreçten olumsuz etkilenmemesine çalışmış. Ama kader bu ya birkaç gün sonra İsrail’in bombalaması başlamış. Oğlundan ve kız kardeşinden haber alamayan Zeina onları bulmak için güneye yolculuğa çıkıyor.

Tony’nin de kendi hikâyesi var. Hıristiyan Tony’nin erkek kardeşlerinden biri, İsrail’in daha önceki işgalinde İsrail ordusuyla işbirliği yapmış, sonra da İsrail’e göç etmiş. Diğer akrabalarıyla güneyde karşılaştığında, onlarla kafaca çok uzağa düştüğünü fark ediyor Tony.

Tabii beklendiği üzere, yolda aşka da yer oluyor. Önce Tony, bir resepsiyonist kızla sevişiyor. Bu, birçoklarına garip gelebilecek hızda gelişen bir ilişki. “Savaşma, seviş” sloganı çok güzeldir ama insanlar ölüme yakın oldukları ortamlarda, ahlaki kaygılarını ve sınırlarını kaldırırlar ve barış zamanından çok daha serbest davranırlar. Zeina’nın tam o sırada, yani Tony’yle kız sevişirken, kâbus görüp, yüksek sesle bağırıp, yüz vermediği Tony’nin yanına gelmesini sağlamasında acaba kadınca bir içgüdünün de kıskançlığın da rolü olmuş mudur? İşte böylece Tony’yle Zeina arasında daha yakın bir ilişki başlıyor. Tony fırlama esnaf içgüdülerinden sıyrılma mücadelesine giriyor.

KAYBEDEN İNSANLARIN DRAMI

Kısacası, 10 günde çekilen, amatör oyuncuların çoğunlukta olduğu bir film için, çoğu masraflı projeden çok daha derinlikli insan portreleri ve ilişkileri de sunuyor bize. Özellikle Tony karakteri çok inandırıcı. Film, çok açık bir şekilde İsrail’in terörüne karşı çıkıyor ama bunu siyasal bir söylem tutturarak yapmıyor. Yaşanılan dehşeti göstererek yapıyor. Bu cinayetleri ve yıkımı savunmak için, insanlıktan çıkmak lazım. Film Hizbullah’a da çok az değiniyor. Bir cenazenin, politik bir gösteriye dönüştürülmesini gösterirken, Hizbullah’ın da karşısında olduğunu seziyorsunuz yönetmenin. Ama ‘Bombalar Altında’ açık bir siyasi söylem tutturmuyor. Ön plana insani dramı koyuyor hep. Tanık olduklarımız ise insanların yaşayabileceği en büyük acılar: Çocuklarını, sevdiklerini ve ev, mal mülk ne varsa her şeylerini kaybeden insanların dramı.

Çok iyi oynanmış (Nada Abou Farhat ile Georges Khabbaz) hem belgesel meraklılarına hem de kurgu sevenlere hitap edebilecek bir film ‘Bombalar Altında’. Görmezseniz kendinize ayıp edersiniz. Filmin, Türkiye’de son haftalarda bazı bombaların neden patladığını, silahlı bazı saldırıların neden yapıldığını anlamamıza da katkısı olacaktır. Tabii AKP’nin Ortadoğu politikasında ABD ve İsrail’in sıkı müttefiklerinden biri olduğunu hesaba katınca.

 

Bombalar Altında

Orijinal Adı: Sous les bombes Yönetmen: Philippe Aractingi Oyuncular: Elham Abbas, Iman Affara, Zahra Ali, Ali Maerouf Amer, Ali Azour Türü: Dram, Romantik Ülke: Fransa, Lübnan 20Süre: 98 dakika

Kıyamet, şimdi ve yeniden!

TARİH:  9 Ağustos 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kıyamet’in orijinal versiyonunu yanılmıyorsam 1980’de sinemalarımızda izlemiştik. 2001 sonbaharında ise filmin ‘redux’ (geri getirilmiş’ ya da ‘restore edilmiş’ anlamına geliyor) denilen daha uzun ve farklı bir versiyonu dünya sinemalarında gösterime girdi. Filmin bu versiyonu da ilki gibi çok iyi eleştiriler aldı. Ama film talihsiz bir dönemde New York ve Los Angeles’ta gösterime girmişti. Çünkü 11 Eylül saldırılarına sadace 1 ay gibi bir süre vardı. 11 Eylül olunca yeniden savaş nizamına giren ABD’de hiç popüler olmayan ve yenilgiyle sonuçlanan Vietnam Savaşı’na (Vietnamlılara göre Amerikan Savaşı) dair eleştiriler getiren bir filmin yaşama şansı artık kalmamıştı. Bu şanssızlık filmin gömülmesine ve diğer Amerikan eyaletlerinde gösterilmemesine neden oldu. Film, nedeni muhtemelen bunla alakalı olmasa da Türkiye’de gösterime hiç girmedi. 3,5 saate yaklaşan süresiyle, büyük ihtimalle ticari bulunmamıştı. Türkiye’de, ‘Apocalypse, Now Redux’ı  büyük perdede  izleme şansına ilk kez bu yıl İstanbul Film Festivali’nde sahip olduk. Filmin yapımcısı Kim Aubry’nin sunduğu film, SİYAD tarafından 40 yılın en iyi yabancı filmi seçildiği için festivalde yer almıştı.

MASUM KÖYLÜLER VE AMERİKAN ASKERLERİ
‘Kıyamet’in yeni versiyonu ilkinin büyüleyici etkisini silmedi, aksine “vay canına bir zamanlar Hollywood’da ne acayip filmler yapılıyormuş” dedirtti. Gerçekten de bugün ‘Kıyamet’ gibi bir filmin yapılması olanaksız gibi görülüyor. ‘Kıyamet’ zamanının en pahalı filmlerinden biriydi. Ve bir süper kahramana filan sahip değildi. Mutlu bir sonu da yoktu. Amerika’nın neden savaştığı konusunda bir şey söylemiyordu ama ‘nasıl’ savaştığı konusunda çok şey söylüyordu. Bunların da hiçbiri iyi şeyler değildi.

Komutanlardan biri çıldırıp kendi sapkın ordusunu kurmuştu, bir diğeri sabah ‘napalm’ kokusu almaktan keyif alıyor, köyleri acımasızca yakıp yıkıyor ve bu ortamda denizde ‘surf’ yapmanın keyfini çıkarmaya çalışıyordu. Playboy güzelleri, savaşın ortasında kurulan panayırlara getiriliyor, burada kitlesel bir tecavüzden zar zor kurtuluyorlardı. Masum köylüler, Amerikan askerleri tarafından bir panik anında uçaksavar mermileriyle taranıyorlardı.

Fakat bütün bunlar filmi anlatmış olmuyor. ‘Kıyamet’i büyük yapan, kelimelere dökülmesi güç bir şey var. Sinema denilen sanatın arkasında yatan tutku, sanki bu filmde elle tutulur bir şekilde filme yansımıştı. Böylesine bir film ancak sinemaya derin bir tutku duyan büyük bir yetenek tarafından yapılabilirdi. Çünkü filmin neredeyse her karesinde seyirciye sanki bir halüsinasyon görüyormuş duygusu veren bir büyüleyicilik vardı. Bu duyguya sinemada belki bir tek David Lynch bazı filmleriyle ulaştı bir daha. Filmin yönetmeni Coppola da bir daha ‘Kıyamet’in yanına bile yaklaşamadı. Amerikan sinemasının belki de altın çağı ‘Kıyamet’le kapanmıştı.

