Ötekiler ve berikiler

TARİH:  Haziran 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

KIRIK MİDYELER

Genç yönetmen Seyfettin Tokmak ilk filmi “Kırık Midyeler”le yoksulların, sömürülenlerin, kadersizlerin dünyasına bakmış… İyi niyetli bir çaba olan Kırık Midyeler umarız seyirciye ulaşır.

“Kırık Midyeler”, Türkiye’nin hem öz hem de geçici ötekilerine dair bir hikâye anlatıyor. Ya da birkaç iç içe geçmiş, kesişen hikâyeyi anlatıyor diyelim. Olaylar Kumkapı’da ucuz bir otelde geçmektedir ve filmin kahramanları bu otelde kalmaktadırlar. Merkezde iki Kürt ergeni var. 15 yaşlarındaki yeğenler Hakim ve Faysal, Almanya’daki akrabalarının yanına gidebilmek umuduyla İstanbul’a çalışmaya gelen Mardinli iki çocuktur. İçlerinde daha sağ görülü olan Faysal, bir lokantada bulaşıkçılık yapar. Maceracı ve isyankâr bir tip olan Hakim ise midyecilik yaparak köşeyi döneceği hayaline kapılmıştır. Köşeyi dönünce de Almanya’daki akrabalarının yanına gidebilecek ve rahata kavuşacaktır.

Otelin diğer müşterileri arasında Boşnak Medina ve kızı var. Medina’nın kızı kalp hastasıdır ve Medina onu tedavi ettirecek parayı kazanmaya çalışmaktadır. Filmin diğer kahramanları arasında yine Doğu Avrupalı genç bir kadın ve Afrikalı göçmenler bulunur. Bütün bu garibanlar bir şekilde ayakta kalmaya ya da Avrupa’ya kapağı atmaya çalışırken otelin sahibi Cevat yasadışı yollarla para kazanmakta ve otel müşterilerini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır.

Genç yönetmen Seyfettin Tokmak ilk filmi “Kırık Midyeler”le yoksulların, sömürülenlerin, kadersizlerin dünyasına bakmış. Daha iyi bir hayat peşinde ya ülkenin doğusundan ya da daha kötü koşullardaki ülkelerden İstanbul’a gelen bu insanları burada da çok zor ve acımasız koşullar beklemektedir. İyi niyetli bir çaba olan Kırık Midyeler umarız seyirciye ulaşır. Seyfettin Tokmak ümit veren bir yönetmen, Kırık Midyeler’I de daha iyi filmlerin habercisi sayalım.
 

Azizler ve Ejderhalar

TARİH:  2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu hafta çok iddialı ama iddialı oldukları kadar da kof filmlerin geçit resmi yaptıkları talihsiz bir hafta. Marc Caro’nun ‘Dante 01’i de çok şey söylemeye çalışan ama sonuçta görsel ve işitsel bir kakafoniden öteye gidemeyen bir film. Caro’yu daha önce Jeunet’yle yaptıkları ‘Şarküteri’ ve ‘Kayıp Çocuklar Kenti’nden tanıyoruz. Caro ilk kez tek başına yönetmen koltuğuna oturmuş. Ne yazık ki bir daha bu koltuğa zor oturur gibi gözüküyor.  Gelecekte bir uzay gemisinde geçiyor film. Uzay gemisi, ölüm cezasına çarptırılmış ama psikiyatrik deneylere katılmayı kabul ettikleri için bu uzay gemisinde yaşamalarına izin verilmiş mahkumların bulunduğu bir tür klinik ya da hapishane gibi. Tabii doktorlar filan da var. Bir gün bu gemiye iki yolcu geliyor. Birisinin adı Aziz George. Yani Hıristiyan mitolojisinde, ejderhayı yenen, Kapadokya’da filan bol bol fresklerine rastlanan azizle aynı adı taşıyor. Ejderhanın, insanın yeteneklerini hayata geçirmesini, sahip olduğu değerlerin keyfini çıkarmasını engelleyen bir tür psikolojik engeli simgelediği söylenir. Filmin George’u da gerçekten böyle şeyler yapar, insanların içindeki ahtapotumsu cinleri fiilen yer. George’la birlikte gelen diğer yolcu ise bir şirketin acımasız temsilcisidir ve hastalar üzerinde kötü olduğunu anladığımız bir takım deneyler yapmaya niyetlidir. Sonra film giderek takibi zor bir hal alır. Herkes ve her şey bir başka şeyi simgeler, Aziz George ya da geminin adı olan Dante örneğinde olduğu gibi. Bütün bunlarda derin filozofik anlamlar aramak ise bana göre vakit kaybından başka bir şey değil.

