EYVAH EYVAH: Neredesin Baba?

TARİH:  27 Şubat 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Recep İvedik III”ü beğenmeyen sinema yazarlarını topa tuttu köşe yazılarından birinde Serdar Turgut. Yazara şu açıdan hayran oldum: Ne popülizmi, ne de elitizmi kendinden başkasına yar etmemeyi başarmıştı. Hem Recep İvedik’ten hem de New Yorker’ın eski eleştirmeni Pauline Kael’den aynı yazıda övgüyle söz etmek kolay iş değildir! Ayrıca bir sıkıyönetim bildirgesi gibi köşe yazısı yazmayı da beceriyordu Turgut:  1,2,3 diye madde madde sıralayarak ve eleştirmen diye birbirinden hiç farkı olmayan bir kitle yaratarak. Aynı bakış açısıyla Turgut’u da diğer köşe yazarlarından ayıran bir şey olmasa gerek.
Ben de siz köşe yazarlarına “bunlar” diye hitap edebilir miyim Serdar bey? Neyse lafı uzatmaya değmez ama son bir sorum var Turgut’a. Pauline Kael mesela “Batı Yakasının Hikâyesi”ni hiç beğenmemiş. Kael’in, adını yanlış andığınız kitabında (doğrusu “I Lost It In The Movies”) o filmle ilgili eleştirisi de varmış. Okudunuz mu? Kael de beynini “kompartalize” edememiş olabilir mi acaba? “Batı Yakasının Hikâyesi” hani çok popüler olmuş bir filmdir ya, ondan merak ettim.
“Eyvah Eyvah”ı yazmaya oturunca ister istemez aklıma geldi Turgut’un yazısı. Acaba bu filmlerle seyirci arasından çekilmeli miyim diye düşündüm? Evet, yine çok eğlenmedim, çok gülmedim. “Eyvah Eyvah”ın babasını arayan Trakyalı müzisyen kahramanı neyse ki sevimli biri. Ayrıca karşısında oynayanlar da karakter denilebilecek özelliklere az çok sahipler. Yani “R.İ. III”ten birkaç gömlek üstün bir iş var karşımızda kanımca. Keyifli bir gününüzdeyseniz, “Eyvah Eyvah” ta pekâlâ eğlenebilirsiniz, herhalde…

YENİLMEZ: Beyaz Afrikalılar bu kez de galip

TARİH:  27 Şubat 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün


CLINT Eastwood’un ‘Yenilmez’i, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin efsane lideri Nelson Mandela’nın hapisten çıktıktan sonraki ilk yılını konu alıyor. Anlaşılan o ki Mandela, işi gücü bırakmış, nerdeyse sırf beyazların oynadığı rugby ile uğraşmış hapisten çıktıktan sonra. Siyahların nefret ettiği bu sporu destekleyerek ülkede ırklararası barışı sağlayacağını, nefreti dindireceğini düşünmüş Mandela. Filme göre başarılı da olmuş. Güney Afrika Rugby Milli Takımı, dünya şampiyonu olmuş. Yani sonunda yine Beyazlar kazanmış ki maalesef Güney Afrika’da olan da bu. Eğer Mandela ve lideri olduğu Afrika Ulusal Kongresi ülkenin sınıf yapısına dokunsaydı, kamulaştırmalara gitseydi, sömürenlerden yana politikalar izleseydi bugün böyle filmler izleyebilir miydik? Kesinlikle hayır. Mandela o zaman bir canavar olurdu. Neyse bunları bir kenara bırakalım, Eastwood’un filmi suya sabuna dokunmayan, sıkıcı ve yüzeysel bir film. ‘Veda’ Atatürk’ü yüceltmekle uğraşsın, ‘Yenilmez’ de aynı çabayı Mandela için yapıyor. Ve Mandela’nın hem Siyahlar hem de Beyazlar için ne büyük bir şans olduğunu söylüyor. Irksal açıdan çok iyi bir şey tabii, ırklar arasında ciddi sınıf farkları olmasaydı.

