Blur

Tarih: Mart 1997

Gazete/Dergi: Roll

Blur

BLUR

(EMI/ Kent)

Hemen belirtelim: Bu Blur, o acaip panayır müziğini yapan Blur değil. Bu Blur, çok çok daha iyi, çok daha rock, çok daha modern bir Blur. Doğrusunu söylemek gerekirse. Blur’ün önceki albümlerini bir iki dinleyişten sonra bir kenara bırakmış ve Britanyalıların bu topluluğu göklere çıkarmasına şaşmışızdır. Eski Blur’ü ya da yeni Manic Street Preachers’ı deli gibi sevmek için herhalde direksiyonu sağda otomobiller kullanmak, kahvaltıda fasulye yemek ve duşsuz, altına kafanızı sokamayacağınız muslukları olan küvetlerde yıkanmak gerekiyor. Ya da Britpop’u, adı üstünde deyip ulusal bir pop müzik diye, dünya müziği kategorisinde değerlendirmek. Ama dünya müziği sadece üçüncü dünyalılar için geçerli, öyle değil mi? Hiç Britanyalılar, evrensel beğeniye hitap etmeyen bir pop müziği yapmayı kabul edebilir mi? Edemeyecekleri için bütün dünyanın da aynı zevki paylaşmasını boşuna umdular. Blur, Britpop’un belki de en “Adalı” temsilcisiydi. Damon Albarn, eğitimli bir orta sınıf mensubu olmasına karşın, kendi aksanıyla değil, daha bir İngiliz olsun diye cockney aksanıyla söylerdi şarkılarını. Şimdi özüne dönmüş, kendisi gibi söylüyor. Blur’ün müziğinde artık referanslar Kinks, Madness ya da Small Faces gibi gelenekselci İngiliz gruplardan çok, Pavement, Sonic Youthgibi çağdaş ABD’li gruplara ya da Bowie gibi her daim yenilikçilere. Bu değişikliğin belki de bir nedeni, Blur’ün Oasis’le yaptığı savaşı yitirmesi. Blur artık Oasis’le aynı kulvardan koşmaktan vazgeçmiş. Sezar’ın hakkı Sezar’a, Oasis’in şarkıları daha iyiydi. Ama şimdi Blur çok daha iyi müzik yapıyor. Geç de olsa, Damon’ın Türkiye’de geçirdiği çocukluk yılları belki de bu değişime neden olmuştur, kim bilir? “Blur”ü diğer Blur albümlerinden farklı kılan, her şeyden önce gitarist Graham Coxon’ın çıkardığı ahenksiz, detone, distorte sesler. Öyle gözüküyor ki, Coxon istediğini yapmada belki de ilk kez tamamen rahat bırakılmış ve o da nefis bir gitar albümü çıkartmış ortaya. 

Biz bütün şarkıları beğendik ama “You’re So Great”in naif melankolisi, “Strange News From Another Star”ın Bowievari hüznü, “Essex Dogs”un bir idam mahkumunun infaz saatini beklerken yaşayacağı türden gerilimi daha fazla iz bıraktı. Başta da söylediğimiz gibi: Bu farklı bir Blur. Eğer varsa, önyargılarınızı bırakın ve bu albümü dinleyin. 

Jim Morrison

Tarih: Ağustos 1997

Gazete/Dergi: Roll

Çeviri

Geçen ay -memlekette ve tüm dünyada yeniden- Doors külliyatını tamamlar nitelikte çok iyi bir albüm yayınlandı: 1969-70 döneminden bir konser derlemesi, “Absolutely Live”. Jim Morrison, albümü oluşturan konserlerden biri için şunları söylüyor: “Korkunç iyi değil, ama iyi bir gecede genellikle yaptıklarımızın gerçek bir portresi.” Bir saati aşkın albüm boyunca “Kertenkele Kral”ın ortak hafızalarda yaşatılan imgesi hakkında tekrar uzun boylu düşünmeye çalıştık. Hazır gerilere gitmişken orada biraz daha kalmak en doğrusuydu. Oliver Stone’un beyin yıkamaları”ndan arınıp asıl kaynağa müracaat ettik: Morrison’ın kendisine. Kritik bir dönemde, “Soft Parade” ve ”Morrison Hotel” albümleri arasında bir zaman diliminde, 26 Temmuz 1969’da Jerry Hopkins tarafından gerçekleştirilen ve Rolling Stone’da yayınlanan 10 küsur sayfalık meşhur söyleşiye “kısa” bir bağlantı yapıyoruz. 

İnsanlar Yaşadıkça…

Bant kayda başladığında Jim’le Jerry Hopkins, ”Oldies But Goodies” üzerine, yani klasikleşmiş şarkılar üzerine konuşmaktadır. 

Jim Morrison: Country ve blues, olan biten bundan ibaret. İnsanlar bir dönem yeni bilgi kaynaklarından ve fikirlerden yararlandılar ve bayağı yol katettiler ve sonra sona erdi. Böylece şimdi yeniden müziğin bu temel biçimine dönülüyor. Görünen o ki, muhtemelen iki ya da üç yıl içinde yeni bir senteze ulaşılacak. Bu kadarlık bir süre içinde bir çevrim tamamlanıyor, bir kuşağı tamamlayacak süre artık bu kadar. 

Country ve blues arasında yeni bir sentez mi demek istiyorsun? 

Ne bileyim yahu, Rock’n’roll bu dediğindi. Bilmiyorum. İnsanların farkına vardıkları bir sürü başka yeni öğe var, Hint müziği, Doğu müziği, Afrika müziği ve elektronik müzik gibi. Tahminimce oldukça uçuk bir sentez olacak. Bu ülkede dönüp dolaşıp blues ve country’ye geliyoruz diye düşünüyorum, çünkü bunlar bizim iki temel müzik biçimimiz. Sanırım… Ne olabileceğini söyleyeyim mi? Geçmişte klasik müzikle uğraşmış olan dehalar popüler müzikle ilgilenebilirler. 

Şimdiden o tarz insanlar ortaya çıkmadı mı? Van Dyke Parks gibileri ve… 

Henüz dinlemediğim için bir şey söyleyemem. Mesela Bach gibi büyük bir dehanın bugün olduğunu düşünmüyorum. Kitle kültürü alanında gerçek büyük dehaların var olduğunu sanmıyorum. Hepimiz oldukça funky’yiz. Çok güzel niteliklerimiz var. Ama popüler alanda büyük bir dehanın olduğunu düşünmüyorum. Büyük şairler ve şarkı sözü yazarları ve melodi ustaları var ama büyük kavramlar yok. 

Ama Mozart gibi bir sürü insan harika çocuk olarak ortaya çıkmıştı; çok genç yaşlarda harika şeyler yazıyorlardı. Bir sürü teyp ve elektrikli aletlerle… Moog synthesizer’in bir uzantısı gibi -tüm bir orkestranın zenginliğine ve giriftliğine sahip bir klavye, anlıyor musun?- yalnız bir sanatçı hayal ediyorum. Orada, bir bodrum katında çalışıyor, yepyeni bir müzikal biçim keşfediyor. Birkaç yıl içinde göreceğiz. Bu kişi her kimse, tam anlamıyla popüler olmasını, büyük konser salonlarında çalmasını isterim, yalnızca plak yapmasını değil, Carnegie Hall’da, dans edilen yerlerde… 

Tabii dans edilebilir bir müzik yapıyorsa…

Dansla kastettiğim, ‘Koltukta otur ve dinle’ tarzı bir gösteri olmaması. Kaynaşmanın yaşandığı bir ortam, anlıyor musun? 

Senin konserlerinin çoğu bu ‘otur ve dinle’ tarzına girmiyor mu? 

Evet ama ben her zaman dinleyicilerin kalkması, nasıl hareket etmek istiyorlarsa öyle yapmakta kendilerini özgür hissetmesi için çaba harcıyorum. Kaosa yol açmak değil. Daha çok… Nasıl olur da yoğun bir ritm bombardımanı altındayken, kendinizi fiziksel olarak hareket ederek ifade etmek istemeyip bir sandalyede oturmaya dayanabilirsiniz? İnsanların zincirlenmemiş, özgür olmasını isterim. (Suskunluk). Uzun zamandır çalmadık. 

Whisky isimli o küçük bir kulüpte yeniden çalmak istediğin söyleniyor. 

Müzikal anlamda en iyi triplerimizden bazılarını kulüplerde yaşadığımızı hatırlıyorum. Konserler de keyifli ama müzikle çok fazla alakası olmayan bir kitlesel olaya dönüşüyorlar. Kulüplerde farklı bir atmosfer oluyor. Dinleyenler senin terlediğini görüyor, sen onları görüyorsun. Çok daha az saçmalık yaşanıyor. Konserlerde başarısız olman olanaksızdır. Onca insan oraya toplanıyor ve aslında ne yaptığın o kadar da önemli değil. Bir kulüpte insanları müziğinle uçurmak zorundasın. İyi değilsen herkes farkındadır. 

Konserlerde başarısız olmak daha mı zor? 

Evet, hemen hemen imkansız çünkü bir araya gelmiş o kitle bir tür elektriklenme üretiyor ve bu da müziği etkiliyor. Heyecan verici ama müzik değil. Kitle histerisi. 

Bir kez bana her gece çalıştığın bir kulüpte, performans sırasında yazma ve yaratma şansının olduğunu, böyle bir olanağın konserlerde bulunmadığını söylemiştin… 

Doğru. Ayrıca çalışmayı seviyorum. Bir dinleyici grubuna çalmaktan daha keyifli bir şey yok. Provalarda deneyler yapabilirsin ama atmosfer ruhsuzdur. Dinleyici tepkisinden yoksunsundur. Küçük bir dinleyici kitlesinin bulunduğu bir kulüpte bir gerilim yaşamazsın, istediğin her şeyi yapabilirsin. Yine de iyi olmak zorunda hissedersin kendini, tamamen gevşeyemezsin; insanlar seni izliyordur. Böylece hoş bir atmosfer oluşur. Hem özgürsündür hem de iyi çalmak zorunda hissedersin kendini. 

Müziğe nasıl başladın?.. Müzisyen olmaya nasıl karar verdin? 

