Peri Cadı Olunca: Malefiz

TARİH:  31 Mayıs 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Masallara takla attırmak son zamanların modası. Şsek bu işin öncülerindendi. Malefiz de ‘Uyuyan Güzel’ masalının cadı/peri tarafından anlatılan versiyonu. Bu versiyonun sevimli yanı, iyilikle kötülüğün aynı bünyede yer alabileceğini göstermesi. Bir de başlangıçta kralların/kraliçelerin yönetmediği ütopik bir ülkeden söz etmesi. Ama sonra yine sınıf ilişkileri devreye giriyor, prensler prenseslerini buluyor. İngilizceyi kötü aksanla konuşan sonradan görme köylü kökenli baba/kral devre dışı kalıyor. Her şey yine buna varacaktıysa, evli evine, köylü köyüne dönecektiyse niye attık o taklaları diye de sorulabilir.

İlginç bir şey ‘Muhteşem ve Kudretli Oz’da kötü cadı Evanora, bir erkeğin aldatması üzerine kötü tarafa geçiyordu. Tıpkısının aynısını Malefiz de yaşıyor.

Ama bunları bir kenara bırakırsak, bir kadın dayanışması filmi olarak da görülebilir Malefiz. Eski kuşakla yeni kuşağın barıştığı, rekabetin yerini uzlaşmaya bıraktığı, üvey anne-genç kız sorununun çözüldüğü bir film olarak da okunabilir. Angelina Jolie iyi oynamış. Elle Fanning de sevimli. Film de sıkmıyor.

Kıbrıs’ta bir şeyler oluyor

TARİH:  14 Haziran 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kıbrıs’la ilgili asıl konumuz Altın Ada Film Festivali. Ancak Kıbrıs’ta katıldığım Deep Purple konseri bana küçük heyecanlar verirken, 70’lerine merdiven dayamış adamların hâlâ ergen öfkesiyle müzik yapmasında ve uzun uzun sololar attırmasında acıklı bir şeyler gördüm. 

Geçen hafta Kıbrıs’a ABD Başkan Yardımcısı Biden’la aynı zamanlarda ayak bastık. Biden, Kıbrıs karasularında bulunan petrol ve doğal kaynaklarıyla ilgileniyordu. Ben ise adada kasım ayında yapılacak film festivaliyle. Aynı günlerde adanın başka konukları daha vardı. Deep Purple, British Airways (BA) uçağıyla bir konser için Kuzey Kıbrıs’a geldi. Deep Purple konseri coşkulu bir kalabalık tarafından izlendi. Konserde ben de anlık küçük heyecanlar yaşasam da, 70’lerine merdiven dayamış adamların hâlâ ergen öfkesiyle müzik yapmasında ve uzun uzun sololar attırmasında acıklı bir şeyler gördüm. Deep Purple’ın Kuzey Kıbrıs’a gelmesi başlı başına bir olay; BA ile gelmeleri daha da büyük bir olaydı çünkü Kıbrıs’a sadece Türk şirketleri uçuyordu bugüne kadar. 

Kısacası bazı şeyler hızla değişiyor ve değişmeye devam edecek gibi. Hele bir de petrol çıkarma konusunda iki taraf anlaşmaya varırsa, adanın zenginliği katlanarak artacak ki Kıbrıs’ın benim yıllar öncesinden aklımdan kalan Kıbrıs’la pek alakası zaten kalmamıştı. Benim 90 başlarından hatırladığım adada hayat yoktu resmen, şimdi ise gözle görülür bir zenginlik ve canlılık var. 

Ama asıl konumuz Altın Ada Film Festivali ya da İngilizce adıyla Golden Island International Film Festival (GIIFF). Festival bu yıl ilk kez Kasım ayı içinde Kıbrıs’ın çeşitli bölgelerinde düzenlenecek. Bunların arasında iki kesim arasındaki tampon bölgede var; çünkü festival sponsorlarından Alman Goethe Enstitüsü burada yer alıyor. Fakat zaten festivalin amacı adayı bir bütün olarak kapsayabilmek. Dolayısıyla Güneyli sinema insanları ve sinemaseverlerin festivale katılmaları bekleniyor. Umarız festivalin adanın halklarının kültürel açıdan yakınlaşmasında bir rolü olur. Festivalin Kıbrıs’ta üretilmiş kısa ve belgesel filmlere yönelik bir de yarışması olacak. En iyi kısa filme ve en iyi belgesel filme 2,000 avroluk ödüller – var. Ayrıca en iyi yeni sinemacılar için de ödül var. Festivalin her yıl odağına aldığı bir ülke sineması olacak. Bu yılın ülkesi İngiltere. Ayrıca insan hakları, yolculuk, kadın ve çevre konularında filmler içeren bölümler de olacak. 

Festival Yeşim Güzelpınar’ın başkanlığındaki Balık Arts ile Altınada Kültür Sanat Derneği tarafından Creditwest Bank’ın sponsorluğunda düzenleniyor. Söylemeden edemeyeceğim, Yeşim’le yıllar önce DİSK’e  bağlı Bank-Sen’de birlikte çalışmıştık. Yıllar sonra yollarımızın sinemada kesişmesi mucizevi geliyor. Festivalin hamileri ise Lordlar Kamarası’nın ilk Türk asıllı kadın üyesi Barones Meral Hussein-Ece ve Kıbrıs kökenli ünlü aktör Tamer Hassan (Batman Başlıyor, Titanların Savaşı vb). 

İşçi, asker, polis el ele: Kardeşim İçin

TARİH:  7 Haziran 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Kardeşim için’ sahtekar bir film. Her şey sahte, her şey yalan filmde. Zanaatkâr işi, sanatçı işi değil… 

Aman da pek havalı, pek güzel görünen bir film ‘Kardeşim için’. Hani 1978’de Oscarları silip süpüren Avcı (Deer Hunter) vardı ya, onun yenilenmiş, günümüze uyarlanmış versiyonu olma iddiasında “Kİ.”. Bu iddiasını da hiç saklamıyor, apaçık göndermeler yapıyor Avcı’ya. Avcı ne anlatıyordu? Halis muhlis Amerikalı’nın, Vietnam’da ne acılar çektiğini, sapık Vietnamlılardan ne işkenceler gördüğünü filan. Kahramanları bir çelik fabrikasının etrafında kurulmuş küçük şehirli emekçilerdi. Çalıştıkları fabrikada savaş sanayisinin temel malzemesi olan çeliği üreten bu işçiler, müthiş çalışma etikleri, alçak gönüllükleri ve tabii ki kahramanlıklarıyla kalbimizi fethetmişlerdi. 

