Kıskanmak

TARİH:  7 Kasım 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir hayal kırıklığı
‘Kıskanmak’, insanın temel duygularından biri. Neden seviniyoruz, neden öfkeleniyoruz, neden korkuyoruz sorularının, daha doğrusu neden duygulara sahip yaratıklarız sorusunun bir cevabı herhalde yok. Hayvanların da duyguları var, kim bilir belki bitkilerin bile… Ama haset galiba insana özgü bir duygu. Kimseden, “duygular neden var?” gibi cevabı olmayan bir soruyla uğraşmasını beklemiyorum. Ama kimi insanda hasedin neden belirleyici duygu olduğunu, kiminde olmadığını anlamak isterim. Resmin bütününü göremesek de ve buna imkân olmasa da, anlamak çabası önemli. ‘Kıskanmak’ işte bunu yapmıyor. Seniha’nın çirkinliği tek neden gibi duruyor. Fiziksel yetersizlik kişide, güzel olana yönelik bir kıskançlık doğurur, bu anlaşılır bir şey. Ama nasıl her çirkin insan intikam planlarının esiri olmazsa, her güzel insan da haset duygusundan muaf değildir. Hatta insanın çok daha akıldışı, irrasyonel bir yaratık olduğunu söylemek de mümkün. Daha varlıklı olduğu, daha fazla ilgi görmüş olduğu halde, kendini kardeşinden daha yoksul, daha az ilgiye mazhar olmuş hisseden kişi sayısı az değildir. Hem sonra mahrum olanların kötülüğünden çok, imkân sahibi olanların kötülüğüne daha fazla maruz kalmıyor muyuz? Nüzhet bunun bir örneği olarak var zaten filmde,. İnsan bundan çok, çok daha karmaşık bir varlık ya da ‘mahluk’. Psikoloji biliminin söylediği çok daha fazla ve anlamlı şey var insan hakkında ve bunlar Demirkubuz’un söylediği gibi kişiyi topluma uyumlu hale getirme çabaları olarak küçümsenip kenara atılacak şeyler değiller (öyle çabaların da varlığını yadsımıyorum). Kısacası ‘Kıskanmak’, kahramanı Seniha’nın nihayetinde kendi hayatını da daha yoksun ve yoksul bir hale getiren eylemlerine ışık tutamamış, onları anlama konusunda seyircisinin ufkunu açan ipuçları vermekten, sezgi düzeyinde de olsa yeni bir şeylere işaret etmekten yoksun kalmış bir film. Bir de Demirkubuz filmlerinden alışık olduğumuz, insanın iliğine işleyen oyunculuk performansları bu filmde yok. Ama elbette bir Demirkubuz filmi görülmeye değerdir. Baştaki balo sahnesinde, ortamın sakilliğini yansıtmasındaki başarısı ve romanı okuma isteği uyandırması bile filmi görmek için yeterli sebep.

Yasak Bölge 9

TARİH:  7 Kasım 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


Burada hayat var mı?
Yapımcılığını ünlü yönetmen Peter Jackson’ın, yönetmenliğini ise Neill Blomkamp’ın üstlendiği bir bilimkurgu örneği: Yasak Bölge 9
Ekonomik büyümeden orta sınıfların aldığı pay neo-liberalizmin (John Berger’e göre ekonomik faşizmin) kriziyle birlikte hızla azaldı. Orta sınıf mensupları yoksulların safına düşmeye başladı. Kapitalizmin doğasındaki ötekiler olan yoksulların, işçilerin arasına düşmek orta sınıfların kabusu oldu. “Yasak Bölge 9” başka birçok şeyi çağrıştırmakla birlikte aslen orta sınıfın bu kabusunu, sınıf düşmeyi, ötekileşme korkusunu anlatıyor. Güney Afrika bilindiği üzere yakın zamana kadar ırkçı bir rejimle yönetiliyordu. Mandela serbest kalınca ve Afrika Ulusal Kongresi iktidara geçince, resmen ırkçılık sona erdi ermesine ama Beyazlar ile Siyahlar arasındaki ekonomik uçurum azalmak şöyle dursun eskisinden bin beter bir hale geldi. Yönetmen Neill Blomkamp Güney Afrika kökenli ve ülkesinin dünyanın geleceğini yansıttığını düşünüyor. Yani bir yanda korkunç bir sefalet ve teneke gecekondu mahalleleri diğer yanda duvarlar arkasında, güvenlik sistemleriyle korunan zengin semtlerinden oluşan, derin bir uçurumla ayrılmış bir toplum.


