Savaştan Sonra

TARİH:  18 Mayıs 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Zor bir yolculuğun ardından Cannes’a gelir gelmez, bavullarımı odama koyup ilk filmimi seyre koyuldum.  Mısırlı yönetmen Yousri Nasrallah’ın “Savaştan Sonra” adlı filmi Mısır’da son yıllarda yaşanan sıcak gelişmeleri, Tahrir Meydanı’nı ve orada yaşanan “savaşları” perdeye taşıdı. “Savaştan Sonra” kimi özellikleriyle şaşırtıcı bir film.  Filmin iki başkahramanı son derece aykırı kişiler. Rim, son derece modern, bağımsız aktivist bir kadın. Hatta o kadar Batılı görünümlü ki, kimi memleketlilerini Mısırlı olduğuna inandıramıyor. Kocasından ayrılma süreci içinde Rim, fakat bu süreç pek sert geçmiyor, eşi boşanmak istemese de. Rim ve eşi bir yandan flört etmeyi de sürdürüyorlar. Rim Kahire’nin oldukça iyi bir semtinde, Nil manzaralı bir evde oturuyor. Tahrir Meydanı’nda yaşananlar ve “devrim” turizm sektörünü fena halde vurmuş durumda. Piramitlerin çevresinde  turistleri gezdiren at ve deveciler işsizlikten hayvanlarını besleyemeyecek duruma gelmişler. Rim bu gruba yardım edenler arasında. Fakat bu grubun kötü de bir şöhreti var, çünkü Mübarek lehine Tahrir’de olaylara karışmışlar ve göstericilere saldırmışlar. Mahmut bu ekibin en şanssız üyesi. Atından düşürülmüş ve feci dayak yemiş. Mahmut’un acıklı hali ve tabii ki yakışıklılığı da Rim’ı etkiliyor ve  aralarında bir ilişki doğuyor. “Devrim” karşıtı bir yoksulla, “devrim” yanlısı varlıklı bir kadının aşkı tek başına bile zaten çok gerilim içeriyor. Bir de Mahmut’un evli ve çocuklu oluşu gerçeği de var. Mahmut yaşadığı aşağılanmanın travmasını şiddete yönelerek atlatmaya çalışınca işler daha da karışıyor.

Devrimden sonra Mısır’da işler pek de değişmişe benzemiyor; ağalar yine ağa, yoksullar yine yoksul, üstüne üstlük kadınlar kimi özgürlüklerini kaybetmekten korkuyorlar. “Savaştan Sonra” günümüz Mısır’ından etkileyici bir kesit sunuyor ama kimi zaman festivalin düzeyinin altında da seyrediyor. Festivale bir Arap ülkesinden de film alsak iyi olur gibi bir mantık da işlemiş olabilir. “Savaştan Sonra” ilginç olmasına ilginç ama kimi zaman acemice mizansenlere de sahip ve sonuna doğru biraz da sarkıyor. Yine de Mısır’daki cinsiyet rollerine, sınıf ilişkilerine, Batılılaşmış burjuva kesimle doğulu geleneklerini korumuş çevrelere  bakışı ilgiyi kesinlikle hak ediyor.

Üç film, bir ödül töreni

TARİH:  19 Mayıs 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

 
CANNES’DA 2. GÜN

Cannes’da program tüm yoğunluğuyla devam ediyor. Daha festivalin ikinci gününde üç yarışma filmi seyredip bir de Türkiye’den Nuri Bilge Ceylan’a verilen Altın Fayton Ödül töreni  katıldım… Şimdi bunların detaylarına geçelim…

Bir gün öncenin yorgunluğunu atamadan hızlı bir güne daha başladık. Festivalin ikinci gününde üç yarışma filmi daha seyretme olanağı buldum. Ayrıca Nuri Bilge Ceylan’a Fransız Yönetmenler Birliği’nin verdiği Carrosse d’Or (Altın Fayton ya da Altın Saltanat Arabası) ödülünün törenine ve ardından Türk standında yapılan partiye katıldım. Şimdi haberler…

