COSMOPOLİS Psikopatların kokusu

TARİH:  18 Ağustos 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Günümüzün belki de en önemli yönetmeni olduğunu düşündüğüm David Cronenberg, son filmi Cosmopolis’te karşımıza bu kez genç bir kapitalist portresiyle çıktı. Alacakaranlık dizisinde canlandırdığı vampir karakteriyle ünlenen Robert Pattinson, Eric Packer adlı bu genç borsacı zengini oynuyor. Vampirlerin yaşayan ölüler olması ve Packer’ın da duygusal anlamda bir ölü oluşu Cronenberg’e göre tamamen tesadüf. Ne Pattinson’ın ne de kendisinin geçmiş filmlerinin Cosmopolis’i yaparken bir önemi olmadığını, röportajlarında özellikle belirtiyor yönetmen. Ama yine de bu çağrışımdan kaçınmak imkânsız. Çünkü Cronenberg, Packer’ın filmde vaktinin büyük kısmını geçirdiği limuzinini, bir tabut olarak niteliyor. Vampirlerin gündüzleri tabutta uyudukları düşünülünce, bağlantı daha güçleniyor.

Packer, evet, mecazi anlamda bir vampir. Packer mütevazı bir geçmişi olan bir adam. Fakat daha  yirmili yaşlarını sürerken borsada yaptığı spekülasyonlarla trilyoner olmuş. Packer’ın bir gününü anlatan film aynı zamanda bir yol filmi. Ama yol filmlerinde olan, doğa manzaraları ya da değişik yerleşimler yok bu filmde. Her şey Manhattan’ın sınırlı bir bölgesi içinde geçiyor. Packer o gün çocukluğunda gittiği berberine gitmek istiyor. Çocuklaşmak, berberin koltuğunda belki de Semih Kaplanoğlu’nun “Yumurtası”ndaki Yusuf gibi teslim olmak, “gerilemek” istiyor. Ama Yusuf modern hayatında yaşadığı hayal kırıklıklarına, yeni/eski muhafazakâr dünyasında bir merhem bulabilmişken, Packer’ın böyle bir şansı olmuyor.

TÜM YOLLAR GÜVENLİK NEDENİYLE TIKALI

Packer’ın limuziniyle berberine gitmek istediği gün, ABD Başkanı’nın da şehre indiği gün. Dolayısıyla bütün yollar güvenlik nedeniyle tıkalı. Üstelik sadece Başkan’ın korunması gerekmiyor, Packer’a da yönelik bir suikast tehdidi var. Ama trafik adım adım ilerlese de Packer aynı şeyi söylemeyi sürdürüyor: “Saç traşına ihtiyacımız var”. Ve başka bir berber seçeneğini düşünmek dahi istemiyor. Packer’ın kendisini “biz” diye tanımlaması onun psikotikliğinin de bir işareti. Packer birey olamamış, “biz”ey olmuş.

YAŞANAN BİR SERMAYENİN BİRLEŞMESİ
Packer empatiden, sosyal bir duyarlılıktan yoksun biri. Kazandığı paraların yoktan var olmadığını, başkalarının cebinden çıktığını, kendi cebine giren her kuruşun başkasını yoksullaştırdığını düşünen biri değil. O gün berberine doğru yola çıktığında, Packer’ın dünyası da çöküşe geçiyor. Packer Çin’in para birimi Yuan üzerinden büyük miktarda borçlanmış (Yuan aslında tam anlamıyla konvertibl bir para birimi değil, dolayısıyla bugünün finans dünyasında bu mümkün değil). Fakat Packer’ın beklentisinin aksine Yuan o gün müthiş bir hızla değer kazanıyor, dolayısıyla Packer’ın borcu da katlanarak büyüyor. Packer’ın serveti yok olurken, diğer ilişkileri de yok oluşa doğru gidiyorlar. Packer’ın Amerika’nın soylu ailelerinden gelme bir karısı (Sarah Gadon) var. Ama bu evli çift, bırakın yatakta nasıl olduklarını bilmeyi, daha birbirinin göz rengini bile bilmiyor. Bir sermaye birleşmesi yaşadıkları daha çok. Görücü  usulü evlilikten beter bir durum yani.

Packer berberine doğru bir kağnı hızında ilerlerken, karısıyla da karşılaşıyor. Son derece steril bir soylu hayatı yaşayan karısı, Packer’ın ne yaptığını, neler yaşadığını koklayarak anlıyor! Packer’ın yol boyunca başka kadınlarla kah limuzinin içinde kah bir otel odasında sevişmelerinin kokusunu alıyor karısı. En elitlerin iletişimi en ilkel, en hayvani biçimde yani koklayarak gerçekleşiyor.

BU PSİKOPATLARI KİM YARATIYOR?
Packer’ın limuzininde seviştiği kadın (Juliette Binoche) bir sanat ürünleri taciri. Packer anti-sosyalliğini kamuya ait bir şapeli, içindeki Rothko resimlerini de değil, şapelin tümünü satın almak isteyerek de gösteriyor. Başkası o şapeli görmek istiyorsa, benden daha yüksek fiyat versin diyecek kadar anti-sosyal biri o.

Kapitalizm mi yaratıyor bu psikopatları, yoksa kapitalizm bu psikopatlara başarılı olabilecekleri bir ortam mı sağlıyor? Filmin cevabı daha çok ikinci şıktan yana çünkü Cronenberg soyut kavramlardan yola çıkılarak bir film yapılamayacağını, Packer’ın kapitalizmin ya da Wall Street’in bir simgesi değil gerçek bir insan olarak tasarlanan bir karakter olduğunu söylüyor.

GERİYE KALAN PARÇALANMIŞ KİMLİK
Yusuf’un çökmüş modern hayatından yola çıkıp, berber koltuğundan geçip, anne kucağı/ baba ocağında huzura kavuştuğunu söylemiştim. Packer çökmüş hayatından, berber koltuğuna geçmeden önce, dönülemez bir yola giriyor. Önce kendisini koruyan güvenlik görevlisini, sırf kendisi üzerinde böyle bir koruyucu gücü olduğu için öldürüveriyor. Bir başka baba figürü olan berberin koltuğunda Yusuf gibi huzura kavuşup, uykuya dalmıyor. Traşı bitmeden koltuktan kalkıp, berberin silahını da alarak tam karanlığa, başka türlü bir psikopatla karşılaşmaya doğru yola çıkıyor.