Coppola, bizzat katıldığı son Antalya Film Festival’nde ‘Kıyamet’te savaşı yüceltmekle suçlandığından, bu eleştiriyi getirenlerin muhtemelen haklı olduğundan söz etti. Gerçekten de filmin en etkileyici sahnelerinden birinde Amerikan helikopterleri, doğan güneşe karşı, hoparlörlerinden Wagner’in müziğini çalarak bir Vietnam köyüne saldırırlar. Bu sahne dehşet verse de bir yandan da seyircide hayranlık uyandırır. O helikopterlerin gücü, o müzik, o batan güneş seyircide tanrısal bir güce sahipmiş yanılsaması yaratır. Seyirici, saldırganlarla özdeşleşir.

 KUSURLARINA RAĞMEN HAYRANLIK VERİCİ
Evet, filmin yönetmeni ne söylemek istediği konusunda çok da net değildir. Spesifik bir savaştan yola çıkarak insan doğasına dair ahkâm kesmek mi istemektedir (Sokurov falan gibi)? Bu ve benzer sorular geçerliliğini korur. Kusurlarına rağmen yine de hayranlık verici bir film olduğu su götürmez ama ‘Kıyamet’in. Sonunda deliren bir subayı -Albay Kurtz’u (Marlon Brando!)- öldürüp görevini tamamlayan komutan Willard (Martin Sheen), üsten gelen telsize cevap vermez, yani sistemi terk eder. Kimi kusurlarına rağmen film savaş karşıtı bir duruşa sahiptir. Böyle görkemli filmler artık yapılmıyor, insanlar ‘Batman’i filan büyük sanat eseri sanıyorlar. Ama gerçekten ‘Karanlığın Yüreği’ne (film Josep Conrad’ın romanı ‘Karanlığın Yüreği’nden esinlenmişti) bir yolculuk yapmak istiyorsanız ‘Kara Şövalye’yle filan yetinmeyin. ‘Kıyamet’i sinemada seyredin!

Kıyamet

Orijinal Adı: Apocalypse Now Yönetmen: Francis Ford Coppola Oyuncular: Marlon Brando, Robert Duvall, Martin Sheen, Fredic Forrest, Sam Bottoms, Laurence Fishburne, Albert Hall, Harrison Ford Türü: Savaş, Macera, Dram, Aksiyon Ülke: ABD Süre: 153 dakika

Baba kara zula burun

TARİH:  14 Ağustos 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Karaburun Şenliği deyince önce Baba Zula demek gerekiyor bence. Baba Zula ile Karaburun halkının ilişkisi başka türlü bir şey. Her sanatçının yaşamak isteyeceği türden bir ilişki yaşıyor grupla Karaburun halkı. Ne desem abartı olmaz; bir tür bütünleşme, bir hemhal olma. Mutluluğun resmi bu desem, olur yani.

Halbuki kâğıt üstünde değerlendirmeye kalksanız durum hiç öyle gözükmüyor. Yani Baba Zula, albümleri kapış kapış giden, küpleri TV”de dönüp duran ünlü bir pop grubu değil. Boğaziçi Üniversiteli Murat Ertel”in liderliğinde, halk müziği, arabesk ve deneysel rock”ı içine katan, doğaçlamaya önem veren, klasik anlamda ne bir şarkıcısı ne de şarkısı olan alternatif bir grup. Ama işte, sahneye çıktıkları andan itibaren karşılıklı bir aşkın yaşandığına tanık oluyorsunuz.

6-7 EYLÜLDEN ZEYBEKLERİN RUHUNA…
Murat Ertel genellikle şarkı söylemiyor, konuşuyor. Gürcistan”daki savaştan giriyor, 6-7 Eylül olaylarından çıkıyor. Zeybeklerin ruhuna fatiha diyor. Seyircilerin arasında dolaşıyor, küçük çocukların önünde çömelip elektrosazmı tıngırdatıyor. Arada sahneye gurubun dansözleri çıkıyor. Janet adlı Amerikalı dansöz bir döktürüyor ki ilk sahneye çıkışında, elime fotoğraf makinemi alamıyorum bile. Sahneye kilitleniyorum. Bir yandan da Ceren Oykut”un bilgisayarda çizdiği ve perdeye yansıtılan çizgilerine göz atıyorum konser boyunca. Konser bitince bir tek bu konserin sonunda olan bir tezahürat başlıyor: “Büüyük Başkan” diye 5 yıldır şenliğe her türlü katkıyı veren Serdar Yasa”ya teşekkür ediyor Karaburunlular.

Baba Zula”nın yeri ayrı ama diğer gruplar da büyük bir katılımla konserlerini veriyorlar. Bunlar içinde Muammer Ketencoğlu Topluluğu ve Moğollar öne çıkıyor. Muammer Ketencoğlu ve ekibi görece sakin geçen bir konserden sonra biste halkı tam anlamıyla coşturuyor. Büyük bir kalabalık sahnede dans ediyor bis boyunca. Ardından Serdar Bey gelip Muammer”e çiçek verirken ikinci bis olarak bir “on şarkı” daha rica ediyor. İkinci bis de aynı coşkuyla geçiyor ve bisleri konserin kendisinden uzun süren enteresan bir konsere şahit oluyoruz.

Moğollar konseri de benzer bir coşku içinde geçiyor. Bütün konserlerden farklı olarak bu konser Nergis Çay Bahçesi”nde değil, meydana kurulan sahnede gerçekleşiyor. Meydan tıklım tıklım doluyor. Seyirciler yine önce uslu uslu oturarak dinliyor. Ama konserin sonlarına doğru önce önlerde yerlerde oturanlar ayağa kalkıp dans etmeye başlıyor, ardında da geri kalan herkes.

“BUZ KRALİÇESİ”NDE SÜRPRİZLER BİTMİYOR
Şenliğin ilk günü ise tek bir topluluğun çıktığı diğer günlerden faklı olarak çok sayıda sanatçı ve grubun katılımıyla gerçekleşiyor. Bu gecenin keşfi Fulya Özlem ve Mastika Grubu oldu. Fulya Özlem, Selda Bağcan”ı hafiften andıran sesiyle bizi çok etkiledi ve izlenmesi gereken şarkıcılar listesine girdi. Fulya hem Türkçe, hem de Rumca söyledi. Yakında felsefe doktorası yapmak üzere Yunanistan”a gidecek olan Fulya”nın legal ilk albümü “Buz Kraliçesi” adında. Ama bir de İngiliz, İrlanda ve İskoç halk şarkılarından oluşan illegal albümü varmış. Zaman gazetesinde yazılar yazdığını öğrendiğimizde Fulya”nın sürprizlerinin bitmeyeceğine iyice kani oldum.

KARABURUN”DAN KIZ KAÇIRMA LOJİSTİĞİ
Aynı gece Salih Nazım Peker grubu Kırıka”nm eşliği olmadan sahne aldı ve bağlamasıyla klasik türküleri seslendirdi. Gayet keyifli bir konserdi. Kırıka”nm albümü ise sohbetlerde edindiğimiz fikre göre neredeyse bir başyapıt niteliğinde. İlk fırsatta albümü dinleyeceğim. Sesiyle olmasa da sempatik-liği ve çekiciliğiyle bizi etkileyen bir şarkıcı da Yunanistan”dan gelen Olmaz grubunun solisti Fotini oldu. Bir ara dj-yazar Murat Meriç”le Karaburun”dan kız kaçırmanın lojistiği üzerine konuştuk-sa da hayata geçirmedik.

