Ne Sezarlar biter, ne de Brutuslar

TARİH:  9 Haziran 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

SEZAR ÖLMELİ
Sezar Ölmeli”, eli yüzü düzgün, insancıl bir film ama akıllarda yer edecek, kafaları karıştıracak bir film de değil.

Taviani Kardeşler (Paolo ve Vittorio) birlikte film yapmaya 58 yıl önce başlamışlar. Bu yazıyı okuyanların birçoğunun babası bile o tarihte doğmamış olabilir. Bugün 80 yaşının üstündeki iki kardeş 1974-1984 arasında sinemanın en parlak “auteur” yönetmenleri arasındaydılar. 1977’de Cannes’da Altın Palmiye’yle birlikte FIPRESCI ödülünü de kazanan filmleri “Babam ve Ustam” Türkiye’de o kadar iyi bilinir ve sevilirdi ki, filmi İtalyanca bilmeyenler bile orijinal ismiyle yani “Padre Padrone” diye anardı… “Babam ve Ustam” neredeyse dilimize yerleşen bir kalıp bile oldu. Sardunyalı çoban çocuğun hayatla ve babasıyla mücadelesini ve kendisini eğitmesini, İtalyan yeni gerçekçiliğine benzer bir üslupla anlatan film bizim insanlarımızdan da söz eder gibiydi ve belki de en çok bu yüzden sevmiştik onu.

Taviani Kardeşler daha dar bir kitle için “Kaos” adlı bir başyapıt daha ürettiler 1984’te. Bu filmden bazı sahneleri arada sırada seyretmek insanı kanser gibi hastalıklardan koruyabilir, benden size söylemesi. “Kaos”tan sonra Taviani’ler düşüşe geçtiler ve yıllarca kayda değer bir film yapamadılar. “Sezar Ölmeli” onların yaklaşık 30 yıldır yaptıkları en başarılı film. Bu yıl Berlin’de Altın Ayı’yı kazandı “Sezar Ölmeli”. Fakat bu filmi, mesela geçen yılın Berlin galibi “Bir Ayrılık”la karşılaştırmak Taviani’ler için iyi sonuç vermez. “Sezar Ölmeli”, eli yüzü düzgün, insancıl bir film ama akıllarda yer edecek, kafaları karıştıracak bir film de değil. İtalya’nın Roma kentindeki Rebibbia Hapishanesi’nde kalan gerçek mahkûmlara bir tiyatro oyunu sahneleme olanağı verilir. Seçmeler yapılır. Başarılı olanlar Shakespeare’in “Sezar Ölmeli” adlı oyununu sahnelerler. Filmin zayıflığı, oyuncu mahkûmları temel bazı özellikleri dışında gelişkin karakterlere dönüştürememesi. Bunu yapmaya muhtemelen hapishane koşullarında zaten olanak yoktu. Ama ne Sezar’ı ne de Brutus’u oynayan mahkûmları bile doğru dürüst tanıyamayız. Bir oyunun sahnelenmesi açısından bakacak olursak, herhalde “Sezar Ölmeli”yi baştan sona izlemek daha anlamlı olurdu. Oysa film oyunun kopuk kopuk bir sunumunu yapıyor sadece. Ama ne var: Film seyircisine azılı suçluların da insan olduğunu hatırlatıyor. Ayrıca sanatın değiştirici gücünü de gösteriyor. Bunlar da az şey değil derseniz “Sezar Ölmeli” tam size göre. Ben bunları zaten biliyordum diyorsanız da, olsun yeniden hatırlamakta zarar yok.

Vampirler ve Cadılar: Yiyin Birbirinizi!

KARANLIK GÖLGELER
Filmdeki bütün hikâye eski sömürücülerle yeni sömürücülerin çatışması, “eski para”larla, sonradan görmelerin mücadelesi olarak görülebilir mi? Filmin en anlamlı okuması sanki böyle gibi geliyor bana. Filmin “eski erkek para”yı, “sonradan görme kadın para”ya yeğlemesi, kapitalist mantık içinde muhafazakar bir tutum

Daha seyredeli 4-5 gün geçmiş olsa da “Karanlık Gölgeler”i seyredeli sanki aylar olmuş gibi geliyor. Seyrederken kimi zaman eğlenmiş, gülmüş ve Tim Burton’ın tamamen suni ve kendine ait bir dünya kurma becerisine şapka çıkarmıştım. Aklıma biraz da Wes Anderson gelmişti. İki yönetmen de dekoru, eşyaları, set tasarımını çok önemsiyor, kontrolleri dışında tek bir çöpün bile perdeye yansımasına izin vermiyorlardı. Filmlerinin kendine ait bir renk skalası vardı. İkisinin de son filmlerinin yani “Moonlight Kingdom” ile “Karanlık Gölgeler”in yakın geçmişte, 60 ortalarıyla, 70 başlarında geçiyor olması da bu benzerliğe bu kerelik daha bir anlam katmıştı. Hatta iki filmde de çocuklara tedavi maksadıyla elektroşok uygulanması söz konusu oluyordu (psikiyatri ya da psikoloji öyle iğrenç olabilir ki!). Ve hatta her iki filmin de ilk aşka dair olduğunu söylemek mümkün. Sonra, “Moonrise Kingdom”ın 12’lik Suzy’siyle, “Karanlık Gölgeler”in 15’lik Carolyn’i çok benzer bir yabancılaşma yaşıyorlardı.

Her filmin kendi dünyası olması gerektiğini söyleyen bir yönetmen daha var: Reha Erdem! “Karanlık Gölgeler”de vampir Barnabas’la cadı Angelique’in öyle bir sevişme sahnesi var ki, sanki Kosmos’taki Battal’la Neptün’ün meşhur duvarlarda ve tavanda geçen sevişme sahnesinin yeni bir versiyonunu izliyoruz… Bütün bu şeyleri düşünmüş olmam, filmi pasif bir biçimde izlemediğime kanıt. Peki niye bu eskiden seyretmişim gibi hissediş? Neden filmin hızla zihnimin karanlık gölgeleri arasına geçişi?