Kozmopolit bir şehrin içinde, taşranın aksine, bulunacak bir huzur yok. Ya da yetişkin birinin çocuklaşma şansı yok. Ya da bu çocuklaşma psikopatlığa karşılık geliyor. Varolan “sosyallik” de yıkılınca geriye sadece parçalanmış bir kimlik kalıyor.

BİR KEZ DAHA SEYRETMELİ
Filmin sonunu açıklamamak için sadece şunu söylemekle yetineyim: Packer’ın finalde karşılaştığı psikopatın da bir “koku” sorunu var! Packer’ın “koku”su evliliğini bitiriyor, Paul Giamatti’nin canlandırdığı psikopatın kokusu ise onun iş hayatına mal olmuş!

“Cosmopolis” kolayca sindirilecek bir film değil. Tıpkı yönetmenin bir önceki filmi “Tehlikeli İlişki” gibi bu film de seyirciye nefes alacak vakit bırakmıyor. Bir dizi ilişki, bitmek bilmeyen ve çoğunlukla duygudan yoksun diyaloglar, limuzinin yalıtılmış, Packer’ın ifadesiyle“Proust’lanarak ses geçirmezleştirilmiş hali, bir rüyadaymışız izlenimi yaratıyor. Bu Packer’ın dış dünyayla ama kendi iç dünyasıyla, duygularıyla da iletişim kuramayan halini yansıtıyor. Packer’a her şey uzak! Karmaşanın tam ortasındayken bile.

“Cosmopolis”in birkaç kez izlendiğinde daha fazla değer kazanacağını düşünüyorum. Cronenberg sinemanın en büyük isimlerinden biri; eğer bir filminden zevk almamışsam büyük ihtimalle yeteri kez izlemediğim içindir diye düşünüyorum.

Görülen lüzum üzerine

TARİH:  14 Haziran 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Morrissey ırkçı mı hümanist mi?
Bu başlık altında bir yazım yaklaşık bir ay önce BirGün’de yayımlanmıştı. O yazıyı artık internet sayfamızda bulamayacaksınız çünkü kaldırılmasını ben rica ettim. Yazı Volkan Çağlayan’ın Morrissey üzerine gazetemizde yayımlanan yazısına yanıt niteliğindeydi. Morrissey’in hümanist diye nitelendirilemeyeceğini, geçmişinde ırkçılıkla defalarca flört ettiğini, şiddet kültürüyle bir tür aşk ilişkisi içinde olduğunu iddia etmiştim.  Şu anda önemli olan Çağlayan’ın mı benim mi haklı olduğum değil. Çağlayan Morrisey’in National Front Disco adlı şarkısı ve bu şarkıda yer alan “England for the English” (mealen “İngiltere İngilizlerindir”) sözleriyle ilgili de yazmış ama kendisinin de “çalakalem yazmış olabilirim” dediği gibi meramını doğru ifade edememişti. Çağlayan’ın, o yazısında “İngiltere İngilizlerindir” ifadesiyle bir sorunu olduğu anlaşılmıyordu. Aksine bunların apolitik sözler olduğu gibi bir anlam çıkıyordu. En azından ben öyle anladım.  Ve şunu da yazdım: “Demek ki “Türkiye Türklerindir” demek de mesela yazar için bir dışlamaya işaret etmiyor.”

16 Ağustos günü Volkan Çağlayan beni aradı ve telefonda yaklaşık 70 dakika konuştuk. Volkan Çağlayan hiç de benim o sözlerimde ifade ettiğim gibi biri değil,  bundan kesinlikle emin oldum. Çağlayan son derece duyarlı,  hayatı boyunca hep solda yer almış, müzik üzerine çok derin bilgisi olan ve her şeyden önce kesinlikle milliyetçilikle alakası olmayan birisi.  Değil milliyetçi olmak ona enternasyonalist demek de sanırım yanlış olmayacak. Çağlayan ikimizin yazılarının okunurluğu arasında da bir fark olduğu, eşitler arası bir tartışma yaşamamızın mümkün olmadığını söyledi. Bu da doğruydu. Benim onun milliyetçilikle bir sorunu olmadığı yönünde yürüttüğüm tahmin onun üzerine bir damga gibi yapışacaktı. Nitekim İstanbul Üniversitesi’nde girdiği doktora sınavında karşılaştığı ilk soru “milliyetçilik hakkında ne düşünüyorsunuz?” olmuştu. Morali bozulan Çağlayan’ın sınavdaki başarısızlığında benim de bir katkım olmuştu.

Çağlayan’ın yazısına öfkemi artıran bir unsur da benim Morrssey konseri üzerine yazdığım ve grup üyelerinin “Assad is Shit” yazılı t-shirt’lerini şiddetle eleştirdiğim yazının üzerine yayımlanmış oluşuydu. Yazının benim yazıma bir nevi cevap niteliği taşıdığını düşünmüştüm. Oysa benim yazım yayımlanmadan çok önce yayımlanması konusunda anlaşılmış ve gazeteye verilmiş bir yazıymış.

Bütün bu talihsizlikler, yani Çağlayan’ın kendisini eksik ifade edişi (o yazısında tek bir sözcüğü, “enternasyonal” sözcüğünü, kafasında olduğu gibi” enternasyonalist” olarak yazsaymış anlam değişecekmiş), benim onun yazısını bir polemik gibi algılayışım vs. sonuçta çok kötü bir noktaya vardı. Çağlayan kendisini “milliyetçi” biri olarak damgalanmış olarak hissetti ve yaşadı. Bu yazının bu yanlış algıyı düzeltmesini umuyorum. Çağlayan’a verdiğim zarardan dolayı çok üzgünüm. Umarım bu kötü deneyim, ikimizin de bundan böyle yazarken daha hassas ve dikkatli davranmamızı sağlar.

