Zafer Çocukları

TARİH:  17 Ekim 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


Komünizm öcüsü ölmez!
‘Zafer Çocukları’ 1956’daki Macar ayaklanması çerçevesinde bir aşk hikâyesi anlatıyor. Film klişelerle ve seyirci manipülasyon teknikleriyle tıka basa dolu. Mesajı ise ‘Kahrolsun Ruslar, yaşasın Macarlar!’dan ibaret denilebilir.
Buna ‘Kahrolsun Komünizm, Yaşasın Din!’ gibi ekler de yapılabilir. Ama bu eklerin içeriği ilk slogandakilerin içeriği kadar güçlü değil. Asıl mesaj milliyetçilik üzerinden. Bugün böyle bir film yapmanın manası ne olabilir? Ortada komünizm filan kalmamışken, korkunç komünist Rus imgesini yeniden hatırlatmanın bugünün Macaristan’ına söylediği şey ne? Halinize şükredin, neo-liberalizme katlanın, yoksa sizi öcüler kapar gibi bir şey herhalde.
Filmin kahramanı Karcsi milli bir sutopu oyuncusu. Apolitik biriyken Viki adlı militan bir genç  kızla tanışır Karcsi ve ona aşık olur. En ilkel ve sevimsiz tekniklerle kızın gönlünü çalar (“Bu dudaklar daha iyi işlerde kullanılmalı” gibisinden). Karcsi de dolayısıyla politikaya bulaşır ve Ruslara karşı mücadeleye başlar. Sovyet tankları Budapeşte’yi bombalarken, Karcsi’ye Melbourne Olimpiyatları’nda, Rus sutopu takımının kalesini bombalama görevi düşer.
Eski sosyalist ülkeler bugün Nato’ya üye olmak, Irak ve Afganistan’da AB ve ABD’ye destek vermek ve CIA’nin işkence uçaklarına havaalanlarında hizmet sağlamak için sıraya dizilmiş durumdalar.
Bugün sıcağı sıcağına yaşanan şeyler bunlar ve bir ülkenin başka ülkeleri işgal etmesi aleyhine söylenebilecek çok materyal sağlıyorlar. Madem bir propaganda filmi yapacaktınız, bugün için anlamı olan bir şeyler söyleseydiniz bari diyeceği geliyor insanın, ‘Zafer Çocukları’nı seyrederken. Milliyetçilik ve dinden başka bir önerisi olsaydı ya da keşke filmin. Macar milli marşı eşliğinde sinemayı terk ederken, seyircinin kafasında ‘pis Ruslar’dan başka bir düşünce kalmış olmuyor.

Akamas: Kıbrıs’ta aşk ve etnik düşmanlık

TARİH:  17 Ekim 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


Kıbrıs’ta kaç film çekildi ya da yılda kaç film çekilmekte bilmiyorum.  Ama geçen hafta sessiz sedasız bir Kıbrıs filmi vizyona girdi. Basın gösterimi geç yapıldığı için gazetelerde filmle ilgili yazılar çıkmadı. Fakat ‘Akamas’ görülmesi gereken bir film, çünkü Kıbrıs’ın tarihi bizi çok ilgilendiriyor ve film bu tarihe içerden ve dürüst bir bakış getirmeye çalışıyor. Kıbrıs’ta (Rum kesiminde) filmin yasaklara maruz kaldığını da belirtelim. Bu yasaklar aşıldı mı bilmiyorum ama bir dönem filmin gösterimi yasaklanmıştı. Çünkü Türkiye’nin adanın kuzeyini işgal etmesi öncesi döneminde filmin asıl eleştirdiği Rum milliyetçiliği ve onun siyasal temsilcisi olan EOKA örgütü. İşgal sonrası ise bu kez filmin okları daha çok Türk Silahlı Kuvvetleri’ni vuruyor.