Thomas, Florence’le tanışınca

TARİH:  28 Haziran 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sarkozy, Bush’un finosu görevini Blair’den devraldıktan sonra, Fransa sineması da Hollywood’un kötü bir kopyası olma rolünde hızla ilerliyor. ‘Senden Başka’nın orijinal adı ‘Hayatım Bir Romantik Komedi Değil’ ama filmin türü romantik komedi. Filmin başrol oyuncuları, Hollywood’un eski ve yeni kahramanlarını fazlasıyla çağrıştırıyor. Romansın kadın tarafındaki Florence tam bir Meg Ryan taklidi. Film, Ryan’ın oynadığı ‘Harry, Sally ile Tanışınca’ya gönderme yaparak, bu benzerliği saklamıyor. Erkek kahraman Thomas  ise güncel Hollywood filmlerindeki fiziksel olarak formda olmayan karakterlere benziyor. Bunun daha da ileri bir örneği ise ‘Kaza Kurşunu’ndan çıkmış gibi duran diğer erkek karakter şişko Gros Bill.

‘Wanted’daki gibi filmin erkek kahramanının bir kaybeden olarak portresiyle başlıyor film. Sevgilisi tarafından aldatılmış ve terk edilmiş, babasının evine yerleşmiş bir acıların adamı Thomas. Süpermarkette tuvalet kâğıtlarının önünde liseden sevgilisi Florence’le karşılaşıyor. Florence hiç düşünmeden akşam yemeğe davet ediyor Thomas’ı. Thomas’ın ziyareti Florence’in kocasıyla bozuşmasına yol açan olayları tetikliyor. Sonrası romantik komedinin bildik kalıpları içinde akıyor. Thomas aşkını Fransızca bir şansonla değil, İngilizce bir şarkıyla ilan ediyor Florence’e. İki sevgili New York’ta birbirlerine kavuşuyorlar. Fransa artık New York’un taşrası, Eurovision’a bile İngilizce şarkıyla katılıyor Fransızlar. Nereden nereye…

Yine de filmin Amerika’da olmayacak bir yan öyküsü var. 18 yaşından küçük bir kızla yetişkin bir adamın aşkı sonuçta kabul edilebilir bir yan öykü oluşturuyor filmde. O kadar farklılık da olacak artık.