Bu yıl festivalde 50 film dünya prömiyerini yapacak

TARİH:  31 Ağustos 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu yazıyı yazmaya başladığım sırada 69. Venedik Film Festivali daha resmen başlamamıştı ama film eleştirmenleri için gösterimler başlayalı bir gün olmuştu. Bu yıl festivalin başkanı değişti; Marco Mueller’in yerini Alberto Barbera aldı. Barbera festivalin zaten eski yöneticisiydi. Berlusconi’nin sevmediği biriydi ve bizzat başbakan tarafından görevinden alınmıştı. Berlusconi gidince Barbera eski görevine geri geldi. Barbera’nın yönetimindeki Venedik’in Mueller yönetiminden farkı; film sayısındaki azalmada görülüyor en çok. Barbera seçici olmaya özen gösterdiğini, zaten kimsenin seyretmeye vakit bulamayacağı filmlerle festivali doldurmayı anlamlı bulmadığını söylüyor. Cannes’da bu yıl 22 film yarışırken Venedik’te 18 film Altın Aslan’ı almaya çalışacak. Dünya prömiyeri yapılan filmlerin sayısı ise geçen yılki Venedik Festivali’ne göre çok farklı: 65’e 50!
Bu yılın temel bir yeniliği de bir film marketinin açılışı olacak.
Bu yılkı yarışmada Terrence Malick, Brian De Palma, Brillante Mendoza, Olivier Assayas, Kim Ki Duk, P.T. Anderson gibi festival gediklisi yönetmenler var. Yan bölüm olan Ufuklar’ın bu yıl özellikle iyi olduğunu da iddia ediyor Barbera. Yesim Ustaoglu’nun ‘Araf’ adlı filmi de bu bölümde.

VENEDİKTE HAYAT ÇOK PAHALI
Her festivalin ilk günleri zor geçer. Daha önce katılmadığım bir festival ise oryantasyon sağlamam ve insanlarla tanışmam zaman alır. Bu zor günler geçince festivali daha iyi değerlendirmem mümkün olacak ama şunu hemen söyleyebilirim: Venedik’te hayat çok pahalı! Bu yüzden korkarım bu benim ilk ve son Venedik Film Festivali’m olacak!

HALUK BİLGİNER MİRA NAİR’İN FİLMİNDE
Bu yılın açılış filmi olan The Reluctant Fundamentalist’e (Kararsız Kökten Dinci) gelelim. Daha önce Venedik’te Altın Aslan kazanmış bir yönetmen olan Mira Nair’in filminin bir bölümü İstanbul’da geçiyor ve Haluk Bilginer de küçük ama önemli bir rolde oynuyor. Filmin İngilizcesindeki “fundamentalist”i kökten dinci olarak çevirdim ama kelime daha çok “köktenci” anlamında kullanılıyor. Pakistanlı genç Cengiz Han’in (Riz Ahmed) Amerika’da iş hayatında hızla yükselmesi, 11 Eylül’den sonra karşılaştığı düşmanca davranışlar sonucunda ABD’den soğuması ve Pakistan’a dönüp köktenci görüşlerin savunucusu olmasını anlatıyor film. CIA ajanı da olan bir gazeteciyle genç Pakistanlının sohbeti ve bu sohbetten geriye dönüşlerle anlatılan hikâye ne yazık ki kaba hatlarıyla ilginç ama detaylarda zengin ve derin değil. Özellikle İstanbul bölümleri tam bir oryantalizm gösterisi. Nazmi Kemal adlı bir yayımcıyı canlandıran Haluk Bilginer fazlasıyla hayali bir karakter gibi duruyor. Filmin sanat yönetmeni kimse, Bilginer’e çay ocaklarında kullanılan bardak ve altlık kullandırmış. Oysa Bilginer’in çizdiği karakter bir tür soylu/entelektüel. Kendi ofisinde böyle bir bardak kullanacak tip değil. Çay bardağı sadece bir ayrıntı değil, film sadece güzel görüntü verdiği için eski İstanbul’un çatı katlarını ve vapurlarını da kısacık bu bölüme tıkıştırmayı başarmış. Sonuçta İslami fundamentalizm konusunda toplumsal/tarihsel/politik bir görüş de öne sürmüyor film. 11 Eylül olunca ABD’nin tepkisinin aşırıya kaçtığını ve bunun sonucunda kurunun yanında yaşın da yandığını söylemekten öte bir şey söylediği yok. Genç Pakistanlı Cengiz’in Amerikalı patronun yeğeni Erica’yla (Kate Hudson) yaşadığı ilişki ilginç olabilirdi. Hele Erica’nın eski sevgilisinin yaşını tutuyor olması ve Cengiz’in “beni, o farzet” diyerek Erica’yı sevişmeye ikna etmesi başlı başına ilginç bir konu olabilirdi. Cengiz’in Erica’yı kim farz ederek seviştiğini de öğrenmek isterdim. Ama nerde!

POLLEY’DEN BEKLENTİLERİMİ AŞAN BİR YAPIM
Fakat bu günün heybesinde çok güzel bir sürpriz vardı: Yakın zaman önce “Bu Dans Senin” adlı güzel filmini izlediğimiz oyuncu/yönetmen Sarah Polley kendi babasıyla ilgili ‘sır’dan öylesine güzel bir ‘belgesel taklidi yapan kurmaca film’ çıkarmış ki, bütün beklentilerimi aştı diyebilirim. Film, film sanatı üzerine de bir tartışma aynı zamanda. Hatta bir hikâye anlatma ihtiyacının, sırlarını bir şekilde paylaşma dürtüsünün doğasını da tartışıyor. Polley bence çok çok güzel ve dokunaklı bir film yapmış. ‘Polley’nin gerçek babası kim?’ sorusundan başlayıp, ‘herhangi biri hakkında, hatta ve özellikle kendimiz hakkında ne biliyoruz ki’ye varan bir tartışma diyebiliriz filme. Çekingen Kökten Dinci’nin özel ilişkiler konusunda üzerinde durmadığı bütün sorular bu filmde kendisine yer bulmuş. Filmin adı mı? ‘Stories We Tell’ yani ‘Anlattığımız Hikâyeler’. Anlatılan da anlattığımız da bizim de hikâyemiz.