AMERİKA’NIN EL DEĞMEMİŞ KOYLARINDAYIZ
Çünkü Tim Burton’ın filmi kopuk kopuk, filmin yan karakterleri karabatak gibi bir varlar bir yoklar, her şey iki boyutlu (film 3D gösterilse de). Peki konudan söz edelim biraz. Bir TV dizisinden adapte edilen film, Collins çiftinin 1750’de İngiltere’den Amerika’ya gelişiyle başlıyor. Baba Collins zengin biri, bir sermaye sahibi ve derhal bir balıkçılık imparatorluğu kuruyor Amerika’nın el değmemiş koylarında. ABD’de bu kökeni eskiye dayanan zenginlere “eski para” derler. Amerika’nın elitleri onlardır. Sanki zengin ve ayrıcalıklı olmak onların doğal hakları gibidir. Sonradan zengin olanlar sanki aynı değillerdir onlarla. Collins’ler yaşadıkları kente kendi adlarını verirler: Collinsport. Oğulları Barnabas (Johnny Depp)büyüyünce, malikanenin hizmetçilerinden Angelique’le (Eva Green) sevişir ama kıza aşık olmaz. Barnabas, Josette adlı başka bir kıza aşık olunca Angelique’in bir cadı olduğu ortaya çıkar. Kıskançlık krizine giren Angelique, Barnabas’ı vampire dönüştürür ve çelik bir tabut içinde toprağa gömer. Barnabas toprağın altında yatarken Angelique bir balıkçılık imparatorluğu kurar, Collins’lerin imparatorluğu ise inişe geçer. Derken 200 yıl sonra, tesadüfen Barnabas’ın tabutu açılır, Barnabas bir hışım çıkar ve olaylar gelişir… Barnabas’ın dönemi (1970’leri) anlama çabaları komik durumlar doğurur. Bu sırada evin mürebbiyesi ile Barnabas arasında bir aşk doğar. Angelique ise hâlâ ortalardadır ve bir patroniçe olmuştur, vs, vs.

KAPİTALİST MANTIK İÇİNDE MUHAFAZAKAR BİR TUTUM
Bütün bu hikâye eski sömürücülerle yeni sömürücülerin çatışması, “eski para”larla, sonradan görmelerin mücadelesi olarak görülebilir mi? Filmin en anlamlı okuması sanki böyle gibi geliyor bana. Filmin “eski erkek para”yı, “sonradan görme kadın para”ya yeğlemesi, kapitalist mantık içinde muhafazakar bir tutum. Ama bizim perspektifimizden bakınca tam “yesinler birbirlerini” durumu hasıl oluyor. Bana ne eski erkek vampirler mi kazanmış, yeni cadılar mı? Limandaki hakimiyet hangi şirketinmiş, bize ne? Hem biz bu Johnny Depp’i, bu Angelique’i ve Josette’i filan daha önce başka Tim Burton filmlerinde de görmedik mi?

Kısacası Burton/Depp dünyasında yeni bir şey yok, olan da sabun köpüğü gibi uçup gidiyor. Anderson’ın “Moonrise Kingdom”ı gibi, keşke filmin onlu yaşlarındaki karakterlerine yönelseymiş Burton da. Hiç olmazsa daha inandırıcı ve dokunaklı bir aşk hikayesi izlemiş olurduk.

Kaybedenler oteli

TARİH:  Haziran 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

RUHLAR OTELİ

Yönetmen Ti West imzası taşıyan ‘Ruhlar Oteli’ adlı filmin hikâyesinde hemen hemen önemli hiçbir şey olmamasına rağmen, karakterlerin diyaloglarını, birbirleriyle ilişkilerini, iyi oyunculukların da katkısıyla merakla izleyebiliyorsunuz. Ama hayalet hikâyesi hiç açığa kavuşmuyor.

“Ruhlar Oteli” kapanmak üzere olan bir otelde geçiyor. Çoğu oda boşaltılmış, ikisi hariç çalışanların çoğuna yol verilmiş, tek tük müşterisi kalmış bir otel. Burada iki genç, biri erkek, diğeri kadın görevli her işi yapmaktalar. Ölmekte olan bir otelde, işsiz kalmak üzere olan iki genç insan… Claire otelde intihar eden bir genç kadının hikâyesinden çok etkilenmiş. Genç kadın nişanlısı tarafından terk edilince, otelin bir odasında kendisini asmış. Ama olayın duyulması halinde müşteri kaybetmekten korkan otel idaresi, kadının bedenini günlerce bodrumda saklamış. Claire bu kadının ruhunu otelde aramayı kafasına takmış. İş arkadaşı Luke ise Claire’le birlikte olmak istiyor ve Claire’e ayak uyduruyor. Otele başka kaybedenler de geliyor. Kocasıyla kavgalı bir kadın, bir zamanlar ünlü olan bir aktris, balayını geçirdiği odada kalmak isteyen yaşlı bir adam. Yönetmen Ti West özellikle otelin iki genç çalışanını ilginç kılmayı başarıyor. Hemen hemen önemli hiçbir şey olmamasına rağmen, bu çıkmazdaki gençlerin diyaloglarını, birbirleriyle ilişkilerini, iyi oyunculukların da katkısıyla merakla izleyebiliyorsunuz. Ama hayalet hikâyesi hiç açığa kavuşmuyor. Gördüklerimiz yoksa Claire’in hayali miydi? O da belli değil. Film büyük bir tatminsizlik duygusu vererek bitiyor, gayet iyi ilerlemiş olmasına rağmen.

Mutsuz ve tehlikeli

TARİH:  30 Haziran 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

FAUST
Sokurov, dörtlemenin son filmi olan Faust, kolay izlenen bir film değil. Baş döndürücü bir olaylar silsilesi halinde akıyor. Fakat, gerçekten de garip, açıklanması zor bir rüya gibi insanın aklında kalıyor. Zaten rüyaya benzerlik de Sokurov filmlerinin temel özelliklerinden biri

“Faust”un yönetmeni Sokurov’un sineması tarifi en zor sinemalardan biri. Birçok eleştirmen Sokurov’u ele alırken ne olduğundan çok ne olmadığına odaklanıyor ya da tahminen ne dediğini anlatmaya çalışıyor. Yine de yönetmenin bazı karakteristik özellikleri var elbette. Anamorfik (biçimlerin çarpıtıldığı) görüntüler Sokurov’un alamet-i farikalarından biri mesela.

Sokurov’un sinemaya 1978’lerde başlıyor. Eski sosyalist ülkelerden komünist bir yönetmen çıktığı görülmüş, duyulmuş şey değildir. Ken Loach gibi Troçkist komünistler, Fernando Solanas gibi ulusalcı solcular hep kapitalist ülkelerden çıkar. Sokurov da eski Sovyetler birliğinde doğan (1951) bir aydın olarak, geleneğe uymuş ve sıkı bir anti-komünist olarak safını almış. Bu durum Sokurov’un istediği eğitimi almasını ve filmler üretmesini engellememişse de bu filmleri gösterime sokması hayli sorunlu olmuş. Rusya’da artık sosyalizm değil vahşi kapitalizm var ama Sokurov için değişen pek bir şey yok. Yine filmlerini görece kolay bir biçimde finanse edebiliyor (çünkü Sokurov’un Putin’le arası çok iyi) ve filmlerini ülkesinde yine gösteremiyor. Hatta 2004 yılında Rus Film Akademisi’nin “Güneş”i yılın en iyi filmine aday göstermesine, Rus halkının Sokurov adını bilip, çektiği filmleri bilmemesini doğru bulmadığı için reddetmişti. “Filmlerim ne televizyonda ne de sinemalarda gösterilmiyor, onun yerine ticari Amerikan filmleri her yeri işgal ediyorsa, varsın “Güneş” aday olmasın” demişti. Sistemler değişse de bazı şeyler aynı kalıyor.