5. Karaburun Şenliği her şenlikte olduğu gibi fotoğraf ve karikatür sergilerine, panellere ve üzüm yarışmasına ev sahipliği etti. “Müzik ve Toplum” panelinde Derya Bengi, Murat Meriç ve Taner Öngür konuşmacı, festival yöneticisi Gökhan Akçura ise moderatördü. Taner Öngür müzik hayatından anekdotlara yer verdi konuşmasında, Murat Meriç Türkiye”nin politik hayatıyla müzik arasındaki bağlan kurdu. Derya Bengi ise arabeskin bugün geleneğe en çok yaslanan müzik türü olduğunu söylerken genç müzisyenlerin gelenekle bağlarının kopuk olmasına değindi. Bu kopukluğun en önemli nedenleri arasında ise 12 Eylül döneminin kültürel terörünü gösterdi.

Tabii konserlerden sonra hayat bitmiyordu Karaburun”da. Ergin Pansiyon”un bahçesinde sabahlara kadar politika, müzik konuşuluyor, elbette geyik de yapılıyordu. Sabah ve akşamüstleri Belediye Konağı”nda nefis yemekler yenildi, kahvaltılar edildi yine her şenlikte olduğu gibi…

KARABURUN HALKI PABUÇ BIRAKMAZ
Karaburun”daki tek tatsız gelişme ki aslında o da 3 yıllık bir maziye sahip ilçenin en güzel ve en büyük otelinin şeriat düzenine geçmiş olması. Asya Ote-li”nde denize girmek için hakiki şeriat mayosu (ha-şema) giymeniz gerekiyor. Kadınlar için dev branda bezleriyle çevrili bir havuz yapmışlar. Haremlik selamlık düzeninde elbette. Şenliğe ilk katıldığım sene bu otel festival konuklarının kaldığı yerlerden biriydi ve ben de orada kalmıştım. Bugün artık Asya Oteli orada başka bir ülke gibi duruyor. Düşündüm de bunun tersinin geçerli olması pratik olarak mümkün değil. Özel kulüplerden ya da pansiyonlardan söz etmiyorum, herhangi bir ilçenin en büyük otelinde türbanlılara hizmet verilmemesi söz konusu olamaz. Ama tersi fiilen yaşanıyor. Yarın, giremeyeceğimiz yerlerin sayısı daha da artacak muhtemelen. Ali Babacan mı demişti “Türkiye”de Müslümanlar baskı altında” diye?

Neyse ki Karaburun halkı bunlara pabuç bırakacak gibi gözükmüyor. Karaburun halkının demokrat damarı her alanda kendini belli ediyor. Nice nice şenliklere Karaburun.

Borat’la Recep İvedik arasında

TARİH:  8 Ağustos 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Aslında “Zohan’a Bulaşma” mesajını adında taşıyor. ‘Borat’ ve ‘Recep İvedik’e bayılanlardansanız tabii, diyeceğimiz yok, Zohan’a bulaşın. Film ikisinin arasında bir yerlerde duruyor. Espriler kaba saba ve cinsellik yoğun. Her tür doğruculuk kapı dışarı edilmiş. Tabii, doğruculuğa prim vermemeyi çok ‘cool’ bulanlardansanız, yine diyeceğimiz yok. Top yerine kedi sektirmeceyi çok komik bulanlar çıkacaktır; film bu alt tarafı değil mi? Hem o gerçek kedi değil ki! Tabii asıl sorun kedilerde değil, politik mesajlarda ama valla o konuya girmekten de çok sıkıldım. Ama çare pek yok.

Zohan (Adam Sandler) bir süper kahraman filmde. Ama Süpermen değil de James Bond’un komik versiyonu şeklinde. O bir Mossad ajanı. Ya da filmdeki tabiriyle kontr-terörist. Arapların payına düşen de teröristlik oluyor haliyle.

ADAB-I MUAŞERET BİLMEYEN 3. DÜNYALI

Ama Zohan, iyi kalpli ve de hatta barışçı biri bir yandan da. Aslında istediği tek şey New York’a gidip kuaför olmak ve insanların saçlarına ‘ipeksi bir yumuşaklık’ vermek. Gerçek hayattaki karşılıkları gibi, kendisine taş atan çocukların gözünü bağlayıp kurşunlamıyor. Attıkları taşları onlara, balondan yapılmış heykeller biçiminde geri veriyor. Araplar da mutlak kötü çizilmiyorlar öte yandan. Ama bariz bir şekilde İsrailli karşıtlarından daha salaklar ve sonuçta onlar sorunu yaratanlar. İsrail devleti terörist olacak değil ya? Arapların salaklıkları eczaneden nitrogliserin almaya gitmek ve nitrogliserin yerine aldıkları kremi patlayıcı sanmaya kadar varıyor.

Zohan emeline ulaşıyor sonuçta ve New York’a gidiyor. Fakat iş bulabildiği tek kuaför salonu Araplara ait bir dükkân. Zohan saçını yaptığı yaşlı kadınlara, iş sırasında şeyini sürtüyor ve onlar da çok menun oluyorlar. Daha sonra da arka odada daha fazla hizmet veriyor yaşlı kadınlara Zohan. Film kaba saba demiştim, değil mi? Borat misali Adam Sandler’ın çıplak kıçını da yerli yersiz görüyoruz. Zaten o da onun gibi dünyanın ‘ilkel’ bir bölgesinden ‘uygarlığa ışınlanmış’, adab-ı muaşeret bilmeyen bir üçüncü dünyalı.

‘KAPİTALİST RÜYA’ MESAJINI YUTMAYIZ

Sonra civarda oturan Yahudilerle Arapları birleşmeye götüren bir süreç yaşanıyor. Çağımızın büyük belası, emlak spekülasyonu ya da kentsel dönüşüm o semte de uğruyor. Zohan’ı deşifre eden Araplarla Zohan sonuçta el ele veriyorlar ve emlak spekülatörlerinin tuttuğu faşist provakatörlere karşı mücadele veriyorlar. Bunlar sahalarda görmek istediğimiz şeyler tabii de yine de kurtarmıyor.

Herkes Amerika’ya gelse ve ekonomik çıkarları peşinde barış içinde birbirini yemeden koşsa tarzı bir kapitalist rüyası mesajını yutmakta güçlük çekiyoruz. Arap-İsrail meselesi sanki bu ‘gerçeği’ algılayamamış ve birbirine benzediği halde eski önyargılarından kurtulamamış bireylerden kaynaklanan bir sorunmuş gibi. Sonuçta “Zohan’a Bulaşma” iyi niyetli şeyler söylemeye belki de gerçekten çalışıyor ama Yahudi ve Arap stereotiplerine dayalı seviyesiz bir komedi olmanın ötesine gidemiyor. Yine de basın gösterimi sırasında epey gülen vardı, ben de birkaç kez güldüm.

Zohan’a Bulaşma

Orijinal Adı: You Dont’t Mess with the Zohan Yönetmen: Dennis Dugan Oyuncular: Adam Sandler, John Turturro, Em anuelle Chripui, Nick Swardson, Lainie Kazan, Rob Schneider, Dave Matthews Türü: Aksiyon, Komedi Ülke: ABD Süre: 113 dakika

Murat Belge’ye sorular

TARİH:  30 Ağustos 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Turgut Özal’ın mimarı olduğu ve Ecevit’in “bu Latin Amerika modelidir, demokrasiyle uygulanamaz” şeklinde nitelendirdiği 24 Ocak kararları ile 12 Eylül arasındaki ilişkiye nasıl bakıyorsunuz? Bir alaka görüyor musunuz, yoksa bunlar birbirinden bağımsız mı?…

 

 

Murat Belge’nin “Dur bakalım” ideolojisi başlıklı bir yazısı yayımlandı Taraf gazetesinin 16 Ağustos tarihli sayısında. Belge yazısına “Seksenlerde, 12 Eylül kâbusunun her yerde hissedildiği günlerdeydik” diye başlıyor. Sonra bir panelde bir arada olduğu Necdet Uğur’un merkeziyetçi görüşlerini terk edip, yerelleşmenin gereğini savunmaya başladığını söylüyor. Uğur’un jandarmanın lağvedilmesi gerektiğini söylemesinin önemi üzerinde duruyor. Uğur, bu gerekliliği jandarmanın korumakla yükümlü olduğu insanlardan daha cahil olmasına bağlıyor(muş). Ama Uğur’un görüşleri dikkate alınmamış. Ardından Belge şunları yazıyor. “Nereden, niçin hatırladım Necdet Uğur’un bu düşüncelerini? Şunun için: ne kadar “kararlı muhafazakâr” bir toplumda yaşadığımıza bir örnek teşkil ediyor.