Altın aslan için yarış başladı

TARİH:  1 Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Dün yazdığım filmlerin ikisi de yarışmalı bölümlerde yer almıyordu. Mira Nair’in “Kararsız Kökten Dincisi” festivalin açılışını yapmıştı, Sarah Polley’nin “Anlattığımız Hikayeleri” ise yarışmasız Venedik Günleri bölümündeydi.
Festivalde gösterilen ana bölümün ilk yarışma filmi  Kirill Serebrennikov’un “Aldatma”sı (Izmena) oldu. Film, bir kadın doktorun muayene odasında başlıyor. Odaya giren hastaya doktor beklenmedik bir şekilde kendi ruh halinden söz ediyor. Hastayla birlikte biz de şaşırıyoruz. Doktor erkek hastasına, eşlerinin bir ilişki içinde olduklarını söylüyor. Yani “benim kocam, senin karınla birlikte” deyiveriyor. Ve bu açıklamayla birlikte hasta ile doktorun hayatları geri dönülemeyecek biçimde değişiyor. Serebrennikov yeni Rus küçük burjuvalarının sosyal dünyasından çok, kafalarının içiyle ilgilenmiş. Film çoğu zaman sadece iki oyuncuyu gösteriyor, onlar dışındaki kişiler son derece silikler. Çevrede yaşananlar da, örneğin çıkan bir fırtınada tamamen kahramanların ruh hallerinin bir yansıması olarak varlar. Aldatılan kadın ile erkek beklenebileceği gibi birbirleriyle cinsel bir yakınlaşma da yaşıyorlar. Ve sonra “Postacı Kapıyı İki Kere Çalar”ı  anımsatacak bir şekilde bir suç sarmalı başlıyor. Yönetmen filminin bir aşk hikâyesi değil metafizik bir hikâye olduğunu söylüyor. Ne zaman bir yönetmen metafizikten söz etse, ne anlattığını pek de bilmediğini düşünürüm. Doğrudur da:  Karanlık taraf, insanın akıl dışılığı falan, filan… Yanlış anlaşılmasın tabii ki karanlık tarafımızın, akıl dışılığımızın farkındayım. Ama metafizik değil, psikanaliz mesela manalı gelir bana. Serebrennikov ne kadar kamerasını oyuncuların yüzleri üstüne yoğunlaştırsa da buradan bir anlam çıkmıyor. Film kesinlikle kötü değil ama iyi de değil. Kimi stil kaymaları olsa da belli bir estetik bütünlüğü var. İyi de oynanmış ama yine de tatmin etmiyor. Yönetmen kadın akıl dışılığını odağına almış. Sanki erkekler çok akılcıymışlar gibi, erkek üzerinde aynı odaklanma yok. Zaten yönetmen de böyle söylüyor.

‘SUPERSTAR’DA CEVAPSIZ SORULAR VAR
İkinci yarışma filmi ise Gerard Depardieu ve Cecil de France’li “Şarkıcısı”nı izleyip sevdiğimiz Xavier Gianolli’den geldi: “Superstar”. Film hipotetik bir durum üzerine kurulu: Sıradan ve ünlü olmak gibi bir hedefi ve arzusu olmayan biri, bir sabah uyandığında kendisini herkesin ilgisinin odağında bulursa ne olur? Tahmin edilebileceği gibi, tatsız bir durum olur. TV kanalları filan adamın etinden sütünden yararlanmak için ellerinden geleni yaparlar. Hırslı prodüktörler, aslında altın kalpli ama işi gereği adamı sömürmeye hazır programcılar filan adamın çevresini sararlar. Nedensiz bir yere adama ilgi gösteren kitle nedensiz bir şekilde adamdan nefret etmeye de başlayabilir ki, bu da olur. Gianolli koyun gibi gördüğü kitlenin psikolojisini anlamak için hiç çaba harcamamış. Tabii ki kitle histerisinin sevilecek bir yanı yok. Ama film sadece medya ile isteksiz ünlü arasında geçiyor. Kitle neden birdenbire adama ilgi duyuyor, film bu soruya cevap vermiyor. Tabii ki onda kendilerinden bir şeyler görüyorlar falan filan, bunlar var filmde. Ama o kadar. Böyle filmleri hiç sevmiyorum. Bir hipotez üzerinden ahlakçı bir şeyler söylemeye çalışan, sistem eleştirisi yapar gibi yapıp, mizantropiyle ve naif bir insancıllık arasında sıkışan filmlerden. Yarışma dışı gösterilen Sarah Polley filmi hâlâ en iyisi.

Venedik’te 3. Gün: Sosyal ve dinsel gerçekler

TARİH:  2 Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Venedik Günleri adlı bölümde Miu Miu adlı moda şirketinin ısmarladığı 4 kısa filmden oluşan “Kadınların Hikâyeleri”ni moda şirketinin (miu miu) web sitesinden görebilirsiniz (http://www.miumiu.com/it/wtales/2/film). Lucrecia Martel ve Giada Colagrande’nin filmleri ilginçken, Zoe Cassavetes ve Massy Tadjedin’in filmleri ise bende iz bırakmadı.

Altın Aslan için yarışan üçüncü film Avusturyalı yönetmen Ulrich Seidl’in Cennet üçlemesinin ikinci bölümü olan “Cennet: İnanç” (Paradies: Glaube) oldu. Seidl bu yıl üçlemesinin ilk filmi olan Cennet: Aşk ile Cannes’da yarışmış ama ödül alamamıştı. Seidl, belgeselden kurmacaya geçen bir yönetmen. Kurmaca filmleri de belgesel tadı taşıyorlar. Seidl’in kahramanları Amerikalı fotoğrafçı Diane Arbus’in fotoğraflarını çekmeyi sevdiği insanları hatırlatıyor bana. Bu insanlar çekicilikten nasiplerini almamış, sıradan insanlar. Egemen inanışların ya da davranışların onlara gösterdiği kalıplar ve sınırlar içinde mutluluğu arıyorlar. Cenneti yerde bulmayı umuyorlar. Üçlemenin ilk ayağı, yaşlıca ve şişmanca bir Avusturyalı kadının, Teresa’nın, Kenyalı genç erkeklerle cinsel ve duygusal tatmin arayışını anlatıyordu. Bu kez de Teresa’nın yine tatilini geçiren kız kardeşi, radyoloji teknisyeni Maria’yla tanışıyoruz. Maria da tatilini kendince en iyi yöntemle geçiriyor, koltuğunun altına sıkıştırdığı Meryem Ana heykelciğiyle ev ev dolaşıp misyonerlik faaliyeti yürütüyor. Tanrının annesi Meryem’e dua etmeleri için insanları ikna etmeye çalışıyor. Karşısına, Sovyetlerin yıkılması sonrasında, düzgün yaşamından kopup kendisini Batı’da tuvalet temizlerken bulan depresif bir Rus kadın, annesinin ölümünden sonra evini toplamamış eksantrik bir adam ya da Maria’nın yaklaşılarını hayat tarzlarına hakaret olarak gören laik bir çift gibi insanlar çıkıyor.