İKİ HALK ARASINDAKİ BÖLÜNME
Bir Grek tragedyası gibi kör bir şarkıcının dizeleriyle Kıbrıs’ın bir köyündeki hayatı  anlatmakla başlıyor film. Kıbrıs bir Büyük Britanya sömürgesi o dönemlerde. Köyün halkı Türk ama Rumca konuşuyor, hem camiye hem kiliseye gidiyor. İlkokul öğrencisi Ömer (Ömeris), okuldan kovulunca bir Rum çiftçinin yanında çobanlık yapmaya başlıyor. Ömer daha en baştan çiftçinin kızı Rodu’ya aşık oluyor. Ömer’in aşkı genç bir delikanlı olduğunda da sürüyor. Ama Ömer’in hem Türk, hem Müslüman hem de bir çoban olarak Rodu’yla birlikte olması imkânsız gibi. Ömer, Rodu’nun gözüne girmek için Rum milliyetçi örgütü EOKA’ya bile katılıyor. Fakat ne EOKA ona şüpheyle bakmaktan vaz geçiyor, ne de Ömer  EOKA’nın faşizan şiddetiyle uzlaşıyor.
Rodu’nun sevdiği EOKA gerillası öldürüldüğünde, Ömer Rodu’yla birlikte olma şansını  yakalıyor. Fakat Ömer’in gerekirse vaftiz olurum demesi bile, Rumları  ikna etmeye yetmiyor. Rodu bir hileyle Ömer’den kaçırılıyor. Bu arada Kıbrıs artık Türkiye, Yunanistan ve Britanya’nın garantörlüğü  altında bağımsız bir devlet olmuştur. Fakat anayasada da müthiş bir ayrımcılık da vardır. Halklar arasında evliliklere zaten yasalar izin vermemektedir. EOKA’cılar Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesi için mücadeleyi sürdürürken, Türkler arasında da taksim yanlıları çoğalır. Türkiye’nin müdahalesine giden darbe ve katliamlar filmde atlanıyor ve müdahale sonrasına geçiliyor. Bu sefer film yağmacı bir karakter sergileyen Türk müdahalesine yöneltiyor eleştirilerini.
Acı bir hikâye Kıbrıs’ın hikâyesi. Filmde görebildiğim kadarıyla müdahaleye kadar masum ve mağdur kesim adanın Türk halkı daha çok. Azınlık olmanın bütün sorunlarını yaşıyorlar ve iki halk arasındaki bölünme aslında müdahaleden önce fiilen yaşanmaya başlıyor. Hatta müdahale sonrasında bile Türk köylülere, kuzeye göçmek dışında bir seçenek bırakılmıyor. Türk subaylara boyun eğmeseler de huzur içinde Rum kesiminde yaşayabileceklerini beklemek zor. ‘Akamas’ eli yüzü düzgün bir film. Karakterleri çok iz bırakmayacak ama filmi görmenizi tavsiye ederim. Sessiz sedasız vizyondan çıkması doğrusu bir ayıp olur.

Özgür Woodstock

TARİH:  17 Ekim 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


‘Bir zamanlar’ Amerika’da neler yaşandığına dair bir fikir edinmek için
1969’un Ağustos’unda New York eyaletinin kuzeyinde geniş bir açık alanda gerçekleştirilen Woodstock müzik festivali hâlâ bir efsane olmayı sürdürüyor. Geçtiğimiz yıllarda bu festivali yeniden canlandırma girişimleri oldu fakat özlemin eski tadının olmadığını yeniden kanıtlamaktan öteye gitmedi bu organizasyonlar. ‘Özgür Woodstock’ın bize anlattığı hikâye o dönemin gerçekten de insanlara bir özgürleşme imkânı sunduğu. Her şeyin olabilir ve yapılabilir oluşu ve bunun deneyimlenmesinin birçok insanı gerçekten dönüştürdüğü. Fakat film başka  bir şeye daha değiniyor, o da Woodstock’ta belirleyici rolü oynayanın para olduğu gerçeği. Woodstock’ın baştan itibaren parasal ilişkiler çerçevesinde şekillendiğini ve kapitalizmin sınırlarını zorlayıcı hiçbir nitelik taşımadığını da söylüyor bu film bize. Dolayısıyla Woodstock’ın yeniden yapılan organizasyonlarına getirilen eleştirilerin başlıcası olan ‘her şey ticarileşti’ savının aslında zaten baştan beri orada olduğunu gözümüze sokuyor film. Belki de yeni Woostock’larda fazla olan paranın belirleyiciliği değil, eksik olan özgürleştirici deneyimlerin yaşanmamış olduğuydu. Nitekim film aslında sadece geleceği bilenlerin karamsarlığını görebileceği bir sona ulaşıyor. Festivalin organizatörü Michael Lang bir sonraki planının Rolling Stones’un Altamont’ta vereceği konseri organize etmek olacağını söylüyor. Bu konsere Hell’s Angel adlı grubun şiddeti damgasını vurmuş ve konser 68’in sonunun geldiğinin ilanına dönüşmüştü. Aslında bütün 68’i (Batı’da), postmodernist durumun başlangıcı olarak görenlere galiba hak vermek gerekiyor. Kapitalizmle ciddi bir çatışmaya girmeyen, tersine tam da sistemin içinde yer alan ve liberalizmi en uçlara taşıyan bir kitle olarak görülüyor Woodstock kuşağı. Yine de bu çabada insanı rahatlatan, gevşeten bir şeyler olduğu da açık.
Filmin bunların dışında çok akılda kalıcı bir yanı doğrusu yok. Hiçbir ilişki ya da karakter yeterince işlenmiyor veya iz bırakmıyor. Dramatik gelişmeler yarım yamalak kalıyor. Film keyifle izleniyor ama seyirciyi hiç derinden yakalamıyor ve sarsmıyor. Hatta birçok şey karikatür düzeyinde kalıyor. Olsun, ‘bir zamanlar’ Amerika’da neler yaşandığına dair bir fikir edinmek için bu filmi izlemekte yarar var. Ama beklentiniz festivalde gerçekleşen konserlere dair bir şeyler görmekse, hayal kırıklığına uğrarsınız, çünkü yok.