Sanırım bunun gibi bir şey yapma isteği, ilk kez duyduğumdan beri bilinçaltımda vardı… Rock and roll’un doğuşu benim ilkgençliğime, kendimin farkına varışıma denk düştü. Tam anlamıyla vurulmuştum ama yine de o sıralarda kendimi bunu yaparken düşünemiyordum, bu hayali kurmaya izin vermiyordum kendime. Sanırım bütün bu süre boyunca bilinçaltımda fikir olgunlaşıyordu ve dinliyordum. Sonuçta gerçekleştiğinde bilinçaltım her şeyi hazırlamıştı. Üzerine düşünmem gerekmedi. Her şey hazırdı zaten. Hiç şarkı söylememiştim. Hayal bile etmemiştim. Bir yazar ya da sosyolog olacağımı düşünüyordum, belki bir oyun yazarı. Hiç konserlere gitmezdim, en fazla bir iki tane konsere gitmiştim. TV’de bir şeyler görmüştüm ama olayın tamamen dışındaydım. Sonra kafamın içinde bir konser ortamını bütünüyle canlandırdım, bir orkestra, şarkıcı ve dinleyicilerle, kalabalık bir dinleyici grubuyla. O yazdığım ilk beş, altı şarkıyı, kafamın içinde gerçekleşen o fantastik rock konseri sırasında aldığım notlar üzerine kurdum. Şarkıları bir kez yazınca da onları söylemek farz oldu. 

Bu anlattıkların ne zaman oldu?

Üç yıl kadar önce. Bir grupta filan değildim. Üniversitenin son günüydü, okuldan çıkıp sahile indim. Pek bir şeyle uğraşmıyordum o sıralar. İlk kez özgürdüm. Aralıksız olarak on beş yıldır okula gidiyordum. Nefis, sıcak bir yaz geçiriyorduk ve öylesine birdenbire şarkılar duymaya başladım. Sanırım o şarkıları not ettiğim defter hâlâ duruyor. Bu tarz fantastik bir konser… Bir gün bunu yeniden hayata geçirmeyi isterdim, ya gerçek bir konser olarak ya da albümde. O gün sahilde duyduğumu yeniden üretmek isterdim. 

Hiç bir enstrüman çaldın mı? 

Çocukluğumda bir süre piyano çalıştım ama sürdürecek disiplinden yoksundum. 

Ne kadar süreyle piyano çalıştın? 

Sadece birkaç hafta. Galiba üçüncü etüd kitabına kadar gelmiştim. 

Şimdi bir alet çalma arzun var mı? 

Pek sayılmaz. Maracas calıyorum, Piyanoda çalabildiğim birkaç parça var. Öylesine, kendi uydurduğum şeyler, gerçek anlamda müzik değil gürültü. Çalabildiğim bir şarkı var. Ama sadece 

iki akoru var, yani bayağı basit bir şey. Gitar çalabilmeyi gerçekten isterdim ama bende o yetenek yok. 

Şarkılar içinde daha çok beğendiklerin var mı? 

Doğruyu söylemek gerekirse, şarkılarımı pek de dinlemiyorum. Söylemeyi kişisel olarak daha çok sevdiğim şarkılar var. Blues söylemeyi seviyorum; belirli bir başlangıcı ya da sonu olmayan, özgür, uzun blues triplerini seviyorum. Herkesin solo yaptığı ve şarkının akışı içinde yaratmayı 

sürdürebildiğim şarkıları seviyorum. 

Emprovize tripler… 

Evet. Bu albüm için yeni bir şarkıya ihtiyacımız vardı. Nasıl bir şarkı olması gerektiği üzerine kafa patlatıyorduk, Stüdyodaydık. Bütün eski şarkıları elden geçirmeye başladık. Blues tripleri. Rock klasikleri. Sonunda çalmaya başladık ve yaklaşık bir saat çaldık. Rock tarihinin bütün duraklarına uğradık; blues’la başlayıp. rock and roll’dan, surf müziğe, latine, hepsine. Adını ‘Rock Öldü’ (Rock is Dead) koydum. 

Geçenlerde rock’un öldüğünü söylediğin yazıldı. Buna gerçekten inanıyor musun?

Daha önce müzikte köklere dönme üzerine konuşmuştuk, ona benziyor. Başlangıçtaki o pırıltı yok oldu. Rock dedikleri şey, bir zamanlar rock and roll olarak adlandırılan şey yozlaştı. Sonra İngilizlerin ateşlediği bir rock canlanması yaşandı. Çok iyi şeyler yaptılar. Sonra o doğallık yok oldu, bu her tür hareket için ölüm demektir. Kendini seyretmeye başladı, içe döndü ve bir tür ensest yaşamaya başladı. Enerjisi tükendi. Artık inandığı bir şey yok. 

Bence kendinin bilincinde insani bir birim olarak kabul edilmek isteyen her kuşak, geçmişle arasına bir çizgi çekmek zorundadır. Yani belli ki bizden sonraki kuşağı oluşturacak olan gençlerin duygularının bizimkilerle fazla ortak bir yanı olmayacak. Kendilerine özgü bir müzik yaratacaklar. Savaş ve parasal çevrimler gibi şeylerin de rolü var. Rock’n’roll belki de şöyle açıklanabilir… Kore Savaşı’nın bitmesinden sonraydı… Ruhsal bir arınma yaşanıyordu. İnfilak gibi bir şeye, bir yeraltı patlamasına ihtiyaç duyuluyor gibiydi. Yani belki Vietnam Savaşı bittikten sonra -muhtemelen birkaç yıl daha sürer, bir şey söylemesi zor-, ama ölümlerin birkaç yıl içinde sona ermesi mümkün ve kendisini ifade edecek, kabul ettirecek yaşamsal bir güce yeniden ihtiyaç duyulacak. 

Bunun bir parçası olacağını düşünüyor musun? 

Evet, o zaman geldiğinde ben herhalde başka bir şeyle uğraşıyor olacağım. Bir şeyler söylemek zor. Belki bir işadamı, şirket yöneticisi olurum… 

Hiç ciddi olarak kendini o rolde düşündün mü? 

Bu imajdan bir şekilde hoşlanıyorum. Büyük bir ofis. Sekreter… 

Kendini nasıl görüyorsun? Şair? Rock yıldızı? Ne? 

Okuduklarım dışında fazla bir feedback almıyorum. Yazılan şeyleri okumaktan hoşlanıyorum. Olayın bütünü hakkında alabildiğim tek feedback bu. L.A.’de yaşamak büyük bir olay değil. Anonim bir kent ve ben de anonim bir hayat sürüyorum. Kimilerinin ulaştığı kitlesel bir olgu olma seviyesine bizim grubumuz hiçbir zaman ulaşmadı zaten; hiçbir zaman kitlesel bir tapınma yaşamadık. Kısacası ben de öyle çok etkilenmedim. Sanırım kendimi düzenli olarak çalışan, çevresinde olan bitene açık, bilinçli bir sanatçı olarak görüyorum. Kendime ait bir tiyatro kumpanyam olsun isterdim. Şu sıralarda bu çok ilgimi çekiyor. Gerçi şarkı söylemekten de hâlâ hoşlanıyorum. 

Rock dünyası içindeki birçok kişinin gerçekte rock’a pek ya da hiç saygı duymadığı gibi bir duyguya sahibim. Rock şarkıcısı ya da müzisyeni olmalarını kabullenememeleri bağlamında söylüyorum bunu. Hep gerçekte cazcı ya da sinemacı olduklarını söylüyorlar… 

Ne demek istediğini anlıyorum. Aslında çoğu rock şarkıcısı ve müzisyeninin yaptıkları işi sevdiklerini düşünüyorum. Bu işi sırf ekmek parası için yapmak fiziksel olarak çok yıpratıcı olurdu: Bence işin bokunu çıkaran basın, dedikodu yazarları ve fan dergileri. Bir davulcu ya da şarkıcı ya da gitarist yaptığı işten keyif alır ama sonra birdenbire birileri çıkıp adamın tribini boka bularlar. Böylece o da motivasyonlarından kuşkuya düşer. Nedenleri ne olursa olsun duyarlılıkları çatlak sesleriyle dumura uğratan bir yağcılar grubu hep vardır. Böylece yaptığın şeyden bir parça utanç ve hayal kırıklığı duymaya başlarsın. Çok kötü. Gerçekten çok kötü. Daha açık ifade edebilmeyi isterdim ama sanırım ne demek istediğimi anladın. 

Kişisel olarak sen de böyle bir durum yaşadın mı? 

Evet, doğrusunu istersen yaşadım. Belki de eleştirileri okumamak daha iyi. Plak eleştirileri gibi bir sürü şey gerçekten çok işe yarıyor. Hakikaten sizi zenginleştirebiliyor, iyi fikirler edinmenizi sağlıyor. Ama bir şey okumaya başlayınca neyle karşılaşacağınızı bilemiyorsunuz. Sizi bir budala gibi gösteriyor olabilir. Bazıları aydınlatıcı, zihin açıcı ve büyük bir kısmı da sadece… Ama başlarken neyle karşılaşacağını hiç bilemezsin… 

Hakkında yazılanlara nasıl bir tepki gösteriyorsun? 

Mesela, kötü bir fotoğraftan daha berbat bir şey olabilir mi? Bir fotoğraf herhangi bir insanın bir aziz, bir melek, bir budala, bir şeytan, bir hiç gibi görünmesine neden olabilir. Büyük bir kısmı şansa ve büyük bir kısmı kötü niyete bağlı. Ve büyük bir kısmı da tapınmacılıktan dolayı. Kötü bir fotoğraf bir süre için gerçek anlamda ruhsal bir çöküş yaşamanıza neden olabilir. Birinin sizi o şekilde göstermeyi seçtiğini bilirsiniz. 

Daha önce sayısız kere muhatap olduğun bir soru: Kendine politik bir rol biçiyor musun? Doors’u bir keresinde “erotik politikacılar” olarak betimlemiştin. 

Çocukluğumdan beri ulusal medyanın farkında oldum. Her zaman evimizin civarında oldular, ben de dolayısıyla ne yazdıklarını okumaya başladım. Ve böylece zamanla üslupları, gerçekliğe yaklaşımları hakkında osmoz yöntemiyle bilinçlendim. Müzik dünyasına girince, kendime sağlam bir yer edinmek istedim ve içgüdüsel olarak neler yapmam gerektiğini biliyordum. Akılda kalıcı laflar, başlık olarak kullanabilecekleri, üzerine bir yazı döşeyebilecekleri alıntılar peşinde koşarlar. Bu da bir şey ifade eden türden bir terim, ama açıklaması mümkün değil. Benim için ne anlam ifade ettiğini anlatmaya kalksam bütün etkileyiciliği yok olurdu. 