GÜZEL AMERIKALI! 
Tıpkısının aynısı olmasa da Avcı’nın çok çok benzeri bir dünya kuruyor “Kardeşim için”. Filmin kahramanı Russel Baze (Christian Bale) işçi bir babanın, işçi oğlu. Russel, Avcı’daki Robert de Niro’nun soyundan. Yani mükemmel bir oğul, mükemmel bir kardeş, çok iyi bir sevgili (ama yine de, ah, yine de…), çok iyi bir emekçi, merhametli bir avcı (geyikle göz göze gelirse öldürmemek gibi bir ilkesi var galiba ya da belki etrafta kamera varsa kurşunu sıkmıyor hayvana). Güzel Amerikalı Russel. Sade, mert, çalışkan, dürüst, erkek! Politikaya kafası basmıyor olabilir; sömürü, kapitalizm falan gibi mevhumlar da ona yabancı olabilir. Bu onun güzelliğine halel getirmez. Çalışmanın, emeğin yüceliğine olan sağlam inancı onu ayakta tutar. Ama dünya kötü be abi! Orada Irak diye bir yer var, çocukların kafalarının kesildiği, kesik ayaklardan oluşan yığınların görüldüğü yerler var. Kahrolası kader Russel’in kardeşini Irak’ta savaştırır. Savaş travmatize eder. Kötüdür. Buna kimse itiraz edemez. Savaş gazileri acı çeker. Ama daha derin bir sorgulama işimize gelmez. Irak’ta ne işimiz vardı sorusu sorulmaz. 

KÖTÜLERE KARŞI 

Orada (Irak’ta) kötüler olduğu gibi burada (ABD) da kötüler vardır. Dağ Amerikalıları, karda yürürken ne ses çıkarır filmde söylenmiyor ama onlar kötüdür. Aile filan bilmezler, aile içinde çiftleşirler (“inbred” denir onlara). Devlet giremez bu dağ kasabalarına. Amerikan devletinin tunç eli yok ki, balyoz gibi insin. İşte bu veledi zinalar, Russel’ın kardeşine bulaşırlar. Russel da haliyle silahını kuşanır, Amerika’nın o güzel geleneği gereğince kendi hukukunu kendi uygular. Polis, asker, işçi aralarındaki sürtüşmelere karşın bir bütündür, kötülere karşı. Geberesice kötüler geberince üzülünür mü, üzülünmez. Yaşasın faşizm, yaşasın yargısız infaz. Mahpusluk olmayaydı. (Şimdi elbette bazıları çıkıp, “C. C. ‘yaşasın faşizm’ dedi, biz onun faşist olduğunu biliyorduk zaten” diyecektir. İroniyi öğrenmek zaman alıyor, katlanacağız). 

“Kardeşim İçin’ sahtekâr bir film. Her şey sahte, her şey yalan filmde. Zanaatkâr işi, sanatçı işi değil. 

BÜYÜK RİSK

TARİH:  7 Haziran 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

 Yüksek Risk’in orijinal adı olan “Starred Up” terimi şiddet eğilimi nedeniyle erken yaşta daha büyüklerin yanına gönderilen genç suçlular için kullanılıyormuş. Filmimizin esas kahramanı Eric (Jack O’Connell) kendinden büyüklerin arasına gönderilen genç bir mahkûm. Eric, tam bir vahşi. Ormana bırakılsa hayatta kalmayı becerir. Zaten hapishanede de ormandaki vahşi bir hayvan gibi kendisini koruyor. Dişiyle, tırnağıyla, nesi varsa onunla. Her an saldırılmaya hazır, her an tetikte. Tabii bu hali, bazen yanlışlıkla iyi niyetli insanlara saldırmasına da neden oluyor. Filmin en etkileyici bölümü Eric’i tanıdığımız ve yabaniliğine tanık olduğumuz başlangıç bölümü. Daha sonra film anlattığı şeylerin içini doldurmakta zorluk çekiyor. Eric, içerde başka bir mahkûm olan babasıyla karşılaşıyor. Baba-oğul arasında gergin bir ilişki var. Baba, otoritesini sağlamaya çalışırken, Eric’i küçük düşürüyor. Bu arada içerde bir ruh doktoru var. Sistemin yok etmeye çalıştığı mahkûmlarda insani olanı ortaya çıkarmaya, onlara öfkelerini kontrol etmeyi öğretmeye çalışan bir ruh doktoru. Doktorun kendisi de sorunlu bir geçmişe sahip olduğu için mahkûmlarla kolay empati kurabiliyor. İşte bu ahval ve şerait içinde baba, oğul ve kutsal ruh doktoru hayatta kalmaya ve birbirleriyle geçinmeye çalışıyorlar. Filmin senaristi Jonathan Asser yıllarca hapishanelerde psikiyatrlık yapmış ve içeriyi biliyor, bu da filme inandırıcılık kazandırıyor. Eric’in babası rolünde Ben Mendelsson da çok iyi. Haftanın seyredilebilir filmlerinden.