Dante 01, Yönetmen: Marc Caro Oyuncular: Lambert Wilson, Linh Dan Pham, Dominique Pinon Yapım Yılı: 2008 Süre: 88 Dk.

Süper Serseri

TARİH:  Mart 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kimsenin sevmediği ayyaş bir serseri olarak süper kahraman fikri hoş ama filmi başarılı olarak tanımlamak da imkânsız…

 Hancock garip bir süper kahramanı anlatıyor. Hancock’ı (Will Smith) ilk gördüğümüzde onu hiçbir şeyi umursamayan ayyaş bir evsiz sanıyoruz. Ama sürpriz bir şekilde havalandığında süper bir kahraman özellikleri de taşıdığını ve kötüleri yakaladığını görüyoruz. Onun hakkında sokaktaki insanların genel kanısı ‘asshole’un teki yani pisliğin, puştun teki olduğu. ‘Asshole’ hatta neredeyse lakabı olmuş ‘Hancock’un. Kibar bir çeviriyle ‘asshole’un tam karşılığı ise ‘kıç deliği’ demek. Hancock’a böyle denilmesinin nedeni diğer sevimsiz özelliklerinin yanı sıra kötülere karşı savaşırken sağı solu kırp dökmesi, pasaklı ve çok masraflı iş çıkarması.

BU TEMA ÇOK İŞLENDİ
Kimsenin sevmediği ayyaş bir serseri olarak süper-kahraman fikri hoş ama filmi başarılı olarak tanımlamak da imkânsız. Ya aşk gibi insani duygular yaşayıp ölümlü biri olmak ya da bu duygulardan uzak kalıp tanrısal olmak gibi çok işlenmiş bir teması var filmin. Ama bu temanın pek de ağırlığını hissettirdiğini söylemek mümkün değil.

Hancock’ın modern muaşeret kurallarını öğrenmesi ve bunları uygulamaya çalışırken yaşadıkları, bazen gerçekten çok komik ve filmin en başarılı bölümleri.

11 EYLÜL SONRASI ‘KÖTÜ FRANSIZ’LAR
Ama film neden kıça bu kadar takık? Hancock kötüleri birinin kafasını başkasının kıçına sokmakla, hatta başkasının kıçı kalmamışsa kendi kıçına sokmakla tehdit ediyor. Kimi cezalandırıyor olacak bu durumda? Kimsenin kafasını kendi kıçına sokmasa da birisinin kafasını hakikaten de birinin kıçına sokuyor Hancock, filmin bir sahnesinde. Komik değil, sevimsiz. Hancock’ın eşcinsellikle ilgili takıntılı olduğunu da görüyoruz ileride. Klasik dar deri giysili çizgi roman süper kahramanlarının hepsini ‘homo’ olarak nitelendiriyor. Belki herkes kendisine ‘asshole’ dediği için her şey ona aynı şeyleri çağrıştırıyordur. Birkaç sürpriz viraj alan ve sonuçta pek de toparlayamayan bu filmden aklımızda en çok bu takıntı kaldıysa, sonucun çok da hoş kokmadığını söylemek zorundayız. Charlize Theron’un da filmde oynadığını ama genel kanının aksine etkileyici bulmadığımı da belirteyim. Bir de şunu: Fransa Irak işgaline karşı çıkan eski Fransa değil ama 11 Eylül sonrası moda olan kötü Fransız tipleri hâlâ Hollywood’un mönüsünde kendine yer bulabiliyor. Bazı şeyleri geç idrak eden bir yazar kadrosu var galiba filmin.