EVDEKİ DÜŞMAN

TARİH:  5 Eylül 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


Soğuk Savaş sürüyor
Batı sinemasının eski sosyalist ülkelerle derdi sürüyor. Daha birkaç hafta önce ‘Gerilim Hattı’ filminde canavar bir Hırvatla karşılaşınca bu konudan söz etmiştim. Bu kez canavarımız Rus ya da Estonya kökenli. Mühim olan eskiden sosyalist olan bir ülkeden geliyor olması. Bu durum, canavarlığı açıklayan temel unsur çünkü. İki çocuklu varlıklı bir Amerikan ailesi, bir üçüncü çocuk daha ister. Ama üçüncü çocuk ölü doğar. Bunun üzerine onun yerini dolduracak bir evlat edinmeye karar verirler. Bir yetimhaneden dokuz yaşında Rus kökenli, yetenekli bir kızı evlat edinirler. Ama kız, bildiğimiz kızlardan değildir. Anne bir sürü olaydan dolayı kızı sorumlu tutar ama alkolik geçmişi ve kocasıyla üzerinden gelemedikleri sorunları inandırıcılığını azaltmaktadır. Korku filmlerinde gelenek olduğu üzere, bu filmde de her şeyi gören Kassandra misali bir kahraman vardır ama ona kimse inanmaz, kısacası. Film bütün korku filmi klişelerinden hovardaca yararlanır.   ‘Evdeki Düşman’, ‘bir evlatlığı kendi çocuğunuz gibi sevemezsiniz’ sloganıyla reklamlarına başlamış.  Ama evlatlık edinen ailelerin tepkisi üzerine sloganını değiştirmek zorunda kalmış. Filmin, hem yetim çocuklara hem de Doğu Avrupa kökenlilere dair korku yarattığı için kanımca çok kötü bir işleve sahip. Üstelik çok uzun ve inandırıcı değil.

Zeytinin Hayali

TARİH:  5 Eylül 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yaratıcıları arasında Arap isimlerin olduğu ama Türkiye’de çekilen bu filmin de teyit ettiği gibi Filistin davası Allaha emanet
Filistinlilerin sorunu korkuyu yenememelerinde mi? Altmış yıldır eziyet çekmeleri, vatanlarından sürülmeleri, ırkçı bir rejim altında yaşamaları korktukları için mi? Korkmasalar bunlar başlarına gelmeyecek miydi? Hiç sanmıyorum. Filistinliler çok cesur bir halk ama cesaretleri çok daha güçlü  ve AB ve ABD destekli İsrail karşısında ezilmelerini engelleyemiyor. Erdoğan’ın ‘one minute’li şovundan medet umar hale geliyorlar.