Taş atan çocuklar

TARİH:  14 Haziran 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Kış Uykusu’ sadece Nuri Bilge Ceylan’ın en politik filmi değil, sinemamızın da en politik filmlerinden biri. Ama politik bir mücadeleyi anlattığı için politik diye tanımlanan filmlerden değil “Kış Uykusu”. Politikanın özüne damardan girdiği için politik bir film. Politikanın temelinde yatan dinamiğe yani mülk sahipleri ile mülksüzlerin ilişkilerine baktığı için politik. Ekonomiyle politikanın ilişkisinden anlamayan ama buna rağmen kendisini sosyalist diye tanımlayan ve başkalarınca da öyle tanımlanan aydınların ülkesinde yaşıyoruz. O yüzden bu filmin politikliğini göremeyenler de çıkacaktır. Bir yandan da yumurta tokuşturur gibi yönetmenleri birbirine tokuşturmayı sevenler sahneye çıkıp, “ama Yılmaz Güney şöyle yapmıştı; Nuri Bilge, Zeki Demirkubuz’dan çalmıştı” falan gibi mesnetsiz iddialarda bulunacak, Ceylan’ı neredeyse düzenin sürmesinden tek başına sorumlu tutacaklardır. Nuri Bilge Ceylan “hadi saflara” tarzı bir slogan atmıyor filmlerinde. Hayatında da atmıyor, atmasını beklemek de abes. Slogan atmıyor ama taş atan çocuklara, onların düzene karşı duydukları öfkeye empatiyle yaklaşıyor, hatta onlarla saf tutuyor. “Kış Uykusu”nda katıksız acı ve öfkesine tanık olduğumuz küçük çocuk, filmin belki de içimizi acıtan tek karakteri. Diğerleri bir tür kış uykusundayken onuru ayakta olan bir tek o var. Bir de alkole teslim olmuş eski madenci babası. Taş atan çocuk demişken, Ceylan’ın bir önceki filmi “BZA”da da bir çocuk babasının katil zanlısına, belki de gerçek babasına taş atıyordu. Aynı imgenin üst üste iki filmde de karşımıza çıkmasının bir anlamı olsa gerek. Nuri Bilge, Cannes’da aldığı ödülü gençlere adadı. Taş atan çocuk imgesi genç kuşağın isyanına verilen selamın ödüller olmasa da, filmlerde zaten yerini aldığını gösteriyor. 

Karanlık bir insanlık tablosu çiziyor “Kış Uykusu”. Otel filmi denilen bir janr varsa, “Kış Uykusu” ojanrın bir örneği. Paris’te Son Tango’nun Paul’ü (Marlon Brando) gibi kendisine miras kalan bir otel de yaşar “Kış Uykusu”nun Aydın’ı (Haluk Bilginer). Ve Paul gibi yaşça kendisinden çok daha genç bir kadınla birliktedir. Aydın bir rantiyedir; rant yani kira toplayarak yaşar. Eşitsizliğin tanrının hikmeti olduğuna inanmanın rahatlığı içinde haciz memurlarını salar kiracıların üstüne. O memurlar, polislerin de yardımıyla, televizyon, buzdolabı ne varsa alırlar yoksulların evlerinden, direnenleri de çocuklarının önünde döverler. 

Aydın ise kiracılarını tanımaz bile. Odasından ya Anadolu kentlerinin estetik yoksunluğu üzerine, imamların nasıl janti giyinmeleri gerektiği üzerine ahkam kesen yazılar yazar. “Uzak”taki kentli fotoğrafçının, kasabalı yeğeninin ayakkabılarından tiksinmesi benzeri, o da imamın çamurlu ayakkabılarından tiksinir. Zenginler, yoksullardan nefret eder. Sömürür ve nefret eder. Nefret etmezlerse sömüremezler çünkü. 

Ama insanlık iyiler ve kötüler diye net çizgilerle ayrılmamıştır. 

Aydın’ın karısı Nihal (Melisa Sözen), bu ahlaksız düzenin parçası olmanın vicdan azabını hayır işleri yapmakla gidermeye çalışır. Aydın’ın kız kardeşi Necla (Demet Akbağ) zehrini yattığı kanapeden zerkeder abisinin ruhuna. Kahya Hidayet (Ayberk Pekcan) patronunu manipüle ederek düzenini sürdürür. Öğretmen Levent, içki sohbetlerinde mangalda kül bırakmayan bir narsisttir. Ve bütün bu insanlar arasında bir iktidar mücadelesi sürer gider. 

Ceylan, hemen hemen bütün oyuncularından çok iyi performanslar almış. Görüntü yönetimi müthiş. “Kış Uykusu” yılın yerli yabancı en iyi filmlerinden biri, sinema tarihimizin de en önemli filmlerinden biri olarak yerini şimdiden aldı. Bütün bunları veri kabul ettikten sonra ilk izlemede beni az da olsa rahatsız eden şeylerden de söz edeyim. “Şey” sözcüğü ve şeyin türevleri aşırı fazla kullanılmış gibi geldi. Diyalogların doğalcı olduğu anlarda bol bol “şey’edilirken, teatral bölümlerde tumturaklı cümlelerin ardı ardına sıralanmasında bir uyumsuzluk hissettim. Film, epey uzun olmasına rağmen akıyor ve hakikaten de 2 saat daha uzun olsa yine izlenir. Ama tersi de sanki geçerli, daha kısa olsa film söyleyeceğini söylemiş olur, karakterlerin nasıl insanlar olduğunu bize anlatırdı. Buna rağmen yine de eksiklik hissinin olması da tuhaf. Necla ve Nihal’i daha iyi tanıyamaz mıydık? “The Mis fits”i John Huston) hatırlatan at yakalama ve serbest bırakmayla ilgili bölüm bize ne anlatıyordu? Aydın, hayvanı niye serbest bıraktı? 

Herkesin birbiriyle hesaplaştığı ama kendisiyle hesaplaşmadığı, hesaplaşıyorsa da diğerlerinin eline koz vermeden bunu yaptığı bir film “Kış Uykusu”. Bana Karamazov Kardeşler’deki çocuğu hatırlatan (Kosmos’a da bir şekilde girmiş bulunan) isyankar ufaklık hiç konuşmasa da filmin bende en çok kalacak karakteri. 

Aydın evinde eskiden oynadığı oyunların afişlerini bulunduruyor, kimi asılı kimi duvar dibine dizili. Bu afişlerden biri Sam Shepard’ın yazdığı “Aç Sınıfin Laneti’ne ait. Aydın belki de ezbere bildiği bu metinden hiçbir şey anlamamış bir aydın. Kafasına taş atan çocuklarla oynadığı oyunlar arasında bile ilişki kuramayan biri. 