Günü sabah 8:30 senasında “Un Prophet” (Bir Peygamber) filmiyle büyük başarı elde eden yönetmen Jacques Audiard’ın “Pasa ve Kemiğe Dair” (De Rouille et D’Os) filmiyle açtık. Audiard’ın filmi Nasrallah’ın “Savaştan Sonras”ı  ve günün diğer filmlerinden “Cennet: Aşk” (Paradies: Liebe) gibi eşitsiz temellerde yaşanan bir aşkı anlatıyordu. Bir baltaya sap olamayan Ali, günün birinde aniden 8-9 yaşındaki oğlunun bakımını da üstlenmek zorunda kalır. Ali oğlunu alıp ablasının yanına yerleşir ve bir gece kulübünde güvenlik görevlisi olarak çalışmaya başlar. Stephanie ise bir yunus parkında katil balina (katil insanların orka’lara verdiği adlardan en bilineni)  bakıcısıdır. Bir akşam Stephanie kulüpte bir kavgaya karışır, Ali onu evine bırakır. İkili, kültürel ve sınıfsal açıdan farklı dünyaların insanlarıdır. Fakat kader devreye girer. Stephanie akvaryumdaki bir kazada iki bacağını birden yitirir. Sevgilisinden ayrılır ve aklına Ali’yi aramak gelir. İkili arasında bir ilişki başlar fakat Ali ne baba olmayı ne de bir kadını sevmeyi henüz bilmemektedir. Bunları öğrenmesi için birkaç dramatik olay daha yaşanması gerekmektedir. Stephanie’nin de tabii hayata yeniden bağlanabilmesi ve bacaksız haliyle de çekici olabildiğini öğrenmesi gerekecektir. Stephanie’yi Marion Cotillard, Ali’yi  Matthias Schoenaerts canlandırıyor.  Audiard’ın “Bir Peygamber”ini bile pek beğenmediğimi söylemeliyim. Bu film kanımca hiç inandırıcı olmayan bir hikâyeye sahip. Nihayetinde ne Ali’nin baba ve erkek oluş hikâyesi ne de Stephanie’nin bedensel eksikliğine rağmen hayata bağlanmayı başarma çabası yeterince etkili bir iz bırakıyor.   

AÇILIŞ FİLMİ BEKLENTİLERİ KARŞILAMADI
Wes Anderson’un  festivalin açılışını da yapan yarışma filmi “Moonrise Kingdom” da bekleneni veremeyen filmlerden biri oldu. Anderson sineması aileyi, özel olarak da (dolaylı biçimde de olsa) Anderson’ın kendi ailesini anlatır. Bu ailelerde genellikle ilgisiz bir baba figürü vardır, ailenin çocukları sevgisiz yaşamanın yaralarını sarmak için ömrü billah uğraşır dururlar. Baba figüründen nefret ve babanın kadınına sahip olma arzusu, yani Ödipal karmaşa, temel izleğidir Anderson filmlerinin. “Moonrise Kingdom” Amerika’da Anderson’a göre bir dönemin bitip diğerinin başladığı 1965’te geçiyor. Filmin kahramanları da hayatlarında tam bir dönüm noktasındalar. 12 yaşındalar ve çocukluktan ergenliğe geçerken ilk aşklarını da yaşıyorlar. Filmin iki kütük kahramanı da ağır bunalımlı tipler. Erkek öksüz bir çocuk, kız ise Tenenbaum ailesindeki gibi depresif bir edebiyat meraklısı. Bill Murray her zamanki gibi sevimsiz baba rolünde. Fakat Anderson filmlerini çekici kılan kahramanlarının ilerlemiş yaşlarına rağmen çocuksu olmalarıydı. Bu kez başrole çocuklar çıkınca büyü kaçmış. İşin esprisi de.