KORKUNU YEN VE ALLAHA GÜVEN
‘Zeytinin Hayali’ Filistin’in davasını desteklemek için yapılmış bir propaganda çizgi filmi. Ne yazık ki her açıdan ilkel bir film. Çizim tekniği, tiplemeler, öykü, müzik, nereden bakarsak bakalım başarısız bir film. Öte yandan filmi tu kaka etmek de içimi acıtıyor. Filistin sorununa dair daha iyisini yapanlar çıkar diye ummak istiyorum o kadar. Gerçi bu konuda başarılı belgeseller ve konulu filmler var ama başka bir çizgi filme rastlamadım. ‘Zeytinin Hayali’ katledilerek topraklarından sürülmüş ve geri dönmeyi hayal eden Filistinli bir ailenin hikâyesi kabaca. Filistinli kahramanların ağzından Allah sözcüğü düşmüyor. İçinde Allah geçmeyen bir sahne yok gibi filmde. Bu da filmin ikinci önermesi oluyor haliyle: Korkunu yen ve Allaha güven. Keşke Filistinlilere güvenebilecekleri başka dünyevi güçlerden de söz edebilecek durumda olsaydık. İsrailli askerler ise gülünç denecek kadar çirkin çizilmişler. Onların da ağzından sigara düşmüyor, tabii ağızları sigara tutabilecek kadar çarpık ya da deforme değilse. Filmin bir başka kusuru ise, Hollywood sinemasını taklit etmesinde. ‘Matrix’ten bir sahne fırlayıp gelebiliyor mesela karşımıza. Pardon, ama bu filmin yapımcılarının Amerikan sinemasının popüler ürünlerinden ilham alması biraz garip kaçmıyor mu? Amerikan filmlerinin üçüncü sınıf bir kopyasıyla mı gönüllerini kazanacaklar insanların? Zaten bu filmi kim seyredecek? Yaratıcıları arasında Arap isimlerin olduğu ama Türkiye’de çekilen bu filmin de teyit ettiği gibi Filistin davası Allaha emanet. Maalesef.

MÜZİK, DANS VE TARİH İÇ İÇE

TARİH:  29 Ağustos 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


Side’de festival zamanı
Tarih ve turizmi buluşturan Side, bir
kez daha sanata ev sahipliği yapıyor.
5-12 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek Side 9. Uluslararası Kültür ve Sanat Festivali kapsamında Apollon Tapınağı ve Side Limanı’nda ücretsiz konserler yer alacak
9’uncu kez düzenlenecek Side Uluslararası Kültür ve Sanat Festivali’nde festival süresince antik Side sokakları her akşam Street Band konseriyle renklenecek. Sanat yönetmenliğini Devlet Opera ve Balesi önceki genel müdürlerinden Remzi Buharalı’nın yaptığı festivalin programında klasik müzikten caza, rock müzikten halk danslarına kadar birbirinden farklı konser ve gösteriler var. Tüm Side sakinleri ve turistlerin ücretsiz katılabileceği konserler saat 21.00’de başlayacak.

TARİH, PİYANO TUŞLARINDA CANLANIYOR…
Festival 5 Eylül’de Devlet Sanatçısı, piyanist Gülsin Onay’ın Apollon tapınağında vereceği konserle başlayacak. Binlerce yıllık tarihe sahip bu görkemli tapınakta Onay, Schumann, Beethoven, Elgar, Ahmed Adnan Saygun ve Chopin’in eserlerinden oluşan bir programla sahnede olacak. Müzik otoritelerinin sadece teknik ustalığı değil sınırsız enerji ve hem zeki hem de duyarlı bir yorum gücü ile donatılmış olağandışı bir piyanist” olduğu konusunda birleştikleri Gülsin Onay’ın bu tarihi sahnede vereceği konser akıllardan silinmeyecek.
Festivalin ikinci konseri 6 Eylül’de Side Liman’ında gerçekleşecek. Müzik serüvenine İzmir’den başlayan ve artık rock müziğin yeni ve iyi temsilcilerinden kabul edilen Bumerang grubunun sahne alacağı konserde 70’lerden günümüze, Türkçe ve İngilizce, pop ve rock türlerinde şarkılar yer alacak. Her biri, uzun yıllar değişik grup ve sanatçılarla sahne alan grup üyeleri farklı yaştan pek çok festival izleyicisine eğlenceli dakikalar yaşatacak.
 Bakır nefesli çalgılarla farklı bir deneyim yaratan Golden Horn Brass Kentet, Side’ye ilk kez konuk oluyor. 7 Eylül’de gerçekleşecek konserde Korno, Trombon, Tuba ve 2 Trompet’ten oluşan grup yepyeni bir “tınıyı” dinleyiciye sunacak. Günümüz Türk bestecilerinin yanı sıra baroktan caza müzik literatüründeki önemli eserleri kendi gruplarına özel düzenleten grubun Apollon Tapınağı’ndaki konseri, izleyenleri bakır  nefesli  enstrümanların ses zenginliğiyle  buluşturacak.
2004 yılında kurulan GrupOPUS, konservatuvar eğitimi almış profesyonel müzisyenlerden oluşuyor. Geniş bir repertuvarı olan topluluk yerli – yabancı popüler ve Latin müziklerin yanı sıra napolitenler ve aryalardan oluşan bir program sunacak. Konser 8 Eylül’de Side Limanı’nda yapılacak.