RODRİGUEZ FİLMLERİ: PREDATORS VE USTURA

TARİH:  8 Eylül 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün


Sinema, sadece sinemadır diyenler

Tarantino, Rodriguez, Roth ve şürekası  için Tarantino’nun son filminden ilhamla soysuzlar çetesi terimini kullanmak uygun gibi geliyor bana. Balık gibi elinizden kayıyorlar tutmak istediğinizde, bir yere oturtmakta güçlük çekiyorsunuz. Sinema yapma konusunda yetenekliler, buna şüphe yok. Ama siyasi-ideolojik bir eleştiri yapmaya kalktığınızda, bu sadece bir film deyip, işin içinden çıkabilirler. Futbol bile sadece futbol değilken, sinema sadece sinema olabilir mi? Bu tutumun kendisi siyasi-ideolojik bir yere oturmuyor mu?
Rodriguez’in yapımcı koltuğuna geçtiği ve Nimrod Antal’ın yönettiği ‘Predators’ bu çetenin ürettiği ‘ruhu kötü’ filmlerden biri. Soysuzlar çetesi tanımı sadece bu yönetmenler için uygun değil ayrıca ‘Predators’da maceralarını izlediğimiz kahramanlar için de geçerli. Tıpkı Tarantino’nun son filmde olduğu gibi. Predators tıpkı Tarantino’nun ‘Soysuzlar Çetesi’ filminde olduğu gibi, çoğu ahlaki değerlerden yoksun bir grubu bir araya getiriyor. Filmin savı şu: “Ya avsındır ya da avcı ve kimseye güvenmemelisin”.
Gökyüzünden yere düşerken karşılaşırız filmin esas oğlanıyla. Son anda paraşütü açılır ama sert bir iniş yapar yere. Kendisi gibi gökyüzünden bırakılan başkaları  da vardır. Bunların hepsi de ‘avcı’ karakterine sahiptir. Ya gizli servislerde çalışırlar, ya psikopat katillerdir ya da mafyadırlar… Ama şimdi av durumuna düşmüşlerdir. Bir süre sonra anlarlar ki uzaylılarca kaçırılmışlardır ve bir av partisinin eğlencesidirler. İki karakter, ‘iyiler’ olarak öne çıkar: Biri Amerikalı bir paralı askerdir (Adrian Brody), diğeri ise bir İsrailli gizli servis elemanıdır (Alice Braga). Amerikalı adamın para karşılığında kimleri öldürdüğüyle, ya da İsrailli kadının Guatemala ormanlarında ne halt ettiğiyle bir sorununuz varsa sinemayı terk etmeniz en iyisidir çünkü onları da sevmeniz beklenmektedir.  Uzaylılar da tabii ki son derece sorunlu. Bunlar canavar görünümlü fakat ileri teknoloji sahibi yaratıklardır. Ve bütün gelişmişliklerinin sonucunda geldikleri nokta anlamsız vahşetten başka bir şey değildir! Ne kadar ilerlersen ilerle geleceğin nokta bundan ibaret işte. Ernest Hemingway’i de bu vahşet ideolojisine meze yapıverir film bir çırpıda. Hazret demiş ki “Eğer silahlı bir insanı avlamanın tadına varmışsan bir kere, bir daha vazgeçemezsin”. Bunla da bir sorunumuz olmamalı anlaşılan.
Predators böyle sevimsiz bir yerde dururken, Rodriguez’in kendi yönettiği ‘Ustura’ bütün çizgi roman yüzeyselliği ve seksistliği içinde, ABD’nin vahşi göçmen politikalarına karşı çıkışıyla daha insancıl bir yerde duruyor. Ama tabii ki kendi sınırları içinde… Yine kan gövdeyi götürüyor, yine kadınların hepsi mümkün olduğunca cinsel nesneler olarak sunuluyor, yine silahlar, arabalar ve motosikletler kutsanıyor. Filme ilkokul düzeyinde solcu bile demek mümkün. Rodriguez nihayetinde bir Meksikalı yani bir üçüncü dünyalı. Ne kadar çaba harcasa da o bir beyaz Amerikalı değil ve olamayacak. Ama yaptığı filmi bir türe sokacaksak oda sömürü sineması olacak. Tıpkı Amerikalı Siyahların öfkesini sömüren ve onlara Beyazlara karşı üstün oldukları yanılsamasını yaşatan blaxploitation (black=siyah ve exploitation=sömürü sözcüklerinden türetilen bir kavram) filmleri gibi bu da Meksikalılara aynı duyguları yaşatan bir film ve hak ettiği gibi Mexploitation olarak kodlanmış bile. Filmin kahramanı Machete adında Charles Bronson türevi bir eski Meksikalı polis. Mafyanın işine burnunu sokunca, ABD’ye kaçmak zorunda kalır. Burada, kendisini sıradan bir amele sanan kişilerce yabancı düşmanı bir ABD senatörünü öldürmekle görevlendirilir. Ama işler görüldüğü gibi değildir. Machete tuzağa düşürülmüştür. Kapitalistler, çiftlik sahipleri ve uyuşturucu baronları hep beraber bir tezgahın içindedirler. Filmde Che’nin bir kadın versiyonu dahi var, She takma adıyla tanınan. Tabii herkes karikatür kadar derin. Filmin komik anları yok değil ama filmin içine serpiştirilmiş kliplerde yakalanıyor bu anlar daha çok (senatörün reklam kampanyasındaki filmler gibi). Sonuçta bu kadar uzun bir film olması için hiçbir nedeni yok Ustura’nın. Filmde bu arada ustura filan yok, pala var; Machete ‘pala’ demek. Rodriguez filmleri tıpkı çetesinin diğer üyelerinin yaptıkları gibi sağa da sola da göz kırpabilir. Zaten göz kırpmaktan başka pek bir şey becerebildikleri yok ekibin. Eğlenmekten başka yapacak bir şey yok zaten, çaktınız mı?

Alice Harikalar Diyarında:Kadın rolüne isyan!

TARİH:  6 Mart 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün


Tim Burton, Lewis Carroll’un iki ünlü kitabı “Alice Harikalar Diyarı” ile “Aynanın İçinden”i yeni filmine temel almış. Fakat Alice kitaptakinden 10 yaş daha büyük filmde. Bu kez karşımızda 19 yaşında genç bir kız var (Mia Wasilowska). Alice, kendisine dayatılan kadın rolüne isyan halinde. Yetişkinlerin ve erkeklerin ona çizdiği ikincil role razı değil. Tam hoşlanmadığı bir adamdan, duymak istemediği bir nişan teklifi almak üzereyken, bir tavşanı izleyerek fantastik bir yolculuğa çıkıyor. Bu bir iç yolculuk tabii ki ve Alice bu yolculukta annesiyle hesaplaşıyor, kötü matriarkı etkisiz hale getiriyor (babası öldüğü için onunla hesaplaşmasına gerek yok). Alice yolculuğun sonunda annesine rest çekiyor.
Peki ya özgürleşen Alice neyi seçiyor? Annesinin değil de babasının dünyasını! Alice, merhum babası gibi uzak doğuyla ticaret yapan bir tüccara dönüşüyor. Meğer bütün sorun kadınlardaymış. Sanki Alice’in beğenmediği o kadın rolünün inşasında erkeklerin ve de kapitalist sistemin rolü yokmuş gibi.
Ve sanki babasının ticari faaliyetleri çok masum sonuçlara yol açacakmış gibi. Türk filmi olsaydı Altın Bamya’ya aday olabilirdi galiba “Alice Harikalar Diyarı”nda.