Medyayı bilinçli bir şekilde yönlendirmek, öyle mi? Aklıma iki soru geliyor. Başka bir şey değil de özellikle bu ifade tarzını niye tercih ettin? Ve de medyayı yönlendirmenin çok kolay olduğunu mu düşünüyorsun? 

Kolay mı değil mi bilmiyorum, çünkü medya sizi de hedef alabilir. Ama orada yalnızca bir gazeteci vardı ve ben de yalnızca onun sorularını cevaplıyordum. O zamandan beri bir sürü insan bu ibareyi ele aldı ve içini ellerinden geldiğince doldurdu ama ben aslında sadece… Adamın bunu kullanacağını ve nasıl bir resim çizeceğini biliyordum. İnsanın bir yazıdan 

aklında sadece birkaç anahtar sözcüğün kaldığını biliyordum. Akılda kalıcı bir ibare kullanmak istedim. TV ve film gibi medyumları yönlendirmenin daha güç olduğunu düşünüyorum. Basın benim için bir anlamda daha kolay çünkü yazma eylemi hakkında fikir sahibiyim, yazmayı ve yazarların zihninden neler geçtiğini anlıyorum; aynı medyumla çalışıyoruz, basılı sözcükler. Dolayısıyla bu oldukça kolay. Ama televizyon ve film çok daha zor ve henüz öğrenme aşamasındayım. TV’ye her çıkışımda bir öncekinden biraz daha rahat oluyorum, biraz daha açık bir iletişim kurabiliyorum ve bunu denetleyebiliyorum. İlginç bir süreç. 

Bu filme duyduğun ilgiyi açıklıyor mu?

Filme ilgi duyuyorum çünkü bence film, sanat dalları içinde bilinç akışına-hem rüyalarımıza hem de yaşamı gündelik algılayış biçimimize en çok yaklaşanı. 

Filmle her geçen gün daha çok ilgileniyorsun… 

Evet, ama bitirdiğimiz tek bir film var: “Feast of Friends”. Aşağı yukarı sona ermiş bulunan ruhsal ve kültürel bir rönesansın ardından yapılmıştı. Avrupa nüfusunun yarısını yok eden veba salgınının sonunda yaşananlara benziyordu. İnsanlar dans ediyor, rengarenk giysiler giyiyordu. Sanki inanılmaz bir bahar gibiydi. Yine olacak ama şimdi bitmiş durumda ve film de onun sonunda yapıldı. Şimdi ikinci bir film üzerinde çalışıyoruz. Ticari bir şansı olacağını sanmıyorum. Filmin çok kolay yok olabilir bir madde olmasını seviyorum. Büyük bir atom patlaması bütün filmleri eritebilir. Ortada film diye bir şey kalmaz. “Yalnızca Aşıklar Sağ kaldı” (Only Lovers Left Alive) adlı kitapta çok güzel bir bölüm vardı. Kitabı okudun mu? 

Evet, okudum. Bir ara Rolling Stones o romanı filme çekecek değil miydi? 

Evet, epey önce. Eğer becerebilselerdi, iyi bir iş yapmış olacaklardı. Her neyse, dünyayı çocuklar ele geçirmiştir, bütün yetişkinler intihar etmiştir. Altıyla on iki yaş arasında bir grup çocuk, artık çalışmayan bir televizyonun çevresinde toplanmıştır ve içlerinden biri eskinin TV şovlarının taklidini yapmaktadır. Bu sahneyi çok güzel buluyorum. Şiiri de bu kadar sevmem bu yüzden, öylesine ölümsüz ki. İnsanlar yaşadıkça sözcükleri ve sözcüklerin bir araya gelerek oluşturdukları dizeleri hatırlayabilir. Büyük bir yıkımdan yalnızca şiir ve şarkılar kurtulabilir. Kimse bütün bir romanı hatırlayamaz. Kimse bir filmi, bir heykeli, bir resmi betimleyemez. Ama insanlar var oldukça şarkılar ve şiir varlığını sürdürebilecektir. 

“Feast of Friends”de bir sahnede sırtüstü yatıp şarkı söylüyorsun… Senin sahne performanslarında geldiğin teatrallik düzeyini gösteren bir sahne. Bu teatrallik nasıl gelişti? Bilinçli bir seçimmiydi? 

Bir kulüpte, teatralliğe pek yer olmadığını düşünüyorum. Mekan çok küçüktür, teatrallik grotesk kaçar. Büyük bir konserde ise, bence… Gerekli olduğunu düşünüyorum çünkü orada müziği aşan bir şeyler var. Bir tür gösteriye dönüşüyor. Ve her seferinde farklı bir şey ortaya çıkıyor. Hiçbir performansımızın bir diğerine benzediğini sanmıyorum. Tam bir cevap veremiyorum. Ne olup bittiğinin çok bilincinde değilim. Çok da nesnel olmak hoşuma gitmiyor. Olayları akışına bırakıyorum, belki bir parça bilinçli yönlendirme yapmam söz konusu, ama daha çok her farklı ortamın kendine özgü titreşimlerini yakalayıp ona uymaya çalışıyorum. Bir şov tasarlamıyoruz önceden. Ne çalacağımızı bile önceden tam olarak bilmeyiz. 

Bir şeyler yazmaya başladığında, bilinçli olarak basılacak bir şey, bir şiirle… söylenecek bir şey, bir şarkı arasında seçim yapıyor musun? 

Benim için bir şarkı müzikle birlikte oluşur, bir melodi ya da ritm önce gelir, sonra mümkün olduğu kadar çabuk bir şekilde, o duyguyu kaybetmemek için sözleri oluştururum. Sonunda neredeyse sözler ve müzik eşzamanlı ortaya çıkar. Şiirde müzik olması diye bir şart yok. 

Ama yine de genellikle bir ritm duygusu vardır… 

Doğru, doğru. Bir ritm duygusu ve bu anlamda da bir tür müzik. Ama şarkı şiire göre daha ilkeldir. Genellikle bir kafiyesi ve temel bir ritmi vardır. Şiirin ise sonsuz bir özgürlüğü var. 

Bestelerin altında Doors imzası bulunan ilk üç albümün aksine, bir sonraki albümde şarkıların bestecileri ayrı ayrı belirtilecekmiş. Neden? 

Başlangıçta şarkıların çoğunu ben yazıyordum. Her yeni albümle birlikte Robbie’nin yazdığı şarkı sayısı arttı. Yeni albümde neredeyse yarı yarıya olacak. Oldukça farklı bir bakış açımız var, farklı savlar öne sürüyoruz. Yani zamanı gelmişti. Biz bir ortaklığız, anlıyor musun? Sanatsal ve mali anlamda. Eşit paylaşıyoruz. Başlangıçta birliktelik duygusunu perçinlemek önemliydi. Şimdi artık beraberliğimiz tehlikede olmadığına göre, kimin ne söylediğini bilmek insanların hakkı diye düşündüm. Bu şarkıların altında yazarların imzası bulunan ilk albümümüz olacak ve sanırım bunu sürdüreceğiz.

Robbie’yle bakış açınız ne anlamda farklı? Yani, mesela o senden daha mı romantik? Ya da…Kısaca nedir? 

Emin değilim. Kendin bulmalısın. Müzikal olarak, bir gitarist olarak onun yaptıkları daha karmaşık, akor değişiklikleri, güzel melodiler gibi. Benim müziğim daha blues çizgisinde Uzun, esasa ilişkin ve ilkel. İki şair arasında nasıl bir fark varsa, öyle.

Başlangıçta, Robin ya da benim şarkılarım temel bir fikir, sözler ve melodiyle birlikte ortaya çıkardı. Ama şarkının bütün aranjmanlarıyla gerçek anlamda ortaya çıkışı her gün ve her gece provalarda veya kulüplerde çalarken gerçekleşirdi. Bir konser grubu olduğumuzda, albümler yapmaya başladığımızda ve her yıl şu kadar albüm, her altı ay şu kadar single çıkarmamızı öngören sözleşmeye imza attığımızda, o doğal, kendisinden, üretken süreci başlangıçtaki gibi yaşama şansımız kalmadı. Şarkıları stüdyoda yaratmak zorunda kaldık. Artık Robbie ya da ben, şarkıyı süreç içinde yavaş yavaş oluşturmak yerine kafamızda tamamlamış olarak stüdyoya getirmeye başladık. 

Bu müziğini olumsuz anlamda etkiledi mi? 

Evet. Albüm yapmak dışında bir şey yapmasaydık sorun olmayabilirdi. Ama başka şeyler de yapıyoruz. Bu da yapmak istediklerimize yeterince vakit ayıramamak demek. İlk albümümüzdeki şarkılarda hepsinde ortak olan belli bir ruh hali vardır. Belli bir yoğunluğu vardır çünkü yaptığımız ilk albümdü. Ve birkaç haftada bitirmiştik. Yaklaşık olarak bir yıl boyunca hemen hemen her gece birlikte çaldıktan sonra ortaya çıkmıştı. Gerçekten taze ve yoğun ve beraberdik. 

İlk albüm kolay oldu yani…

Hızlı. Hemen başladık ve bazı şarkılar yalnızca bir iki denemede ortaya çıktı. Yalnızca daha iyisini yapamayacağımızdan emin olmak için birkaç deneme kaydı yaparız. İlk albüm için fazla para harcamak istemedikleri de doğru. Grup da istemez çünkü albümün prodüksiyon masraflarını grup öder. Bu telif hakları karşılığında verilen avansın parçasıdır. Albümün prodüksiyon masraflarını ödemeden telif hakkı alamazsın. Sonuçta ne biz ne de plak şirketi parayı riske atmak istemedik. Kısacası hem ekonomik nedenler ve hem de hazır olmamızdan dolayı çok hızlı oldu. 

Sonraki albümler daha mı zor oldu? 

Daha zor ve daha pahalıya maloldu. Ama bu doğal. Her albümden bir milyon dolar kazanınca ve bu albümlerden hit single’lar çıkınca, bu masrafı karşılayabiliriz. Ama bunun her zaman en iyi yol olduğu da söylenemez. 

Eski günlerden özellikle beğendiğin, şarkılarını cover etmek istediğin sanatçılar var mı? 