BİR MÜZİSYENİN KEŞFİYLE SOKUROV
Sokurov’un ismine dünya kamuoyu, beklenmedik bir sanatçının yazdığı bir yazı vesilesiyle aşina oldu. Bu isim rock müzisyeni Nick Cave’den başkası değildi. 29 Mart 1998’de Nick Cave, Independent gazetesinin Pazar ekine “Başından Sonuna Kadar Ağladım, Ağladım, Ağladım” başlıklı bir yazı yazdı. Nick Cave ciddi bir sanat tarihi, sinema ve psikoloji bilgisine sahip olduğunu kanıtlayan bu yazıda “Ana ve Oğlu” filminden yola çıkarak Sokurov’un sinemasının belli başlı özelliklerini saptıyordu. Neydi bu özellikler? Öncelikle Sokurov sineması resim sanatıyla doğrudan bir ilişki içindeydi. Filmin her karesi, Alman Romantik ressamlarından Caspar David Friedrich’in (ki Tarkovski’ye de ilham vermiştir) puslu manzara resimlerini çağrıştırıyordu. Diyaloglar çok da anlamlı değildi, daha çok atmosfer ve yaşanan anın duygusu ön plandaydı. Filmde pek bir şey olmuyordu. Ölmekte olan yaşlı bir kadınla oğlu bir eve gidiyorlar, oğul annesine yemeğini yediriyor, saçlarını tarıyor, sonra çıkıp biraz dolaşıyordu. Geldiğinde annesini ölmüş buluyordu. Ölenin hikâyesini değil; kalanın, yasa bürünenin duygusunu anlatmıştı Sokurov. Nick Cave’in müzisyen kimliğinin dışına çıkıp, sinema eleştirmenliğine soyunmasıyla, Sokurov adı çok geniş bir kitle tarafından duyuldu. Yönetmen yine ölmekte olan iki insanın bu kez bir baba ve oğlunun hikâyesini de “Baba ve Oğlu”nda (2003) anlatacaktı. Yönetmenin ilham kaynağı ressam bu kez Turner’dı. Sevgi eksikliği değil de, sevgi çokluğunu anlattığı bu iki filmlik dizi “İki Erkek ve Bir Kız Kardeş” filmiyle bir üçlemeye dönüşecek önümüzdeki yıl.

SANAT BİTMİŞ BİR BİNADIR
Sokurov, üçlemeleri, dörtlemeleri seviyor. Aile üçlemesi nasıl ardı sıra çekilen filmlerden oluşmadıysa, güç dörtlemesi (tetraloji) de birbiri ardına çekilen filmlerden oluşmadı. “Ana ve Oğlu”nu şaşırtıcı bir şekilde Hitler’in hayatından bir kesit sunan “Moloch” izledi. Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” ya da “banalliği” kavramı etrafında örülmüş gibi duran bu filmi, Lenin’in son günlerini anlatan “Taurus” takip etti. “Politika ve tarih beni ilgilendirmiyor” diyen Sokurov’un derdi, güçlü tarihsel kişilikleri basitlikleri içinde anlatmak, bir tiyatroya dönüştürdüklerini düşündüğü hayatlarını sergilemekti. Ama bireyi tarihsel ve toplumsal çevresinden soyutlayarak ne kadar anlatabilirsiniz? Zeki Demirkubuz “1001 Gece Masalları”nda söylenecek her şey söylenmiştir derken, Sokurov “İncil”de anlatılacak bütün hikâyelerin anlatıldığını söyler. Sanatta yenilik imkânsızdır. Sanat bitmiş bir binadır. İçine yeni bir sanatçı girebilir ama binada yapılabilecek yeni bir şey yoktur.

İKİ FAŞİSTİN ARASINDA BİR DEVRİMCİ
Bu görüşlere bir yere kadar katılmak bence de akla yatkın. Nihayetinde Ödipal karmaşa gibi bir kavram da benzer bir biçimde, antik çağlardan beri aynı trajedilerin yaşandığına işaret eder. Fakat Sokurov’un, gücün doğasına dair yaptığı “sinematik tetralojisinde” Hitler’i, Lenin’in, Lenin’i de Japon İmparator Hirohito’nun izlemesi, epey bir politik şuursuzluğa işaret ediyor. İki faşistin (Hitler ve Hirohito) arasında bir devrimci (Lenin) var ve Sokurov hepsini aynı kefeye koyuyor, hepsini “hayatlarının kumarını kaybeden büyük kumarbazlar” başlığı altında birleştiriyor.

ANONİM BİR HALK HİKÂYESİ
Dörtlemenin son filmi olan Faust, Sokurov’un bugüne kadar sinema festivallerinde elde ettiği en büyük başarıyı yakaladığı filmi oldu. Faust’un Venedik’te Altın Aslan’ı kazanmasına hayret edenler olduğu gibi, jüri başkanı Darren Aronofsky gibi hayatlarının, bu filmi seyrettikten sonra değiştiğine inananlar da var. “Faust” anonim bir halk hikâyesi aslında. Yazılı ilk versiyonları 1587’ye uzanıyor. Christoph Marlow 1593/4’te “Doktor Faustus” adlı eserini yayımlıyor. Filme temel teşkil eden eser ise, yaratım süreci Johann Wolfgang von Goethe’nin neredeyse bütün hayatına yayılan ve 1832’de tamamlanan meşhur “Faust”u. Sokurov’unki serbest bir uyarlama, Goethe’nin eserinin daha çok ilk bölümüne dayanıyor ve gayet iyi bilindiği gibi, Doktor Faust’un çıkar elde etme (filmde cinsel bir çıkar söz konusu) karşılığında ruhun şeytana satılmasını anlatıyor. “Faust”un, Sokurov’un genel çizgisinden farklı bir yanı var, o da filmin çok yoğun diyalog içermesi. Kolay izlenen bir film değil “Faust”, baş döndürücü bir olaylar silsilesi halinde akıyor. Fakat, gerçekten de garip, açıklanması zor bir rüya gibi insanın aklında kalıyor. Zaten rüyaya benzerlik de Sokurov filmlerinin temel özelliklerinden biri. Dörtlemenin özünü Sokurov, şöyle ifade etmiş: ‘Kötülük yeniden üretilebilir bir şeydir ve Goethe bunu şöyle formüle etmiştir: “Mutsuz insanlar tehlikelidir”’ Hayatında hiç komedi filmi yapmamış ve gülümseyen bir resmine pek de rastlanmayan Sokurov için de aynı şey söylenebilir belki.