Bir akşam eve döndüğünde seyirciyi de Maria’yı da şaşırtan bir sürpriz oluyor. Maria’nın Mısırlı Müslüman ve paraplejik (belden aşağısı tutmayan) kocası iki yıl sonra eve dönmüştür! Kocanın iki yıl boyunca nerede olduğunu öğrenemiyoruz ama felç nedeninin iki yıl önce gerçekleşen bir otomobil kazası olduğunu öğreniyoruz. Maria’nın dindarlaşması da bu zaman zarfında gerçekleşmiş. Film kadın ile erkeğin hayat tarzlarının çatışması üzerinden gelişiyor. Seidl’in filmlerine çok kızan var, onu ırkçılıkla suçlayan kişi sayısı az değil. Ya da çirkin ve cahil insanları sömürmekle suçlayanlar var. Seidl’a karşı aynı keskinlikte bir duygu beslemiyorum. Eleştirilerde anlaşılır bir yan var. Ama bana Seidl daha çok bir ayna tutmaya çalıyormuş gibi geliyor. Bazen çok çirkin görüntüler de giriyor görüntüye. Seidl ne düşünüyor peki bu aynayı tutarken? Aşağılamak için mi yapıyor? Neyi aşağılıyor? Kimi aşagılıyor? Herkesi? Açıkcası ben de çok emin değilim bu soruların cevabından ama sanki ortalama Batılı insanın aslında ne kadar geri kalmiş ve ne kadar çaresiz olduğunu anlatmaya çalışıyor gibi. Bu insanlardan nefret etmiyor bence Seidl. Fakat üçlemenin “Inanç” ayağının “Aşk” ayağına göre daha zayıf olduğunu da söylemeliyim.

İlginç bir rastlantıyla “Cennet: İnanç’ın ardından Gece Bekçisi filmiyle tanıdığımız Liliana Cavani’nin “Clarisse”  adlı belgeselini seyrettim. Bir manastırdaki rahibelerin Katolik Kilisesi’nin erkek egemenliği ve mizojenik ideolojisi üzerine düşüncelerine odaklanan filmde bir şey dikkatimi özellikle çekti. Cennet: İnanç’ın Maria’sı, İsa’yla duygusual/cinsel bir aşk yayıyordu.

Manastırdaki bir rahibe de İsa’yı anlatırken gerçek bir erkekten söz eder gibi konuşuyordu. İsa birçok inançlı Hıristiyan kadın için yakışıklı, iyi bir erkek figürü. Maria’nın bir İsa heykelciğiyle masturbasyon yapması o kadar acayip değilmiş dedim.

İstanbul Film Festivali’nde “Man Push Cart” ve “Chop Shop” gibi filmleri gösterilen Ramin Bahrani’nin Her Ne Pahasına (At Any Price) adlı filmi yarışmanın şu ana kadar bence en iyi filmiydi. Gerçi biçimsel olarak Rus filmi “Aldatma” daha çarpıcıydı ama Bahrani’nin filmi hem sosyal/ekonomik bir çerçeve çizmesiyle hem de kahramanlarının (babalar ile oğullarının) çatışmalarını, psikolojilerini verebilmesiyle daha iyiydi.

“Her Ne Pahasına” (HNP) klasik bir anlatıma sahip; bir aile hikâyesi temelde. Taşrada, tam olarak Iowa’da geçiyor. Amerikan çiftcileri artık ya büyük kapitalist olacaklar ya da ölecekler, zamanın ruhu böyle. Ürünün bir kısmını tohumluk olarak ayırıp bir sonraki ekimde kullanmak da artık geçmişte kalmış. Artık GDO’lu tohumları her yıl yeniden üretici firmadan almak zorundasınız: Hani şu pek ahlaki olduğu sanılan patent hakları filan buna neden oluyor. Tarlandaki tohumu kullanamıyorsun, tıpkı cd’ni ya da dvd’ni kopyalamayacağın gibi. Burada da milyarlık paralar söz konusu. Whipple çiftliğinin ve ailesinin babası Henry Whipple babasının gölgesinde kalmiş bir çiftçi. Ama işinde başarılı sayılır. Hem çiftliğini büyütmeyi başarıyor hem de Liberty Seeds adlı firmanın tohumlarının pazarlamacılığnı yapıyor. Henry, umutlarını bağladığı büyük oğlu Arjantin’e gidip dönmeyince, pek de değer vermediği küçük oğlu Dean’e ümitlerini bağlamak zorunda kalıyor. Ama Dean’in de hedefi araba yarışcısı olmak, çiftci değil. Dean tıpkı babası gibi aslında, o da bir türlü abisinin ve babasının gölgesinden çıkamıyor, ne kadar debelense de. Babası belki hiç bu gölgeden çıkmayı denememiş bile, Dean ise biraz da James Dean gibi hedefsiz bir asi. Bu iki az gelişmiş erkek sonuçta Amerikan sisteminin ödüllendirdiği türden katillere dönüşüyorlar. Bu benzetme yönetmenin kendisine ait, ondan kopyalıyorum. “Her Ne Pahasına”da babayı Dennis Quaid, oğul Dean’i ise Zack Efron oynuyorlar. Sosyal gerçeklikle birey psikolojisini başarıyla anlatabilen ve içeriği itibarıyla Amerikan sineması içinde radikal bir yerde duran HNP bakalım yarışmada ne yapacak?