 Hancock Yönetmen: Peter Berg Oyuncular: Will Smith, Charlize Theron, Jason Bateman, Jae Head, Eddie Marsan, David Mattey, Hayley Marie Norman Türü: Aksiyon, Komedi, Dram Ülke: ABD Süre: 116 dakika

Aşkzede

TARİH:  Mart 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

 Sıradan adamlar, güzel kadınlar

Bu tür başka bir komedi bana aynı derecede çekici gelir miydi bilmem ama ‘Aşkzede’yi çok önemli olmasa da haftanın en eğlendirici filmi olarak tavsiye edebilirim…

 Romantİk komedi daha çok kadın seyirciye yönelik bir tür olarak bilinir. Şimdilerde yeni tür bir romantik komedi var: Erkek geyik muhabbetlerini, yontulmamışlıklarını da bünyesine katmış ve erkeklere de yönelik olan bir komedi türü.

Bu okulun öncüsü Judd Apatow’un ‘Kırk Yıllık Bekâr’ ve ‘Kaza Kurşunu’nu izlemiştik. Şimdi Apatow’un bir zamanlar birlikte çalıştığı Jason Segel’in senaryosunu yazıp, başrolünde oynadığı ‘Aşkzede’ var aynı türün bir başka örneği olarak karşımızda. ‘Aşkzede’ bazen bu yeni türün bayağılıklarına düşse de genelde suyun üstünde kalmayı başarıyor ve hedefine ulaşıyor. Yani komedi sınırları içinde yeterince inandırıcı bir aşk hikâyesi anlatıyor.

KOMEDİNİN SINIRLARINI ZORLUYOR
Peter Bretter (Segel) televizyon dizilerine müzik yapıyor. Sevgilisi Sarah Marshall (Kristen Bell) ise o dizilerin yıldızlarından. Sarah, Peter’ı rock şarkıcısı Aldous Snow (Russell Brand) uğruna terk edince Peter yıkılıyor. Sarah’ı unutmak için gittiği Hawaii otelinde ise yine Sarah ve sevgilisiyle karşılaşıyor. Ama resepsiyonist Rachel (Mila Kunis) anlaşıldığı kadarıyla ünlü bir kadınla rekabetin cazibesiyle Peter’a yardımcı olmaya başlıyor. Peter’ı hayata döndüren de Rachel’la başlayan bu ilişki oluyor.

‘Aşkzede’ daha ilk sahnelerinde erkek kahramanını çırılçıplak göstererek romantik komedinin sınırlarını zorlamaya başlıyor. Sonra kadın kahramanının memelerini sergilediği bir fotoğrafını erkekler tuvaletinde göstererek seyirciyi bir kez daha şaşırtıyor. Ama sevişme sahnelerinde neredeyse herkesin giyinik olduğunu da söylemek lazım. İngiliz rock yıldızı Aldous karakteri fazla karikatür olmasına ve ‘Cazibe Kanunları’ndaki benzerini hatırlatmasına rağmen eğlendiriyor. Tabii bu filmlerin erkekler açısından asıl cazibesi çok güzel kadınların sıradan adamlara âşık olması, hatta onlar için rekabet etmesi. Gurur okşayıcı! Sıradan kadınların peşinde koşan çok yakışıklı erkekler üzerine bir komedi bana aynı derecede çekici gelir miydi bilmem, ama ‘Aşkzede’yi çok önemli olmasa da haftanın en eğlendirici filmi olarak tavsiye edebilirim.

 Aşkzede Orijinal Adı: Forgetting Sarah Marshall Yönetmen: Nicholas Stoller Oyuncular: Jason Segel, Kristen Bell, Mila Kunis, Russell Brand, Bill Hader, Liz Cackowski, Maria Thayer Türü: Komedi, Dram, Romantik Ülke: ABD Süre: 112 dakika

Eleştiri/Özeleştiri

TARİH:  6 Ağustos 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Geçtiğimiz hafta “Bizim Büyük  Çaresizliğimizin” (BBÇ) yazarı Barış Bıçakçı ile dolaylı bir iletişimimiz oldu. “Nabokov’un Lolita’sından Günümüze” başlıklı yazımda BBÇ’deki bir cümleyle Lolita’daki bir cümle arasındaki benzerliğe dikkat çekmiştim. Kitaba yeniden bakarken sadece o cümleyi aramıştım ve öncesinde ne olduğunu tekrar okumamıştım. Oysa söz konusu cümlenin hemen öncesinde zaten o cümlenin başka bir kitapta bir benzeri olduğunu söylüyormuş yazar. Lolita’nın ya da Nabokov’un adını vermemiş ama kendi cümlesinin de başka bir kaynağı, öncülü olduğunu belirtmiş. Bu bilgi ışığında bakınca, söz konusu yazıdaki kimi cümlelerim manasızlaşıyor. Dikkatsizliğimden dolayı Barış Bıçakçı’dan ve sizden özür dilerim.