(Bu yazının bir versiyonu Milliyet Sanat dergisinin Haziran 2012 tarihli sayısında çıkmıştır)

Lübnan’dan Vizontele Manzaraları

TARİH:  7 Temmuz 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Peki Şimdi Nereye?

Nadine Labaki’nin adını Karamel (2008) adlı filmiyle tanımıştık. Lübnanlı yönetmen, bir arkadaşıyla birlikte yazdığı filmde başrollerden birini de üstlenmişti. On parmağında on marifet olan Labaki daha ilk filmiyle Cannes’da boy göstermiş ve çok da beğenilmişti (her açıdan beğenilmişti çünkü Labaki çok da çekici bir kadın). “Karamel” ki bu sözcük filmde aslında bildiğimiz ağda için kullanılıyor, Lübnanlı bir grup kadının aşklarını anlatıyordu. Kadınlar bir güzellik salonunda çalışıyor ya da buluşuyorlardı. Filmin, Lübnan deyince akla ilk gelen şey olan “savaş”la hiç alakası yoktu. Ortadoğu’da savaş dışında da bir hayat var! “Karamel” bunu göstermesi açısından da ferahlatıcıydı doğrusu.

“Peki Şimdi Nereye?” aynı hafifliği, tazeliği ve kadın bakış açısını dinsel fay hatlarına taşımak istemiş. Bu kez ne yazık ki Labaki o kadar başarılı değil. Film küçük bir köyde geçiyor. Köyün hangi ülkede olduğu belli değil. Zaten film daha ilk sahnesiyle gerçekçilikle çok da işi olmadığını ilan ediyor.  Bu ilk sahnede bir grup kadını bir tür ‘yas’ dansı yaparak yürürken görüyoruz. Sonra köy ahalisini tanıyoruz. Köyde iki dinin mensupları bir arada yaşıyor:  Hıristiyanlar ve Müslümanlar. Yılmaz Erdoğan’ın “Vizontele”sini fazlasıyla andıran ilk sahnelerde köye televizyonun gelişini ve ilk gösterimleri izliyoruz. Fakat televizyonla birlikte, ülkedeki çatışmalardan da haberler gelmeye başlıyor. Kadınlar erkeklerin çatışma haberlerinden etkilenmemesi için televizyonun kablolarını gizlice koparıyorlar ve yayını engelliyorlar (akla yine Vizontele’de kötü haber getiren televizyonun gömülmesi geliyor).  Köyün erkekleri ise her an parlamaya hazırlar. Kiliseye ve camiye gelen her hasardan derhal diğer taraf sorumlu tutuluyor. Oysa ne köyün imamı ne de rahibi çatışmadan yana. İki din adamı da barış için ellerinden geleni yapıyorlar. Kadınlar zaten başından beri barıştan yanalar. Kadınlar hatta köye Ukraynalı dansçı kızlar getiriyorlar ki köyün erkeklerinin dikkati dağılsın ve savaşmayı düşünmesinler.

Fakat yine de ülkede yaşanan trajedi köye de yansıyor. Kadınlar yine de erkeklerin savaşmasını engellemeyi başarabilecekler mi sorusunun cevabı, filmde.

Labaki bu filmde ağır bir konuyu hafif ve feministten çok feminen bir yaklaşımla ele almış. Gerçekçi olmasa da gerçek sorunlardan, dinsel çatışmalardan söz ediyor film. Bunu yaparken de Lübnan’daki iç savaşı nerdeyse tek bir nedene indirgiyor: Erkeklerin testosteron hormonuna! Erkek varsa savaş var yani. Filmdeki kadınların tümü ise ‘kan kusup kızılcık şerbeti içtim’ diyen türden. Barış için yapmayacakları yok. Oldukça zorlama bu bakış açısı sonuçta yürümüyor. Labaki ya hafif konularına geri dönmeli ya da ufkunu biraz açmalı.

Babanın Davasıyla Büyümek

TARİH:  14 Temmuz 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Olmak İstediğim Yer

Paolo Sorrentino’nun 2011’de Cannes’da Altın Palmiye için yarışan filmi nihayet vizyona girdi. Ama filmin gecikmesi, sadece bize özgü değil. ABD ve Birleşik Krallık’ta da görece geç vizyona girdi “Olmak İstediğim Yer” (OİY). Bunun nedeni filmin kimi yapısal sorunları. OİY’nin kahramanı Cheyenne (Sean Penn)adlı emekli bir rock şarkıcısı. İki hayranı intihar edince, suçluluk duygularıyla sahnelerden elini ayağını çekmiş olan Cheyenne yine de eskisi gibi makyaj yapmayı ve eskisi gibi giyinmeyi sürdürüyor (Cure’un solisti Robert Smith model alınmış). Ellili yaşlarına gelmiş bir adam için hüzün verici bir durum. Yetişkin olamamış bu adamın Jane (Frances McDormand) adında bir karısı var. İkili biraz MTV dizisindeki Osbourne’ları hatırlatıyorlar. Çiftin Dublin’deki hayatları ve ilişkileri filmin bir yere oturmayan ve yapısal sorun yaratan yanı. Bu sorunu çözmek için filmin Amerikan versiyonuna bir dış anlatıcı ses eklenmiş.

Film Cheyenne’in babasının sağlığı hakkında kötü haberi alıp ABD’ye göç etmesiyle yön değiştiriyor. Babasını kaybeden Cheyenne, onun davasını miras alıyor ve II. Dünya Savaşı sırasında babasına kötülüğü dokunmuş bir Nazi subayını aramaya başlıyor. Bu süreç, babasıyla iyi bir ilişki kuramamış ve hep çocuk kalmış Cheyenne’in babasının yerine geçerek büyümesini sağlıyor…

Filmin müziklerini benim en sevdiğim şarkıcı/besteci/aktör  Will Oldham (Bonnie Prince Billy adıyla da bilinir) David Byrne’le (eski Talking Heads) birlikte yapmış. Byrne’ün çok enteresan bir konser kaydı da var filmde. Film adını zaten bu kayıtta yer alan şarkıdan, “This Must Be the Place”den alıyor. OİY iyi müziği ve iyi oyunculuklarıyla seyredilmeye değer bir film. Ama dediğim gibi, yapısal sorunları da var.

Şehir doktoru ile taşra doktoru

TARİH:  21 Temmuz 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Barbara
Berlin Film Festivali’nin 2011’deki Altın Ayı sahibi filmi “Bir Ayrılık”, başka şeylerin yanı sıra ülkeyi (anayurdu) terk etmek ve etmemek arasında kalan İranlı bir çifti anlatıyordu. Berlinale’de 2012’de yarışan ve Christian Petzold’a en iyi yönetmen ödülü kazandıran Barbara’nın filme adını veren kahramanının da derdi ‘Bir Ayrılık’ın kadın kahramanı Simin’le aynı: Ülkesini, (bu durumda) Doğu Almanya’yı terk etmek. İki filmin de erkek kahramanlarının kendi ülkelerinde kalmaktan yana olması, bu benzerliği artırıyor. Ama bu tematik benzerlik dışında iki film tamamen ayrı yapıdalar.