EN İYİ KADIN OYUNCU: MARGHERETHE TIESEL
Günün üçüncü yarışma filmi ise Ulrich Seidel’in “Cennet: Aşk”ıydı. Eşitsiz temeller üzerine kurulu aşk hikâyelerinin yeni ve radikal bir örneği olan film şu ana kadar gördüğüm filmlerin en iyisiydi. Başrol oyuncusu Margherethe Tiesel En İyi Kadın Oyuncu Ödülünü almazsa çok şaşıracağımı şimdiden söyleyebilirim. Daha iyi bir kadın oyuncu performansı çıkma ihtimali çok düşük. Laurent Cantet’nin de “Güneye Doğru” (Vers le Sud) adlı filminde anlattığı yaşlı kadınların Afrikalı gençlerle kurduğu cinsel/duygusal ilişkiler “Cennet:Aşk”ın konusunu oluşturuyor. Fakat bu çok daha sert bir film. Batılı beyazların üçüncü dünyanın gençlerini düzme hikâyeleri, kadının dominant olduğu perspektiften pek anlatılmadı. Bizim Alanya’nın da bu konuda anlatılmayı bekleyen bir hikâyesi var. Yaşlı ve şişman bir Avusturyalı kadın tatilini Kenya’da geçirirken, kendisi gibi diğer bütün yalnız kadınların yaptığı gibi genç Afrikalı erkeklerle ilişkiye girer. Sömürür ve sömürülür.  Seidel’ın filmi beyaz Avrupalının tarihsel sorumluğuna dair bir şey söylemiyor, bu anlamda biraz yüzeysel ve izlenimci olduğu söylenebilir. Afrikalı erkeklerin hikâyeleri de pek görülmüyor, onları hep dolandırıcılar olarak görüyoruz. Fakat bu ilişki tarzında aslolan da söğüşlemek zaten. Herkes herkesi sömürüyor. Pis bir sınıfsal ayrım üzerinde iyi bir ilişki kurulamıyor!
 

“Bebek Çıkarmaktan, Şeytan Çıkarmaya” …

TARİH:  21 Mayıs 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

CANNES’DA  4. GÜN

“4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün… “ nasıl iki kadın ve bir erkek arasında geçiyorsa, Mungiu’nun ‘Tepenin Ardında’sı da öyle.  Kadın ve cinselliği erkekler tarafından bir şekilde nasıl iğdiş edilir başlığı da atabiliriz bu filmlerle ilgili yazılara

Altın Palmiye ödüllü Romen yönetmen Christian Mungiu’nun “Tepelerin Ardında”sı (Dupa Dealuri) üçüncü günümün kapanış filmiydi. Mungiu, Romen sinemasının ve kendi sinemasının temel özelliklerini taşıyan bir film yapmış. “4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün… “ nasıl iki kadın ve bir erkek arasında geçiyorsa, bu film de öyle. Filmle ilgili yazıma bir başlık atmam gerekseydi “Bebek Çıkarmaktan, Şeytan Çıkarmaya” başlığını atardım. “4 Ay…” nasıl bir kürtaj hikâyesi idiyse ve fetüsün ana rahminden çıkarılması filmin dramatik eksenini oluşturuyorduysa, bir türlü hiç bir yere uyum sağlamayan genç bir kadının, Alina’nın, bir manastırda ruhundan şeytan çıkarılması “Tepelerin Ardında”nın eksenini oluşturuyor. Kadın ve cinselliği erkekler tarafından bir şekilde nasıl iğdiş edilir başlığı da atabiliriz bu filmlerle ilgili yazılara. “TA”nın polis soruşturmaları da, akla hemen bir diğer Romen filmi, “Polis, s.”yi hatırlatıyor.