Bıktıran mucize: Malick sineması

TARİH:  4 Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Terrence Malick’in bir dahi olduğunu benim de düşünmüşlüğüm vardır. “İnce Kırmızı Hat”ı Berlin’de seyrettiğimde çok etkilenmiştim. Bir de garip bir ilişkim oldu Malick’le. Gayet nadir film yapan bu yönetmenin filmleri ne zaman büyük bir festivale gitsem beni buldu. İlk Berlinale’mde de ilk Cannes’ımda da Malick yarıştı ve filmi en iyi film seçildi. İlk Venedik’imde yine Malick yarışıyor. Bakalım tarih tekerrur edecek mi? Ben yine Cannes’da olduğu gibi Venedik’te de Malick’in eli boş dönmesi için duacıyım. Bu kez geçen seferkinden daha çok.
Malick’in yeni filminin adı “Mucizeye” (To the Wonder). Bu film de tıpkı yönetmenin önceki filmi “Yaşam Ağacı” gibi ağır bir dindarlıktan mustarip. Kamera Malick filmlerinde alışık olduğumuz gibi Samanyolu Tv’de filan gördüğüm mucizevi doğa ve batan güneş görüntülerinin peşinde koşuyor durmadan. Tek bir kareye bile çirkin demek mümkün değil. Tek tek bütün karelerde bir şiirsellik bulmak mümkün. Ama bütün bir filme bakınca bu şiirsellik ağır bir yapış yapışlığa, bir ağdalılığa dönüşüyor. Tanrım yahu, kim bir film boyunca kelebekler gibi hoplayıp zıplayan bir kadını seyredebilir ki? Malick’in filminin baş kahramanı kadın üzgün üzgün bakmadığı planlar dışında film boyunca kollarını açıp, kırlarda kelebekler gibi zıplıyor! Olacak şey değil! Hakikaten olacak şey değil! Bir önceki filmiyle hem Cannes’da Altın Palmiye’yi hem de FIPRESCI’nin En İyi Film Ödülünü alan, bütün eleştirmenlerin bayıldığı yönetmen bu mu?
Sinemadan öğrendiğim en birinci şey, ‘mutluluk’un birbirinin üzerine su sıçratmak olduğuydu. Malick’in mutluluk tasviri de bu işte: Çiftler ya hoppidi zippidi zıplıyorlar ya da birbirlerini ıslatıyorlar. Ya mutsuzluk? Dalgın dalgın yürürsün, biraz mutfak eşyası kırarsın, bu da mutsuzluk olur iste.
İnanmak ise tabii öyle kolay değil. Filmde Xavier Bardem’in canlandırdığı, inancıyla barışık olmayan, tanrıyı sorgulayan bir rahip de var. Var da ne oluyor? Hiç! Öyle dolanıyor Bardem. Filmin asıl konusu ise şöyle. Amerikalı bir erkekle Fransız bir kadın Paris’te mutlu mesut dolandıktan sonra Amerika’ya geliyorlar. Adam bir süre sonra eski bir kız arkadaşıyla kadını aldatıyor. Kadın Fransa’ya dönüyor. Kadının bir de önceki evliliğinden kızı var. Sonra kadın geri dönüyor. Bu sefer o adamı aldatıyor. Bolca günes batıyor, sular aktıkca akıyor, yüce rabbim neler de yaratıyor! Sevgi, sevgi, sevgi, o da akıyor bitmez tükenmez bir kaynaktan. Arada bazı krizler oluyor tabii, e olacak o kadar. Bir de kader kurbanı fakirler var, onları da unuttuğunu sanmayın yönetmenin! ““Yaşam Ağacı”nı bu kadar beğendiniz madem, bende bundan daha çok var” demiş gibi Malick. Bizi Malick’ten kim koruyacak, biz eleştirmenler bu yeteneğe sahip olmadığımıza göre? Tanrı desek o da herhalde Malick’ten yana çıkar, benden yana çıkacak değil ya!?

Venedik’te din geçer akçe

TARİH:  5 Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir yönetmenin ilk filmiyle Venedik’te Altın Aslan için yarışması sıradan bir şey değil.  İsrailli Rama Burshtein “Boşluğu Doldur” (Lemale Et Ha’chalal) adlı filmiyle bunu başarmış. Terrence Malick’in dinsel ve cinsel sabuklamalarından sonra, yine son derece dindar bir filmle karşılaştık. Bu kez Malick’in filmine göre daha muhafazakâr üstelik. Burshtein ultra-ortodoks Hasidik cemaatin bir üyesiymiş. Bugüne kadar da sadece cemaati için filmler yapmış, bunların bazıları da sadece kadınlara hitap ediyormuş. Ne demekse artık. “Boşluğu doldur”da anlattığı öykü de kendi cemaatine dair. Tel Aviv’de yaşayan bir ailenin 18 yaşındaki genç kızı Shira’nın öyküsünü anlatıyor film, temelde. Shira cemaatin muhafazakâr yapısı içinde evlenme çağına gelmiş. Burshtein’in bir kariyeri olsa da filmdeki kadınların ev kadınlığı dışında bir hayatları yok. Shira’nın evlilik işleri, mustakbel kocası filan tabii ki sıkı bir aile denetiminin altında. Öyle sevgililik falan yok. Yönetmen Burshtein’in bunlarda bir sorun gördüğü falan da yok. Doğrusu yönetmen bu ultra/ortodoks çevreyi, cemaati o kadar sevimli gösteriyor ki, onlara bayılmamak mümkün değil. Rabiler son derece anlayışlı, kimin yardıma ihtiyaci varsa ordalar. Nihayetinde büyükler de bencil gibi gözükseler de aslında iyilikten başka bir şey istemiyorlar. Filmin dramatik düğümünü Shira’nın kızkardeşi Ester’in ani ölümü atıyor. Ester ölmeden önce küçük bir oğlan çocuğu doğuruyor. Ester’in (ve Shira’nın) annesi ölen kızının yasını tutarken birden torununu da kaybetme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Çünkü damadına (Ester’in kocasına) Belçikada yaşayan bir kadın buluyor çöpçatanlar. Bu durumda Esterin kocası oğlunu da alıp Belçikaya gitmeye düşünmeye başlıyor. Böyle bir durum, kızından sonra torununu da kaybetmesi yani görememesi demek olacağı için, kadın buna şiddetle direniyor. Ve çözüm olarak da damadına, küçük kızıyla evlenmesini öneriyor. Damat biraz dirense de ikna oluyor. Shira bu evliliğe karşı çıkıyor önce ama… Amasını söylemekte sakınca yok. Muhafazakâr bir filmden ne beklenirse o oluyor. Shira yelkenleri suya indiriyor ve film bize bunu neredeyse en iyi çözümmüş gibi sunuyor. “Boşluğu Doldur” Venedik’in dindar-muhafazakâr filmler halkasına yeni bir halka ekledi. Filme, Hasidik dunyayı sorunsuz bir cennet olarak göstermesi ve muhafazakâr yaklaşımına rağmen kötü diyemeyeceğim. Kendisini ilgiyle izletiyor. Pastel renkleri ve alan derinliğinden yoksun görüntüleriyle masalsı bir atmosfer kuruyor. Oyunculuklar iyi, diyaloglar iyi yazılmış. Ultra-ortodoks cemaatin Filistinliler konusundaki faşizan yaklaşımlarını unutsak bile “Boşluğu Doldur” yine de rahatsız edici bir propaganda filmi olduğunu unutturamıyor. Ama propaganda filmlerinin iyisinden, bu da daha kötü bir şey belki de.