Barbara’yı ilk kez Berlinale’de seyrettiğimde az etkilemiştim, ikinci kez İstanbul’da seyrettiğimde filmi çok daha fazla beğendim. Hatta bence “Berlinale”yi, Barbara’nın kazanması doğru olurdu. Fakat filmin ilk izleyenlerine, hele Alman olmayanlara çıkardığı zorluklar var. Bunu hem kendimde, hem de başkalarında gözlemledim. Kimi kimlikler bulanık kalabiliyor, kimi niyetler net anlaşılamayabiliyor. Barbara’nın birinciliğini bu tip sorunları da engelledi.

Barbara (Nina Hoss), Doğu Almanya’lı bir doktor. Batı’ya geçmek istediği ve pasaport başvurusunda bulunduğu için başkent Berlin’den küçük bir taşra kasabasına sürgüne gönderiliyor. Barbara’nın belli bir politik görüşü olduğuna dair bir fikrimiz film boyunca oluşmuyor. Barbara sadece nefret ediyor: sistemden, düzene ayak uydurmuş insanlardan, taşralılardan. O kendisini muhtemelen daha fazlasına layık gören, burnu oldukça büyük, asosyal biri. Ama Barbara’nın kendini layık gördüğü şey ne? Bundan kendisi de emin değil.

Barbara geldiği kasabada Andre adlı bir doktorla çalışmaya başlıyor. Andre ne kadar sıcaksa Barbara o kadar soğuk. Barbara, Andre’nin kendisi hakkında raporlar tutmakta ve bunu polise sunmakta olduğundan emin. Ve haksız da değil. Ama Andre de bir apparatchik’ten (eski sosyalist sistemlerin “bekçi Murtazaları” için kullanılan bir sözcük) ibaret değil. Son derece derin bir sorumluluk bilinci olan biri o. Düzenle sorunları var ama bu onun insanlara yardım etme idealini hiçbir biçimde engellemiyor. Hatta onun da taşrada olması bir nevi sürgün. Barbara’nın alaycı bir şekilde, “çiftçiler ve işçilerin emeği sayesinde okuduk, şimdi borcumuzu ödemeliyiz” şeklinde, parti sloganlarını tekrarlamasını “yanlış da sayılmaz” diye cevaplıyor. Andre her şeye rağmen acılaşmamış ve asosyalleşmemiş. Aslında Barbara’nın da insani duyguları işi söz konusu olduğunda canlanıyor. Stella adlı asi bir kız, çalışma kampından kaçıp, ormanda keneler tarafından ısırılmış ve menenjit olmuş halde hastaneye getirilince Barbara’nın sıcak ilgisi ve üst düzey doktorluğuyla sağlığına kavuşuyor. Andre de farklı değil. O da beyin kanaması geçiren bir çocuğu benzer şekilde tedavi ediyor. Barbara’nın cinsel açıdan da soğuk olmadığını Batı Alman sevgilisiyle buluşmalarında görüyoruz. Bu buluşmalar sevişmeden ibaret kalıyor genelde. Fakat bir buluşma, Barbara üzerinde bence kırılma noktası oluyor. Sevgilisi Barbara Batıya kaçabilirse, çalışmadan yaşayabileceğini çünkü kendisinin yeterli miktarda para kazandığını söylüyor. Bu mu Barbara’nın istediği? Evde oturmak ve alışveriş kataloglarından tüketim malzemesi seçmek mi? Hayatının anlamı ne? Kapitalizm ona aradığı şeyi sunacak mı? Peki ya taşrada gözetim altında, yokluk içinde, bürokratik ve kuşkuya dayalı bir sistem çekilir mi? Yönetmen Petzold filmle ilgili görüşünü yazarken Anna Seghers’den şu cümleyi alıntılamış: “Geçmişini kaybeden, geleceğini de kaybeder”. Barbara’nın seçimi geleceği kazandıracak mı yoksa geçmişiyle birlikte geleceğini de mi yok edecek?

“Barbara” filmi kolaycı çözümlere yanaşmıyor. Çözüm Batıda demiyor, Doğuyu sert biçimde eleştirirken.

“Barbara”nın senaryosunun içerdiği zenginliğe hayran kalmamak mümkün değil. Oyunculuklar çok iyi, özellikle Andre rolünde Ronald Zehrfeld çok başarılı. Nina Hoss zaten Berlin’den en iyi kadın oyuncu ödülü almış usta biri. Bence “Barbara” yılın en iyilerinden ama bunu ilk izleyişimden sonra söylemezdim.

Caz Festivali’nin Vaiz Pop Starları: Morrissey, Antony ve Badu

TARİH:  23 Temmuz 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bre Morrissey, senin hiç olmazsa Saddam Hüseyin’in şeytanileştirilmesinden sonra yaşanılanlar hakkında fikrin yok mu? Irak’ın işgalinden ve halkın yaşadığı cehennem azabından haberdar değil misin? Nasıl Suriye işgali değirmenine su taşırsın?

Morrissey ve ekibi Açıkhava’da sahneye çıktıklarında çoktan yorulmuştuk. Yerim arkalardaydı. Sahnede 45 dakika kadar yüzünü uzak olduğumdan seçemediğim Kristeen Young adlı genç bir şarkıcı tek başına çaldı, söyledi. Bütün bu süre içinde hâlâ yerlerine oturamamıştı kalabalık, dolayısıyla haybeye verilen bir konser havası egemendi sürece. Ardından nostaljik videolar filan derken saat 10’u bulmuştu.

Sahnedeki davulların üzerindeki Türk bayrakları dikkat çekiciydi. Ve sonra Moz (Morrissey) sahneye çıktı elinde bir Türk bayrağı taşıyarak ve mealen “Egemenlik Milletindir” diyerek. Grubun erkek elemanları tek tip kırmızı t-shirt’ler giymişlerdi. T-shirt’lerde bir şey yazıyordu ama oturduğum yerden seçemiyordum ne yazdığını. Ve sonra içimde söndüğünü sandığım bir şey “How Soon Is Now”ı çalmaya başlamalarıyla alev alev yanmaya başladı. Ne muhteşem bir şarkıydı bu, ne muhteşem bir müzikti. Açıkhava’da bu kadar iyi ses düzenine tanık olmamıştım belki. Her enstrüman tek tek seçilebiliyor, Moz’un vokalleri katiyen orkestranın altında ezilmiyordu. Moz’un eski grubu The Smiths gelmiş geçmiş en iyi, en iyi orijinal pop/rock gruplarından biridir. Gelmiş geçmiş en güzel şarkılardan bazıları onlara (Johnny Marr ve Steven Morrissey) aittir. Benim de Express dergisindeki ilk yazılarımdan biri The Smiths’in “Greatest Hits Vol.I” kasetine dairdi. Kaçırmayın bu kaseti demeye çalışmıştım.