“Yaşamın Ritmi” adlı filme ilişkin yazımda da eksik bıraktığım bir konu var. Filmin orijinal adı “Sound of Noise”, “Gürültünün Müziği” ya da “Gürültünün Sesi” olarak tercüme edilebilir. “Yaşamın Ritmi” bayağı alakasız bir çeviri olmuş. “Noise” sözcüğünün “gürültü” dışında bir anlamı daha var. “Noise” bir müzik türünün de adı. Konu müzik olduğuna göre “noise”u bu bağlamda da düşünmek gerek.  Filmi tekrar biraz hatırlayalım. Sanna adlı konservatuar öğrencisi, konser salonunun yangın tertibatını çalıştırmak gibi bir eylemi müzik projesi olarak sunduğu için okuldan atılır ve egemen kültüre savaş açar. Olmadık ortamlarda, müzik enstrümanı olmayan enstrümanlarla korsan eylem/konserler düzenler. Fakat filmin bende yarattığı en büyük hayal kırıklığı bu konserlerde ortaya çıkan müziğin hoş ama bayağı konvansiyonel, bayağı sıradan, ritmik bir müzik oluşuydu. “Noise”la alakası ancak uzaktandı bu müziğin (endüstri araçlarını kullanması nedeniyle “endüstriyel müzikle” ve dolayısıyla noise’la uzaktan akraba olduğu söylenebilir, o kadar) . Popüler müzik listelerinde yukarılara çıkan birçok hip-hop’çunun yaptığı müzik açıkçası buradaki güya “anarşist” müzikten kat be kat avangard, kat be kat daha karmaşık. “Noise” müziğe örnek aramak istiyorsanız mesela “Merzbow” dinleyin. Farkı duyacaksınız. Keza filmdeki müziğe atonal demek de doğru değil. Kısacası Sanna ve arkadaşlarının yaptığı müziğin hiçbir aykırılığı, hiçbir şoke edici yanı yok. Yıllardan beri, bırakın avangard müzik dünyasını, popüler müzik aleminde bile çok daha aykırı işler yapılıyor. Sanna ve arkadaşlarının müzikal anarşistliği tamamen havada kalıyor ve filmin adındaki “noise” kavramı bir yere oturmuyor. Tabii bir de şu var, filmde duyduğumuz müzik belli ki stüdyoda kaydedilmiş ve o ortamlarda yapılır gibi gösterilen müzikle uzaktan yakından alakalı değil.

Filmdeki sulandırılmış aykırılık hali sadece yapılan müzikle de sınırlı değil. Filmin tümünde bu “sulandırılmış”lık var, konvansiyonellik müzikle sınırlı değil. “Yaşamın Ritmi” hoş bir film ama taşıyamayacağı anlamlar yükleniyor üzerine. Tom Hanks’in Larry Crowne’ında bile bir miktar finans sistemi eleştirisi vardı. Bu filmdeki düzen (kültürel/ekonomik) eleştirisi  yok değilse de, çok kapsamlı da sayılamaz.
 

Akılalmaz

TARİH:  6 Ağustos 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Müslüman çocuklara işkence yapmalı  mı?

 “Akılalmaz” adlı filmin orijinal adı “unthinkable” ve bu adın anlamı biraz farklı. “Unthinkable” düşünülmesi mümkün olmayan, düşünmesi bile korkunç olan anlamlarına geliyor. Akıl almaz ise daha çok şaşırtıcı, hayret verici bir olaya işaret ediyor. Filmin orijinal adının “düşünmesi bile korkunç olan” olmasının nedeni şu: Film, “masum Müslüman çocuklara ‘gerekirse’ işkence edilebilir mi?”sorusunu soruyor!!! Ve filmin verdiği cevap da düşünülemez denilenin de aslında düşünülebilir olması gerektiği yönünde. Yani masum Müslüman çocuklara da işkence etmek tartışılabilir bir şey filme göre. Evet, gerçekten “akılalmaz” bir film var karşımızda. İnsanlığın ve sanatın düştüğü en derin, en karanlık çukurlardan birinde yer alıyor bu film.