Necdet Uğur bu ülkede sorumlu mevkilerde bulunmuş biridir; aynı zamanda düşünce üreten biridir. Bu ikisini bir araya getirebilen ender kişilerden biri olarak, bu konuda “şöyle olmalı, böyle olmalı” diye bir proje üretiyorsa, bu memlekette biri bunları ciddiye almalı, diye düşünürüm hep. Ama bu hiçbir zaman gerçekleşmez. Konunun bir önemli yanı bu: Türkiye’nin paraya, petrole, uçak gemisine veya füzeye ve buna benzer bir şeylere ihtiyacı vardır; fikre ihtiyacı yoktur.

Örneğin Özal gibi kuraldışı bir adam ortaya çıkmasa, bugün de “Türk parasını koruma kanunu”muz olacaktı. Ceza kanununu “yeniler ve modernleştirirken” içine “Türklüğü” koruyan bir madde eklemeyi akıl ettiğimiz gibi.

Yani, bu “fikirsiz yaşama” düsturu, muhafazakârlıkla içiçedir.

Belge yazısına muhafazakârlığın doğasını anlatarak devam ediyor. “Dur bakalım”cılık nedeniyle on yıl önce çözülebilecek sorunların artık çözülemez hale geldiğini söylüyor. Bu arada dünyada bir sürü değişiklik olmuştur halbuki, mesela Irak altüst olmuştur. Irak kendi kendine mi altüst oldu sorusunu bir kenara bırakalım. Cümlenin kuruluşu özneyi gizliyor ama asıl takıldığım o değil. Ne de merkeziyetçilik, yerellik tartışması.

Ben şu çıkarsamalara dayanarak bazı sorular sormak istiyorum:

1. 12 Eylül kâbus gibi korkunçtu.

2. Sorumlu mevkilerde bulunmuş ve aynı zamanda fikir üreten az insan vardır. Necdet Uğur böyle biridir.

3. Turgut Özal da hem sorumlu mevkilerde bulunmuş, hem fikir üretmiş, hem de bunları hayata geçirmiş ender kişilerden biridir. Ortaya çıkmış ve Türk parasını konvertibl yapmış, “Türk Parasını koruma kanunu”nu iptal etmiştir.

4. Özal’ın bu tutumu muhafazakârlık karşıtlığına bir örnektir.

Üçüncüsü dışında, bu çıkarımlara pek itiraz edilebileceğini sanmıyorum. Üçüncü çıkarım yanlışsa, bu yazının devamı anlamsızdır. Belge başka şeyler kastettiyse, ne kastettiğini daha açmasını, yoksa sorularımı cevaplamasını rica edeceğim.

 Vikipedi’ye göre Özal’ın biyografisinden bir kesit şöyle: “43. Hükümet döneminde Başbakanlık Müsteşarlığı ile DPT Müsteşar Vekilliği görevlerine getirildi. 24 Ocak kararları’nın mimarı olarak görev yaptı. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra, bu politikaları devam ettirmek amacıyla Bülend Ulusu hükümetinde ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcılığı görevine getirilir. Bu göreve getirildikten 22 ay sonra, 14 Temmuz 1982 yılında istifa etti.”

Sayın Belge’ye sorularım şöyle:

1. Özal”ın 12 Eylül’le görülebileceği üzere çok yakın ilişkisi var. Darbeden sonra Özal’ın kariyerinde ciddi bir sıçrama oluyor. Müsteşarlıktan, ekonomiden sorumlu başbakan yardımcılığına yükseliyor. Zaten 24 Ocak kararlarının mimarı olarak darbenin arkasında bulunuyor. Cunta mı Özal’ın (ve temsil ettiklerinin) kararlarına hizmet ediyor, yoksa Özal mı cuntaya tartışılır. Bence ikisi de doğru ve birbirinden korkunç. Özal’ın o kabus gibi dönemin, o karanlığın yüreğinde yer aldığı bir gerçek. Onu geçmişimizin darbecileri arasında saymamak için hiçbir neden var mı?

2. Hem demokrat olup, hem darbecilere sahip çıkmak mümkün müdür?

3. Turgut Özal’ın mimarı olduğu ve Ecevit’in “bu Latin Amerika modelidir, demokrasiyle uygulanamaz” diye nitelendirdiği 24 Ocak kararları ile 12 Eylül arasındaki ilişkiye nasıl bakıyorsunuz? Bir alaka görüyor musunuz, yoksa birbirinden bağımsız şeyler olarak mı değerlendiriyorsunuz?

4. Turgut Özal nasıl ortaya çıkmıştır? Türk parasını konvertibl yapmasıyla Dünya Bankası ve IMF reçeteleri arasında bir ilişki var mıdır? Bunlar Özal’ın özgün fikirleri midir yoksa IMF ve Dünya Bankası’nın standart deregülasyon politikalarının parçalarından mıdır?

5. Siyasi liberalizm ile ekonomik liberalizm (Friedmancılık) arasında bir bağ  var mıdır?

6. Necdet Uğur’un jandarmanın lağvedilmesine ilişkin fikirlerini hayata geçirebilecek konumdaki insanların başında Turgut Özal vardı. Sırasıyla başbakan yardımcısı, başbakan ve cumhurbaşkanı olarak. Yazı, Uğur’u dinlemeyen Özal’ın muhafazakârlığını mı eleştirmektedir? Öyle değilse Uğur’u dinlememekle eleştirilen kimdir?

7. “Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz”, “Benim memurum işini bilir” gibi sözleriyle hukuk tanımazlığını kanıtlayan Özal’a kuraldışı derken, bu yanını mı konu etmektesiniz?

Özal’la ilgili bu tartışmaya girmemin kişisel bir yanı da var. O başbakan yardımcısıyken tutuklanmış ve yargılanmıştım. Suçum cunta’ya cunta demekti. Cuntaya cunta demek “devletin manevi şahsiyetine hakaret” sayılıyordu 159. maddeye göre. Özal başbakan iken ise aldığım cezayı çekmek üzere hapisteydim. Yani, Belge’nin yazısında eleştirdiği “Türklüğü koruyan madde” benzeri bir maddeden yargılanıp, hüküm giydim.

Murat Belge’yle ise yollarım çeşitli yerlerde kesişti. 1986’da Yeni Gündem’de, 1987-90 arasında AnaBritannica’da… Böyle tartışmalara girmeyi sevmediğini biliyorum ama yine de cevap yazmasını umuyorum.