TAPINAKTA CAZ TINILARI
Ülkemizde caz denince akla ilk gelen isimlerden Kerem Görsev, Engin Recepoğulları (saksafon), Kağan Yıldız (kontrabas) Ferit Odman (davul)’dan oluşan Quartet’ ve onlara vokalde eşlik edecek Larry Oneill festival kapsamında Side’ye konuk olacak. 9 Eylül 2009 Çarşamba akşamı Apollon Tapınağı’nda gerçekleşecek konserde izleyenler tarihi atmosferin eşliğinde caza doyacaklar.
11 Eylül’de Side Limanı’nda müzik ve dansın iç içe geçtiği iki ayrı performans yer alıyor. Her biri enstrümanında birer usta olan sanatçıların sevilen Halk Müziği ve Türk Sanat Müziği eserleri ile sahne alacağı konserin yanı sıra Ankara’dan festivale konuk olan Tuana Sanat Kulübü Muş, Silivri, Roman, Burdur Teke ve Trabzon oyunlarından oluşan halk danslarından bir gösteri sunacak.
Festivalin kapanış konseri 12 Eylül’de Ankara Devlet Opera Balesi sanatçılarından Ayhan Uştuk, Aykut Çınar ve ?enol Talınlı’nın sahne alacağı ‘3 Tenor’ konseri ile gerçekleşecek. Piyanoda Fügen Serbest’in eşlik edeceği konserde sanatçılar ünlü bestecilerin aryalarının yanısıra türküleri de opera yorumlarıyla seslendirecekler.

KAN GÖLÜ

TARİH:  15 Ağustos 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Cennetten kovulanlar: Dönüş yok
‘Kan Gölü’ne dair eleştirileri okurken, yeni bir İngilizce kelime öğrendim: Chav. Chav’ın filmimiz açısından önemi var, çünkü film ‘chav’ şiddeti üzerine. Peki, ne bu chav denilen? Chav, yoksul, çoğunlukla işçi sınıfı kökenli ailelerden gelen, hip-hop dinleyen, Burberry markasına ve parıltılı şeylere meraklı, çocuk yaşta çocuk sahibi olan, saldırgan, ırkçı ya da toparlamak gerekirse  anti-sosyal davranışları olan ergenlere deniyor Birleşik Krallık’ta (İngiltere yani). Chav’ların kendileri ırkçı fakat chav’lara yönelik bakış da ciddi biçimde faşizan. Urban Dictionary (bir web sözlüğü) chav tanımına ‘bir alt-insan türü’ diyerek başlıyor. İngiltere’de sokak şiddeti arttıkça, ‘sallandıracaksın şunlardan üç beş tanesini…’ türü tepkiler de çoğalıyor.
‘Kan Gölü’nün chav olgusu karşısında  nerede durduğu önemli. Film, genç bir çiftin bir göle dönüşmüş eski bir maden ocağında kamp yapmaya gidişiyle başlıyor. Jenny (Kelly Reilly: Nicholas Roeg’ün ‘Puffball’unu bulursanız muhakkak izleyin, Reilly bu filmde çok çarpıcı) bir anaokulunda öğretmen, Steve (Michael Fassbender: ‘Hunger’ yani ‘Açlık’dan tanıyoruz) ise 4×4’ü olan varlıklı genç bir adam.
YUPPIE’LER DEFOLUN!
Film, neo-liberalizm eleştirisi ve sınıf farkından kaynaklanan bir şiddet öyküsü olarak başlıyor. Genç çiftin gittiği gölün içinde yer aldığı parkın artık özelleştirildiğini ve çitlerle çevrildiğini görüyoruz. Bu da yetmezmiş gibi, göl kenarına villalar dikileceğini de öğreniyoruz. Türkiye’nin de her yerinde olduğu gibi, halkın yaşamı yoksullaştırılıyor neo-liberalizmin egemen olduğu her yerde. Henüz kamunun kullanımına tamamen kapanmamış parkın tabelasının arkasında ise “yuppie’ler defolun” yazısıyla karşılaşıyoruz. Parkını kaybetmek üzere olan yöre gençleri öfkelerini zengin yuppie’ler olarak gördüğü yerli turistlere yöneltmiş belli ki. Genç, güzel/yakışıklı çiftimiz göl kenarında kamp yapmaya başlar başlamaz, yörenin ergenleriyle yani chav’larıyla sürtüşmeye başlıyor. Ardından da film son derece korkutucu ve karamsar bir finale doğru çok kanlı biçimde yol alıyor. ‘Kan Gölü’ndeki bütün gençler kötü değil ama filmin başta birkaç işaretle gösterdiği toplumsal gerilimler daha sonra kayboluyor. Geriye kötü bir ailede yetişmiş kötü bir çocuğun önderlik ettiği anlamsız bir şiddet kalıyor. Bu haliyle de film, ‘chav’ları oluşturan toplumsal koşullara yönelik bir eleştiri niteliğini yitiriyor ve hatta çok muhtemeldir ki çoğu izleyicide ‘sallandırmalı şunlardan birkaçını’ fikrini besliyor.  Filmin orijinal adı ‘Cennet Gölü’. Cennetten kovulanların sadece parlak genç çift olmadığını, hatta onlardan daha şiddetli ve geri dönüşsüz bir biçimde kovulanların yörenin yoksul insanları olduğunu pek kimsenin akılda tutacağını sanmıyorum. Bütün bunlar bir yana, dehşet filmlerini sevenleri tatmin edebilecek bir film ‘Kan Gölü’.