Tabii ki Müslüman çocuklara işkence etmeyi öyle damdan düşer gibi gündeme getiremezsiniz. İnsanlık o kadar da ölmedi yani! Ama sahneyi yeterince iyi bir şekilde kurar, binlerce insanın öleceği bir tehdit, somut ve mevcut bir tehlike yaratırsanız her şey tartışılır hale gelir. İşkence savunucularının klasik bir argümanı vardır ve işkenceyi hep bu argümanın arkasına saklanarak savunurlar. Argüman şöyledir: Diyelim ki elinizde bir terörist var. Bu terörist bir yere bir bomba yerleştirmiş. Bu bomba bir süre sonra patlayacak ve binlerce, milyonlarca kişi ölecek. Terörist bombanın yerini söylememekte direniyor. Öncelikle bombayı bulmalı ve sonra da etkisiz hale getirerek insanların hayatını kurtarmalısınız. Teröristi konuşturmak için “başka” ne yaparsınız? İşkenceyi henüz denemediyseniz, denemez misiniz?

Bu soruya “katiyen işkenceyi denemem”  diye cevap vermek zordur. O zaman da işkence taraftarı sizi köşeye kıstırdığını ve zafer kazandığını düşünecektir. Ve bütün işkenceler bu sayede aklanmış olacaktır gözünde. Oysa yaşamın pratiğine baktığımızda bu hayali “terörist ve bombası” senaryosu bir kere bile gerçekleşmemiş, işkence ile insan hayatı  kurtarma arasında bir ilişki tarih boyunca yaşanmamıştır. En büyük işkenceciler, Katolik Enkizisyoncular, Naziler, Türkiye’nin ve Latin Amerika’nın cuntaları ve polis teşkilatları, ABD’nin Ortadoğu’daki işgal güçleri hayat kurtarmak için mi işkence yaptılar? Bir keresinde bile patlamak üzere olan bir bombayı imha ettikleri oldu mu? İşkence muhalefeti sindirmek, ezmek, düşünce üzerinde baskı oluşturmak için egemenler tarafından kullanılan bir araç oldu; insan hayatlarını kurtarmadı, insanların hayatını mahvetti. İşkence kurbanları bir daha eski hayatlarına dönemediler, bir daha eskisi gibi sevip, eskisi gibi sevinemediler. Sakat kaldılar, öldüler. İşkencecilerin de bu süreç sonunda insan kalabildiğini düşünmemek gerekir.

“Akılalmaz” yukarıda sözünü ettiğim fantastik “bombacı terörist” senaryosu üzerine kurulmuş, gerçekçiymiş izlenimi vermeye çalışan ve senaryosu boşluklarla dolu bir film. Beyaz, Hıristiyan, eski asker bir Amerikalı hesapça Müslüman olmuş, Steven Younger olan adını değiştirip 11 Eylül uçak korsanlarından Yusuf Ata Muhammed’in adını almış ve Amerika’nın üç kentine nükleer bomba yerleştirmiştir. Bütün bunları tek başına yapmıştır. Neden ve nasıl Müslüman olduğu filmde açıklanmaz. Yine açıklanmayan bir nedenle de kendisini tutuklatmıştır. Yusuf’a “H” kod adlı bir uzman işkence yapmaya başlar. Ama ne işkence! Filmin mide bulandırıcı olduğunu söylemeliyim! Seyirciye bu yapılanlar başta iğrenç gelse de filmin her bir sonraki aşamasında, işkenceyi meşrulaştıran bir gelişme olur. Terörist Yusuf’un ağzından ABD politikalarına karşı temellendirilmemiş birkaç eleştiri sunularak seyircinin liberal duyarlılıklarına hitap edilir ve propaganda kaba sabalıktan çıkarılıp, inceltilir. İşkenceci devlet memurlarının da aslında insan oldukları, çocukları korudukları fikri aşılandıktan sonra, geriye tek çocuk katili olarak Müslüman eylemci kalır. Ve onun çocuklarına işkence yapmamanın bedelinin ne kadar yüksek olduğu gerçeğiyle seyirci baş başa bırakılır. Bu kadar alçakça, bu kadar pis bir film uzun zamandır görmemiştim. Bu filmin tek bir işlevi varsa o da en korkunç, en akıl almaz işkenceyi bile meşrulaştırmak, düşünülebilir hale getirmek.