VE BİRGÜN BİR GEMİ GELİR…
Film işte bu ülkeye bir uzay gemisinin gelmesiyle başlıyor. Uzay gemisindekiler açlık içinde sürünen, kabuklu deniz hayvanlarına benzeyen yaratıklar. Uzaylılar Johannesburg’a indiriliyor ve toplama kampı benzeri 9. Bölge tabir edilen bir alana yerleştiriliyorlar. Aradan 20 yıl geçiyor ve giderek yerli halk ile uzaylılar arasında sorunlar baş gösteriyor. Bunun üzerine hükümet uzaylıları tahliye etme kararı veriyor. Bu tahliyenin ardında uzaylıların ileri teknolojili silahlarına el koymak gibi bir niyet de var. Bu silahlar ama biyolojik bir takım özellikler de içerdiği için sadece DNA’sı tutan uzaylılar tarafından kullanılabiliyor. Uzaylıların hali, birçok Batı ülkesindeki mültecilerin halini de andırıyor. Öte yandan maruz kaldıkları mekanlarından sürülme olayı ülkemizde de yaşanan ve adına ‘kentsel dönüşüm’ denilen rant projelerini hatırlatıyor. Fakat olayların merkezinde gayet mazbut, gayet orta sınıf bir kahraman var. Wikus van de Merwe adlı bu kahraman Multinational United isimli şirketin patronunun damadı (tipik bir iç güveysi). Wikus uzaylıların tahliyesi operasyonunun başına getirildiğinde terfi ettim (sınıf atladım) diye sevinirken, olaylar Wikus’un tam anlamıyla düşüşü, yoksulların safına geçişi ve ötekileşmesiyle sonuçlanıyor.
Buraya kadar iyi hoş ama film, ‘ötekileri’ hem anlamaya çalışıyor hem de ‘berikilerin’ bakış açısının izlerini taşıyor. Asıl kötüler iktidarı elinde tutanlar olmakla birlikte, yoksulların haline de içerden bir bakış getiremiyor ve hatta büyük bölümünde onları pis, tehlikeli ve ilkel yaratıklar olarak gösteriyor. Onlara sempatiyle bakmaya başladığında da çok yetersiz kalıyor. Teknolojik olarak ileri olmalarına karşın bu uzaylı kültürünün izlerini göremiyoruz ve ileri teknolojilerinden ve silahlarından neden yararlanmadıklarını anlamıyoruz. Çünkü filmin asıl derdi orta sınıfın aşağı düşme korkusu. Film bir süre sonra da macera filmleri kalıplarına giriyor ve nerdeyse Transformers’ı hatırlatan sahnelere yer vermeye başlıyor. Yarım yamalak da olsa ortada mültecilerin halini, yoksulları anlamaya yönelik bir çaba, ırkçılığa, militarizme ve insanı (ya da uzaylıyı mı demek lazım)hiçe sayan, kara yönelik bir düzene karşı bir eleştiri var filmde. Belgesel ve kurmaca arası yapısı ise pek iyi bir bileşime ulaşmamış.