SES: Fantezi ile Gerçek

TARİH:  6 Mart 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün


“Ses” belirli bir türe oturan bir gerilim filmi. Bu tür filmlerde kahramanın yaşadığı bir travma vardır. Bu travmanın etkisiyle kahramanın ruh sağlığı, gerçeklik algısı çarpılmıştır ve seyirci de kimi zaman bu çarpık algının yansıttığı gerçekliği izler. Fantezi ile gerçek birbirine karışır. Filmin sonunda da travmanın niteliği ortaya çıkar. Bu tür filmleri yazmak oldukça zor çünkü filmin merak unsurunu, gizemini açık etmeden yorum yapmak zordur.
“Ses” oldukça başarılı bir film. Psikolojiden anlayan biri (meslektaşım Uygar Şirin) tarafından yazılmış. Diyaloglar ve oyunculuklar başarılı, ses ve ışığın etkileyici kullanımıyla baştan sona gerilimli bir atmosfer yaratılmış. Film sırasında sık sık ürperdim ve sonuna kadar da merakla izledim.
Filmin kahramanı annesiyle (Işık Yenersu) yaşayan ve bir çağrı merkezinde çalışan genç bir kadın olan Derya (Selma Ergeç). Derya’nın merkezdeki şefi ise çocukluk arkadaşı Onur (Mehmete Günsür). Derya ile Onur arasında cinsel bir çekim var. Fakat Derya giderek artan bir şekilde gaipten sesler duymaya başlıyor. Bu ses ona çeşitli yerlere gitmesini söylüyor. Bu süreç içinde Derya, Onur’la çocukluğunda yaşadığı travmatik olayları keşfediyor.
Fakat filmin kimi kusurları da var ne yazık ki. Derya’nın travmanın bir parçası olması gereken bir abisi var örneğin. Fakat bu abinin hikâyesi filmde hiç yok. Travmanın kendisi de filmde yeterince güçlü ve etkileyici bir şekilde verilmiyor. Onur’un travma sırasında gördüklerini bir şekilde kendi hayatında sonradan yankılaması da bence sözel olarak değil görsel olarak verilmeliydi. (Film sonrasında arkadaşlarımla konuşmalarımda bu yankılamaya çok itiraz duydum, bence senaryonun güçlü yanlarından biri)
Belki ikinci bir seyredişte taşlar daha iyiye oturur ama şu anda kimi fantastik öğeleri (kilit rol oynayan fotoğrafın çeşitli versiyonlarının ortaya çıkışı, süt anne karakteri gibi) filmin gerçekliğindeki yerlerine oturtmakta güçlük çekiyorum. Sonuç olarak “Ses” iyi bir film. Atmosfer yaratmada özellikle çok başarılı. Psikolojik gerilim türünde sinemamızda bir köşetaşı olduğunu söylemek abartılı olmaz.