Bu konuda da yazarlar hakkında hissettiklerime benzer şeyler hissediyorum. O kadar çok var ki tek tek isim veremiyorum gerçekten. Bence biz pop müzik alanında inanılmaz derecede yetenekli, inanılmaz derecede zengin bir ülkeyiz. Şu son on, yirmi yıl içinde Amerika’dan çıkan isimleri bir düşün. Blues ve rock’un tarihi üzerine düşünmek gerçekten ilginç. O kadar hızlı gelişti ki her şey. Tarihsel bir perspektiften bakınca muhtemelen Fransa’daki troubadourlar dönemiyle bir paralellik kurulacaktır. İnanılmaz derecede romantik görüneceğine inanıyorum. 

Bir bize baksana. İnanılmazız. Motorsiklet ve hızlı arabalar kullanan, enteresan kıyafetler giyen, bir şeyler söyleyen, kendilerini dürüstçe ifade eden insanlardan söz ediyorum. Genç insanlar. Evet, bana romantik geliyor bütün bunlar. Bu dönemde yaşamaktan memnunum. İnanılmaz. Gelecekte insanlara çok güzel görüneceğimize inanıyorum çünkü o kadar çok şey değişiyor ki… Biz de bunu incelikle hayata geçiriyoruz.

Bu konuyu gündeme getirmeye çekiniyorum çünkü hakkında o kadar çok şey söylendi ki. Sanırım bu söylenenlere senin tepkini ve gerçekte ne demek istediğini öğrenmek istiyorum… “The End”deki Oedipusbölümü. Bu şarkı senin için ne ifade ediyor? 

Bir bakalım… Oedipus bir Yunan efsanesidir. Sofokles bu konuda yazmıştır. Daha önce kimin yazdığını bilmiyorum. İstemeyerek babasını öldüren ve annesiyle evlenen bir adam hakkındadır. Evet. Bir benzerlik olduğunu düşünüyorum, kesinlikle. Ama gerçeği söylemek gerekirse, bu şarkıyı ne zaman dinlesem, bana farklı bir şey ifade ediyor. Ne söylemek istemiş olduğumu gerçekten bilmiyorum. Basit bir veda şarkısı yazmak üzere işe başlamıştım. 

Neye ve kime veda?

Muhtemelen yalnızca bir kıza ama bir tür çocukluğa veda olabileceğini de görüyorum. Gerçekten bilmiyorum. İmgeselliğinin, istediğiniz şekilde yorumlayabilmenize olanak sağlayacak kadar karmaşık ve evrensel olduğunu düşünüyorum. 

Eleştirmenlerin ne yazdıkları umurumda değil ama bir şey beni rahatsız etti… Kullandığı ağır uyuşturucular sonunda psikiyatrik tedavi gören bir kızla karşılaştım. Bana bu şarkının koğuşunda kalan çoğu hastanın favori şarkısı olduğunu söyledi. Önce “Vay canına” diye düşündüm… Ve bunları öğrendiğimde ona, bu şarkının birçok anlama gelebileceğini, bir tür yapboz gibi düşünülebileceğini söylemiştim. İnsanların şarkıları bu kadar ciddiye aldıklarını farketmemiştim. Sonuçlarını dikkate almam gerekiyor mu diye düşündüm. Bu bir anlamda komik çünkü aynı şeyi ben de yapıyorum. Sonuçları hakkında düşünmüyorsunuz, düşünemezsiniz de. 

Şarkı sözlerinin ailenle alakası var mı? 

Bu konuda konuşmak istemiyorum. Kendileri istemedikçe kimseyi konuya dahil etmek istemiyorum. 

Birkaç kentte… Mesela New Haven’da müstehcenlikle suçlanarak tutuklandın. Phoenix’te başka şeyler oldu… 

Başımızın belaya girdiği durumlar yalnızca şu tip olaylarda oldu. Diyelim ki adamın teki, kalabalık bir caddede yürürken ve de ortada hiçbir neden yokken çırılçıplak soyunur ve yürümeye devam eder… Evren, doğa, toplum her neyse, bunlarla uyum içindeyse her şeyi yapabilirsiniz. Eğer uyumluysa, eğer işliyorsa her şeyi yapabilirsiniz. Herhangi bir nedenle çevrenizdeki insanlardan farklı bir telden çalıyorsanız, herkesi huzursuz edersiniz. Ya sizden uzaklaşırlar ya da sizi engellerler. Yani ya onlar için çok ötede bir şeyler yapıyorduk ya da o gece herkes farklı bir trip yaşamaktaydı ve ortak bir şey yakalanamadı. Her şey birbiriyle bağlanıyorsa ve bir araya gelebiliyorsa, cinayet de işleseniz başınıza bir şey gelmez. 

Savaşı düşün. Bu şekilde bir bak. Mesela bir manga düşün, gerillalar, Vietnam’da ateş hattının arkasına gönderilen adamları düşün, tamam mı? Bunlar eğitimli katiller. Bütün işlevleri öldürmek. Peki, ya bu ekipteki adamlardan biri o gece öldürmede aşırıya kaçarsa? O kadar ki, onlar bile başa çıkamazlarsa? O kadar iştahla öldürse ki, diğer adamlar “Hey, hepimiz öldürüyoruz ama bu kadarı da fazla” deseler? Bu tip bir karakterin edebiyata ve sinemaya birkaç kez konu olduğunu sanıyorum. Çok iyi birer katil olan ama arkadaşlarının hoşgörebilecekleri sınırları aştıkları için yargılanan adamlar var. Her neyse… Bu, söylemek istediklerimin yalnızca bir metaforuydu: Her şey yalnızca bir zamanlama meselesidir. 

Vietnam’da savaşan Yeşil Bereliler tarzı tipler Doors konserlerine nasıl tepki gösteriyor? 

Mesele, insanlara istediklerini ya da istediklerini sandıkları şeyi vermektir, o zaman her şeyi yapmanıza izin verirler. Ama onlar için fazla hızlı giderseniz ve ummadıkları bir şey yaparsanız kafaları karışır. Bir müzikal gösteriye, konsere, oyuna ya da başka bir şeye gittiklerinde uçurulmak isterler, bir tribe girmiş gibi hissetmek, farklı bir şey, sıradan olmayan bir şey yaşadıklarını sanmak isterler. Ama, kendilerini bir tripte gibi, berabermiş gibi hissetmelerini sağlamak yerine onlara bir ayna tutup gerçekte ne ye benzediklerini, gerçekte ne istediklerini gösterirseniz ve onlara beraber olmak yerine yalnız olduklarını gösterirseniz şoke olurlar ve kafaları karışır. Ve o şekilde hareket ederler. 

Polisin, yetkililerin bir şehirde bulunmalarının tek nedeni düzeni, statükoyu korumaktır… Bu da onların güç ilişkilerini güvence altına almak, kaosa yol açmadıkça insanların istedikleri şeyi yapmalarına izin vermek demektir. İnsanların kendilerinin kafası karışmasaydı eminim ki yetkililerin umurunda bile olmazdı. Yani bu gibi durumlarda yetkililerin var olan düzende bir çatlağın oluşturulduğunu sezmesi söz konusudur. 

Sana atfedilen bir söz var. Sık sık yayınlanıyor. Şöyle: “Başkaldırı, düzensizlik ve kaosa ilişkin her şey ilgimi çekiyor…” 

“… özellikle de görünüşte hiçbir anlamı olmayan eylemler.” 

Evet. O konuşmadan söz ediyorum. Bu da medyayı yönlendirme çabalarının bir örneği mi. Bunu da bir gazeteciye mi söyledin? 

Evet, kesinlikle. Ama aynı zamanda doğru da. Kim kaostan büyülenmez ki? Ama kaostan çok, ben bir anlamı olmayan aktivitelerle ilgileniyorum. Bununla bütün söylemek istediğim özgür aktivite, eylem. Oyun. Olduğundan başka hiçbir şey olmayan eylem. Yankıları, sonuçlan olmayan. Yönlendirmesi olmayan. Özgür.. Eylem. Rio’daki Mardi Gras gibi bir karnaval da burada olmalı. Ulusal bir şamata haftası olmalı… Çalışmaya, ayrımcılığa, otoriteye tamamen son verilen. Mutlak bir özgürlük haftası. Bu bir başlangıç olabilir. Elbette güç ilişkileri, hiyerarşi gerçekte değişmeyecektir. Ama herhangi bir -nasıl seçileceğini bilmiyorum, rastgele olabilir- başkan olacak. Bir başkası başkan yardımcısı. Başkaları da senatörler, kongre üyeleri, yargıtay üyeleri, polis falan. Yalnızca bir hafta sürecek ve sonra her şey eski haline dönecek. Buna ihtiyacım olduğunu düşünüyorum. Evet. Bunun gibi bir şeye. 

Saygısızlık olacak ama kafaya alınıyormuşum gibi bir his içindeyim… 

Biraz. Ama bilmiyorum. İnsanlar bir hafta için hakiki olmak zorunda kalsalar… Belki sonraki günler için iyi olurdu. 

Ahlak anlayışını anlamaya çalışıyorum. 

Politika anlayışımı söylemeyi tercih ederim. Çok iyi formüle ettiğim bir şey değil ama en gelişmiş hali şu anda bu. Benim için politika belirli bireylerin kendileri için güç arayışından başka bir şey değil. Bunun üstünü herhangi bir ideolojiyle veya herhangi bir romantik, felsefi zırvayla örtebilirler ama özünde kendileri için bir güç arayışıdır. Bence politikan, dinin, felsefen, içtiğin sigaradan, içkiden, giysilerinden… saçından, yüzünden, yaptığın şeylerden daha fazla bir şey değildir. Dinin ya da politik çizgin zamanının çoğunu vakfettiğin şeydir. Ne daha fazla, ne daha az. Kapitalist mi, anarşist mi, komünist mi olduğunun bir önemi olmadığını düşünüyorum. Bir önemi yok. 

Laf arasında dinden söz ettin. Genellikle de bir haç takıyorsun. Katolik misin? 

Din felsefe gibidir, zamanının çoğunu adadığın şeydir. Bu bir kadın da olabilir. Bir uyuşturucu olabilir. Alkol olabilir. Para olabilir. Edebiyat olabilir. Bence din, hakkında düşündüğün ve en çok emek verdiğin şeydir. Ben bir şekilde sanat ve edebiyat oyununa kaptırmış durumdayım. Sana daha önce de söylediğim gibi benim kahramanlarım sanatçılar ve yazarlardır. 