İKİ DİL, BİR BAVUL

TARİH:  24 Ekim 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


Kendi ülkende yabancı olmak
İki Dil, Bir Bavul mesleğe daha yeni başlamış genç bir öğretmenin bir köye gelişiyle başlıyor. İnsanı  ilk çarpan şey köydeki yoksulluk ve yoksunluk. Öğretmenin film boyunca yakın bir iletişim kurduğu tek kişi, annesi. O da cep telefonu aracılığıyla kuruluyor. Denizlili genç öğretmen bu yoksunluk karşısında derin bir hayal kırıklığına uğruyor önce.
“Tamam köye gideceğimi biliyordum ama su bile yok burada” diyor annesine. Okul deseniz, betonarme çirkin bir bina. Tek bir sınıf var ve bütün sınıflar aynı derslikte eğitim görüyor. Bu ne biçim eğitimdir? Bu çocuklar nasıl yaşıtlarıyla rekabet edebilirler ki? Nasıl üniversiteye gitme hayali kurabilirler ki? Bu ülke güya vatandaşlarına eşit fırsatlar sunmuyor mu? Fakat filmin asıl derdi bu yoksulluk değil. Filmin adında da yer alan dil meselesi, filmin haklı ve temel derdi. Bu yoksulluğun üstüne çocukları  baştan hayata 10-0 yenik başlatan sorun da bu. Çocuklar, Kürt çocukları  ve doğal olarak sadece anadilleri olan Kürtçeyi biliyorlar. Türkçe anlamıyorlar. Özellikle birinci sınıftakilerin durumu vahim.

BİR HALKI VE DİLİNİ YOK SAYAN DEVLET
Öğretmenin görevi ise Kürtçeyi silip, yerine Türkçeyi koymak. Küçücük çocuklar eğitimle böyle tanışıyorlar.  Bildikleri dil, yanlış bir dil devlete göre. Şimdi yabancı bir dili anlamak ve öğrenmek zorundalar. Öğretmenin kendini içinde bulduğu durum da hiç kolay değil. Kendine verilen misyonu yerine getirmeye çalışan genç öğretmene kızsak da çoğu zaman acıyoruz. Kürt halkını ve dilini yok sayan korkunç bir anlayışın hem uygulayıcısı hem de kurbanı o. Hem öğretmenlere hem de Kürt çocuklara acı çektiren gayrı insani bu sistemin varlığına, o kadar iyi bilsek bile, inanmakta zorluk çekiyoruz. Kürtlüğü ve Kürt dilini küçük çocuklara ‘varlığım Türk varlığına armağan olsun’ dedirterek silebileceklerini sananların bunun hesabını vermeleri gerek. Türk varlığının bu çocuklara armağan ettikleri ise ortada: Tek sınıflı bir okul, derin bir yoksulluk ve bir halkın yok sayılması.

GÜLÜMSEYEREK İZLİYORSUNUZ
‘İki Dil, Bir Bavul’ çok başarılı bir film. Bütün bu acı tabloya bakmayın, çocuklar o kadar tatlılar ki filmi çoğu zaman gülümseyerek izliyorsunuz. Bunları söyledikten sonra ‘İki Dil, Bir Bavul’un, Türk öğretmen, Kürt çocuklar temasını ele alan ilk film olmadığını da belirteyim. Sabite Kaya’nın 2006’da Uçan Süpürge’de izlediğim ‘Her Şey Bembeyaz’ adlı kısa filmi tıpatıp aynı konuyu ele almıştı.