Bu muhteşem konseri arkadan izlemeye daha fazla dayanamayıp önlere gittim. Gitmez olaydım… Kırmızı t-shirt’lerin üzerinde ne yazdığını okuduğumda gönül gözüme ve kulağıma bir perde indi ki bir türlü bir daha kaldıramadım. T-shirt’lerin üzerinde “Assad is Shit” yazıyordu. Yani “Esad Boktur” ya da pisliğin tekidir…
Neden sahneye her baktığımda bu ilkel ve düzeysiz hakareti okumak zorunda olayım?

Neden Morrissey grup elemanlarına müsamereye çıkmış çocuklar gibi, kendi görüşlerini taşıyan propaganda t-shirt’leri giydirir? Bu o müzisyenlere de saygısızlık değil mi? Bu onların görüşü olamaz, Morrissey ne giydirirse onu giyiyorlar belli ki. Başka konserlerde de kraliyet ailesinin üyelerine yönelik “William ve Kate’ten Nefret Ediyoruz” ve New Musical Express dergisine yönelik “NME is Shit” t-shirtleri giydirtmişti ekibe. Bu müzisyenlerin kişiliği yok mu ki Morrissey’in billboard panoları gibi dolaşıyorlar?

Bre Morrissey, senin hiç olmazsa Saddam Hüseyin’in şeytanileştirilmesinden sonra yaşanılanlar hakkında fikrin yok mu? Irak’ın işgalinden ve halkın yaşadığı cehennem azabından haberdar değil misin? Nasıl Suriye işgali değirmenine su taşırsın? İstiyorsan kendi ülkenin başbakanı Cameron için yaz o yazdıklarını. Ama hazretin Cameron’a yönelik bildiğimiz tek eleştirisi hayvan haklarına dair oldu bugüne kadar.

Hayvan hakları demişken Moz’un hayvanlara eziyet ettiğini düşündüğü Çinliler için “Çinliler’in aşağı bir türe ait olduklarını düşünmeden edemiyorum” demişliği vardır. NME dergisi Moz’a yönelik ırkçılık suçlamalarının hesabını mahkemede verdi ve özür dilemek zorunda kaldı. Ama maalesef Moz’un ırkçı olmadığını söylemek mümkün değil.
İşte bu düşüncelerden kurtulamadım, konser boyunca. Oysa Morrissey hakikaten formdaydı, Smiths’ten çaldığı şarkılar muhteşemdi (solo dönemi beni o kadar ilgilendirmedi hiç). Seyirci de, orkestra da, ses düzeni de süperdi. Ama işte böyle… Keşke yerimden hiç ayrılmasaymışım.

Caz Festivali’ndeki bir diğer konserde Antony de Açıkhava’da az vaaz vermedi. “Gay’leri seviniz, sevdiriniz; her şey daha iyi olacak, bakın SSCB çöktü, Berlin Duvarı yıkıldı” falan gibi vaazlar Antony’nin sevimliliği ve çocuksuluğu olmasa çekilmezdi.

Festivalin soul’cusu Erykah Badu ise bizim “Kadirizm”ize nazire yapmak istermiş gibi “Baduizm” diye bir albüm yapmış bir hatundur. Onun t-shirt’ünde ise çok anlamlı bir cümle vardı “Ben bir mülteciyim!”. Helal olsun soul sister’ımıza (ruh/soul müziği kardeşimiz) dedik. Her şarkısının sonunda derin anlamlar içerdiğine emin olduğumuz ama bu anlamları bilemediğimiz bir göğü selamlama hareketi yapması ve güneş tanrıçası halleri kabulümüzdür.
Ama en iyi pop/ rock galiba vaaz vermeyen rock. Diyeceğini pes perdeden, slogana indirgemeden verebiliyorsan en büyük sensin. Yoksa bir gün U2’nun solisti Bono gibi söylediklerinin yuhalandığına tanık olabilirsin. Söylemedi deme Morrissey!

One Love’a ise gitmedim. Ama yaşananlar için bir şey söylemek isterim. Eğer Sivas’ta 1993’teki Pir Sultan Abdal Şenliği gerici kalabalıkça engellendiğinde, devlet şenlikçilere sahip çıksaydı, o katliam yaşanmazdı. O katillerin çoğu özgürce yaşayıp, evlerinde ölmeselerdi bugünlere gelmezdik. Artık, Aya İrini’den, Tophane’ye, Ramazan’dan, Üç Aylara bir yasaklar listesi var hayatımızda. Dahası da sırada bekliyor. İf’in “gökkuşağı filmleri” bölümü hedefte. Zaferleriyle coşuyor ve daha fazlasını istiyorlar. Her şeye egemen olmadan rahatlamayacaklar. Biz ne yapacağız?

Zengin Weyn ile fakir Beyn

TARİH:  28 Temmuz 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

KARA ŞÖVALYE YÜKSELİYOR
Zengin Weyn ile fakir Beyn

Batman serisi, baştan söyleyeyim, bana hiçbir zaman cazip gelmedi. Zaten süper kahraman filmleriyle, blockbuster’larla genelde aram iyi değildir. Hollywood’un bu işleri, hem çok para kazanmayı hem de propaganda yapmayı hedeflerler. Hemen hemen her zaman böyledir bu. Batman farklı mı?

Nihayetinde değil. İlk iki filmin (Christopher Nolan yönetimindeki ilk iki filmi kastediyorum) konuları hafızamda pek de canlı değil. Batman Başlıyor’da Bruce Wayne’in (Brus Weyn okunur), Batman’e nasıl dönüştüğünü izlemiştik. Yetim kalan bir çocuk olan Wayne, El Kaide’yi hatırlatan ve kesinlikle Arap çağrışımlı bir adı olan bir liderden (Ras El Gul) eğitim almış, El Gul’un, kendi memleketi olan Gotham kentini yok etmeyi planladığını öğrenince de El Gul’un Gölgeler Birliği’ni yok etmiştir. Bruce Wayne, “Kara Şövalye” adlı ikinci bölümün sonunda, halkın, iyi insanlarca yöneltildiğine dair inancını zedelememek için, “kötü” bir yönetici olan Dent’in imajını korumuş, kendisinin yani Batman’in suçlu gibi görünmesine izin vermiştir. Wayne’in çok zengin bir adam olduğunu, şirketlerinin tıpkı Demir Adam adlı diğer Hollywood süper kahramanı gibi silah ürettiğini belirtmek gerek.