Film bize sanki şunu söylüyor: Buyrun, hesaplaşma sırası sizde, 

Ölümlerle beslenenler: Üçüncü Adam (1949)

TARİH:  17 Mayıs 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Haftanın filmlerini değil, eski bir sinema klasiğini yazmak geldi bu hafta içimden. Bu haftaki yazımın konusu birçok oylamada gelmiş geçmiş en iyi Britanya filmi seçilen “Üçüncü Adam”. 

Attila İlhan’ın bir şiiri vardır, “Üçüncü Şahsın Şiiri” diye. Bu şiirin ilk kıtası şöyle: 

…..

gözlerin gözlerime değince 

felaketim olurdu ağlardım 

beni sevmiyordun bilirdim 

bir sevdiğin vardı duyardım 

çöp gibi bir oğlan ipince 

hayırsızın biriydi fikrimce 

ne vakit karşımda görsem 

öldüreceğimden korkardım 

felaketim olurdu ağlardım 

….

Şimdilik şiiri bir kenara bırakıp, filme bakalım. Tayfun Pirselimoğlu ile “Üçüncü Adam”ı konuştuğumuz radyo programım, Açık Radyo’da bu pazartesi saat 11:00’de yayınlanacak. Programın adı Erguvani İstimbot. Konuşmanın kaydından sonra film üzerine düşünmeye devam ettim. Ve bazı yeni düşünceler gelişti. Yazmazsam yok olacaklar, üstelik haftanın filmlerinin de hiç “yazbeni”si yok. 

Carol Reed, “Üçüncü Adam”ı1948’de çekmiş, film bir yıl sonra gösterime girmiş. Cannes’da “Büyük Ödül”, Oscar’da “en iyi görüntü yönetimi, BAFTA’larda en iyi Britanya filmi, “Üçüncü Adam”ın kazandığı ödüllerden bazıları. 

SAVAŞIN YIKIMI HÂLÂ ORTADA 

Film savaş sonrası Viyana’sında geçer. Kent bölgelere ayrılmıştır ve İkinci Dünya Savaşı’nın galipleri bu bölgeleri paylaşmıştır. Ama kentin merkezi Amerika, Fransa, Britanya ve Rusya tarafından ortak yönetilmektedir. Savaşın yıkımı hâlâ ortadadır. Kentte karaborsa almış yürümüştür. Güvensizlik, belirsizlik ve kasvet şehri tanımlayan niteliklerdir. 

Film bize, Viyana’da yaşayan arkadaşının daveti üzerine kente gelen züğürt bir Amerikalı yazarın hikâyesini anlatır. Bu yazar, kente geldiğinde kendisini davet eden arkadaşının bir trafik kazasında öldüğünü öğrenir. “Kahramanımız” korumasız ve parasız kalmıştır. Britanyalı komutanın parası ve yardımıyla ülkesine dönecektir ama bir şeyler dönmesini engeller. Arkadaşının ölümünde açıklanması güç çelişkiler vardır. Üstelik cenazede rastladığı güzel bir sevgilisi de vardır arkadaşının. Yazar arkadaşının ölümünün arkasındaki gerçekleri aramaya başlar. Arkadaşı öldüğü sırada olay yerinde kimliği bilinen iki kişinin yanı sıra, kimliği bilinmeyen “üçüncü bir adam” daha vardır; bu adam da bulmaya çalışır. Nihayetinde aradığı soruların cevabını bulur, arkadaşı ölmemiştir. ölmüş gibi yapmıştır. Ve yazarımız yıllar sonra kavuştuğu arkadaşını öldürür. Çünkü arkadaşı çok kötü biri olmuştur, karaborsada sattığı seyreltilmiş ve etkisini yitirmiş penisilinle insanların ölümüne neden olmuştur. Ve böylece çok 

da iyi para kazanmıştır. Zaten arkadaşı da askeri polisçe yakalanmaktansa, ölümü tercih eder gibidir… Öyle midir gerçekten? 

VAHŞİ DÜZENDE KÜÇÜK OYUNCU! 

“Üçüncü Adam”ın çekiciliği farklı yorumlara açık oluşu. Yazar Holly Martins’i Joseph Cotten canlandırır ve filmin başrolü de hikâyedeki ağırlığına bakılırsa onun olmalıdır. Ama karaborsacı Harry Lime’ı canlandıran Orson Welles öne çıkmış, filmin afişlerinde zamanla Cotten’ı görünmez kılmış. Filmden sonra da Welles, Harry Lime karakterini, onun kahramanı olduğu hikâyeler yazarak ve radyo tiyatrolarında canlandırarak sürdürmüş. Oysa, Harry Lime’dan nefret ettiğini de dile getirmiş Welles. 

Lime’ı öne çıkaran ne? Bir defa Welles’in olağanüstü oyunculuğundan söz etmek lazım önce. Lime ilk göründüğünde öylesine masum ve öylesine hınzır bir şekilde gülümser ki, cazibesine kapılmamak mümkün değildir. Sonra Lime hayat felsefesini açıklar başka bir sahnede. Bu felsefe acmasızdır, canavarcadar ama bir mantığı vardır. Ve geçerlidir de. Hükümetler, devletler uygularlar bu mantığı zaten. Savaşlar çıkarırlar, milyonlarca insanın ölümüne neden olurlar. Bu savaşlar büyük iş imkanları sağlar. Sermayedar sınıfı zenginliğine zenginlik katarken kimse onları sorgulamaz bile. Ve savaşlar toplumları ilerletir de. Teknoloji savaş sanayi sayesinde gelişir… Bütün bunları veciz sözlerle ifade eder Lime. Bulundukları yükseklikten birer nokta gibi görünen insanları kastederek “Aşağıda gördüğün noktalardan biri hareket etmese ne değişir? Üstelik artık hiç hareket etmeyecek olan her bir nokta için 20 bin – Pound kazanacaksan!” diye sorar Lime, Martin’e. “Borgialar döneminde İtalya’da kan gövdeyi götürmüştür ama Da Vinci, Mikelanj ve Rönesans varolmuştur. Barış içinde yüzyıllar geçiren İsviçre ise “guguklu saat”ten öte bir buluş gerçekleştirmemiştir”, Lime’a göre. Lime zamanın gerçekliğine kendince uyum sağlamıştır. O aslında küçük bir oyuncudur bu vahşi düzende. Zengin bir hayat sürmenin fitratında başkalarını insan yerine koymamak olduğunu bilir. Yakinen tanıdığımız politikacılar, işadamları ve üst düzey yöneticiler gibi… Unutmadan eklemek gerek, Harry Lime Tanrı ya da inanır. 