O zaman taktığın haçın anlamı… 

Bir tesadüf sayılabilir, gerçekten. Hıristiyan kültürüyle yetiştirildim ve haç da onun sembollerinden biri, hepsi bu. 

Edebiyata daha fazla yönelmeyi düşünüyor musun? 

Bu benim en büyük arzum. Her zaman benim hayalim oldu. 

Seni şiire kim yönlendirdi? 

Sanırım bana konuşmayı öğreten her kimse, o. Gerçekten. Konuşmayı ne zaman öğrendiysem o zaman olduğunu sanıyorum. Dilin keşfine kadar temasa dayalı, sözel olmayan bir iletişim vardı. 

Gazetecilik hakkında ne düşünüyorsun? 

Gazeteci olabilirdim. Röportajın yeni bir sanat biçimi olduğunu düşünüyorum. Bence kendinle söyleşi yapmak yaratıcılığın özüdür. Kendine sorular sormak ve cevap bulmaya çalışmak. Yazarlık, yalnızca bir dizi sorulmamış soruya cevap vermektir. 

İki kez medyayı istediğin biçimde yönlendirdiğinden söz ettin. Bu söyleşinin ne kadarı yönlendirildi? 

Söylediğin şeylerin bir gün yayınlanabileceği gerçeğini göz ardı edemezsin, bu aklının bir köşesinde durur. Bunu unutmaya çalıştım. 

Konuşmak istediğin başka bir konu var mı? 

Alkol hakkında konuşmaya ne dersin? Yalnızca kısa bir konuşma. Uzun bir sohbet değil. Alkole karşı uyuşturucular mesela? 

Tamam. Senin hızlı bir içkici olduğun efsanesi vardır. 

En temelde içmeyi seviyorum. Ama yalnızca süt ya da su ya da Coca Cola içmeyi hayal edemiyorum. Benim için işin tadını tamamen kaçıran bir şey bu. Bira ya da şarap olmadan bir yemek eksik kalır. (Uzun sessizlik). 

Bütün söylemek istediğin bu mu? 

Sarhoş olmak… Bir noktaya kadar her şey kontrolün altındadır. Her yudumda bir seçim yapıyorsun. Birçok küçük seçim yaparsın. Şey gibi… Sanırım intiharla yavaş yavaş teslim olma  arasındaki fark… 

Bu da ne demek? 

Ne bileyim be adam. Hadi gel yandaki bara gidip bir şeyler içelim. 

Seasick, IMPERIAL TEEN

Tarih: Aralık 1996

Gazete/Dergi: Roll

Seasick

IMPERIAL TEEN

(Polygram/Raks)

Adlarına bakınca, yeni bir New Kids on the Block’la karşılaşacağım diye korkuyor insan. Kapak tasarımının renkleri de son derece pop. Plak şirketinin tanıtım bültenine de tipik teenager pen-friend uslûbuyla başlamışlar: “Hi. We’re Imperial Teen.” Müziğe gelince… Yok, hayır NKOB’yle hiçbir alakaları yok. Lo-Fi bir tavır içinde, distorte gitarlı pop şarkıları yazmışlar. Yetişkinlikten kaçınılmış, bu kesin. Bir tür “teen spirit” peşinde oldukları. Ama teenager değiller. Hatta grubun davulcu, gitarist ve şarkıcılarından Roddy Bottum, Faith No More’un da üyesi. Öyleyse…? Öyleysesi şu: Dört tane deneyimli müzisyen bir lise grubunun amatör heyecanını, iddiasızlığını hayatlarına geçirmek istemiş. Fena da olmamış. Ama olmasa da olurmuş. Onlar ermişse muradına, gerisinden kime ne?  

Dance Hall At Louse Point, JOHN PARISH & POLLY JEAN HARVEY

Tarih: Aralık 1996

Gazete/Dergi: Roll

Dance Hall At Louse Point

JOHN PARISH & POLLY JEAN HARVEY

(Polygram/Raks)

İnsan sesi en önemli müzik enstrümanı. Binlerce iyi gitarist ya da davulcu yetişebiliyor ama iyi şarkıcı tek tük çıkıyor. 90’lar deyince akla ilk çırpıda birkaç isim geliyor: Kurt Cobain, Beth 

Gibbons (Portishead) ve P.J. Harvey. Polly Jean Harvey, sesinde kadınlığın bütün yükünü sırtlanıyor. O hem kadın olmaktan, şekilsiz bedeninden nefret eden bir erkek Fatma, hem de çıplak pozlar veren, bir diva gibi makyajlar yapıp sahnede kırıtan bir şantöz. Karşılıksız aşkların yaralı kadınından, erkeğini “beni kupkuru bıraktın” (vajinasından söz ediyor) diye eşşeğin kıçına sokan, ne istediğini çok iyi bilen bir femme fatale’e kolaylıkla geçiyor. Ne bir feminist ne de klasik kadın rollerini benimsemiş biri. Kadınlıkla kavgalı bir kadın. Memelerini de sergilese, iç çamaşırlarıyla da poz verse seksilikten başka her şeyle tanımlanabilecek, kışkırtıcı, sorgulattırıcı bir imge. Ve de büyük bir şarkıcı.

1992’de Dry’ı çıkardığında kalıcı olduğu belliydi Harvey’nin. Ne yazık ki ikinci albümü Rid of Me Steve Albini’nin prodüksiyonuyla katledildi. Aynı şarkıların demo versiyonlarını içeren 4-Track Demos da fazla ham kalmıştı. 1995’te yine çok iyi bir albümle, To Bring You My Love’la karşımıza çıktı. 

Dance Hall At Louse Point. John Parish’in müzikleri bestelediği ve enstrümanları çaldığı. P.J. 

Harvey’nin de şarkı sözlerini yazıp söylediği ortak bir çalışma. Bir şarkıda da (“ls that All There Is?”) Mick Harvey’nin katkısı var. John Parish’le P.J.’in ilişkisi eskiye dayanıyor. P.J. kendi grubunu kurmadan önce, Parish’in Automatic Dlamini adlı grubunda yer almış. İlişkileri P.J.’in albümlerinde de devam etmiş. Dance Hall… iyi bir albüm. Müzik ham ve bir iskelet gibi asli unsurlarına indirgenmiş. Bu da PJ.’ye sesini kullanabileceği geniş bir alan bırakmış. Belki, başkasının müziklerine şarkı söylemek de P.J.’in kendisini özgür hissetmesinde bir rol oynamıştır. O da çocuksu bir masumiyetten (“That Was My Veil”: “Is That All There Is?”), çığlık çığlığa bir nevroza (“City of No Sun”) uzanan bir kolaj yaratmış. Parish ve Harvey bestesi olmayan tek sarkı “Is That All There Is?” 1930’ların Berlin kabarelerini hatırlatan, biraz da eskimişlik kokan albümün en zayıf şarkısı. Biraz da Nick Cave’vari teatralliği var. “Civil War Correspondent” ise bir askerin eve yazdığı mektuplar şeklinde tasarlanmış etkileyici bir savaş karşıtı sarkı. “Sözcükler hayat kurtaramıyor” demiş Harvey bu şarkıda, belki de sanatın güçsüzlüğünü de düşünerek Dry veya To Bring You My Love kadar güçlü bir albüm olmasa da, Dance Hall… P.J.’in elinin değdiği her şey gibi yoğun, iyi bir çalışma. 

4, GALLIANO

Tarih: Aralık 1996

Gazete/Dergi: Roll

4

GALLIANO

(Polygram/Raks)

70’lerde dans müziğiyle, harbi rock’ın arasında aşılmaz gibi görünen bir uçurum vardı. O zamanlar disco müzik denirdi dansa yönelik müziklere. Ve disco muzikle diskotekler, bir rock’çı için mide bulandırıcı bir etki yaratırdı. Diskoteklerin tek anlamlı işlevi, eğer bir kız arkadaşınız varsa öpüşebileceğiniz karanlık, loş bir ortam sunmak olabilirdi. Müziğe ve parlak disco-kidlere katlanabilirseniz tabii. 80’ler ve 90’lar, Britanya’da (Amerika hâlâ “disco sucks” düsturuna daha bağlı) bu uçurumun kapanmasına tanık oldu. Rock tavrıyla dans ritmlerinin mutlu evliliği yaşandı. Hip-hop’uyla, bass’n’drums’ıyla, techno’suyla. Ama eski bir rock’çının bu satırların yazarı gibi) genlerine işlemiş bir disco antipatisi olması doğal karşılanmalı. Galliano’da bu 70’ler disco müziği öğeleri bolca var. Hele “Thunderhead” adlı parçaları insanı bir zaman tüneline girmişçesine geçmişe götürüyor. Sanki 70’lerde, damsız girilmediği için ancak okul gecelerinde girebildiğim bir diskotekteyim. Bir sevgilim olmamasının ve ortamın yapış yapışlığının iç sıkıntısı zihnimde yeniden canlanıyor. Ahh, eğlenmek… Ne demektir ki bu? Anna Galliano’da sadece bu yok. Hatta yok yok. “Some Came”de birden senfonik rock’vari bir klavyeyle karşılaşınca insanın yön duygusu iyice zayıflıyor. Neredeyim ben? Sonra reggae, sonra 90’lara sıçrayıp bir bass’n’drums (nam-ı diğer jungle), ardından funky bir şey, sonra bir ballad… Neredeyse bir saat sürüyor eğlence. Disco’dan kendimi dar atıyorum dışarı. Eğlenmeyi sevenlere… 

Nine Objects Of Desire, SUZANNE VEGA

Tarih: Kasım 1996

Gazete/Dergi: Roll

Nine Objects Of Desire

SUZANNE VEGA

(PolyGram/Raks)

Suzanne Vega’da en belirgin özellik hep bir kıstırılmışlık duygusu oldu. O sanki hep yan dairedeki besleme kızdı. Zeki, akıllı, duyarlı ama kendi olmasına hiçbir zaman izin verilmemiş… Vega, kendini ifade edememeyi ifade etti. Fark edemeyeceğini bile bile fark edilmeye çalıştı. İsyanı da hep bir kabullenmişlik içerdi. Bir mesafe koydu hep kendisiyle dünya arasına. Çok yakınlaşmamızı istemedi kendisine. Kırılganlığını gösterirken önlemini de aldı. Müziği dantel gibi işledi ve bu dantelin arkasından şarkılarını konuşur gibi, bir masal anlatır gibi söyledi. Belki de bu yüzden son albümünün en iyi parçaları, çocuksu bir tema içeren “My Favorite Plum” ile “Honeymoon Suite”. Ama Vega’nın bu mesafeliliği albümle dinleyicisi arasında iyiden iyiye bir engel oluşturmuş. Ruhu var, yeteneği var, akli var, üstelik güzel. Ama kim bir besleme kızla evlenir ki? 