SULUBOYA

TARİH:  14 Kasım 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


Yeni başlayanlara İngilizce
Chris Marker’ın 1962 tarihli ‘Dalgakıran’ı (La jetee) ya da Jonas Cuaron’un ‘Tırnağın Yılı’ (If’de gösterilmişti) fotoğraf karelerinden örneklerdi. Richard Linklater ise hem ‘Hayatı Uyandırmak’ta (2001, Waking Life) hem de ‘A Scanner Darkly’de (2006) filmi çekip sonra boyama tekniğini kullanmıştı.
Cihat Hazardağlı da fotoğrafları boyayarak ve fotoshoptan yararlanarak yaratmış filmi “Suluboya”yı. Filmin ilk karelerinde yaşadığımız heyecan ne yazık ki kısa süre içinde yerini sıkıntıya bıraktı. Filmin temposu, özellikle de diyalogların temposu tahammül sınırlarını zorluyor ne yazık ki. Film uluslararası bir seyirci kitlesi hesap edilerek İngilizce oynanmış.
Ama Türk oyuncular sanki yeni öğrenenlere İngilizce dil dersi verir gibi ağır ağır konuşuyorlar film boyunca ve kısa bir süre sonra insanın sinirine dokunuyorlar. Ve filmden kopunca da 84 dakikalık süre insana iki saat gibi geliyor. Arayışı, aktarılan emeği ve yenilikçiliği takdir ediyoruz ama ne yazık ki başarılı bir filmden söz edemiyoruz.

Bornova Bornova

TARİH:  14 Kasım 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


Boşlukta yaşamak
İnan Temelkuran’ın filmi, son dönem bağımsız sinemanın en iyi örneklerinden
Altın Portakal’ın ‘en iyi’ ödüllü iki filminden biri kısa süre içinde sinemalara geldi. Film günümüz gençliğinden bir kesitin çok başarılı, çok inandırıcı bir tablosunu çiziyor. Kendini gerçekleştirme, sağlıklı bir biçimde sosyalleşme şansı bulamamış, ufak da olsa bir sermayesi olmayan, tutunamamış gençler bunlar.
Biri felsefe okumuş, belli bir sol bilinci de olan ama erotik fanteziler yazarak hayatını kazanıyor. Gerçekten yapmak istediği şeyleri yapacak cesareti ise yok. Bir diğeri futbolcu olmak istemiş ama bir sakatlık sonrası futbolu bırakmış, taksi sahiplerinden kendisini şoför olarak işe almalarını beklemek dışında bir çaresi kalmamış bir genç. Diğer biri ise 12 Eylül’ün gadrine uğramış bir aileden geliyor ama işi serseriliğe vurmuş, hayatı palavra biri. Filmin tek kız kahramanı ise zengin bir erkek bulup evlenme hevesinde ama içlerinde en psikopat olanı da o. Bu gençlerin boş hayatlarını, finalde hızlanana kadar çok iyi oluşturulmuş bir atmosferle veriyor film.
Daha önce de yazdığım gibi filmin finalinde olayların gelişme hızıyla ve inandırıcılığıyla ilgili sorunlarım var. Olaylar çok hızlı bir şekilde trajik bir viraj alıyorlar. Ama bu durum ‘Bornova Bornova’nın son yılların en heyecan verici filmleri arasında yer almasını engellemiyor.
Kadir Çermik, Öner Erkan ve Damla Sönmez, çok iyi oyunculuklar veriyorlar ki zaten Erkan ve Sönmez Altın Portakal kazandılar. İnan Temelkuran şimdiden en iyi yönetmenlerimiz arasında yerini aldı. Kaçırmayın.

İpek Yolu’ndan notlar…

TARİH:  28 Kasım 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Bahtı Kara’nın yarışan filmler içinde bana göre en iyisi olduğu konusunda bir an bile kuşkuya düşmedim
4. Uluslararası Bursa İpek Yolu Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünde ana jüride görev yaptım ve bu yüzden festivalin bir anlamda mutfağında bulundum. Dolayısıyla festival hakkında bir yazı yazmam oldukça zor. Fakat kısaca bir konuya değinmek istiyorum. ‘Bahtı Kara’  filmini en iyi film seçtik. Ayrıca en iyi senaryo (Theron Patterson) ve en iyi erkek oyuncu (Reha Özcan) ödüllerini de bu filme layık gördük. Eleştirmen arkadaşlarımın çoğu kararlarımızı şaşkınlıkla karşıladı. Açıkçası duygularımız karşılıklı, ben de onların şaşkınlığını şaşkınlıkla karşıladım. Jürideki diğer arkadaşlarımın ne düşündüklerini gayet iyi bilmeme rağmen sadece kendi adıma konuşuyorum.