İki epik bir küçük film

TARİH:  6 Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Olivier Assayas’ın Altın Aslan için yarışan filmi “Mayıstan Sonra” tahmin edilebileceği gibi 68 Mayısının ardından gelen yıllardan yani 1970’lerin başından söz ediyor. Assayas genç bir oyuncu kadrosuyla kendi hayatından izler taşıyan bir film yapmış. Gilles ve arkadasları eylemlerin içinde solcu genç lise öğrencileri. Gençlerin hayatları, bir gün bir yazı eyleminde bir polisi yaralayınca, değişiyor. Kaçmak zorunda kalıyorlar. Ama hepsi de iyi halli küçük burjuva gençleri oldukları için kaçmak, Paris’ten İtalya’ya, oradan İngiltere’ye yapılan bir turistik geziye benzeyebiliyor. Gilles’in aşkları oluyor ama hiçbiri çok kalıcı olmuyor. Film gibi, o da kalıcı olmuyor. Assayas’i ve beni çok da ilgilendiren bir konu anlatmasına rağmen film nedense fazlasıyla soğuk ve etkisizdi.

Diğer bir Altın Aslan adayı film de “Wellington’in Hatları” (Linhas de Wellington) adını taşıyordu ve Portekizli Valeria Sarmiento tarafından çekilmişti. Bu kez tarihte 200 yıl kadar geri gittik. 1810 yılında Napoleon Bonaparte, Portekiz’i işgal etmesi için general Massena komutasında güçlü bir ordu gönderiyor. İngilizler General Wellington komutasında Lizbon sınırlarında  bir savunma hattı oluşturuyorlar. Film, çok kahramanlı, çok hikâyeli ve çok odaklı. Savaşın bireyler, halklar ve doğa üzerindeki tahribatını başarıyla aktardığı söylenebilir. 2,5 saatlik süresine rağmen bu festival yorgunluğunda kendisini izlettirdiyse, dinlenmiş bir kafayla daha etkileyici olacağını söylemek mümkün. Ama çok odaklılığının getirdiği bir zorlayıcılığı da var.

Yarışmalı yan bölüm Ufuklar’da da eli yüzü düzgün, görece küçük filmler vardı. Bunlardan “Boxing Day” (İngiltere’de Christmas’ın ardından gelen ilk ya da ikinci güne “Boxing Day” denirmiş) Tolstoy’un bir hikâyesini temel alıyordu. Zaten filmin yönetmeni Bernard Rose kariyerini Tolstoy eserleri uyarlamak üzerine kurmuş. Bankaların el koyduğu evleri ucuza kapatip, sonra pahalıya salma üzerine bir kariyer kuran bir simsar, herkesin dinlendiği gün olan boxing day’i diğer simsarlardan bir adım öne geçmek üzere kullanmaya karar verir. Şoförlü bir araba kiralar ve karda kışta yola çıkar. Hırs, kapitalizmin temeli midir, yoksa dünyanın sonunu getiren bir günah mı? Şoför ile simsarın ilişkisi üzerine kurulu film, yaşadığımız dünyanın hali, kapitalizm ve insan ruhu üzerine çok yeni olmayan doğru ve düzgün şeyler söylüyor. İzlemeye değer.

Alkolik gençlik, sosyalist yaşlılık, mafya vs

TARİH:  7 Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Harmony Korine 16 yaşında “Kids”in senaryosuna imza attığından beri, Amerikan bağımsız sinemasının yaramaz çocuğu olmayı sürdürüyor. Adını Amerikan üniversitelerinin bahar tatilinden alan “Bahar Tatilcileri” (Spring Breakers) Korine’in bugüne kadar yaptığı en ana akım film. Her şeyden önce Selena Gomez ve James Franco gibi ünlü oyuncuları var. Film eleştirdiği pop kültürünün bir parçası da olmayı hedeflemiş. Korine kendi ifadesiyle bir tür lolipop yapmayı hedeflemiş. Bahar tatilcileri temelde 4 kızın öyküsünü anlatıyor. Bu kolej öğrencileri bahar tatilinde, büyük partilerin yapıldığı Florida’ya gitmek, alemlere akmak istiyorlar. Ama yeterince paraları yok. Dizilerden gördüklerini uygulayıp bir soygun yapmayı başarıyorlar ve Florida’ya gidiyorlar. Gittikleri tatil beldesinde üniversite oğrencileri bayağılığın dibini bulmuşlar bile. Seks, müzik ve uyuşturucu dolu bir hayat… Alkolik gençlik yetiştiren bu üniversitelerden çıkan çocuklar dünyayı yönetiyor sonuçta. Onların dediğini de buradaki muhafazakâr gençlik yetiştiren politikacılar uyguluyor günü geldiğinde. Hayatın korkutucu gariplikleri…
Kızlar yaptıkları soygundan değil ama uyuşturucudan içeri düşüyorlar. Bir gangsta (mafya yani) onların kefaletlerini ödüyor. Bundan sonrası kızlar için yeni bir alem ve hayatta alınacak yeni bir yol. Korine’in filmi eğlendirici ama sonuna doğru artık kesse de dedirtiyor ne yazik ki. Filmin hiç şüphesiz politik, muhalif bir yanı var. Bu yüzeysel kültürü eleştiriyor ama onun bir parçası olarak da işlevsel olmaya çalışıyor. Bazen işliyor bazen işlemiyor.
Leonardo Di Costanzo’nun Ufuklar bölümünde yarışan  “Ara”sı (L’intervallo) yine mafyayla ilgili bir öykü. Bu kez İtalyan mafyasının tutsak aldığı genç bir kız ve onun başına bekçi olarak koyduğu bir delikanlı öykünün kahramanları. Kızın suçu mahallesinin delikanlılarıyla değil karşı mahallenin mafyasından bir delikanliyla aşk yaşaması. Mahalle kavgası değil ama olay, ciddi bir tehdit söz konusu. Kızla bekçisi çocuk arasındaki yakınlaşma ve mafya gerçeğinin ağırlığını öyküsü nihayetinde acı bir hayatın tablosuna dönüşüyor. Uygarlık dediğin hâlâ yerlerde surunuyor.
Peter Brook’un 1968’de Cannes’da yarışmaya soktuğu (ama festival yapılamamıştı o yıl) “Bana Yalan Söyle” (Tell Me Lies) Viet Nam Savaşı ve hükümetin, basının yalanları üzerine bir yari-belgesel (ya da filmdeki espriyi izleyerek yarı-kurmaca). Viet Nam’dan bugüne kapitalizm devlet ve toplum yönetme konusunda ne kadar fazla yol katetti! Eskiden yalanlar konuşulabiliyor, ‘embedded’ olmayan gazeteciler savaş alanlarından fotoğraf geçebiliyorlardı. Hâlâ Ebu-Greyb’den filan fotoğraf sızdığı oluyor ama nerede 60’lar nerede 2000’ler. Bugun Libya’da ne oldugunu kimse merak etmiyor. Suriyede’ki şeriatci güçlere sağlanan Amerikan, Türk ve diğer desteklerini kimse sorgulamıyor. “Bana Yalan Söyle” Amerikan emperyalizmi karşıtı iyi bir yarı-belgesel(miş).