Kara Listedekilerin Viyana Çıkarması

Tarih: 24 Ekim 2000 Salı

 Gazete/Dergi: Radikal

38. Viyana Uluslararası Film Festivali kısa adıyla Viennale yarışmasız bir festival. Yalnızca FIPRESCI hemen tüm festivallerde olduğu gibi ilk ve ikinci filmler arasından bir yapıta kendi ödülünü veriyor. Ana yarışmasının bulunmayışı dışında Viennale ile İstanbul Film Festivali’ne benzer bir yapıya sahip.

Yılın önemli filmlerinin yanı sıra retrospektif ler ve ustalara saygı gibi bölümleri bulunuyor Viennale’nin. Bu yılın ustaları, Richard Lester (‘A Hard Day’s Night’, ‘Petulia’, ‘The Knack…And  How To Get It’, vb.), bu yıl ‘Eureka’ ileCannes’da FIPRESCI ödülünü kazanan Shinji Aoyama ile Alman belgeselci ve deneysel sinemacı Hartmut Bitomsky. Ama festivalin belki en önemli ve kapsamlı retrospektifi ‘Blacklisted’ (Kara Listedekiler) adını taşıyor ve Soğuk Savaş yıllarında komünist oldukları gerekçesiyle Hollywood’da çalışması yasaklanan sanatçıların filmlerini içeriyor. Tam 41 adet film var bu bölümde. Joseph Losey’den ‘The Boy with The Green Hair’ ve ‘The Prawler’, Stanley Kramer’dan ‘The Defiant Ones’, Luis Bunuel’den ‘The Young One’, Jules Dassin’den ‘Thieves’ Highway’bunlardan birkaçı. Bir de bu dönem üzerine yapılan belgeseller var. Festivalin konukları arasında bu belgesellerden biri olan ‘Red Hollywood’un yönetmenleri Thom Andersen ve Noel Bich ile kara listeye alınan sinema oyuncusu Marsha Hunt ve Norma Barzman da vardı. Açık oturumlarda izleme olanağı bulduğum bu dinozorlara hayran kalmamak elde değildi. Hunt ve Barzman 80’in üzerindeler ama ikisi de son derece zinde ve açık dimağlı.

Hollywood’un Kara dönemi

‘Kara Liste’ olayı Hollywood’da II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından başlıyor. Büyük Bunalım Yılları’nda ve savaş sırasında gelişen sola karşı, bir kampanya başlatıyor. Bu Soğuk Savaş yılları, aslında anayasanın fiilen askıya alındığı sivil bir sıkıyönetim ya da darbe dönemi. Hollywood’da olanlar buzdağının görünen yüzü; gerçekte bütün bir sol kültürün yok edildiği, devlet çalışanlarının kapsamlı bir tenkisata uğratıldığı karanlık bir dönem bu. Hollywood’da da Amerika Karşıtı Faaliyetleri Araştırma Komisyonu’nun karşısına çıkarılan sanatçılara ‘Komünist Parti’ye üye misiniz ya da hiç üye oldunuz mu?’ sorusu soruluyor. Bu tip bir soru Amerikan Anayasası’na aykırı olsa da evet ya da hayır demeyi reddedip soruya temelden karşı çıkanlar hapse atılıyor ve meslek hayatları sona eriyor. Bu dönemde hayatı karartılanlar arasında Charles Chaplin, Orson Welles, Joseph Losey, Jules Dassin ve Abraham Polonsky gibi büyük isimler var. Çalışma olanağı bulabilmek için sonradan muhbirlik yapmayı kabul eden Edward Dmytryk ve Robert Rossen gibilerinin de kariyeri bir daha eski parlaklığına kavuşamıyor. Hollywood’un bu karanlık dönemi (ki birçok sanatçı 70’lere kadar kendi isimleri ile çalışma olanağı bulamıyor) bilindiği gibi Elia Kazan’a Ömür Boyu Başarı Oscar’ı verilmesi ile yeniden gündeme gelmiş durumda.

Farklı yaşam arayışları

Viennale programı retrospektifler dışında daha çok bir ‘best of’ gibi Venedik birincisi ‘Daire’ (Cafer Panahi), Cannesbirincisi ‘Karanlıktaki Dansçı’, Spike Lee’nin ‘Sam’in Yazı’ ya da Wong Kar Wai’nin adından çok söz ettiren yapıtı ‘Aşka Hazır’ gösterilen filmler arasında. Şu ana kadar gördüklerim içinde en beğendiklerim geçen yıl ‘Fucking Amal’la büyük başarı kazanan Lukas Moodysson’ın ‘Birlikte’si ve David Gordon Green’in ilk filmi ‘George Washington’ oldu.

‘Birlikte’, 70’lerdeki sosyalist bir komünü anlatıyor. Ele aldığı çevreyi biraz karikatürize etse de Moodysson’ın filmi insanın içini ısıtıyor ve bütün saçmalıklarına rağmen bu farklı yaşam arayışlarının var olan egemen yaşam tarzının karşısında ne kadar insancıl olduğunu gösteriyordu. ‘George Washington’ daha karanlık bir film. Daha çok siyahların yaşadığı yoksul bir çevrede geçen filmin kahramanları çocuklardı. Bir arkadaşının istemeden ölümüne neden olan George’un akli dengesini yitirip kendini bir Süpermen olarak görmeye başlaması dokunaklı ve incelikli bir sinemaya aktarılmış. Viennale yarın akşam Curtis Hanson’ın ‘Wonder Boys’unun gösterimi ile sona eriyor.

BIRAK YILANI GİRSİN İÇERİ

TARİH:  27 Kasım 2002 Çarşamba

GAZETE/DERGİ: Radikal kültür sanat

Son 10 yılın en büyük şarkıcı/şarkı yazarı Will Oldham yani Bonnie ‘Prince’ Billy bu gece Babylon’da sahne alacak. Müzikle ilgili biriyseniz ve yine de Will Oldham’ın adını duymadıysanız bu ‘en büyük’ iddiası abartılı gelebilir böyle nitelemelerin öznel, tartışılır olmasını bir yana bırakalım, Will Oldham’ın adını duymamış olmanız garip değil.

Bunun birkaç nedeni var. Birinci neden yaşadığımız dönemle ilgili. Bob Dylan ya da Neil Young ‘90 başlarında müzik yapmaya başlasalardı, 60’larda ya da 70 başlarında ulaştıkları şöhrete ulaşabilirler miydi? Hiç sanmıyorum.

Şöhret olmamak için… 

Ikinci neden Will Oldham’ın  kendisinden kaynaklanıyor. Oldham, Marianne Faithfull’un İstanbul konserinde de belirttiği gibi adının çok da ön planda olmasını istemiyor. O albümlerinin ve sayısız ep ve single’larının kendi başına ayakta durmasını istiyor. Bir söyleşisinde şöyle söylüyordu: “İdeal olan albümlerin, bir videocuda videolar nasıl film adına göre alfabetik dizilmişse, plakçılarda da o şekilde dizilmiş olması. Her şarkının olmasa da her albümün kendi izleği olduğunu düşünüyorum. Oldham’ın bu düşüncesinin fiiliyattaki yansıması da neredeyse  her albümünü başka bir adla çıkarması şeklinde gerçekleşti. ‘Palace Brothers’, ‘Palace Songs’, ‘Palace’, ‘Push’, ‘Continental O.P.’ (David Pajo’yla birlikteliğine verdiği ad), ‘Bonny Billy’ ve nihayetinde ‘Bonnie ‘Prince’ Billy. Arada dümdüz asıl adını yani ‘Will Oldham’ı kullandığı da oldu. 

Oldham, video-klip olayına da birkaç şarkı dışında girmedi. Şarkılarını ne reklamcılara ne de sinemacılara sattı. Ama filmler için özgün müzikler yaptı. Kısaca ‘şöhret’ olmamak için elinden ne gelirse yaptı, ‘en geniş kitleye ulaşma arzusunu’ saklı tutarak. 

Ama Oldham zaten istese de çok geniş bir kitleye ulaşabilecek şarkılar yazmıyor. Şarkı sözleri hiç kolay değil. Müziği de popüler eğilimlerin peşinde değil. İlk albümü, ‘There Is No one What Will Take Care of You’ (1993) çıktığında, gazeteciler karşılarında yalınayak, başı kabak bir dağ köylüsü, bir tür derviş bulmayı bekliyordu. 

Oysa Oldham bir şehir insanı. İlk albüm (ve bir ölçüde sonrakiler de) gerçekten de bugüne ait değil gibidir. Sanki Alan Lomax’ın saha kayıtlarından biri gün yüzüne çıkarılmış gibidir. Ama mesela ‘Riding’ şarkısının sözleri ensest içeriklidir. Aynı şarkıda ‘God is what I make of him’  (Tanrı ben ne istiyorsam odur) da der.

Nick Cave de ona hayran 

Tanrı inancı,  günah, bağışlanma gibi dinsel konular sık sık geçse de Oldham’ın belirli bir dini inancı yok. Ama ‘Pushkin’ (‘Days in the Wake’ albümünden) adlı şarkıda bir sufi gibi şunları söyler: “God is the answer/God lies within” (Tanrı cevaptır/ Tanrı içeridedir).

Bununla birlikte ‘fuck’ sözcüğünü de en çok kullanan şarkıcılardan biridir. Marianne Faithfull’un Açıkhava Sahnesi’nde ‘Porno bir ballad’ diye sunduğu ‘A King At Night’taki ‘You fuck and whatis to do/It’s not your kingdom too’ dizelerinde olduğu gibi.