BU SADECE BİR YARIŞMA
‘Bahtı Kara’nın yarışan filmler içinde bana göre en iyisi olduğu konusunda bir an bile kuşkuya düşmedim. Filmin sorunları elbette ki vardı. Ama anlattığı karakterleri en sağlam betimleyen filmin ‘Bahtı Kara’ olduğunu düşünüyorum. Bende iz bırakan tek film o oldu. Kararlarımızın tamamen arkasındayım. Bu, ödül alamayan filmlerin değersiz oldukları anlamına gelmiyor elbette. Ama bu bir yarışma ve bizce en iyilere ödül verdik. Başka bir jüri kuşkusuz farklı kararlar verebilecekti. Ya da başka bir ön jüri belki karşımıza bambaşka filmler çıkaracaktı.
İlerde de yarışmalar olacak ve bu kez ben ön jürilerin veya ana jürilerin kararlarını eleştireceğim. Ne demiş Fransızlar: “c’est la vie”, hayat bu yani.
Festivalin sadece ulusal yarışma bölümüne konsantre olduğumdan diğer etkinliklere katılma fırsatı bulamadım. Fakat durduğum yerden gördüklerim çok başarılı bir organizasyona işaret ediyordu. Her şey tıkır tıkır işledi, kitaplar, kataloglar, broşürler zamanında ve kusursuz biçimde hazırlanmıştı.
Festival daha dördüncü yaşında ama başta Festival Yönetmeni Ali Çalışır ve Genel Koordinatör Nil Perçinler olmak üzere, festivalin kadrosu çok daha geçmişe dayanan bir deneyime sahip. Ve bu da kendisini gösteriyordu. Bütün çalışanlara teşekkür ediyor ve başarılarının devamını diliyorum.

Kapitalizm: BİR AŞK Hikâyesi

TARİH:  12 Aralık 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


Ya sosyalizm ya barbarlık!

Dünyada, Batı’yla demokrasiyi özdeşleştiren kültürlü cahil, sığ liberal entelektüel o kadar çok var ki…
Michael Moore çok zeki, çok yetenekli, yoksulların, ezilenlerin, sömürülenlerin acılarını ruhunda hissedebilen ve kendisi de işçi sınıfından gelen bir yönetmen. İyi ki var ve bugün dünyanın en çok seyredilen belgeselcisi olması mucize gibi bir şey. Moore bana öyle geliyor ki, entelektüel donanımından çok yukarda saydığım özellikleri ve gözlem yeteneğiyle kapitalizmin özünü anlamaya çalışıyor. Bu öze oldukça yaklaşıyor ama teorik bilgisinin zayıflığından yine de yüzeyde kalıyor.