SEMBOLİK BİR CİNAYET Mİ? 

Filme adını veren üçüncü adamın Harry Lime olduğu düşünülür. Sahte kazanın ardından Harry Lime görüntüsü verilen cesedi taşıyan üçüncü kişi o olmalıdır. Ama belki de “üçüncü adam” başka birini temsil eder. Belki de Attila İlhan’ın şiirindeki gibi bir “üçüncü şahıs’tır o. Yani Harry Lime ile sevgilisi Anna’nın (Alida Valli) arasına girmeye çalışan, Harry’yi öldürüp Anna’yı kendisinin yapmaya çalışan Holly Martins’dir üçüncü adam! Hem “man” İngilizcede kişi, insan, şahıs anlamlarına da gelebilir duruma göre, Anna, Harry’yi sevmez ve Harry de bilir bunu. Ne yaparsa yapsın Anna onu sevmeyecektir. Harry, Holly’nin gözünde “Hayırsızın teki”dir ve “ne vakit karşısında görse öldüreceğinden korkar”. Beş parasız Holly için, Harry başlangıçta ona güven sağlayacak baba figürüdür. Holly’nin ilk öğrendiği şey Harry’nin öldüğüdür. Ama Harry ölmeye direnir sanki; hortlar. Gerçekten de Holly’nin karşısına çıktığı an bir hortlak gibidir Harry. Ödipal karmaşada olduğu gibi, baba figürü ölse de başka biçimlerde tekrar ve tekrar karşısına çıkacaktır Holly’nin. Anna’yı almak isteyen Holly’nin hedefine ulaşması için Harry’den kurtulması gerekir çünkü Anna inatla Harry’yi sevmeyi sürdürmektedir. Harry, Anna ve Holly; baba, anne ve oğul üçgenini oluşturur. Freud’un kenti Viyana’da şehrin altına (bilinçaltına?) iner, Harry’yi orada bulur ve… öldürür mü gerçekten? Bu gerçek bir cinayet midir, sembolik bir cinayet mi? Harry’nin vurulduğu anı ya da ölüsünü  görmeyiz. Harry yeniden hortlayabilir mi? Mümkün gibi. Anna ne yaparsa yapsın Holly’nin olmayacaktır fakat. Bu belki Holly’nin takıntısını aşmasını sağlayacaktır ya da onun girdabında boğulmasına neden olacaktır. Belki yeni anne ve baba figürlerinin peşinde arayışını sürdürecek (Harry’ler hortlamaya devam edecek), bel ki de Anna’nın ya da sembolik “anne”lerin peşini bırakacaktır. Hayata baktığımızda Harry’ler yeni biçimlerde hortlamayı sürdürüyorlar demek her açıdan anlamlı gibi. Filmin sonuyla, başının benzerliği ikisinde de Harry’nin cenaze töreninin oluşu bize bu döngünün süreceğini söylüyor gibi. 

Tehlike Arzusu : TOM ÇİFTLİKTE

TARİH:  21 Haziran 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Xavier Dolan sinemanın yeni harika çocuğu. 25 yaşında 5 filmlik bir kariyer ve sayısız ödüle sahip. Son filmi “Mommy” Cannes’da bu yıl Jüri Ödülü’nü kazandı, Godard’ın “Elvada Dil” filmiyle birlikte. “Tom Çiftlikte”nin de Venedik’te kazandığı FIPRESCI en iyi film ödülü var. Ben Dolan’dan henüz pek fazla keyif alamadım ama seyretmediğim filmleri var. “Tom Çiftlikte” kanımca pek iyi bir film değil. Belirli bir gerilim yaratmada başarılı olabilir biraz da moda olan aşırı belirsiz finaliyle havada kalan, derdini anlatamayan bir film. İlginç olan yakın zamanda seyrettiğim “Göldeki Yabancı” filmiyle bir paralellik içermesi filmin. İki filmde de sadist, şiddete eğilimli karakterlere cezp olan eşcinsel erkekler var. Bir tür eşcinsel mazoşizmi ya da ölüm arzusu söz konusu herhalde. “Philomena”, gelecek hafta vizyona girecek olan “Sevgilinin Ardından” ve hatta belki “Brokeback Dağı”nda da yine eşcinselleri konu alan filmlerde sık gördüğümüz bir tema var ki “Tom Çiftlikte”de de ona rastlıyoruz. O da sevgilinin ölümünün ardından geride kalanların ona dair gerçeğe ulaşması ya da saklamaya çalışması. Son yıllarda ölüm, şiddet ve eşcinsellik temalı filmler arttı nedense. Filmin kahramanı Tom’u kendisi oynamış Dolan. Tom sevgilisinin cenazesine gelir ve burada onun abisiyle tuhaf bir ilişki yaşamaya başlar. İşte böyle bir şey… 

Ben Sifir (0) değilim: ÖTEKİ

TARİH:  21 Haziran 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Simon hem başka biri olmak ister hem de kendisi kalmak. Başarılı Olanlar kendisi gibi olmayanlardır, içi boş ama parlak bir imaja sahip olanlar çünkü insanlar başkalarında görmek istedikilerini görürler, gerçeği değil. 