FİLMDE YER ALAN ÇAN SESİ
Bunun ötesinde Yılmaz Erdoğan’ı da sevindireceğini umduğum bir özelliği var filmin: Çan sesi duyuluyor! Bunca Hıristiyan ülkenin filminde çan sesi duymamak beni rahatsız ediyordu. Neyse ki bu film bir manastırda geçtiği için çan sesi kullanmaktan kaçınamamışlardı! Film Alina’nın manastırda yaşayan arkadaşı Voichita’yı ziyarete gelişiyle başlıyor. İki genç kadın birlikte bir yetimhanede büyümüşler ve belli ki sevgili de olmuşlar. Voichita artık sıkı bir Hıristiyan olmuşken, Alina sadece eski ilişkilerini yeniden canlandırmayı düşünüyor. Voichita arkadaşına yardım ediyor ama ona istediği aşkı vermeyi reddediyor. Gidecek bir yeri olmayan Alina giderek daha geçimsiz ve saldırgan oluyor. Hastaneler pahalı, eski yetimhanesine dönmesi imkânsız, bir ara evlatlık olarak gittiği aile artık başka bir kızla birlikte… Alina’nın öfkesi büyüdükçe manastırın “baba”sı peder de sertleşmeye başlıyor ve film trajik bir sona doğru gidiyor. Mungiu’nun derdi Hıristiyanlıkla değil, Hıristiyanlığın kurumsal haliyle ve dine körü körüne bağlılıkla. Romanya’da dinin doludizgin ilerlediğini ve Çavuşesku’nun tamamlanamayan parlamentosunun milyonlarca dolar harcanarak tamamlanıp kiliseye aktarılmasının planlandığını yine Mungiu’nun ağzından okuduk. “TA” belli bir düzeyi tabii ki tutturuyor ama çok uzatıyor açıkçası. Daha kısa olsa daha etkileyici bir film olacakmış.
Bu sabahın ilk filmi ise Nick Cave senaryolu, John Hillcoat filmi “Yasadışı”ydı (Lawless). 1930’ların depresyon ve içki yasağı yıllarında ABD’nin görece güneyinde, Virginia’da geçiyor film. Bondurant kardeşler içki kaçakçılığı ve üretimi yapıyorlar. Polisle de işlerini gayet güzel ayarlamışlar ve fakat bir gün kente Chicago’dan kendini beğenmiş ve kötü mü kötü yeni bir komiser geliyor. İşler sarpa sarıyor. Jessica Chastain bütün güzelliğiyle arzı endam etmese tamamen bir vakit kaybı diyeceğim, gerilimden yoksun, manasız bir film “Yasadışı”.

BELİRLİ BİR BAKIŞ BÖLÜMÜ
Günümün ikinci filmi olarak ise ana yarışmadan değil, Belirli Bir Bakış bölümünden bir filmi seçtim: “Tanrının Arabaları” (Les Chevaux de Dieu). Faslı yönetmen Nabil Ayouch yaşanmış bir hikayeden yola çıkarak intihar bombacısı yoksul gençlerin hikayesini anlatmış. Kimi Müslümanların neden bu kadar manyakça ve çaresizce bir eylem biçimini seçtiğine dair pek bir şey söylememeyi seçen film, seyirciden çok alkış alsa da benim için hayal kırıklığı oldu. Uzun yıllara yayılan öyküsüne rağmen karakterlerini yeterince geliştiremeyen film, yine de sinemasını ve yaşamını pek bilmediğimiz bir ülke hakkında acı bazı gerçeklerle tanıştırdı bizi.
Bu akşam yarışma filmi “Av”ı kırıp “Bir Zamanlar Amerika’da”nın 4 saat 15 dakikalık yeni versiyonunu seyretmeyi planlıyorum. Tabii yer bulursam.