Kız Kardeşimin Hikayesi

TARİH:  15 Ağustos 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


Ölümü beklerken
Neo-klasik ekonomi bilimine bakacak olursanız insan rasyonel bir varlıktır. Ama insan bir kere korkunun egemenliğine girerse, rasyonellik uçup gider. ‘Kız Kardeşimin Hikâyesi’nin en mühim ve nihayetinde en çok değişime uğrayan karakteri,  çocuğunu kaybetme korkusuyla aklını yitirmiş gibi davranan Sara (Cameron Diaz).  Her an çocuğunu yitirme tehlikesiyle yaşayan bir anneden rasyonel davranmasını beklemek, irrasyonel bir şey aslında. Sara ve Brian biri erkek, diğeri kız iki çocuklarıyla mutlu bir hayat sürerken, küçük kızları Kate’in lösemi olduğu ortaya çıkıyor. Kate’in iyileşmesi için kendisiyle genetik olarak uyumlu bir donöre ihtiyacı var. Yani Kate’in kemik iliği tedavisine ihtiyacı varsa, ona bunu sağlayabilecek bir verici gerekli. Sara ve Brian bunun üzerine, Anna’yı dünyaya getiriyorlar.

YİTİRME KORKUSU
Anna’nın hayata getiriliş nedeni, ablası Kate’e yedek parça deposu olarak hizmet vermesi yani. Film Anna’nın bu kaderine isyan edişiyle başlıyor. Artık 11 yaşında olan ve o güne kadar ablası uğruna bin bir acıya katlanmış olan Anna kardeşine böbreğini de vermek istemiyor ve kendisini ailesine karşı koruyacak bir avukat tutuyor. Kate’in iyileşmesi de olanaksız görünüyor bir yandan. Fakat Sara Kate’i ölüme terk etmemeye kararlı ve bu uğurda diğer kızını sakat bırakmaya da hazır. Film annenin hasta kızını bu saplantılı kurtarma çabasıyla diğer aile fertlerinin arasındaki gerilim üzerine kurulu.
Bir evlat kaybetmek hayatta yaşanabilecek muhtemelen en kötü şey. ‘Antichrist’, ‘Üç Maymun’, ‘Oğul Odası’,’Yatak Odasında’, ‘Seni O kadar Çok Sevdim Kİ’ hep bu temayı ele alan filmler. Bu filmler daha çok evlat kaybı sonrasında geride kalanların halini anlatırken, ‘Kız Kardeşimin Hikâyesi’ kayıp beklentisi içinde geçen günlere yoğunlaşmış. İnsan ancak geleceğe bakarak yaşayabilir. Gelecek görememek, yaşarken ölmeye başlamakla eş anlamlı. ‘KKH’ bütün bu yoğun psikolojiyi hakkıyla veremiyor. Anne karakteriyle empati kurmayı baştan zorlaştırıyor, kardeşler arasında anne-babanın ilgisini çekme konusundaki rekabeti hakkıyla değerlendirmiyor, erkek kardeşin hikâyesini çok az veriyor, bir çocuğun kendi hayatını kontrolü mücadelesini finalde bambaşka bir kulvara kaydırıyor, babanın zengin ve fakat empati yoksunu akrabalarıyla ilişkisi bir kez laf düzeyinde geçip, gidiyor vb. Film seyirciyi ağlatmayı başaracaktır ama pek de kalıcı bir iz bırakacağını sanmıyorum.