 Oldham’ın müzik dünyasındaki hayranları sadece Faithfull’la sınırlı değil. Nick Cave’e göre o geçen yüzyılın son büyüğü; PJ Harvey’nin İstanbul’a geldiği yıl Aktüel’e verdiği röportajı bulursanız, en sevdiği şarkıcının Oldham olduğunu göreceksiniz. Harvey’nin ‘Will’s Song’ diye bir bir şarkısı da var. Ya da Björk. Onun da son albümünde ‘Harm of Will’ diye bir şarkı var, Oldham’ın kankası, ilk Amerikan Dogma filmi ‘Julien Donkey Boy’un yönetmeni Harmony Korine’le birlikte yazdığı. Ya da Jarvis Cocker (Pulp); ya da ‘American III’ albümünde Oldham’ın şarkısını yorumlayan Johny Cash… Bu hayran listesi daha uzatılabilir.

Oyunculuk da yaptı 

Oldham ile ilgili enteresan bir nokta onun 20’li yaşlarının başına dek müzisyen olmayı hiç düşünmemiş olması. Sinema oyuncusu olmayı hayal eden ve bağımsız sinemacı Jones Sayles’in ‘Matewan’ filminde de oynayan Oldham oyunculuktan beklediği keyfi alamamış. Uzun süren bir tefekkür döneminin ardından ağabeyinin de itelenmesi ile başlamış müziğe.

 Oldham’ın şarkı sözlerinde politika hemen hemen hiç yok ama eylemlerinde var. Küba’ya gidip ‘Rock the Blockade’ (Ablukayı Salla) konserlerine katılması, Devrimci Afgan Kadınlar Birliği (RA-WA; Revolutionary Afghan Women Association) yararına konserler vermesi, solcu folkçuların şarkılarını cover’laması onun nerede durduğunu gösteriyor. Bir şarkısında da dediği gibi ‘Açın kalbinizi/bırakın bu yılanı girsin içeri’. 

Oldham bu akşam saat 22:00’de Babylon’da Tel 0212 292 73 68.

Tarih: 5 Aralık 2002 Perşembe 

Gazete/dergi: Radikal

Yazan: Murat Murat Mungan

 SAHTE PASAPORTLARLA GERÇEK YOLCULUKLAR

Radikal gazetesinde Cüneyt Cebenoyan’ın yazısını okuduğumda artık çok geçti. Aldığım onca önleme karşın, feci bir biçimde soğuk almış, yatağa düşmüştüm. Yoksa Will Oldham’ın Babylon’daki konserini asla kaçırmazdım. Üstelik pek kimseler tanımazken bütün albümlerini topladığım bu sessiz adam, burnumun dibine kadar gelmişken nasıl olur da ben görüp dinleyemezdim?

Her sabah aç karnına bir büyük bardak greyfurt suyu içerim. Birçok insanın ancak hastalandığında gönül düşürdüğü ıhlamur, adaçayı, nane ve bilumum bitki çayları benim gündelik içeceklerimdir. Narenciye üreticileri Derneği’nin yılın tüketicisi ödülünü alacak kadar limon-portakal-mandalina yerim. Sürekli olarak vitamin hapı alır doğal bitki karışımlarından elde edilen bağışıklık güçlendirici ‘Echinacea’yı kür düzeninde kullanırım. Hastalanmadan ve soğuklar bastırmadan her yıl grip aşısı yaptırırım. Bütün bunların sonunda, üstelik daha ‘esas kış’ başlamışken soğuk almam yetmiyormuş gibi, Will Oldham’ın konserine gidemeyecek kadar yatağa düşmemin ‘kader temsilciliği’ düzeyinde bir ‘sorumlusu’ olmalı. 

Tahmin edebileceğiniz gibi hastalandığımı söylediğimde şu sözleri duymaktan nefret ediyorum: C vitamini kürü yap! Nane limon kaynat! Kekikle balı karıştır! Vitamin hapı alıyor musun? Başka bir şey söyleyin!

Biliyorsunuz, bütün bu hastalık muhabbeti ben Will Oldham’a gidemedim diye çıktı… Üstelik Böyle zamanlarda kibar kibar evinde oturup adamın CD’lerini dinleyerek avunacak bir insana da benzemediğim de ortada.

Will Oldham, neredeyse her albümünü başka bir adla çıkardığından alfabetik dizine göre sıralanmış olan diskoteğimde hepsi ‘W’ harfi sırasında duruyor. Adamın gerçek adı bu çünkü… Bunun yanı sıra Palace Brothers, Palace Music, Continental O.P., Bonnie ‘Prince’ Billy adlarıyla yaptığı albümlerde var. Adam birkaç müzisyenin hayatını bir arada yaşamak istiyor anlaşılan… Bu farklı adlar altında sürdürmeye çalıştığı müzik hayatına bakıldığında, Portekizli ünlü şair Pessoa’yı hatırlatmıyor değil. Bu arada Paul Oldham ve Ned Oldham adlı biraderleri de albümlerinde önemli görevler üstleniyorlar.

Bonnie ‘Prince’ Billy adıyla yaptığı ‘Ease Down the Road’, Palace Brothers adı ile yaptığı ‘Days in the Wake’, Palace Music adıyla yaptığı ‘Lost Blues  and Other Songs’ ve kendi adıyla yaptığı ‘Ode Music’ gibi albümlerini dinledikten sonra bu çok kimlikli adamın her bir kimliğinin ardına ayrı ayrı düşeceğinizi umarım. Pasaportları sahte de olsa gerçek yolculuklar vaat eden bir müzik adamı Oldham… Şarkılarını Johnny Cash’ten Björk’e pek çok kişi söylediği gibi, o da zaman zaman John Denver için yapılan ‘Take Me Home’ albümünde olduğu gibi başkalarının şarkılarını yorumluyor.

Sinema ve müzik yazılarını her zaman keyifle okuduğum Cüneyt Cebenoyan saymış; ben de sayayım, bu hüzünlü, melankolik adamın hayranları arasında benden başka Nick Cave, Marianne Faithfull, PJ Harvey gibi diğer ‘mühim’ adlar da var. Övgülerinde pek cimri olan kimi büyük müzik dergilerinin en asık suratlı eleştirmenlerinden bile ciddi notlar almış Will Oldham.

Benim gibi Babylon’daki konserine gidemeyenleri albümlerine bekliyor. Bir ara Kod Müzik getirtiyordu onun albümlerini ama anladığım kadarıyla şu sıra piyasada bulamayacaksınız; İnternet sitelerinden edinebilirsiniz. 

ROCK / DISCO VE PUNK ÜZERİNE

Tarih: 1979?

Gazete/Dergi: QUELLE – KAYNAK

Bu yazıda sanat dergilerinde hemen hemen hiç bahsedilmeyen fakat popülerlik ve uyandırdığı ilgi açısından ilk sırayı alan çeşitli, birbirinden oldukça farklı özellikler göstermesine karşın genellikle aynı kefeye konulan müzik akımlarına bir bakış açısı getirmeye çalışacağız.

Aydın veya entelektüel kesim bu müzik türü ile pek ilgilenmez, olaya dışarıdan bakar ve inceleme gereksinimi duymadan büyük bir rahatlıkla küçümser de.  Gerçekten de genel anlamda Rock ve Pop Müziği 15-20 senelik geçmişinde çok az sayıda değerini koruyabilen eser yaratmıştır. Bu sayı üretilen plak ve şarkı adetleri ile kıyaslanırsa çok küçüktür. Bunun sebebini Pop Rock Müziğinin kısa geçmişlerindeki sürekli gelişmesine ve toplumda oluşan değişikliklerle şekillenmesine bağlayabiliriz.

Bu sürekli değişim hem büyük bir endüstri oluşturan müzik piyasası hem de yeni sayılabilecek olan bu sanatın gelişimi için gereklidir. 

 Rock müziğinin başlangıcı 1950’lere dayanır. Rock müzisyenlerinin çıkış noktaları beğenmedikleri, kokuşmuş toplum düzenine karşı gelmekti. Avrupa’daki, özellikle İngiltere’deki kalkınma çabasının ve baskıcı ahlak anlayışının katılığına karşı müzik gençlerin amaçlarına uygun bir güç ve hareket anlamı taşıyordu. Okuldan yeni çıkmış ve zengin olma hayalleri taşıyan genç için şu olasılıklar söz konusu idi: Yasa dışı bir olmak, futbol yıldızı olmak veya Rock müziği yapmak. Bu ortam içinde Rock’n Roll ve sonraları Pop gençliğin isyanının simgesi haline geldi. 60’ların ünlü topluluğu ‘The Doors’ amaçlarını şöyle sloganlaştırmışlardı: ‘We want the world and we want it now’. Rock müziğinin simgelerinden biri haline gelen ’The Who’ (Tommy, Quadro phenia vs.) ise ‘My Generation’ (Benim Kuşağım) adlı parçalarıyla zamanın gençliğinin durumunu şu sözlerle formüle etmişlerdi: ‘Sizinle (orta yaşlı kuşak) hiçbir ortak yanımız yok ve bu bizi mutlu ediyor…’ 

Bu popüler müzik on veya yirmi küsur yaşlardaki pek çok gencin kendilerine özgü bir kültür oluşturmalarına yardım etti. Rock müzisyenleri bağırıyor, hissediyor ve nefret ediyorlardı. Onlar piyasa şarkıları dalının müziksel açıdan ölü görüntüsü veren ve insanın oturduğu yerden zevkine varması gereken tatlı temsilcilerinden (zamanımızda James Last, Abba vs. gibi) tümüyle farklı olarak şarkılarında ve sahnede yaşıyorlardı. Bu arada müzik endüstrisi de yaşıyordu tabii. 

Erotizm ve seks özlemi rock müziği içinde açıkça ifade edilecekleri biçimi buldular ve gençlik kendi cinsel devriminiyaptı. Yetişkinler dünyası, ana babalar, eğitimciler, politikacılar, kurumlar ve kültürün papaları dehşete düşmüştü. Bu olgulara anlayışsızlıkla ve yasalar koyarak tepki gösterdiler ve iki kuşak arasındaki uçurum gittikçe derinleşti. 