BÜŞRA: İnançlı ile inançsız

TARİH:  20 Mart 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün


“Büşra” Yaman adlı bir  yazarla, gazeteci olmaya çalışan Büşra adlı bir genç kızın aşk hikâyesi. Ama Türkiye’de aşkları da belirleyebilen, onları Batılı muadillerinden farklı kılan bölünmeler var. İki sevgilinin arasındaki fark zengin kız-fakir oğlan farkı değil. İnanç dünyası farkı. Yaman sadece dinsel inançlardan yoksun değil, bir varoluş krizi içinde. Bütünüyle bir isyan içinde ama isyanını kanalize ettiği bir mecra yok. Daha çok bir bireysel bir rockçı asi gibi.
Bir yandan da hep inançlı kızlara âşık oluyor. Büşra’yı tanıdığı sırada birlikte olduğu Alara, new age felsefesine kendisini kaptırmış, post-modern inançlılardan. Yoga yapıyor, ayawaska denilen zihin halini değiştiren maddeler kullanıyor vb. Alara’nın post-modern inanç dünyası karşısında Büşra’nın Müslümanlığı çok daha hakiki, çok daha samimi duruyor. Büşra da Yaman ile tanıştığı sırada nişanlanmak üzere. Ailesinin kendisine yakıştırdığı kişi genç bir Müslüman işadamı. Fakat iş adamımız Taksi Şoförü filminin Travis’i gibi. İş dünyasının gerçekleri onu biraz da Gordon Gekko’laştırmış (Oliver Stone’un “Wall Str.’in karakteri). Muhafazakar ve psikopatlığın eşiğinde bir karakter. Alternatifleri bunlar olunca Yaman’la Büşra’nın yakınlaşması kaçınılmaz tabii ki.
Fakat kaynağı bir çizgi roman olan Büşra oldukça karikatürize ediyor kahramanlarını. Bir kostümlü partide, Nazi subayı kıyafeti giyen bir tipin, aynı Naziler gibi davranması gibi kör gözüm parmağına sahneler var filmde. Filmin finali ise, yine de sinemamızda çok rastlamadığımız tipleri anlatmaya çalıştığı için ilginç saydığım filmi, kaba saba bir şekilde noktalıyor. Şöyle söyleyeyim finali çok açık etmemeye çalışarak. İslamcı bir film finalinde, kahramanı olan laik kıza başörtüsü taktırsaydı ve bu değişime beni ikna edemeseydi çok rahatsız olurdum. “Büşra” da öyle… Büşra rolündeki genç oyuncu Mine Kılıç’ın yeni filmlerini merak edeceğim. Not: New Age felsefesinin ABD ordusuna da sirayet eden saçmalıkları için sevimli bir komedi olan ve bu hafta gösterime giren “Özel Kuvvetler”i tavsiye ederim.

KÖPRÜDEKİLER: Sallantıdaki Hayatlar

TARİH:  20 Mart 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün


FİLM bu haftanın en iyisi. Hatta belki de yılın en iyilerinden fakat ne yazık ki bu filmi göreli bir sene oldu. Yeniden izleyemedim. Yazmamak haksızlık olacağı için hatırladıklarımla da olsa bir şeyler yazacağım. Film belgeselle kurmaca arasında kendine özgü bir tarz kurmayı başarıyor. Üç kahramanın birbiriyle kesişmeyen hikayelerini anlatıyor ‘Köprüdekiler’. Boğaz köprüsü üzerinde çiçek satıyor biri, diğeri aynı köprü üzerinde trafik polisi, üçüncüsü ise sürekli köprüden geçen, iki yaka arasında çalışan bir dolmuş şoförü. Polisi oynayan oyuncu dışındakiler gerçek hayatlarında filmdeki rollerini ifa ediyor. Polisi oynayan da zaten bir amatör ve bir polis kardeşi. Hayatları belirsizliklerle dolu filmin kahramanlarının, geleceklerinden korkuyorlar, yoksullar. Köprünün kendisi gibi onların da hayatları sallantıda. En alt tabakadan gelenleri hiç okula gitmemiş bir Roman olan çiçekçi genç (cehalet baki olduğuna göre acaba ortaçağdan çıkamadık mı? Bkz: Dersimiz Atatürk). Dolmuş şoförünün eşiyle sorunları var. Daha iyi koşullarda yaşamak isteyen karısı şoförü sürekli atılımlar yapmaya zorluyor. Polis ise bir eş bulma çabasında. Filmde bir yandan da milliyetçiliğin yükselişine, yönetmenin kendi korkusuna da tanık oluyoruz. Kahramanlarımız hiç karşılaşmıyorlar, yalnızlar. Amatör oyunculardan çok etkileyici performanslar almayı başarmış Aslı Özge. Alman bir film eleştirmeni arkadaşım festivaldeki gösterimin çıkışında “bu belgesel mi, kurmaca mı?” diye sormuştu. Kuşkusuz kurmaca bir film ama belgesel gibi. Altın Koza ve Altın Laleli ‘Köprüdekiler’i kaçırmayın derim.