Kıyamet asıl şimdi

TARİH:  2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Geçtiğimiz haftalarda ‘Apocalypse, Now-Redux’ adlı başyapıtını seyrettiğimiz Coppola’nın son filmi ‘Geç Gelen Gençlik’ tabiri caizse bir kıçyapıt. Antalya Film Festivali’nde filmi seyrettiğimden bu yana yaklaşık bir yıl geçti. Ama bu yazıyı, filmden çıktıktan hemen sonra yazıyor olsaydım da durum pek farklı olmayacaktı. Bu saçmalık için o sırada da söyleyecek fazla bir lafım yoktu, şimdi de yok. Nasıl olsun ki? Filmde havada uçuşan fikirlerden, kavramlardan geçilmiyor ama ortada takip edilebilecek ne bir öykü ne de anlaşılabilecek bir karakter var. Evet gençlik, ölümsüzlük, kimlik, iyilik, kötülük, dil ve düşünce üzerine muğlak düşünceler var filmde ama bir şey anlayan beri gelsin. Filmin kahramanına, ölmeyi hayal ederken şimşek çarpıyor. Yaşlı adam öleceğine, gençleşiyor bu elektrik yükünü aldıktan sonra. Dişleri tazeleniyor, saçları çıkıyor. Kaçırdığı aşk fırsatını da yeniden yakalıyor çünkü aşkı da aynı süreçten geçmiş, yani şimşek çarpmış ona da. Bu arada kötü bir ikizi de oluşuyor adamın. Naziler filan devreye giriyor bir ara. Adam bir yandan Nazilerden kaçarken bir yandan da dilin kökenin keşfetmeye çalışıyor, sürekli zamanda geriye giden sevgilisi aracılığıyla. Gerisini hatırlamıyorum ve hatırlamak da istemiyorum. Filmin kahramanını onayan Tim Roth da gayet kötü bir oyun veriyor. Ah Coppola, ne güzel abimizdin sen!

 

Geç Gelen Gençlik, Orijinal Adı: Youth Without YouthYönetmen: Francis Ford Coppola Oyuncular: Tim Roth, Alexandra Maria Lara, Bruno Ganz, André Hennicke Türü : Drama, Gerilim, Drama Yapım Yılı: 2007 Süre: 125 Dk.

 

***

Süründüren cazibe

Haftanın iddialı ve ama kof 2. filmi ‘Dağların Hakimi’. Bu İspanyol yapımı filmin başlangıcı ümit vaadediyor. Ama sadece başlangıcı. Genç ve yakışıklı bir adam bir benzin istasyonunda hırsızlık yapan bir kız görüyor. Kadınlar tuvaletine giriyor ve kızla paylaşacak yeni sırlar yaşamanın ortamını yaratıyor. Amacına da ulaşıyor, ikili orada sevişiyorlar. Fakat adam, kız ayrıldıktan sonra cüzdanının kayıp olduğunu fark ediyor. Kızın arabasını takip ediyor. Kız bir yan yola sapıyor. Ve yoldan ayrılanların başına onlarca filmde ne geldiyse onların da başına gelmeye başlıyor. Gaipten kurşunlar yağıyor önce. Sonra köpekli bir adam çıkagelip adamı bacağından vuruyor. Adamla kız sonra buluşuyorlar ve kimliği belirsiz saldırganlardan kaçmaya başlıyorlar. Polislere rastlıyorlar ama polisler de aynı şiddetten nasiplerini alıyorlar. Filmde bacağından yaralananların tazı gibi koşabildiğine, omzundan yaralananların maymun gibi ağaçlara tırmanabildiklerine filan şahit olduktan sonra, video oyunların ya da her neyinse küçük dimağlar için zararlı olduğu gerçeğiyle yüz yüze geliyoruz. Ya da başka bir şeyle. Her ne ise film kandırmacadan başka bir şey değil. Bu filmden alınacak tek ders şu olabilir: Benzin istasyonlarında tanımadığınız insanlarla sevişirken cüzdanınıza sahip çıkın! Ben artık öyle yapacağım. Sevişmekten vazgeçecek değilim ya!

 

Dağların Hakimi, Orijinal Adı: King of The Hill Yönetmen: Gonzalo López – Gallego Oyuncular: Leonardo Sbaraglia, María Valverde, Thomas Riordan, Andrés Juste, Pablo Menasanch Türü: Gerilim-Korku Yapım Yılı: 2007 Süre: 90 Dk.

 

Konformizmin anayurdu: Kasaba

TARİH:  13 Eylül 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Seyfi Teoman’ın ‘Tatil Kitabı’ adlı ilk filmi İstanbul Film Festivali’nde hem ana jüri hem de FIPRESCI jürisince en film seçildikten sonra, uluslararası festivallerde de birçok ödül aldı. Baştan söyleyelim, Tatil Kitabı çok iyi bir film ve bu başarı sürpriz değil. Teoman daha ilk filmiyle ne yaptığını çok iyi bilen, kendi üslubu olan dürüst bir sinemacı olarak seyircinin karşısına çıkıyor. Film Silifke’de, okulların yaz tatili süresinde geçiyor. Filmde bir baş kahraman yok. İki erkek çocuklu bir aile, ve bu ailenin erkeğinin yani babanın erkek kardeşi filmin ortak baş kahramanları. Aslında dramatik, hem de kahramanların hayatının seyrini değiştiren türden birçok olay yaşanıyor bu yaz tatili süresince ama bu dramatik anlar hep perdenin dışında yaşanıyor. Örneğin babayı beyin kanaması geçirirken, ya da büyük oğluyla kavga ederken görmüyoruz. Yönetmen, dramatik anların duygusallığından çok bu anların kahramanların hayatındaki etkileri üzerinde yoğunlaşıyor. Bu tercih, kimilerini filmden uzaklaştırabilir, “ne biçim film, hiçbir şey olmuyor” dedirtebilir. Ama kimsenin filmin bir şey anlatmadığını söylemeye hakkı yok, çünkü film bir yaşam tarzının kendisini nasıl ürettiğini, muhafazakarlığın, konformizmin, ataerkilliğin küçük bir kasabada maddi çıkarlar ve sıkışmışlıklar üzerinden nasıl iktidarını sürdürdüğünü çok iyi anlatıyor. Hem aile, hem de devletin okul, askeriye gibi çeşitli aygıtları filmin oklarından nasibini alıyor.

 BELİRLENMİŞ YAŞAMLAR
Film 9-10 yaşlarındaki Ali’nin bir okul gezisindeki görüntüleriyle başlıyor. Kasabanın kalesine yapılan bu gezi, çocuklar için belli ki tarih öğrenme açısından hiçbir şey ifade etmiyor. Ya koşuşturuyorlar ya da Ali gibi sıkıntıyla etrafa bakıyorlar. Sonra Ali’nin limon üreticisi babası Mustafa’yla tanışıyoruz. Mustafa ırgat kadınları pikabıyla toplayıp tarlaya çalışmaya götürüyor. Ali’nin son ders günü öğretmenin ‘Tatil Kitabı’ adlı MEB’in bir kitabını dağıtmasıyla son buluyor ama Ali’nin kitabına okul kabadayısı bir çocuk el koyuyor. Birer birer diğer kahramanlarla da tanışıyoruz. Ali’nin amcası kasap Hasan, askeri lise mezunu abisi Veysel, annesi ev kadını Güler’le tanışıyoruz. Ali’nin babası Mustafa düzenin her anlamda temsilcisi. Oğullarını baskıyla kendi istediği yolda yürümeye zorluyor. Küçük Ali’yi önce işyerinde oturtuyor, sonra da sokakta ciklet satmaya gönderiyor. Maksat, küçükten para kazanmayı öğrensin, ilerde büyüyünce kendisi gibi ‘başarılı’ bir tüccar olsun. Abi Veysel ise askeri akademi okumak yerine, sivile geçmek istiyor. Onun da ufku çok geniş değil, sivilde yapmayı istediği şey işletme okumak. Aslında düzenin çok uzağına düşecek bir perspektifi yok ama yine de askeri disiplinden, önceden belirlenmiş bir gelecekten kurtulmak istiyor. Onu sıkıştıran şey, ayrıldığı durumda devlete ödenmesi gereken tazminat. Bu parayı bulamadığında, elini kolunu bağlı hissediyor.