Nolan’ın Batman’leri hep bir şekilde bugünlere gönderme yaparlar. İlk bölümde bu 11 Eylül ve El Kaide şeklinde kendisini göstermişti. Nolan’ın Batman’ini diğer benzerlerinden ayıran belki şöyle bir özelliği olduğundan söz etmek mümkün. İyilerin epey bir kötü tarafı, kötülerin de epey bir mazlum tarafı var. Ama sonuç değişmiyor: Sonuçta Batman’in koruduğu insan hayatı ve yozlaşmış yanları da olsa düzendir. Nefretlerinin ya da sistem eleştirilerinin haklı yanları olsa da kötülerin nihai hedefi ise insan hayatını yok etmek ve kaostur. Arkasında durulabilecek bir alternatifleri, önerileri yoktur yani.

Kara Şövalye Yükseliyor’un (KŞY) gönderme yaptığı günümüz Amerikan gerçeği ise Occupy Wall Street hareketleriyle başlayan ve “sömürülen yüzde 99, sömürgen yüzde 1’e karşı” şiarıyla hareket eden oluşumlar. İçinde bulunduğumuz büyük ekonomik kriz, finans sektörüne görece az zarar verdi çünkü sistem tarafından korundu. Ama halk, yani yüzde 99 büyük zarar uğradı.

Bu kez Wayne, kendi kimliğinde bütün kapitalist sınıfı eleştiren bir sevimli ve çekici hırsız kadından azar işitmekle kalmıyor hem de “iktidar halka” diyen örgütlü bir terörist çeteyle uğraşmak zorunda kalıyor. Bu çetenin askeri kolunun başında ise kendisi gibi maske taşıyan ve kendisine çok benzer bir adı olan Bane (Beyn okunur) var. Bane New York borsasını basınca, bir çalışan ona “burada çalınacak para yok ki!” diyor. Bane’in cevabı filmdeki en anlamlı cümle oluyor : “O zaman siz burada ne arıyorsunuz?”

Bane ve ekibi bir süreliğini kenti ele geçirince iyi hiçbir şey yapmıyorlar. Yağma, sonucu baştan belli düzmece duruşmalar ve vahşet şehre egemen oluyor. Bane önderliğindeki yüzde 99 bunu yapmakla yetinmiyor, bütün şehri imha edecek bir nükleer bombayı da harekete geçiriyor.

Bane’in acıklı bir hikayesi var ama ona sempati duymamız yine de mümkün gözükmüyor. Filmin izlemesi en keyif veren karakteri sıfatı konmayan “Kedi Kadın” Selina. Anne Hathaway filmdeki tek sıcak şey. Christian Bale, Bruce Wayne’de her zamanki donuk, Tom Hardy’yi Bane’in maskesi ardında seçmek mümkün değil . Maskeler, Örümcek Adam’dan sonra, yine gücün sembolü olarak karşımıza çıkıyorlar. Filmin başlarında Bruce Wayne ile Selina’nın karşılaşması ve bu karşılaşma sırasında Selina’nın, Wayne’in annesinin kolyesini takıyor oluşu, Wayne’in anne aşkını ne kadar harekete geçiriyor bilemeyeceğim ama Wayne sonuçta galiba abayı yakıyor. Keşke Wayne ve Selina hakkında daha çok şey bilebilseydik. Kasvetli KŞY’yi seyrederken ben sıkıldım, sizi bilmem.

Delhi’de Türkiye sinemasının gövde gösterisi

TARİH:  11 Ağustos 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

12. OSİAN’S CİNEFAN FİLM FESTİVALİ
Delhi’de Türkiye sinemasının gövde gösterisi

Yeni Delhi’nin Osian’s Cinefan Film Festivali iki yıl ara vermişti. Bu yıl 12’incisi düzenlenen festivalin dönüşü gerçekten görkemli oldu. Hem filmler çok iyiydi, hem de çağrılan konukların niteliği. Ayrıca çok da iyi ağırlandığımızı söylemeliyim. Hindistan Türkiye sinemasıyla hep çok yakından ilgilendi. 11. Osian’s’da da hem ana yarışmada hem de kısa film yarışmasında Türk filmleri vardı. Bu yıl katılımımız da aldığımız ödüller de bir önceki festivali aştı.

Festivale BirGün’ün iki yazarıyla birlikte katıldığını söyleyebiliriz. Birisi malum, bendeniz, diğeri ise İranlı yazar, düşünür Hamid Dabaşi’ydi. Hamid Dabaşi Hint Filmleri Yarışması’nın jürisindeydi . BirGün’den geldiğimi duyunca eski bir arkadaşıyla karşılaşmış gibi sevindi  ve gazetemizi “ilerici ve çok önemli  bir gazete” diyerek methetti. Bilindiği gibi Dabaşi’nin yazıları bir dönem gazetemizde yayımlanıyordu. Dabaşi, İran sinemasının en önemli araştırmacılarından biri ve 20’den fazla kitabın yazarı. Şu sıralarda New York’ta Columbia Üniversitesi’nde görev alıyor. Dabaşi’nin sinema; İslam ve İran toplumu üzerine Türkçeye çevrilmiş eserleri var. Aynı jüride yine eserleri Türkçeye çevrilmiş Afgan kökenli yazar Atiq Rahimi, belgeselci Sonia Herman Dolz ve Filistinli yönetmen Annemarie Jacir gibi önemli isimler vardı.

Ana yarışmada da yine ünlü isimler jürideydi. Venedik Film Festivali’nin eski, Roma Film Festivali’nin yeni başkanı Marco Mueller, İranlı yönetmen ve oyuncu Ali Mosaffa (ki kendisi “Bir Ayrılık”ın yıldızı Leyla Hatami’nin de eşi oluyor), Coppola’nın Dracula’sı gibi önemli korku filmlerinin senaryosunda imzası olan James V Hart gibi isimler vardı. İlk Filmler Yarışması’nın jürisinde Hüseyin Karabey ile birlikte filmleri Berlin ve Venedik gibi büyük festivallere katılan Koreli Jeon Kyu-hwan ve Hintli Gurvinder Singh; Fipresci jürisinde ise FIPRESCI’nin genel sekreteri Klaus Eder bulunuyordu.

YERALTI VE TEPENİN ARDIN’DA SÜRPRİZ YOK
Bizim filmlerimizin aldığı ödülleri veren isimler yabana atılır isimler değildi yani. “Yeraltı”nın (İngilizce isim olarak “içerisi” anlamına gelen “Inside” seçilmiş”) hem Marco Mueller’in hem de Ali Mosaffa’nın çok beğendiğini biliyorum. Mueller, Demirkubuz’dan övgüyle söz etti ve filmin daha uzun bir versiyonunu izlemiş olduğunu ve şimdiki halini çok daha fazla beğendiğini belirtti. Mueller, Venedik Festivali’nin başkanıyken Demirkubuz’a filmi biraz kısaltmasını önermiş ama Demirkubuz kabul etmemiş. Demirkubuz sonradan yapacağı bu değişikliği, Mueller önerdiğinde yapmış olsaymış, kim bilir, belki de Venedik’te yarışmış olacakmış. Sonuçlar açıklandığında “Yeraltı”nın birinciliği sürpriz olmadı. Fakat burada bitmedi. Emin Alper’in “Tepenin Ardı” da İlk Filmler Yarışması’nda büyük ödülü aldı. “Tepenin Ardı” zaten girdiği yarışmalardan hiç boş dönmüyor. Berlin’den iki ödülle dönen “Tepenin Ardı”nın Osian’s’dan aldığı ödül de sürpriz değildi.