“Akılalmaz” adlı filmi Türkiye’ye ithal edip, sinemalarda göstermek aklı alır bir davranış mı tartışılması gereken şeylerden biri de bu. Amerikan yapımı bu film, ABD’de bile gösterime girmemiş,  doğrudan dvd piyasasına sunulmuş. Her film gösterime sokulamayacağına, buna maddi şartlar elvermediğine göre, film ithal ederken daha dikkatli ve seçici olmak gerekir. Müslüman mahallesinde salyangoz satmak çok iyi bir şeydir kanımca; ufuk açar. Müslüman çocuklara işkence yapılabilir fikrini satmak ise, hangi mahallede olursa olsun çok korkunç bir şey.

Haftaya Bakış

TARİH:  13 Ağustos 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Haftanın iki filmi de üzerine yazma isteği çok istetmeyen cinsten. ‘Kral Henry’ Fransa’nın kanlı mezhep savaşları yıllarına götürüyor seyirciyi. Katoliklerle Protestanların birbirini kırdığı bir dönemde Navarralı Henry, Prenses Margot ile evlenerek tahta çıkıyor. Klişelerle ve basmakalıp tiplemelerle dolu bir film ‘Kral Henry’. Televizyona daha çok yakışıyor.

‘Patrondan Kurtulma Sanatı’ çok daha başarılı kesinlikle. Sıkılmadan hatta çoğunlukla eğlenerek izleniyor. Ama bu filmin de bir derinliği olduğunu söylemek güç. Kapitalizmin, işgücünden başka satacak bir şeyi olmayanlar için kölelik olduğunu bir kez daha göstermesi filmin pozitif yanlarından. Ama ortada bir sosyal eleştiri olduğunu söylemek de pek mümkün değil. Patronlarından nefret eden üç arkadaşın caniyane planları komik durumlara yol açıyor. Bir sürü iyi oyuncu var, Donald Sutherland ve Kevin Spacey gibi ama rolleri onlardan pek az şey talep ediyor. Fakat eğlenceli film, rahatsız da etmiyor.

Aydın Orak’ın Berivan adlı  filminin Cannes’da Türkiye’yi temsil ettiği iddiası üzerine söylenecek yeni bir şey yok. Her şey söylendi. Ben de Cannes’daydım ve ben de şahidim: Berivan, Cannes’da Türkiye’yi temsil etmedi. Ülke standlarında film gösterilmiyor, dolayısıyla Türkiye standında da ne Berivan ne de başka bir film gösterildi. Cannes Festivali bittikten aylar sonra böyle bir iddiada bulunmanın anlamı nedir, beni aşıyor.

Eylül ortalarına kadar yazılarıma ara veriyorum. Biraz tatil yapacağım. Şimdilik hoşça kalın!

Goethe’nin İlk Aşkı

 TARİH:  14 Haziran 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün


Yine uyduruk bir Türkçe isim. Seyrettiğimiz aşk hikâyesinin Goethe’nin ilk aşkı olduğuna dair filmde bir bilgi yok. Zaten filmin Almanca orijinal ismi sadece “Goethe!”. İngilizcesi ise “Genç Goethe Âşık”. Deli dolu ve ateşli bir ruhu olan Geothe’nin ilk kez 23 yaşında âşık olacağını düşünmek pek gerçekçi değil. Seks konusunda utangaç olsa da, aşk konusunda hiç de utangaç değil, üstelik kahramanımızın ağzı da iyi laf yapıyor.
Bunları söyledikten sonra filmin fotoroman tadında ve yüzeyselliğinde olduğunu da ekleyelim. Babasının baskısıyla ve yayımcıların ilgisizliğiyle edebiyattan vazgeçip, avukat olmaya çalışan genç Goethe, Lotte adlı yoksul bir ailenin kızına âşık oluyor. Lotte’yi oynayan Miriam Stein’ın cazibesine kapılmamak zor hakikaten. Çok sempatik ve güzel bir kadın Stein. Fakat Goethe’nin hukuk bürosundaki amiri de aynı kıza âşık olmaz mı? Kader Goethe’ye, Cyrano de Bergerac’lığı layık görür ve amiri Goethe’nin sözleriyle kızı etkiler. Ama ne demişler; her işte bir hayır vardır! Bu dramdan ortaya “Genç Werther’in Acıları” çıkar ve Goethe bir anda edebiyat dünyasında bir star olarak parlar. Üstelik babasıyla da barışır. Onlar erer muradına biz çıkarız kerevetine…