Hasan ise kasaba hayatından kurtulmak için bir süre direnmiş, Ankara’da üniversitede okumuş ama bitirmemiş, evlenmiş ama sürdürememiş, sonunda babadan kalma kasap dükkanına dönmüş. Görünüşte iyi kalpli, yardımsever biri. Ama bütün isyanının arkasında abisiyle girdiği rekabette geride kalması yatıyor. Abisi elemine olunca, Hasan yeni patriyark olarak onun tahtına gönül rahatlığıyla oturuveriyor.

 HER ŞEY PARAYA DAİR
Anne Güler ise tipik ezik ve mutsuz ev kadını. Kocasıyla oğulları arasında denge bulmaya çalışırken, bir yandan da muhtemel aldatılmışlığının acısını sonuna kadar yaşıyor.

Baba Mustafa’nın karakterinin en çarpıcı göstergesini ölüm döşeğinde, ameliyat edilmeden hemen önce oğluna söyledikleri oluşturuyor. Mustafa Ali’ye kriz geçirdiği sırada arabasında para olduğunu ve bu parayı çalınmadan almaları gerektiğini söylüyor. Son söyledikleri karısına ya da çocuğuna yönelik sevgi sözcükleri değil, paraya dair oluyor. Bu paranın aranışı sırasında jandarmanın sınıfsal tavrına da net bir biçimde şahit oluyoruz. Saygın bir mesleği olan doktor sorgulanmazken, iki ırgat ve bir ambulans şoförü şüpheli görülerek devlet şiddetine maruz kalmak üzere gözaltına alınıyor. Bu sahnede Hasan’ın sessizce bu şiddete onay vermesi filmin en başarılı sahnelerinden biri.

 KASABA HAYATI
‘Tatil Kitabı’nın en başarılı yanlarından biri belki de başlıcası da, kasaba hayatının ritmini, akışını ve sıkıntısını duyumsatmada görülüyor. Dükkanın önündeki taburenin önünde oturan esnaf, okey oynayan ve şehirli kadınlara gıptayla bakan gençler… Bu kasabalarda sosyal ve kültürel yaşam yerlerde sürünüyor. Lou Reed ve John Cale’in bir şarkılarında söyledikleri gibi “küçük kasabada iyi tek bir şey vardır, orayı terk etmek istediğini bilmek”. Ama terk etmek kolay değil. Maddi zorlukları ve tuzakları aşmak için Hasan’ın dediği gibi gerçekten istemek gerekiyor (tabii o isteği yaratacak çekim güçleri de olmalı). Yoksa filmde olduğu gibi güçlü ana akıntı herkesi aktığı yönde sürüklemeye devam ediyor. ‘Tatil Kitabı’ sessizce öfkeli ve hatta muhafazakarlık ve konformizm karşıtlığıyla slogan atmadan politik bir film. Başta Taner Birsel olmak üzere, Ayten Tökün, Osman İnan, Tayfun Günay ve Harun Özüağ da gayet iyi oyunculuklar sergiliyorlar. Hoşgeldin Seyfi Teoman ve filmin yapım şirketi olan Bulut Film. Yeni filmlerinizi heyecanla bekliyoruz. Tabii Kültür Bakanlığı’ndan da bugüne kadar bu ekipten esirgediği yardımları, desteği artık vermesini istiyoruz.

 Tatil Kitabı

Yönetmen: Seyfi Teoman Oyuncular: Taner Birsel, Ayten Tökün, Harun Özüağ Türü: Dram, Aile Yapım Yılı: 2008 Süre: 92 dk.

Bir AB ülkesinde demokrasi ve özgürlük

TARİH:  1 Eylül 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Neoliberal ekonomi düşüncesinin kökleri 1950’lerin başlarına kadar gidiyor. Sermayenin, önünü tıkayan sosyal devlet anlayışına karşı bu akımın temelleri sonradan ekonomi dalında Nobel Ödülü kazanan Milton Friedman tarafından 1950’lerde atılmıştı. Friedman’ın Ford Vakfı’nın burslarıyla Chicago Üniversitesi’nde okutulan Şilili talebeleri daha sonra kanlı diktataör Augusto Pinochet’yle elele verecek ve Şili ekonomisini iç ve dış sömürüye açacaklardı. Tabii, sendikacılar, aydınlar ve genelde solun bütün kesimleri üzerinde estirilen inanılmaz bir terörün de yardımıyla. Neo-liberalizm daha sonra başka ülkelere de ihraç edildi. 12 Eylül’de Turgut Özal aracılığıyla bize geldi, Kemal Derviş (Dünya Bankası ve IMF olarak da okunabilir) ve AKP ile sürdürüldü. İngiltere’de uygulaması ise Thatcher döneminde başladı. İngiltere’de darbe olmadı ama Thatcher’in çok işine yarayan küçük bir savaş çıktı: Falkland Savaşı. Savaş küçüktü ama Thatcher içerde esen milliyetçi, militarist dalgadan yararlanmasını iyi bildi. Birlik ve beraberlik ruhu içinde sendikaları etkisizleştirdi, kamu harcamalarını kıstı ve “toplum diye bir şey yoktur” diyecek kadar aşırı bireyci bir ideolojinin yerleşmesini sağladı.

KİM UCUZ MAL İSTEMEZ Kİ?
Dünya sinemasının az sayıdaki Marxist yönetmenlerinden Ken Loach’ın son filmi ‘İşte Özgür Dünya’nın kahramanı Angie (Kierston Wareing) işte bu Thatcher kuşağı çocuklarından biri. Bizde Özal nasıl ‘işini bilen’, ‘işbitirici’, dünyaya karşı hiçbir sorumluluk taşımayan, bencil bireyler yetiştirdiyse, Thatcher da aynısını İngiltere’de yapmıştı çünkü. Fakat filmin kahramanını bu kadar kötülediğime bakmayın, filmde Angie hiç de anlaşılmaz bir kötülüğün (mesela ‘İhtiyarlara Yer Yok’un Chigurgh’u) temsilcisi gibi durmuyor. Loach, kötülüğün kaynağını net bir biçimde sistemin mantığında arıyor. Belli bir kültürde zaten sistemin değerleriyle büyüyen insanlar, tabii ki sistemin ekonomik çarklarıyla da uyum sağlamayı beceriyorlar. Angie ücretli bir memur olarak çalışırken patronunun tacizine uğruyor ve haksız yere işten çıkarılıyor. O da kendi işçi bulma şirketini kurmaya karar veriyor. İngiltere zor koşullarda çalışmaya hazır yabancılarla, özellikle de Polonyalılarla kaynadığı için (2,5 milyon civarında yabancı işçilerin sayısı) Angie de Doğu Avrupalı göçmenlere yöneliyor. Önce legal çalışırken, çalışma izni olmayan kaçak göçmenlerin daha büyük bir kar kapısı olduğunu keşfediyor kısa sürede. Devletin de bu aciz ve ucuz işgücüne hiç de itirazı olmadığını da görüyor. Ucuz emek, ucuz mal demek. Kim ucuz mal istemez ki? Ayrıca sendikaların gücünü de azaltıyor bu uygulamalar çünkü legal hakları ve sendikaları olan işçilerin yerine alınacak savunmasız işçi hazır.