Bütün bu trajediye rağmen, bu ailenin çok şanslı bir aile olduğunu düşünmeden de edemedim. Yeterince paraları var, aile kayba rağmen kalabalık bir aile olarak varlığını  sürdürebiliyor, annenin geri dönebileceği sağlam bir kariyeri var, babanın kardeşlerinden destek görmeseler de annenin kız kardeşi her daim yardımcı, aile bireylerinin geçmişte yaşadıkları başka büyük travmalar yok. Yani geleceğe bakabilen bir aile var. Bunlara sahip olmadan benzer trajediler yaşayanlara iyi şanslar dilemekten başka çare yok.

G.I. Joe: Kobra’nın Yükselişi

TARİH:  8 Ağustos 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


Çocuklara militarizm II
Önce filmin ismindeki G.I. kısaltmasının tarihçesi. Birinci Dünya Savaşı’nda ‘galvanized iron’ yani galvanize demir sözcüklerinin baş harflerinden türemiş. ABD askerleri Alman askerlere, taşıdıkları cilalı mataralardan dolayı galvanize demir teneke dermiş. Sonradan ‘government issue’ yani devlet işi gibi bir anlamı olan iki sözcüğün baş harfleri olmuş g ve i harfleri. G.I askerler için kullanıldığına göre asker: ‘Devletin malı’ gibi bir anlam çıkıyor sanki. G.I. Joe adında bir film kahramanı olmuş önce. Sonra Hasbro oyuncak firması 1964’te G.I. Joe adlı oyuncaklarını çıkarmış. Bunlar Barbie bebek boyutlarında asker figürleriymiş. Sonra G.I Joe çizgi romanları, televizyon dizileri filan yapılmış ve bugüne gelmişiz. ?imdi karşımızda uzun metraj filmi var.

MİLİTARİZM SATMAK
Hasbro firmasını ‘Transformers’ filmlerinden de tanıyoruz. İşleri militarizm satmak. Oyuncak da olur, film de, çizgi roman da. Filmde İskoç kökenli MCCullen adlı kötü adam yüzyıllardan beri süren aile geleneği gereğince silah ticareti yapıyor. Ama NATO’dan aldığı paralarla imal ettiği silahları yine NATO’nun elinden çalıyor. ABD askerleri de peşine düşüyor. Olay örgüsü bu kadar basit değil tabii. ABD son derece doğal olarak, dünyanın her yerinde, özellikle de Ortadoğu’da operasyonlar yapan askeri bir güç. Filmin kahramanları da ABD askerlerini en iyi biçimde temsil ediyorlar elbette. Filmin sorumlu yapımcısı Erik Howsam başkahraman Duke için ‘…ordumuzun değerlerini taşıyor. Ülkesi ve arkadaşları için her şeyi yapabilecek biri. O, doğuştan lider’ demiş. Kadın askerlere gelince, son derece dişiler tabii ki.
Siyah askerler biraz çocuksular, kullanım kitapçığı filan okumadan savaş makinelerini kullanıyorlar. Her şey bildiğimiz gibi yani Hasbro’nun muhafazakar, milliyetçi ve militarist dünyasında. Kısacası ABD gerçek dünyada olduğu gibi filmlerde de dünya üzerindeki askeri operasyonlarını sürdürüyor.