Richard Ayoade, Birleşik Krallık’tan çıkan yeni parlak yönetmenlerden. İlk filmi Denizaltı (Submarine) epey övgü toplamıştı. Ayoade, Arctic Monkeys ve Vampire Weekend gibi “hip” gruplara çektiği müzik videolarıyla da tanınıyor. 

“Öteki”, Dostoyevski’nin ikinci romanını temel almış. Romanın kahramanı bir süre sonra tıpatıp bir benzeriyle karşılaşır. Kahramanın kendisi bir “kaybedenken”, ikiz görünümlüsü onun tam tersidir. Bu ikiz, aslının, kötü kalpli işbilir ve işbitirici bir kardeşi gibidir. Bu sıralarda sanki bir “ikiz gezer” (doppelganger) filmleri modası var. Birkaç hafta önce “Düşman” benzer bir ikiz temasını işliyordu. İstanbul Film Festivali’nde en iyi film seçilen Tayfun Pirselimoğlu’nun “Ben O Değilim”inde de bir karakterin tıpatıp bir başka benzeri vardı. Bu temanın bu dönemde özellikle popüler olmasının bir anlamı olsa gerek. Ama tabii önce bu tema bize ne anlatıyor, bu neyin metaforu? 

Ayoade’in filmi fakat belirli bir zamana ve belirli bir mekâna işaret etmiyor. Filmin masalsı bir dünyası olduğu söylenebilir. Ama karanlık ve Terry Gilliam’ın “Brazil”i gibi retro-distopik bir dünya bu. Dostoyevski gibi belirli bir toplumsal andan çok, kahramanın iç dünyasına odaklanmış yönetmen Ayoade. 

Kahramanımız Simon James (Jesse Eisenberg), aslında kahraman kelimesinin en uzağındaki tiplerden biri. Ağzıyla kuş tutsa, “salağa bak, ağzına kuş girmiş” denilen tiplerden. Başarıları fark edilmeyen, başarısızlıkları ise ayyuka çıkarılan biri. Bir yok-adam. İşinde sürekli aşağılanan Simon bir kıza âşık olur (Mia Wasikowska) ama tabii kızın ona yüz verme ihtimali yoktur. Bir süre sonra Simon’ın çalıştığı ofiste yeni bir memur işe alınır: James Simon (yine Jesse Eisenberg). Simon ile James birbirinin tıpatıp aynısıdırlar ama bu benzerlik kimsenin dikkatini çekmez, Simon’ın dışında… James zamanla Simon’ın dünyasını işgal eder. Onun araştırmalarına sahip çıkar ve sonunda onun âşık olduğu kızı da kendisine âşık eder. 

James sahiden var mıdır yoksa Simon’ın hayalinde canlandırdığı alter-ego’su (öteki beni) mudur? Tabii ki birinci seçenekten pek bir yere gidilemez. Simon hem başka biri olmak ister hem de kendisi kalmak. Başarılı olanlar kendisi gibi olmayanlardır, içi boş ama parlak bir imaja sahip olanlardır, çünkü insanlar başkalarında görmek istediklerini görürler, gerçeği değil. “Cilalı imaj devri’nde Simon gibilere (çekingen, çalışkan, alçakgönüllü, nazik) yer yoktur. James ise bütün cehaletine ve tembelliğine rağmen gemisini yürüten kaptan olacaktır. James, işini bilen memurdur. Simon hem kendisini değerli görür, hem de her şey ona “sen değersizsin” diye haykırır. Bu tip parçalanma hikâyeleri yeni değil, Dostoyevski’nin romanının yeni olmadığı gibi. 1980’lerde bütün dünyada aşağı yukarı eşzamanlı başlayan ve Can Kozanoğlu’nun adını koyduğu cilalı imaj devri belki de seri kurban üretimine geçti. Kişilik parçalanmaları ve paranoya belki de zamanın ruhunu yansıtan şey. Bütün bu filmlerin eşzamanlı ortaya çıkmaları belki böyle bir duruma işaret ediyor. 

“Öteki” başarılı bir atmosfer kurmuş ve iyi oynanmış bir film. Sonunun muğlaklığı kafa karıştırıcı. Bir de bazen, “biz bu filmi görmüştük” duygusu uyandırıyor. Ama yine de görmeye değer. 

Pislik ve Sevgilinin Ardından

TARİH:  28 Haziran 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

İki iyi oyuncu, iki vasat film

Bu hafta bir değişiklik yapıp iki filmi aynı başlık altında yazıyorum. Açıkçası iki filmden de geriye başrol oyuncularının iyi performansları dışında bir şey kalmadı. Oyuncularının iyi performansları dışında iki filmin bir ortak noktası yok, hatta birbirlerinin zıttı oldukları bile söylenebilir. James McAvoy ‘Pislik’te filmin adına yaraşan bir şekilde tam bir pisliği canlandırırken; ‘Sevgilinin Ardında’da Ben Whishaw tam bir “meleği” oynuyor. Pisliğe pislik diyoruz ama meleksi insanlar için söylenen temizlik diye bir kavramımız yok.

Pislik 

McAvoy “Pislik’te Bruce Robertson adlı İskoç bir polisi canlandırıyor. Bruce, her şeyden ve herkesten nefret ediyor. Arkadaşlarının başına çoraplar örüyor, karılarını ayartıyor, terfi etmek için hepsinin ayağını kaydırmaya çalışıyor. Bir yandan iştahla uyuşturucu tüketirken, bir yandan da bir cinayet soruşturmasını sürdürmeye çalışıyor. Fakat tedavi amaçlı ilaçlarını almayınca ruhsal dengesi giderek bozuluyor. Bruce’un da insani bir yanı var elbette; onun da bir yarası var. Ta, çocukluğundan kalma. Bruce kendisinden nefret ediyor öncelikle. Ama Bruce’un iğrenç hallerini gördükten sonra, çocukluk travmaları onunla empati kurmamızı sağlamıyor. Zaten Bruce’un da empati ister gibi bir hali yok. Dolayısıyla bir süre sonra “Ben bu pisliği neden seyrediyorum” sorusunun kafanızda oluşma ihtimali var. Filmin suratımıza çarpan üslubunun da bu sorunun oluşmasında katkısı büyük. İyi ama bunu hak edecek ne yaptık? Bruce karakterini James McAvoy bu kadar başarıyla canlandırmasa, filmden çok daha erken kopacağız. Film Trainspotting’in de yazarı Irvine Welsh’in romanından uyarlanmış ve Jon Baird tarafından yönetilmiş. 