Angie, kendi çıkarları doğrultusunda gerekirse herkesi satmaya hazır biri haline geliyor bu ortama uyum sağlayarak. Kimi zaman bedel ödemesine, ciddi ailevi krizlere girmesine rağmen yoluna devam ediyor. Loach ilk kez kurbanların tarafından değil de ezenin tarafından bakarak sistemin, sıradan düzen insanı üzerinden nasıl yürüdüğünü çok başarılı bir biçimde gösteriyor. Ama bu bir sosyoloji ders filmi değil. Yaşayan karakterleri ve hiç aksamayan bir temposu olan, çok iyi oynanmış, sağlam bir sinema filmi. Bizlere ilericilik diye sunulan ama özünde 1929 öncesi vahşi kapitalizmine dönmekten başka bir şey olmayan neoliberalizmin çöktüğü şu günlerde ‘İşte Özgür Dünya’yı kaçırmak, akıl kârı değil.

İşte Özgür Dünya

Orijinal Adı: It”s a Free World Yönetmen: Ken Loach Oyuncular: Kierston Wareing, Juliet Ellis, Leslaw Zurek, Joe Siffleet, Colin Caughlin, Maggie Russell Türü: Dram Ülke: İtalya, Almanya, İspanya, Polonya Süre: 96 dakika

 

Bodrum festivali 5 yaşında

TARİH:  27 Eylül 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Festivallerin elinizde büyümesi çok keyifli. Uluslararası Bodrum Film Festivali 5. yaşını kutlarken yine yanında bulunma mutluluğuna eriştim. Festivallerin büyümesine alışığızdır, Bodrum”un bütçesi ise her yıl biraz daha küçülüyor. O kadar ki yapılıp yapılamayacağı bile uzun süre belli olmadı. Mayıs, haziran aylarında yapılmasına alışık olduğumuz festival bu yıl eylüle kaldı. Festivalin konuk sayısı da bütçesi doğrultusunda azalmıştı. Ama her şeye rağmen festival yine de büyüdü. Eskiden filmler Bodrum merkezinden uzaktaki Oasis”te yapılırdı. Buradaki salonlar çok güzeldi ama şehir merkezine uzaklıkları sorun oluyordu ve az seyirci geliyordu. Bu kez festival akıllıca bir adım atmış ve belediyenin toplantı salonunu film gösterimleri için ayırmış. Sinema salonu kadar rahat olmasa da hemen ayakaltındaki bu salon seyirci sayısının önemli ölçüde artmasını sağladı. Kısaca festival küçülürken büyümeyi başardı.

 

ARJANTİN CUNTASI İŞBAŞINDA

Festivalde gösterilen iki Arjantin filmi de kanlı cunta döneminde katledilen insanlar ve onların çocuklarına dairdi. Estela Bravo”nun ‘Kimim Ben?’ adlı filmi etkileyici buluşma hikâyeleri gösterdi bize. Cunta öldürdüğü solcuların çocuklarına el koymuş, onları başka ailelere evlatlık vermişti. Bu çocukların kimi büyükannelerinin girişimiyle, kimi de kendi çabasıyla gerçek aileleriyle buluşurken her şeyin tozpembe bir sonla noktalanmadığını ve devasa sorunları bu insanları beklediğini düşünüyorduk. Nicolas Prividera”nın ‘M’ adlı filmi her şeyden önce uzunluğuyla (140 dakika) seyirci kaçıran bir filmdi. Ama film başladıktan sonra da seyircinin sorunu bitmedi. “Bu film ne anlatıyor?” diyen sesler yükseldi 15. dakika civarında. Yine de sabredip filmi seyredenler cunta sonrası Arjantin”ine dair etkileyici sahnelerle karşılaştılar. Film, cunta döneminde kaybolan annesinin başına ne geldiğini öğrenmeye çalışan bir genci izliyor. Onun arayışı sırasında çeşitli insanlarla tanışıyoruz. Acı bir dönemin ardından yaşanan iletişimsizlikler, hesaplaşmalar, hesaplaşamamalar, pişmanlıklar, kısaca bizim de pek iyi bildiğimiz insanlık halleri perdeye yansıyor.

‘Cinsiyetle Beni’ hem Müslüman hem de eşcinsel olmanın çelişkisini yaşayan bireyleri anlatıyordu. Nefise Özkal Lorentzen ilginç bir konuyu başarılı bir sinema diliyle anlatmıştı. ‘İngiliz Cerrah’ ise sanırım festivalde izlediğim en etkileyici filmdi. Ukrayna”ya yaptığı bir yolculukta buradaki sağlık sisteminin sefaletine tanık olan ve yardım etmeye karar veren İngiliz bir cerrahın Ukrayna”daki çalışmalarını, ameliyatlarını (hastanın ayık olduğu açık bir beyin ameliyatı da izliyoruz), geçmişte başarısız bir ameliyat sonrasında kaybettiği hastasının yasını tutuşunu, ameliyat öncesi ‘kan görme arzusu’nu ve gerilimini, başarılı bir ameliyat sonrasındaki tatminini görmek etkileyiciydi. Cerrah Marsh”ın filminde sonundaki sözleri unutulacak gibi değil: “Başkalarına yardım edemiyorsak neyiz ki? Hiç bir şey…”

‘Bekle Beni Darağacı! Sivasın Hikâyesi’ Türkiye tarihinin en kara günlerinden biri olan Sivas Madımak Oteli katliamı çevresinde dönüyor. Küçücük çocukların da o otelde yakıldıkları nedense çok bilinmez. Daha çok sanatçıların adı anılır. Ama orada, o otelde gösterilerde çeşitli görevler almış olan 10-12 yaşında çocuklar da vardı ve şeriatçı katiller onları da orada yaktı.

 

BALKANLARDAN ESİNTİLER

Bu ne biçim inançtır ki vecibelerine uymak insanları insanlıktan çıkarır? Bu ne biçim inançtır ki çocukları canlı canlı yaktırır? Bülent Arınç, bir çiftçiye hakaret ediş gerekçesinde oruçun başına vurmasını neden gösterdi. Eğer oruç tutmak seni ağzına geleni söyleyen, kötü bir adam haline getiriyorsa, tutma kardeşim! Allah seni daha iyi bir insan olduğun için cezalandırırsa da o cezaya katlan o zaman. Oruç tutmanın maliyetini başkasına fatura etme!

Festivalin ‘Balkanlar’ bölümünde yer alan 3 filmi seyrettim. Romen filmi ‘Beni Yanlış Anlama’ kendine özgü bir sinema dili olan yeni bir yönetmenin doğuşunun müjdecisidir umarım. Bir akıl hastanesinde geçen film oradaki hastaların kendine özgü mantığı ve adabı olan tartışmalarını, saplantılı işlerini, gündelik davranışlarını şiirsel bir dille anlatıyordu. Festival sırasında yakından tanışma olanağı bulduğumuz Boşnak Namık Kamil”in filmi ‘Sorgu’ ise Bosnalıların savaşla başa çıkamayışlarını, yaşadıkları acıları inkâr etme eğilimlerini mercek altına almaya çalışıyordu. Bizim de 12 Eylül”de yaşadıklarımızı, Kıbrıs”ta yaşadıklarımızı daha çok anlatmaya ihtiyacımız var, biz de bir inkâr içindeyiz. Boris Despodov”un filmi ‘Koridor 8’i ise festivalin sloganı ‘uzak ama yakın’ı özetler gibiydi. Bulagaristan”dan Arnavutluk”a geçmek Bulgaristan”dan Amerika”ya gitmekten çok daha zor olabilir mi? Ama öyle. Bu durumu ortadan kaldıracak bir karayolu projesi var ama ölü doğmuş ve sonunda iptal edilmiş. (Arnavutların kan davasını bizden daha da ciddiye aldıklarını görmek ise dehşet vericiydi)

 

HANGİ ÇILGIN ZİNCİR VURACAKMIŞ LATİFE’YE?