YEŞİL BÖLGE: ABD yalanları

TARİH:  1 Mayıs 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yeşil Bölge, ABD’nin Bağdat içinde kurduğu şehir içindeki şehre verilen ad. Dışarıda, sefalet hüküm sürer ve kan gövdeyi götürürken Amerikan askerleri adeta bir tatil kentindeymiş gibi yaşıyorlar bölgede. En azından ‘Yeşil Bölge’ filminde kısaca gördüğümüz kadarıyla durum böyle. Ama film neden bu adı almış tam bilemiyorum çünkü filmin derdi bu bölge değil. Filmin hikâyesini, ABD’nin Irak’ı işgal etmek için ortaya attığı ‘kitle imha silahları’nı (KİS) araştıran bir kahraman Amerikan çavuşunun yaşadıkları oluşturuyor. Kahraman çavuş, kendisine söylenenlere inanmış sade ve dürüst Amerikalıyı temsil ediyor. “Ah nerede vah nerede, nereye de koymuşlar KİS’leri acaba?” diye araştıra dursun çavuşumuz, sevimli ve tecrübeli bir CIA ajanı da ona yardım etmeye başlamıyor mu? Ortalık iyi CIA elemanlarıyla kaynıyor zaten (‘Syriana’, ‘Yargısız İnfaz’ vb.) Meğerse kötüler Pentagon içinde birileriymiş, o kadar. ABD medyası mı? Onlar da kandırılmış canım! Tabii acele ederek hata etmişler ama niyetleri iyi. Petrolün sözü bile edilmiyor film boyunca. Yani kötü Amerikalılarla iyi Amerikalılar geleneksel mücadelelerine saha olarak Irak’ı seçmişler bu kez, bizim anlayacağımız. Mesele bundan ibaret! Filmin yönetmeni Paul Greengrass’i dövmek istiyorum. Tam bir aptal olsa umursamayacağım ama maalesef adam tam bir aptal da değil. Bu saçmalığın içine, “Irak’ta ne işimiz var?” gibi sorular da soktuğu için, sıkı bir dayağı hak ediyor kendisi.

PARLAK YILDIZ: Yaşasın Aşk!

TARİH:  1 Mayıs 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün


PARLAK YILDIZ: Yaşasın aşk!
“Tanrı iyi ki kadını yaratmış!” Bu sözcükler nereden baksanız ağzıma yakışmıyor. Birincisi, tanrıya inanmıyorum. İkincisi, cümle sanki asıl olan erkekmiş de, o erkek için bir de kadın yaratılmış gibi bir izlenim veriyor. Ama ‘Parlak Yıldız’ı izlediğimde filmin baş karakteri olan Fanny Brawne’a (Abbie Cornish) aşık oldum ve film boyunca girişteki cümleyi geçirdim aklımdan. Hiçbir film karakterine belki de aşık olmadığım kadar aşık oldum Fanny’ye. Onun âşık oluş haline aşık oldum, aşkını yaşayışına, aşkı için mücadele edişine, acı çekişine, kadınsı yumuşaklığıyla, gururlu dik başlılığına, kararlılığına, merakına, öğrenme çabasına aşık oldum. Şair John Keats, Fanny’ye boşuna “Parlak Yıldız” dememiş, filmdeki Fanny gerçekten gözümüzü alamadığımız parlak bir yıldız. Hayır, Abbie Cornish en güzel kadın oyunculardan biri falan değil. Ama bu filmdeki performansı muhteşem.
Bu hafta tarihsel filmler haftası. ‘Beyaz Bant’la yüz yıl geriye gitmiştik, ‘Parlak Yıldız’ bizi iki yüz yıl geriye, yoksul Romantik şair John Keats’in hayatının son yıllarına ve dönemin Londra’sının Hampstead köyüne götürüyor. Fakat filmin merkezinde Keats değil, Fanny var. John Keats’le, Fanny Brawne tesadüfen komşu oluyorlar önce. Fanny modaya düşkün, dans etmeyi seven bir kız. Şiirden de pek anlamıyor. Ama dürüst, açık ve meraklı kişiliği onu Keats’e yöneltiyor.
Keats yoksul, kitapları satmıyor ve üstelik dönem ince hastalık dönemi. ‘Parlak Yıldız’ pek özetlenebilecek, anlatılacak bir film değil. Aşık olmak gibi bir şey. Aşık olma duygusunun, halinin sinemadaki en iyi ifadelerinden biri. Öykü anlatımı bazen zorlayıcı ama olsun. En azından seveceğiniz birkaç anı olacaktır. Campion mu, Haneke mi derseniz ben her zaman Campion derim! Kaçırmayın.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com