Sevgilinin Ardından 

“SEVGİLİNİN Ardından’ın kahramanı Bruce’un tam tersi. Ben Whishaw’un canlandırdığı Richard, Kamboçya asıllı sevgilisinin ölümünün ardından onun İngilizce bilmeyen annesine göz kulak olmak gibi bir misyon üstleniyor. Kadının bilmediği sadece İngilizce değil; Richard’ı oğlunun en yakın arkadaşı sanıyor, oğlunun sevgilisi olduğunu bilmiyor. Üstelik kadın Richard’a karşı gayet soğuk çünkü oğlunun kendisini bir huzur evine yerleştirmiş olmasından onu sorumlu tutuyor. Fakat Richard hassas ve kırılgan olmasının yanı sıra kararlı ve inatçı biri de. Kadının huzur evindeki flörtüyle konuşabilmesi için bir tercüman tutuyor vs. Her şey iyi güzel ve gayet insani. Ben Whishaw ‘Parlak Yıldız’dan sonra bir kez daha romantik aşık rolünde son derece inandırıcı ve yüreğe dokunan bir performans sergiliyor. Ama filmden daha fazlasını beklememek gerekiyor: Karakterlerin daha fazla derinine inmesi ya da kültürel çatışmayı daha fazla deşmesi gibi… Richard kadar iyi olmak Bruce kadar kötü olmaktan daha iyi orası kesin. Kötülüğün yaralarla, travmalarla ilişkisini biliyoruz ama iyiliğin neyle ilişkili olduğunu pek bilmiyoruz. Hatta belki merak bile etmiyoruz. Ben Bruce’un kötülüğünden çok Richard’ın iyiliğinin nedenlerini anlamak isterdim. 

Yönetmen Hong Khaou, filmi kendi tiyatro oyunundan uyarlamış. Oyundaki heteroseksüel aşkı, eşcinsele çevirmiş. Khaou bu ilk uzun metraj filminde umut vadediyor. Ölen sevgilisinin ardından onun ailesini ziyaret eden (gizli) eşcinsel sevgili figürü hâlâ etkileyici ama bu hızla tüketilirse yakında etkisizleşecek. Ayrıca Whishaw gibi etkileyici oyuncular bulmak her zaman mümkün olmayabilir. 

POLONYA İLE TÜRKİYE’NİN YENİ UFUKLARI

TARİH:  9 Ağustos 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Geçen hafta Adam Mickiewicz  Enstitüsü’nün davetlisi olarak Polonya’nın Wroclaw (Wrotsvaw okunuyor) kentindeydim. Bu yıl Türkiye (Osmanlı) ile Polonya arasında diplomatik ilişkiler kurulmasının altı yüzüncü yıldönümü. Bu nedenle düzenlenen çeşitli etkinlikler arasında sinemanın da önemli bir yeri var.
İki yıl önce ilk kez Adam Mickiewicz Enstitüsü’nün davetiyle İstanbul Film Festival Başkanı Azize Tan, Wroclaw ve Varşova’ya gidiyor, ardından İFF’de Köprüde Buluşmalar sırasında Türk ve Polonyalı sinemacılar 2013 ve 2014’te bir araya gelip, ortak neler yapılabileceğini araştırıyorlar.  Bu yılki Nowe Horyzonty (Yeni Ufuklar) Film Festivali’nde Türk  Sineması’nın odağa alınması bunu takip ediyor.

TÜRKİYE’DEN FESTİVAL KONUKLARI
Wroclaw’da 14.sü düzenlenen Nowe Horyzonty Film Festivali Türk sinemasını ilk kez odağına almıyor. Dört yıl önce, 2010’da da Türk sinemasına festivalde geniş yer verilmiş, bir de Zeki Demirkubuz retrospektifi yapılmıştı. O yıl da festivale katılmış, Türk filmlerinin sunumlarını yapmış, soru-cevap bölümlerini yönlendirmiştim.  Bu yıl sadece gazeteci olarak festivaldeyim. Festival’de bu kez Reha Erdem’e özel bir yer ayrıldı. Erdem’in üç filmi (Şarkı Söyleyen Kadınlar, Kosmos, Korkuyorum Anne) gösterildi. Ayrıca Esin Küçüktepepınar’ın moderatörlüğünde Erdem’le bir master dersi düzenlendi. Festivalin diğer bir konuğu da “Ben O Değilim”le  bu yıl Altın Lale’yi kazanan Tayfun Pirselimoğlu’ydu. Festival adına yakışır bir şekilde, sadece usta Türk yönetmenlerinin değil yeni ufukları temsil eden genç yönetmenlerimizi de konuk etti. Atasay Koç, Eset Akçilad ve Rojda Akbayır da projelerini Polonya film endüstrisinin profesyonelleriyle tartıştı, işbirliği olanaklarını araştırdı. Kısa film yönetmeni Hasan Serin ve yapımcı Müge Özen ise Yeni Ufuklar Stüdyo Atölyesi’nin konuğuydu.

GEÇEN YILDAN SEÇKİLER DE VAR
Nowe Horyzonty gittiğim en keyifli festivallerden biri. Festival kendine özgü bir perspektife sahip. Çoğu festivalin göstermeyi aklından bile geçirmeyeceği sinema türleri Nowe Horyzonty’de kendine özel bir yer bulabilir. Mesela bu yılın özel bölümü VHS formatıyla üretilmiş kült filmlerdi. Geçen yıl ise Japon erotik sineması (pinku) festivalin ilgisinin odağındaydı. Festivalin ana yarışması da her zaman avangarda yakın duran, biçimsel yenilikler içeren filmlere veriyor. Tabii sadece bunlar yok festivalde. Geçen yılın en önemli filmlerinin önemli bir kısmı festivalde gösteriliyor. Cannes’a ya da Berlin’e gitmeyenler için bu festivallerin filmlerine yer veriliyor. Nuri Bilge Ceylan’ın “Kış Uykusu” bu kapsamda gösterilen filmler arasındaydı. Groupama’nın restore ettiği Muhsin Bey de festivalde gösterilen Türk filmleri arasındaydı.