Siyad Ödülüne aday olan yerli filmlerden bir tek ‘Üç Saat’i daha önceden görmemiştim. ‘Üç Saat’ 6 lise son öğrencisini üniversite sınavı öncesi ve sonrasında izliyor. Bu dehşet verici bir sistem. Her şey bu sınava göre ayarlanmış, her şey dershaneler için düzenlenmiş. Çok pahalı ve çok ıstırap verici bir süreç bu ve ne için? Dünyanın en kötü üniversitelerine girmek için mi? Evet, son derece kötü, dökülen üniversilerde, okuyabilmek için bütün bu masraf ve çaba. Geçlere yapılan bu eziyeti çok iyi gösteriyor ‘Üç Saat’. Dili üzerinde de epey düşünülmüş bir film bu. ‘Bu Ne Güzel Demokrasi’yle birlikte en iyi film ödülünü (ilk veya ikinci filmlere verilen) aldı ‘Üç Saat’. ‘Bu Ne Güzel Demokrasi’ de benzer bir yapıya sahipti. Üniversite adaylarını değil milletvekilini adaylarını takip ediyordu bu kez film. 

Benim de katılımcı olduğum bir de panel yapıldı festivalde. Yazar Latife Tekin ile ‘Son Kumsal’ filminin yaratıcıları Aydın Kudu ve Rüya Köksal panelin diğer katılımcılarıydı. Hangi çılgın Latife”yi ‘ifade özgürlüğü’ gibi dar bir alanda konuşma durumunda bırakırmış şaşarım. Latife, özgürlüğe ve dile bakışımıza temelden cephe aldı ve çok daha doğa yanlısı ama bana kalırsa oldukça asosyal bir bir perspektif sundu. Tabii beklenildiği üzere ‘Son Kumsal’ın başına gelenler de konuşuldu. Neyse, onu bunu bırakın, ‘ifade özgürlüğü’ kavramını ilk olarak Arapların kullandığını biliyor muydunuz? Kavramın, yüzyıllar sonra Batı”ya Araplar üzerinden geçtiğini, Batı üniversitelerinin Arap merdreselerindeki sistemi temel aldıklarını? En hayıflandığımız şeylerden birinin Batılıların bizi Araplarla karıştırıyor olması olduğunu düşününce gülümsememek elde değil.

 

Büyük abla sizi gözlüyor

TARİH:  4 Ekim 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kartal Göz filmi, Amerika’nın İslam paranoyasına hizmet ediyor. Ama bu noktadan sonra paranoyanın hedefi değişiyor, içerdeki bir düşmana yöneliyor. Bu düşman, masumların öldürülmesine neden olan politikacılar değil…

 

Kartal Göz ABD’nin Ortadoğu’da sık sık yaptığı ‘hata’lardan biriyle başlıyor. Amerikan uçakları bir düğün yerini bombalar, onlarca masum insanı öldürür, ardından da yertkililer “pardon” der ya öyle bir duruma tanık oluyoruz. Amerikan casus uçakları Ortadoğu’da bir cenaze törenini gözlemektedir ama yetkililer bunun gerçek bir tören mi yoksa çok aranan bir düşman ‘lider’in gizli eylemlerinden biri mi olduğuna karar verememektedir. Eğer, kötü adam gerçekten oradaysa, seyirciye buranın bombalanması meşru gösterilir. Oysa yabancı bir ülkede, yargısız bir infaz yapılacaktır ve sadece aranan kişi değil başka birçokları da ölecektir. Bunda bir sorun yoktur. Sorun sadece görüntüdeki kişinin gerçekte aranan terörist olup olmadığının kesinlikle saptanamamış olmasındadır.

Herhangi bir yabancı ülkenin, ABD ya da başka bir Batı ülkesinde böyle bir infaz gerçekleştirmesi kabul edilebilir mi? Elbette hayır. Ama dediğim gibi sorun oranın bombalanmasının temelden yanlış olup olmadığı değildir. Konjonktürel olarak doğru olup olmadığıdır. Bilgisayarlar yeterli kanıt göremezler ve bombalanmasın derler ama ‘başkan’ bombalayın der. Ve hata eder, sadece masum insanlar ölür. Ardından da Amerika’da bir dizi intihar saldırısı gerçekleşmeye başlar. Ortadoğulular masum insanların katlinin intikamını almaktadır.

 

İÇERDEKİ DÜŞMAN

Gerçek dünyada bu mümkün olsaydı ABD’nin kan gölüne dönmüş olması gerekirdi ama 11 Eylül’den beri ABD’de tek bir bomba bile patlamadı. Irak’ta ise neler olduğunu anlatmaya gerek yok. Film, Amerika’nın İslam paranoyasına hizmet ediyor. Ama bu noktadan sonra paranoyanın hedefi değişiyor, içerdeki bir düşmana yöneliyor. Bu düşman, masum insanların öldürülmesine neden olan politikacılar değil. Teknoloji deyip geçelim, fazla açık etmeden filmin sürprizini. Ne kadar hatalı olsalar da kanlı canlı insanlar, yine bizdenler. Ya onların yerini makineler alsaydı? Mazallah, ‘Kartal Göz’de olanlar olurdu. Yine de şükür demek lazım herhalde.

Filmin sürprizini açık etmeden yazmaya çalışmak da bir işkence sevgili okurlar. Neyse. Filmde Shia LaBeouf ve Michelle Monaghan oynuyor. Michelle, Shia’dan 10 yaş büyük ama yeni Amerikan jönü denen şey, Tom Cruise’dan beri bebek suratlı olduğundan artık meseleyi yaşa bağlamıyoruz. Kadınlarla oğlan çocukların eşleşmesinden sadece sıkılıyoruz. Bunca şey yazıp da filmin saçma sapan bir olay örgüsü olduğunu, Kubrick ve Hitchcock’tan çalıp çırptığını söylememiş olamam. Neyse söylemişim. Şimdi, yani.

 

Kartal Göz

Orijinal Adı: Eagle Eye Yönetmen: D.J. Caruso Oyuncular: Shia LaBeouf, Michelle Monaghan, Rosario Dawson, Billy Bob Thornton, Cameron Boyce Türü: Dram Yapım Yılı: 2008

 

***

Kemikleri sızlayanlar

Pop müzik dünyasında “one hit wonder” denilen bir terim var. Yani bir şarkıcı ya da topluluk çıkar tek bir hit şarkı yapar ve sonra ortadan kaybolur.  Milcho Manchevski için bu cuk oturan bir terim. Manchevski yıllar önce ‘Yağmurdan Önce’ diye çok kişiyi derinden etkileyen bir film yapmıştı. Ama yönetmenin başka barutu yokmuş anlaşılan.

‘Gölgeler’ felaket kötü bir film. Çok kötü oynanmış, kadın düşmanı gibi bir yanı var, falan filan. Konu ise saçma sapan. Meğerse ezilen azınlıklar, dışlanmışlar, kısaca ‘ötekiler’ hayattayken sahip çıkamadıkları hayatlarına ve bedenlerine ölümden sonra sıkı sıkıya sarılırlarmış. Kemikleri mezarlarından çıkarılıp, tıp fakültelerinde kullanılırsa çok ama çok huzursuz olurlarmış. Bu konuda bir film seyretmek istiyorsanız, sizi tutmuş olmayayım ama ‘Gölgeler’ bu tür fantastik filmlerin en kötüleri arasında, galiba.

 

Gölgeler

Yönetmen: Milcho Manchevski Oyuncular: Borce Nacev, Vesna Stanojevska, Sabina Ajrula-Tozija Türü: Dram, Korku, Gerilim Yapım Tarihi: 2007 Süre: 120 Dk.

 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com