BİR BARBARLIK REJİMİ
Kapitalizm ve demokrasinin birbirinin alternatifi sistemler olduğunu, geçmişte ‘altın bir çağ’ yaşandığını ve bir zamanlar şahane başkanların ABD’yi yönettiğini sanıyor. Demokrat Parti’ye ve Obama’ya her şeye rağmen hâlâ inanıyor. Bir ihtimal de şu: Moore filme yansıttığından daha akıllı ve mesela kapitalizme alternatif olarak demokrasiyi değil sosyalizmi (demokratik bir sosyalizmi ya da) koyması gerektiğini biliyor ama o kadar ileri gitmemeyi çeşitli nedenlerden dolayı tercih ediyor.
Filmlerini yapacak ve dağıtacak sermayeyi bulmakta güçlük çekmemek için ya da kuşaklar boyunca komünizm umacısıyla korkutulmuş kitleleri ürkütmemek için belki de tercihini böyle yapıyor. Filmini ‘enternasyonal’ marşıyla bitirdiğine göre bu da bir olasılık. Fakat bu spekülasyonları bir yana bırakalım. 
Sonuçta Moore bize kapitalizmin ‘barbarlık’ demek olduğunu çeşitli örneklerle anlatıyor: ABD’de nüfusun yüzde birinin nüfusun yüzde 95’in toplam servetinden daha fazla servete sahip olduğunu, demokrasi diye bir şey olmadığını, meclislerin büyük finans kurumlarının (Goldman Sachs gibi) lobisi gibi çalıştığını, pilot maaşlarının sermayenin sistematik saldırıları sonucunda inanılmaz derecede gerilediğini, dakka başı 5-10 eve haciz geldiğini, finans piyasalarının kimsenin ne anladığı ne de anlatabildiği türev ürünlerle müthiş soygunlar yaptığını ve daha başka birçok şeyi bize gösteriyor. Bütün kafa karışıklığına rağmen seyredilmesi gereken, kalbi doğru yerde duran bir film “Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi”. Fakat yönetmenin önceki filmi ‘Sicko’yla kıyaslandığında, daha dağınık bir iş bu.
Tabii bulup da bunamamak lazım. Batı’yla demokrasiyi özdeşleştiren o kadar çok kültürlü cahil, sığ liberal entelektüel varken, Moore’un  “ABD demokrasiyle yönetilmiyor!” diye bas bas bağırması başlı başına müthiş önemli bir olay. Moore, kapitalizm varsa demokrasi yoktur diyor ve bu da sorunu ABD’yle sınırlı olmaktan çıkarıyor. Bunlar basit ama çok önemli sözler. Keşke bu filmi herkes seyretse.

Başka Dilde AŞK: Zor aşk, zor iş

TARİH:  19 Aralık 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


Kırık dökük hayatlara pırıl pırıl reklam estetiği…
BİRİNİN mesleği durmadan konuşmak, diğeri ise dilsiz.  Zeynep bir çağrı merkezinde çalışıyor, Onur ise aslında web tasarımcısı olmasına rağmen kütüphanecilik yapıyor.
Onur’un mesleğini yapmama nedeni engelli olmanın insan ilişkilerinde çıkaracağı sorunlarla boğuşmak istememesi.

KİŞİLİK SORUNLARI
Onur’la Zeynep bir partide tanışıyorlar ve hiç konuşmayan Onur, laf dinlemekten boğulmuş Zeynep’e ilaç gibi geliyor. Ama tabii ki mutlu aşk yoktur. Üstüne üstlük özel koşulları da olan bir aşktır bu. Zeynep’in arkadaşları, sağır bir çocuklukla birlikte olmasını Zeynep’e, belki de kendilerine yakıştıramazlar.
Zeynep bir yandan ilişkisi için mücadele ederken diğer yandan da iş yerinde insani koşullarda çalışabilmek için bir mücadeleye girişir. Onur’un bu mücadeleye katkıda bulunmaya çalışması, asabi kişiliği nedeniyle, daha büyük sorunlara yol açar.
Baş rollerde Saadet ışıl Aksoy ve Mert Fırat çok iyiler. Önemli konuları ele alan, eli yüzü düzgün bir film ‘Başka Dilde Aşk’. En önemli kusuru fazla reklam estetiğine dayalı oluşu.
Bu kadar kırık dökük hayatlar süren insanların yaşadıkları ortamların bu kadar pırıl pırıl olması insanı rahatsız ediyor ve filmin kahramanlarından uzaklaştırıyor.
‘Başka Dilde Aşk’ en son Bursa İpek Yolu Film Festivali’nde Siyad jürisi tarafından ‘en iyi film’ seçildi, ayrıca ana jüri Saadet Işıl Aksoy’u en iyi kadın oyuncu ödülüne layık gördü.