‘Hamburg’da Ruhların Kaçışı’

TARİH:  2 Ocak 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Soul Kitchen
Soul Kitchen ruh mutfağı demek ama soul aynı zamanda bir müzik türünün de adı, bilindiği gibi. Soul’un iki anlamı da geçerli film için. Ama soul’un ruh anlamı film için biraz sorunlu kanımca. Soul Kitchen gecikmiş bir film. Fatih Akın aslında bu filmi “Duvara” Karşı”dan hemen sonra  yapmak istiyormuş ama başarı onu daha ciddi filmler yapmaya zorlamış. Fakat bekleyince projenin ruhu da kaçmış. Altı yıl süren bekleyişin ardından, baştaki isteğin sadece gölgesi kalmış geriye. Oysa bir Fatih Akın filminin olmazsa olmazı o asi rock’çı, soul’cu, punk’çı ruh, o genç enerjidir.
 Film o enerjiyi yakalamak istiyor ama başaramıyor. “Yaşamın Kıyısında” gibi fazla iddialı bir projenin, Cannes’da yarışmanın, Washington Post’da son on yılın en iyi filmlerinden biri seçilmenin bedeli ağır olmuş. Akın ruhunu “art-house”a satmış, karşılığını da almış almasına ama geri dönmek istediğinde ruhunu bıraktığı yerde bulamamış. E, bir de yaş faktörü var tabii. İnsan yaşlanıyor. Ne demişti Ian Anderson (Jethro Tull): “Too Old To Rock’n’Roll, Too Young To Die” (rock’n’roll  için çok yaşlı, ölmek için çok genç).
Düzeni değiştirmeye çalışmayan ama düzenin sınırları içinde kendine bir özgürlük alanı  yaratmaya çalışan kahramanları var “Soul Kitchen”ın. Zaten Soul Kitchen bu özgürlük alanının ta kendisi olan lokantanın adı. Büyük sermayeye karşı, küçük sermayeden, safkan Alman’a karşı, çok kültürlü bir cemaatten, modern tıbba karşı geleneksel-alternatif tıptan yana “Soul Kitchen”. Ve elbette cinsel kimliklerin özgürce yaşanmasından, cinselliğin önündeki sınırların kalkmasından yana. Ve belki de porno ile normal filmlerin arasındaki ayrımın kalkmasından da yana Akın. Porno oyuncusu Sibel Kekilli’yi “Duvara Karşı”da oynattıktan sonra bu filminde de, Alman pornolarının orji sahnelerini hatırlatan bir sahneye yer vermiş. Ve aslında, niye olmasın? Catherine Breillat da bu ayrıma karşı çıkan etkileyici filmler yapıyor. Mesele neyin, nasıl, niçin kullanıldığında. Fakat Soul Kitchen’ın orji sahnesinin bayağı durduğunu da söylemeliyim.
Film üçüncü kuşaktan bir Yunan-Alman’ın kendisine artık bir gömlek büyük gelen aşkını  ve mekanını koruma çabasını anlatıyor. Zitos’un sevgilisi sarışın ve zengin bir Alman. Mekanı ise hangardan bozma bir lokanta ama kentsel dönüşüm, emlak spekülatörlerinin iştahını kabartmış. Zitos bir yandan sevgilisini diğer yandan mekanını korumak için mücadele veriyor. Bazen başarıyor, bazen başaramıyor.
Soul Kitchen ne yazık ki akılda kalıcı hiçbir yan içermiyor. Karakterler iz bırakmıyor, oyunculuklar vasat, mizansenler kuru ve acısız/tatsız. Klişe desen gani gani. Mutfağından çıkıp müşteri azarlayan kibirli aşçı tipi o kadar tanıdık ki… Kısaca Soul Kitchen’ın soul’u yani ruhu problemli. Bu film ya 6 yıl önce yapılmalıymış ya da hiç. Akın’ın ne kadar iyi bir yazar/yönetmen olduğunu hatırlamak için oturup “Temmuz”dayı yeniden izleyin derim. Che’yi toplumsal değil bireysel özgürlüğün simgesi gören kamyon şoförleriyle, sosyalist değil rockçı isyan ruhunu mükemmel yansıtan bir filmdi “Temmuzda”. O ruh için vakit geçtiğine göre, Akın belki de ayakları daha yere basan başka bir isyankar ruh yakalar gelecekte diye umalım.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com