İsrail’in bir baska, çok daha karanlık bir yüzünü anlatan “Hayuta ve Berl” hoş bir sürprizdi. Film bir açıdan Michael Haneke’nin “Aşk”ını da çağrıştırıyor çünkü kahramanları 80’lik iki ihtiyar. Kadın şeker hastası. İkisi de gençliklerinde sosyalizmin düşünü kurmuşlar. Adam hâlâ hayallerini korumaya, birbirine destek olan vatandaşlardan oluşan bir çevre oluşturmaya çalışıyor. Oğulları babasının sosyalizm hayallerinden yorulmuş çareyi Amerika’da almış. Zaten İsrail’de sosyalizmin esamesi kalmamış. Devletten zar zor aldıkları 3-5 kuruş yardımla ensülin parasını bile çıkaramıyor Hayuta. Bu durumda yaşamak pek de iyi bir seçenek gibi görünmüyor hayuta ve Berl’e tıpkı Haneke’nin kahramanlarına olduğu gibi. Bence Haneke’nin “Aşk”ından çok daha iyi, çok daha sıcak bir film ama kimse görmeyecek. Keşke bir festivalde arda arda gösterilseler de soğuk nevale Haneke boyunun ölçüsünü alsa.

Kosmos, Torino Atı’yla karşılaşırsa

TARİH:  8 Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Festival yorgunluğu çökmeye başladı. Toronto başlayınca Venedik’te gazeteci sayısı da azaldı. Artık intibaklar oynanıyor. Cumartesi sabahı Brian De Palma’nın “Tutku”suyla dananın kuyruğu kopacak. FIPRESCI jürisi olarak kararımızı aşağı yukarı verdik. Jürilerde kararlar ortak verildiği için yazdıklarımdan sonucu tahmin etmeye boşuna kalkmayın. Benim değil jürinin seçimi söz konusu.

İtalya’nın en büyük yönetmenlerinden sayılan Marco Bellochio’nun “Uyuyan Güzel”i (Bella Adormentata) ötenazi ve intihar üzerine 3 farklı öykü anlatan bir filmdi. Öyküler birbirleriyle kesişmiyorlardı. Uyuyan Güzel yaşamı kutsayan, aşkı yücelten bir film. Ama bir festival içinde öne çıkacak filmlerden değil.

Manoel de Oliveira 103 yaşında ve hâlâ film yapıyor hızından bir şey kaybetmeden. Ama filmlerinin temposu son derece yavaş. “Gebo ve Gölge”  ihtiyar yönetmenin zekasından ve duyarlılığından bir şey kaybetmediğini gösteriyordu ama yavaş ve teatral yapısıyla izlenmesi de zordu.

Yine yaşlı bir yönetmen olan Peter Brook’a dair oğlu Simon Brook’un yaptığı belgesel “İp” (The Tightrope) babasının oyunculuk eğitimine ışık tutuyordu. Baba oğul Brook’lar doğrusu son derece sıcak ve sevimliler. “İp” oyunculuk hakkında düşünmek isteyen herkesin seyretmesinde yarar olan bir film.

Günün son filmi “Beşinci Mevsim” (La Cinquieme Saison) özellikle açılışıyla beni çok şaşırttı. Sanki Reha Erdem’in Kosmos’unun yeni bir versiyonunu seyreder gibi oldum. Çığlıklar atarak iletişim kuran bir çift, Kars’ı hatırlatan karlı bir doğa, büyük başların sağıldığı mezbaha benzeri bir çiftlik vs. Sonra kasabaya dışarıdan gelen ve paradokslar şeklinde konuşan bir yabancı ve onun sakat çocuğu… Filmin yönetmenleri Jessica Woodworth ve Peter Brosens muhakkak Kosmos’u seyretmişler ve çok da etkisi altında kalmışlar! Fakat yönetmenleri etkileyen bir başka filmin daha olduğu ortaya çıkıyor bir sure sonra. O film de Bela Tarr’in “Torino At”ı. Yani seyrettiğimiz öykü bir kıyamet öyküsü. Tarr’in 6 gününü bu kez 4 mevsim almış. Lafı uzatmadan yargımı söyleyeyim: Orijinalleri varken “Beşinci Mevsim”e gerek yokmuş. Güzel çerçeveler, iyi fotoğraflar ama kıyamet konusunda yeni ve orijinal bir fikri yok filmin. Ne de şehre gelen gizemli yabancısı Kosmos’un Battalı kadar ilginç.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com