SESSİZ VE OTOBÜS DE GÖZDE FİLMLERDEN
Aynı şey Cannes’da ve Akbank Kısa film Yarışması’nda birinci olana Rezan Yeşilbaş’ın “Sessiz”i için de geçerliydi. Bu kısa film de kendisini kanıtlamıştı, yeni bir ödülle başarısını taçlandırdı. Olgu Baran Kubilay’ın “Otobüs”ünün de Kısa Film Yarışması’ndan Mansiyon almasıyla bütün yarışmalara damgamızı vurmuş olduk, Hint Filmleri hariç! Diğer filmler hakkında daha önce yazmıştım, Otobüs’ten söz edeyim biraz. Oldukça iyi bir prodüksiyonu ve etkileyici bir hikâyesi var “Otobüs”ün. Bir otobüs içinde karşılaşan bir intihar bombacısı ve sakat bir gencin arasında kurulan iletişim ve insani yakınlaşmayı konu alıyor film. Ve hayatın değeri üzerine kısacık süresi içinde etkileyici bir mesaj veriyor.

CEVAPLAR SEYİRCİDE
Diğer ödüllere gelince:  Ana yarışmada yani Asya ve Arap Filmleri Yarışması’nda En İyi Yönetmen ödülünü Faslı Faouzi Bensaidi, “Satılık Ölüm” (Mort a Vendre) ile aldı. Üç arkadaş, her biri farklı gerekçelerle Tetuan kentinin en büyük mücevher dükkanını soymaya kalkarlar. Bu üç kaybedenin planları bekledikleri gibi gitmez ve sonunda kendi kaderleriyle baş başa kalırlar. En İyi Erkek ve En İyi Kadın Oyuncu ödülleri ilk kez Berlin’de gösterilen “Mütevazı Karşılama”  adlı İran filminin oyuncuları Mani Haghigi ve Taraneh Alidoosti’ye gitti. Berlin’den ve Karlovy Vary’den de ödülleri olan film bir kadınla bir erkeğin çuvalla parayı yoksul insanlara dağıtmaları ve bu sırada karşılaştıkları tepkiler üzerine kurulu. Çiftin bu parayı neden bulduğu ve neden dağıttığının net bir cevabı yok filmde. Belli ki parayla ve hayatla ilgili yaraları var, belki insanlarla da… Yaptıkları bir aşağılama mı, yoksa yardım mı? Cevabı seyirciye kalmış.

Yine Berlin’de yarışan bir film olan Edwin’in “Hayvanat Bahçesi’nden Kartpostallar” adlı filmi ise Özel Jüri Ödülü’nün sahibi oldu. Bu film, bir küçük kız çocuğunun hayvanat bahçesi içinde büyümesi, aşık olması ve nihayetinde kendine ait bir ev aramaya başlamasının fantastik boyutlar da içeren hikâyesiydi.
Hint Filmleri Yarışması’nın birinciliğini Ajay Bahl, “B.A. Pass” filmiyle aldı. Hem eleştirmenler hem de halk ödülü ilginç bir biçimde aynı filme gitti: Manav Kaul’un “Hansa”sı ilk filmler yarışmasında yer alıyordu ve iki ödülle birden onurlandırılmış oldu. Manav Kaul (Mani Kaul’la akraba değil) Hindistan’ın önde gelen tiyatro yazarlarından biri. Babalarının ölümünün ardından iki kardeşin hayata tutunma çabalarını anlatan film, umarım “bize yakın” bir festivale gelir.

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ’YLE ZENGİN BİR PROGRAM
“İfade Özgürlüğü” temasını seçen festivalde kendi ülkelerinde yasaklanmış birçok film gösterildi. Ömür boyu başarı ödülü bir film eleştirmeni olan Mısırlı Samir Farid’e verildi. Hintli yönetmen Mani Kaul’a özel bir bölüm ayrılmıştı ve yakın bir geçmişte kaybettiğimiz Kaul üzerine Marco Mueller bir seminer verdi. Japon devrimci film yönetmenleri Koji Wasamatsu ve Masao Adachi’nin filmleri de bir retrospektifin konusuydu.

Osian’s bunlarla sınırlı değildi ve daha birçok ilginç etkinlik ve film festivalde yer aldı. Indu Shrikent’in yönetimindeki festival Japon erotik sineması Pinku’lardan, Japon anarko-komünistlerine, küçük Estonya’nın büyük animasyon sinemasına kadar çok zengin bir programa sahipti. Bizde özellikle cinsellik alanında bu cesareti göstermek ne yazık ki giderek güçleşecek diye düşünüyorum. Mesela başrol oyuncusu Rii’ye Hint Filmleri yarışmasında en iyi kadın oyuncu ödülü kazandıran ve Tantrik seks kültürünü anlatan “Kozmik Seks” filmini bizde çekmek kolay değil. Bizde Tantrik seks kültürü olmadığından değil, tabii ki…

Festivalden bir gün kaçıp yakındaki Taj Mahal’i de ziyaret ettim. Gitmeden önce Hintli bir tarihçiyle kısa bir sohbetimiz olmuştu. Bana İngiliz emperyalizmi burada Müslüman bir imparatorlukla savaştı ve asıl düşmanı onlar olduğu için onlardan geriye bir şey bırakmadı demişti. Bu bilgiler ışığında baktığımda gerçekten de Topkapı Sarayı benzeri saraylar olan Kızıl Kale (Delhi’de) ve Agra Kalesi’nin adlarındaki kale acayipliği de anlam kazanıyor. Sanki burada sultanlar yaşamamış gibi… Taj Mahal ise bir türbe, bir Müslüman anıt mezarı. Mimarı da bir Türk’müş. Peki yakın zamanda dünyanın en güzel yapısı da seçilen bu türbenin bu niteliklerinin farkında mı insanlar? Hiç sanmıyorum. Tarihi galipler yazıyor ve istedikleri gibi çarpıtıyorlar. Taj Mahal’i saray, Delhi Sarayı’nı kale ve bunları Hindu yapıları sanan çok kişi vardır eminim. Hindustan’ın yani Hindisstan’ın (İngilizlerin ürettiği bir ad yine)eski adı Baharatmış. Adı gibi lezzetli bu diyarın sineması umarım bir gün bizim festivallerimizin de ilgisini çeker ve onların bize gösterdikleri teveccühü karşılıksız bırakmamış oluruz.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com