Artvinlilerin Coşkusu

TARİH:  19 Aralık 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


‘Bükreş’in Doğusu’ filmiyle tanıdığımız Corneliu Porumboiu’nın ‘Polis, (s.)’ adlı filmi hem Siyad jürisi hem de ana jüri tarafından en iyi film seçildi. Porumboiu’nun filmi hakkında çok olumlu şey duymuştum, beklentim yüksekti ama hayal kırıklığına uğradım ve filmi seyrederken sıkıldım. Bir polisin vicdanıyla, kariyeri arasında sıkışmasını anlatıyor film. Ve bir iktidar aracı olarak dile dikkat çekiyor.  Porumboiu şunları söylemiş dil hakkında: “Kelimelerin arkasında sözlük var, oysa eskiden kelimelerin arkasında Tanrı vardı, ama bu, filmimdeki karakterlerin artık erişemediği bir dünya”. Doğrusu bu sözler bana hiçbir şey söylemiyor.  Eskiden dediği ne zaman? Kelimelerin arkasında Tanrı vardı demek ne demek? Bu tip laflarla kastedilen hissiyatı anlıyorum ama kastediliş biçimi bana o kadar yabancı ki! O hissiyat da bireyle devlet arasındaki yabancılaşmaya işaret ediyor ve bunu bir Marksist çok daha güzel anlatabilirdi. Ama Doğu Avrupa’nın eski “sosyalist” ülkelerinde Marksistlere rastlamak çok zor. Sağ olsun ‘sosyalist’ devlet, herkesi kendisine yabancılaştırmayı başarmıştı. Bakalım, kapitalizmden de aynı başarıyı beklemekten başka çaremiz yok.  Paramboiu’nu filmi bence çok basitti, tek bir fikre dayanıyordu ve fazlaca teorik önermelerden yola çıkarak yapılmıştı. Film, duygusal iletişim kurmayı en azından benle beceremedi. Ama filmi hiç beğenmediğim gibi bir durum da yok.

Kore asıllı Fransız yönetmen Ounie Lecomte’un özyaşamöyküsel filmi ‘Yepyeni Bir Hayat’ da sorunları olan bir filmdi. Kimi zaman çok tahmin edilebilir biçimde ilerliyor, insanı pek şaşırtmıyordu. Ama anlattığı öykü çok dokunaklıydı ve beni etkiledi. Tabii, bunda filmin yönetmeniyle tanışmak ve filmin büyük ölçüde onun kendi hikayesini yansıttığını bilmek de önemli rol oynadı. Babası tarafından bir yetimhaneye bırakılan 9 yaşındaki Jinhee’nin hikâyesi gördüğüm kadarıyla Artvin seyircisini de çok etkiledi. Diğer filmlere değinmeye yerim kalmadı ama onların da hepsi belli bir düzeyin üstündeydiler.

Gezici Festival’in ardından…

TARİH:  19 Aralık 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


Bir festival daha bitti. Ve ne Artvin eski Artvin ne biz eski biziz. Nice nice yıllara Gezici Festival!
Gezici festival Türkiye’yi kendisini dönüştürerek yoluna devam ediyor. Bilindiği gibi bu yıl ilk kez Artvin’deydik. Festival sayesinde biz de  kolay kolay gidemeyeceğimiz şehirlerimizi ve oranın insanlarını tanıyoruz. Yeşil Artvin Derneği’nden döner salonu işletmecisi Ferhan Beken’i tanımak, onun uluslararası bir madencilik şirketine karşı verdiği mücadeleden galip çıkmaktan dolayı taşıdığı gururu görmek bile Artvin yolculuğumuzu yeterince değerli kılardı doğrusu.
Ama çok daha fazlası vardı her Gezici’de olduğu gibi. Eski dostlarımızı yeniden gördük, yenilerini edindik. Derviş Zaim’le senaryo öğrendik, Nisi Masa ekibi, Fırat Yücel ve Senem Aytaç’la film “okuduk”, akşamları tulum dinledik, Luksus gurubuyla tanıştık ve iyi filmler seyrettik.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com