Ne Akar Ne de Kokar

TARİH:  14 Haziran 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Çılgın Çocuklar 4D

Spot: ‘’Filmde, masallardaki üvey anne karakterinin aslında gerçek anneyi temsil ettiği söylenebilir’’
Filmin adındaki “4D”, dördüncü boyuta işaret ediyor; o boyut da koku oluyor. Filmden önce elimize üzerinde birden sekize kadar numaralar olan kartlar tutuşturuldu. Film sırasında ekranda hangi rakam belirirse onun üzerine parmağımızı sürtecek ve kartı koklayacaktık. Her şeyden önce bu fikrin işlemediğini söyleyelim. Kartlar da etkileyici bir koku olmadığı gibi, film sırasında kart üzerinde yoğunlaşmak film seyretme deneyimini bölüyor, dikkat dağıtıyor.
“Çılgın Çocuklar 4D” beklediğimin çok üzerinde bir komiklikle başladı. Jessica Alba hamile, gizli casus olarak dayanılmaz derecede komikti. Ama çoğu filmin kaderi bu galiba, hızlı başlıyorlar ve çabuk sönüyorlar. Filmde Alba dediğimiz gibi gizli bir casus, kocası ve kocasının önceki evliliğinden iki çocuğuyla yaşıyor. Ev halkı Alba’yı iç mimar sanıyor, asıl mesleğini bilmiyor. Evin küçük kızı ise üvey annesiyle müthiş bir rekabet içinde. Masallardaki üvey anne karakterinin aslında gerçek anneyi temsil ettiği söylenir (Leyla Navaro: “Haset ve Rekabet”). Annelerin kızlarıyla, kızların da anneleriyle rekabeti egemen kültürce kabul edilmediği için “üvey anne” motifi yardıma çağrılır! Film boyunca tabii ki, küçük kız olgunlaşacak, geçmişi geri getiremeyeceğini ve hep ileri bakması gerektiğini öğrenecek, babasını da annesine terk edecektir. Bu modern masal klasikler kadar hoş olsaydı keşke. Osuruk esprileriyle dolu bir filmden bunu beklemek yanlış elbette.  Yine de Jessica Alba’yı seyretmek bir keyifti, bunu da söylemek lazım. Ayrıca kızım da filmi beğendi.

Korku Gecesi

TARİH:  24 Eylül 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün


Korku gecesi bitmiş
Haftanın yabancı filmleri içinde en eğlencelisi (Arkadaştan Öte’yi görmedim) ve en iyi kotarılmışı “Korku Gecesi”. Gerçi bu film de bir saat kadar geçtikten sonra sünmeye başlıyor ama yine de çekici ve iyi oyuncu kadrosuyla sonuna kadar izlettiriyor kendisini. “Korku Gecesi” bir vampir filmi ama kendisini çok ciddiye almayan cinsten. Korkutmaktan vazgeçmese de, türle alay etmeyi de sürdürüyor bir yandan. Bu yüzden de türün Hıristiyanlığa atfettiği kurtarıcı nitelikler rahatsız etmiyor.

Vampirler müthiş bir cinsel cazibeye sahiptir, özellikle genç kızlar bu “pedofillere” dayanamazlar. Tam da klasik vampir tanımına uyan son derece yakışıklı bir vampire (Colin Farrell) karşı hem annesini (Toni Collette) hem de kız arkadaşını (Imogen Poots) korumaya çalışan lise öğrencisi Charley’nin (Anton Yelchin) hikâyesini anlatıyor “Korku Gecesi”. Kolay olmuyor tabii, bir sürü kavga dövüş, ölüp ölüp dirilmenin ardından, Hıristiyanlığın “kutsal emanetleri”nin yardımıyla Anton başarılı oluyor elbette.

Fazla bir şey beklemeden, patlamış mısır eşliğinde izlenecek bir film “Korku Gecesi”.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com