Bu yıl ana yarışmayı Noaz Deshe’nin “Beyaz Gölge” adlı filmi kazandı. Film Tanzanya’da albinoların zorlu hayatını anlatıyor. Albinoların organları şamanlar tarafından ilaç olarak kullanılıyor. Albino olmak bir av hayvanı olmak gibi. Kaçak avcılar albinoları öldürüp, parçalayıp, şamanlara satıyor. Küçük Elyas’ın babası böyle katlediliyor. Annesi avcılardan kurtulması için Elyas’ı şehre gönderiyor. Film intikam karşıtı barışçı bir mesaj vermeye özen göstermiş. Kamera ve müzik tamamen Elyas’ın ruh halini yansıtmayı hedeflemiş. Sonuçta biraz rüya benzeri bir anlatı yapısı çıkmış.

ÖDÜLLÜ FİLMLER FESTİVALDE
Cannes’dan ödüllerle dönen Levyatan (Andrey Zvyagintsev), Dile Veda 3D (Jean-Luc Godard) ve Harikalar (Alice Rohrwacher) gibi filmleri seyretme olanağı buldum. Hiçbirine büyük hayranlık duymadım ama iyi filmlerdi. Genç İtalyan yönetmen Rohrwacher’in filmi en sıcağıydı içlerinde. Arıcı bir ailenin yetişmekte olan genç kızını odağına alan film İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin modern bir takipçisi sayılabilir. Zvyagintsev’in filmi ise oldukça sert ve karanlık bir Putin Rusya’sı tablosu çiziyor. Gayrimenkul odaklı bir talanın konu edilmesi en az Türk seyircileri şaşırtır sanırım. Godard’ın filmi ise bir Godard filmi işte. Ne kadar anlarsanız o kadar kâr. Arada bir şeyler anladığım ve güldüğüm oldu.

Genç Polonyalı sinemacılar Anna ve Wilhelm Sasnal’ın filmi Parazit (Huba) üç kuşağa birden bakarken, bebeği annenin, fabrikayı ise yaşlı işçinin kanını emen bir parazit gibi gösteriyordu. Çok az diyalog içeren filmin büyüleyici bir atmosferi vardı ama bu, her zaman işlemiyordu.  Bir başka genç Polonyalı sinemacı Bartosz Warwas ise çok daha amatör görünümlü bir film olan Kafesteki Serçe’yle (Jaskolka) sosyalist dönemde bir baba kız ilişkisine bakıyordu. Bu filmin de oldukça sert ve karanlık bir atmosferi vardı. Doksanına merdiven dayamış Alejandro Jodorowsky de babasıyla hesaplaşan bir başka yöntmendi. İhtiyar delikanlı Jodorowsky, Stalinist babasıyla geçekten zor bir çocukluk geçirmiş Şili’de. İşin enteresan tarafı yönetmenin çocukluğunu, bu geçkin yaşına rağmen, sanki son derece sıcak bir geçmişten söz edercesine canlı ve enerjik bir biçimde anlatması. Ken Russel, Vera Chitilova ve Maurice Pialat’nın gibi eski ustaların filmlerini de ekleyince benim için oldukça doyurucu bir festival oldu. Ama bir festivali festival yapan sadece filmler değil atmosferidir. Fipresci jürisi üyesi Engin Ertan’la her gece Arsenal adlı açık hava mekânında buluşup, festival katılımcılarıyla sohbet ettik. Doğrusu festivalin atmosferinin de mükemmel olduğunu söylemeliyim.

FESTİVAL TARİHİNDEN NOTLAR
Nowe Horyzonty’nin kurucusu Roman Gutek’le de bir sohbet imkânı buldum. Gutek, 1980’lerin başından beri Polonya sinemasında önemli bir rol oynuyor. Varşova Film Festivali’nin kurucularından biri. Nowe Horyzonty’yi ise Cieszyn adlı küçük bir kentte başlatıyor önce. Wroclaw belediyesinin daveti üzerine festival şimdiki yerine taşınıyor. Wroclaw, Cieszyn’e göre çok daha büyük olmasına karşın başlangıçta festival seyircisinin sayısında bir artış olmuyor. Fakat Gutek, seyirciyi eğittik diyor. Ayrıca festival zamanı Polonya’nın dört bir yanından seyirciler kente akın ediyor artık. Bugün, festivalin gerçekleştirildiği Nowe Horyzonty Sinema Kompleksi’ni de yönetiyor Gutek. Bu kompleks, dünyanın 9 salona sahip tek sanat-sineması merkezi! NH sinemalarında yıl boyunca sanat filmleri gösteriliyor. Ama burası ayrıca bir kültür merkezi işlevi de görüyor. Konserler ve tiyatro oyunları naklen sinema perdesine yansıtılıyor ve seyirciler dünyanın dört bir tarafından kültürel olayları izleme olanağı buluyorlar. Ayrıca NH sinemaları bir okul işlevi de görüyor. Yıl boyunca Wroclaw Üniversitesi öğrencileri için programlar düzenleniyor, aldıkları seçmeli derslerin filmlerini bu sinemalarda izliyor öğrenciler. Wroclaw’ın nüfusu 650,000 civarında. İstanbul’un 20’de 1’inden küçük, orta karar bir İstanbul semti kadar ancak. Ama İstanbul’da böyle bir merkez yok. Halimiz trajik.

Her neyse, güzel olan bu festivalle yakın bir bağ kurmuş oluşumuz ve Polonya ile kültürel ilişkilerimizi hızla geliştirmemiz. İstanbul’da bir müzesi olan büyük Polonyalı şair Adam Mickiewicz’e saygıyla.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com