Rock, Ister henüz politik bilinç düzeyine varmamış, ister politik yönden de bilinçli olsun her tür protestocu tavır alışın estetik ifadesiydi. Fakat bu müziğin kitle üzerindeki etkisi para babalarının gözünden kaçmamıştı. Rock müziği ile ilgili her şey iyi de para getiriyordu. Konser salonları ile stüdyolarıyla, plak şirketleriyle, menecerleri, yapımcıları kısacası her şeyiyle büyük bir dünya yaratıldı. Bu arada Rock süreç içerisinde keskinliklerinden arındı üslubu yumuşadı stüdyo müziği ağırlık kazandı. Süperstarlar kitlelerin zevklerini daha çok belirler olmuştu. Rock müzisyenleri birkaç iyi satan plakla milyoner oluveriyorlar ve işsizlik çeken, okullardaki başarı baskısı altında ezilen gençlikten kopuyorlardı. İngiltere’de enflasyon hızla artıyor ve işsizlik de aynı oranda büyüyordu. Bu arada Yes, Genesis gibi topluluklar plaklarında felsefe yapıyorlar Ve gittikçe daha karmaşık yapılarda ve klasik müzik etkisinde eserler yer atıyorlardı. Pop müziği asilerin işi olmaktan çıkmıştı, artık yalnızca bir işte o. 70 sonlarına doğru artık müzik birkaç büyük topluluğun elinde sürüyor ve bunların senfoni benzeri yapıtları yeni kuşak için bir şey ifade etmiyor ve kendi sorunlarını onun içinde bulamıyorlardı. Bu ortamda iki zıt akım İngiltere’de  ‘Punk’ ve dünya çapında da ‘Disko’ müziği piyasaya hakim olmaya başladı. 

Disko müziği herhalde tarihinin en parlak günlerini yaşamakta. John Travolta milyonları peşinden sürüklerken, ‘Saturday Night Fever’, ‘Grease’ gibi plaklar bütün dünyada liste başı oluyor. 1960’larda pop müziğinden iyi örnekler veren Bee Gees ise Disko müziği ne geçişle birincisinden çok daha başarılı (??) bir kariyere ulaşıyor. Diskoteklerin sayısı gittikçe çoğalırken isterik sesler dolu Donna Summer plakları (Love to love you, Once upon a time) kapışılıyor ve üstelik rock müziğine gösterilen tepkinin binde birini bile görmüyordu. 

Eski Bodrum lokallerinin köhne atmosferinin ve günümüzdeki danslı yerlerin hayalperest ihtişamının yerine yeni tip diskoların teknik (ışıklar, efektler, akustik) plastik dezenfekte edilmiş ve zamansal bağlardan tümüyle arınmış bir görüntüsü var. Parlak bir hava, takım elbise (veya gece elbisesi) bakımlı bir saç tuvaleti, dış görüntünün hakim öğelerini oluşturmakta. Dansta ise hareket ve bedensel kıvraklık yalnızca kuvvetli bir çağrışım niteliği ve anlamlı ritim duyarlılığıyla sağlanmıyor, bunun dışında da isteksizce sunulan ve bir gösteri havasındaki bir dizi çalışılıp öğrenilmiş adım ve hareket serisiyle kontrol altına alınıyor. Bu olgu, müzik türünün kendisiyle de yalın bir bağlantı içindedir. Söz konusu müzik, stüdyoların mixerlerinde fabrikasyon olarak üretilmektedir. Tepinen, ezen, melodik ritmik yönden kuru, ama yine de yeterince cinsellik içerir türde. Disko plaklarında müziği yapanlar, yani gitarist, baterist, piyanist gibi kişilerin önemi yoktur. Önemli olan şarkının genellikle iyi çalışmış bir dans grubu ve güzel bir şarkıcı eşliğinde sunulması. Yani Şov. Her ay birçok disko plağı çıkarılıyor ve çok kısa zamanda da unutuluyor. 

Toplum tarafından onaylanmama ya da sosyal değerinin düşük olması diskoteklerde rahatlıkla bir takım ‘yedek’ davranış biçimleri ile dengelenebilmektedir. Bir dans ustası kılığına bürünerek diskoteklerde yıldız ya da ilah olma olanağı hep mevcuttur. Disko kültürü, kendi öz toplumsal konumundan daha iyi yararlanabilir olmak gibi bir sıfatla değer kazanmıyor, tam tersine bu imkanı bilumum zırvalıklarla kapatıyor ve böylece her türlü bağımsız özelliğini de yitiriyor. İşin asice karşı çıkılmış yönü tümden bir kenara atılmış ve artık yalnız bir takım yüzeysel dışa vurma biçimleri geliştirilir olduğundan, bundan böyle tüm yapış yapışlık ve iğrençliğiyle 80’li yıllara egemen olmaya aday bir tarzla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. 

Bir yandan disko kültürü piyasaya egemen olurken, diğer yandan da rock müziği köklerden iyice kokmaya başlamıştı. İşte bu sıralarda İngiltere’de ‘Punk’ akımı yavaş yavaş kendini göstermeye başladı. Yaşam şartları gençlik için iyileşmemiş aksine daha da kötüye gitmeye başlamıştı. Bu sıralarda da kraliçenin 25. taç giyme yıldönümü bütün İngiltere’de şaşalı törenlerle kutlanıyordu ve bu sıralarda Punk akımın öncülerinden ve aynı zamanda en çok tanınan topluluğu olan ‘Sex Pistols’, ‘God Save the Queen’ (Allah kraliçeyi korusun) adlı plaklarını çıkardı. Şarkının sözlerinin bir bölümü şöyle: ‘Allah kraliçeyi ve onun faşist rejimini korusun. Allah kraliçeyi ve İngiltere’nin yok olan geleceğini korusun.’

Evet şartlar aynı kalmıştı ve Punk müzikçileri Rock müziğinin köklerine inerek oldukça basit akorlardan oluşan şarkılar yapıyorlar ve düzene çatıyorlardı. Soğukkanlı İngilizler, demokrasiye olan bütün inançlarına rağmen, bu sözler karşısında soğukkanlılıklarını yitirdiler; kısa bir süre için de olsa. Plak firmaları Sex Pistols’a kapılarını kapattılar. Hiçbir konser salonu onlara müzik yapmaları için olarak tanımadı. Ama ‘Punk’ akımı gelişti ve Rock müziği başlangıcında gördüğümüz olaylar aynen tekrarlandı. Punk’çılar Rock ilahlarına karşı çıkıyorlardı ama kendileri ilahlaştırılmışlardı. Sex Pistols’ın meneceri Maleohn Mc Laren Punk Rock’ın bir sınıf savaşımı olduğunu söylüyordu. Bir başka punkçı ise düşüncelerini şöyle açıklıyordu: ‘Bu kokuşmuş topluma ters gelen, onları korkutan herşey bizim için güzeldir.’ Punkçı böyle diyordu ama bu arada tüm olay yukarıdakiler tarafından zararsız, kabul edilebilir bir yeni dalga biçiminde yorumlanarak lanse edilmişti bile. New York’ta, İngiltere’nin büyük gece kulüplerinde ‘Punk’ akımının yozlaştırılmış biçimleri görülmekte. Jet-set temiz, özel olarak yırtılmış, kirli süsü verilmiş giysileri içinde dans ediyor.

Dans Etmek

Tarih: 15 Mayıs 1980

Gazete/Dergi: Quelle – Kaynak (Avusturya Lisesi Öğrenci Dergisi)

Televizyonda ‘İki Tanığı’ seyrediyordum. Baloda dans etmeyi bilmediği için sıkıntı ve utanç içindeki bir genç kızı görünce oturup düşündüm: Dans etmek toplumda neyi ifade ediyordu? Niçin bu kadar önemli? Hatta niçin insanları sıkıntılara bunalımlara boğabiliyor? Ve yine geçenlerde Zimbabwe’de seçimi kazanan Mugabe ile halkının sokaklarda nasıl neşe içinde ve büyük bir rahatlıkla dans ettiğini hatırlayınca soru daha da ilginçlik kazandı. Bir yanda büyük bir ciddiyetle ve hatta korkuyla insanlar dans ederken, diğer yanda bir lider, evet bir başbakan sokakta halkı ile birlikte dans ederek zaferini kutlayabiliyordu. Garip değil mi

‘Dans’ sözcüğünün ansiklopedik karşılığı ‘belirli bir ritme uyan, bu bakımdan da müzikle kaynaşan hareketler ve adımlar dizisi’ diye tanımlanmış. Ayrıca ansiklopedi dansı: karakter dansı, klasik dans, modern dans, salon dansı ve soylu dans gibi bölümlere ayırmış. Evet, soylu dans bile var. İnsan soylu dans diye bir şey duyunca merak ediyor Acaba soysuz dans da var mı diye. Eğer varsa insanlar soysuzca dans ederken çevreye küfürler yağdırıyor ve iğrendirici hareketler (burun karıştırmak) gibi yapıyorlardır diye düşündüm. Örneğin, yani.

Salon dansı ise toplantılarda yapılan vals veya tango gibi danslara verilen admış. Niçin bu danslar belirlenmiş, niçin böyle kesin ayrımlar konulmuş, soylu dans filan gibi adlar verilmiş?

Bütün bu verilerden vardığım nokta, uygar insanların artık dansı dans etmek için değil de; gerektiği için, bulundukları çevre onu istediği için veya toplumdaki yerini sağlamlaştırmak için yaptığı inancını verdi bana. Öyle ya, yoksa bir insan niçin evvelden belirlenmiş olan dansları beceremediğinden bu kadar sıkıntıya kapılsın.

Dans bir gösteri haline geldiğinde ve -yanlış adımları engellemek için- doğaçlamayı da dışladığından dolayı gerçek niteliğini ve amacını yitiriyor. Müziğin, ritmin içimizde uyandırdığı duygular değil, artık bizi dans etmeye iten. Bir şeyler bilmek zorundayız ki, dans edebilelim. Diskotekte gereken iyi ‘Travolta’ bilmek bir baloda ise ‘vals’ -başka ne olabilir ki?- bilmek şart. 

Okulumuzun geleneksel balo ekibine katılabilmek için arkadaşlarımızın nasıl sıkıntı içinde vals çalıştıklarını ve bu ‘şova’ nasıl hazırlandıklarını biliyorum. Üstelik yüzde doksanının amacının vals yapmak olmadığı (dans etmeyi istemek manasında), daha çok bir fotoğraf, bir anı olarak!; ‘bunu biz de yaptık’ diyebilmek için yapıldığı da malum. Bir yandan da sevgili ana babalarımızı memnun etmek, oğullarını kızlarını fraklar, bembeyaz tuvaletler içinde görme mutluluğunu vermek de var.

 Kısacası dans sınırlandırılıp, sınıflandırılınca ve de bir şey önceden planlı, programlı olunca, olay bütün heyecanını ve anlamını yitiriyor. Önemli olan hiçbir şeyi takmadan, istediğin gibi ve rahat bir şekilde Zimbabwelilerin hala başarabildikleri şekilde dans edebilmek. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com