Festival 5. gün

TARİH:  22 Mayıs 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün
Cumartesi akşamı herkes Thomas Vinterberg’ın “Av” adlı yarışma filmine giderken, ben ne zamandır yeniden seyretmek istediğim “Bir Zamanlar Amerika”nın (BZA) yolunu tuttum. Bu filmin benim tarihimde şöyle özel bir yeri var. Segio Leone’nin BZA’sı hapisten çıktıktan (1984) sonra seyrettiğim ilk filmdi. Bir küsur yıldır sinemaya gitmemiştim. BZA ise müthiş bir filmdi. Her dakikası dolu doluydu ki oldukça uzun bir filmdi. Cannes’daki versiyonu ise yeni sahneler eklenmiş haliyle tam 4 saat 15 dakikaya ulaşmıştı. Fakat BZA yine hiç sıkmadı ve şu ana kadar festivalde seyrettiğim en iyi film oluverdi. Bir erkek dostluğu/rekabeti ile tatsız bir aşk hikâyesi denilebilir BZA’ya. Robert De Niro’nun canlandırdığı Noodles karakteri adına layık bir şekilde tam bir karmaşa içinde yüzüyor. Ruh hali spagetti makarna gibi, darmadağınık. Bir yanda aşkı Deborah (Jennifer Connelly/Elizabeth McGovern), bir yanda arkadaşı/rakibi Max (James Woods)… Herkese yaranayım derken aşık olduğu kadına tecavüz eden, erkek arkadaşının ise tecavüzüne uğrayan (mecazi anlamda)bir adam Noodles. Kaybedenin önde gideni de denilebilir kendisine. Robert De Niro henüz sevimsizleşmemiş ve Noodles rolüne hakkını veriyor.  Ennio Morricone’nin müziği epik boyutlarda! Jennifer Connelly ne şahane bir kadına ve oyuncuya dönüşeceğinin işaretini bu filmde vermiş.  Yakınınızda bir festivale gelirse kaçırmayın! Hem N.B. Ceylan’ın, filmine Bir Zamanlar Anadolu’da adını neden koyduğu üzerine konuşma konusu da çıkar.
Pazar sabahına yine farklı başladım. Herkesin koştuğu Haneke’nin filmini sonraya bırakıp, Paris Kültür ataşemiz Kalbiye Noyan’ın davetine katılıp Cannes kıyısında Fransız yönetmen ve yapımcılarla kahvaltı ettim.  Bu keyifli kahvaltıyı, keyifli bir film takip etti. Koreli yönetmen Hong Sangsoo’nun “Başka Bir Ülkede”sinin ilk bölümü müthiş komikti. Salon gülmekten kırılmadı ama ben uzun zamandır bir filmde bu kadar gülmemiştim. “Başka Bir Ülkede” (BBÜ)Güney Kore insanının ama özellikle erkeklerinin Batılı kadın karşısındaki davranışlarını, Koreli erkeğin ezikliğini, Batılı hayranlığını, cinsel açlığını, her Batılı kadını cinsel bir fırsat olarak değerlendirişini öylesine esprili bir dille anlatıyor ki! Tabii, bir Türk erkeği olarak Batılı kadınlar karşısında benzer duygular yaşamışlığım benim de var. Bu nedenle Koreli erkeklerin komik halleriyle salonu dolduran Batılı kitleden çok daha fazla özdeşleştim ve acınacak halimize görece daha fazla güldüm. Fakat film bir durumun varyasyonlarından oluşuyor ve baştaki komiklik ilk bölümden sonra giderek azalıyor. Bu filmin bir özelliği de başrol oyuncusu ve yönetmeninin Cannes’a en çok katılan isimler arasında yer alması. Yönetmen Hong Sangsoo’nun adına aşina olmayabilirsiniz ama Sangsoo’nın ana yarışmadaki 3. filmi bu. Yan bölümlere katılan filmleri de cabası. Oyuncu Isabelle Huppert ise festivale 2o kez katılmış, Altın Palmiye almış, jüri başkanı olmuş. Yine de BBÜ mütevazı, küçük ve hoş bir filmden çok öte değil. İlk bölümü dışında! O bölüm bir komedi başyapıtı!
Festivale bu akşam Abbas Kiarostami’nin “Aşık Biri Gibi” (Like Someone in Love)filmiyle devam edeceğiz.

Cannes’ı takip etmek kolay olmuyor

TARİH:  23 Mayıs 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Cannes’da katı bir sınıfsal ayrım var. Bir tür kast sistemi denilebilir. Ben günlük bir gazeteye yazmama rağmen Cannes’da fazla kıdemli olmadığım için en alt kasttayım. Bu da yağmur ve fırtına altında 1 saat sıra beklemek demek olabiliyor. Dün Kiarostami’nin filmine yağmur altında  1 saat bekledikten sonra zar zor girdim.
Çok yoğun bir gündü bugün:  Ken Loach’tan “Meleğin Payı” (Angel’s Share), Thomas Vinterberg’den “Av” (Jagden), Alain Resnais’den “Henüz Bir Şey Görmedin” (Vous N’avez Encore Rien Venu) ve Michael Haneke’den “Aşk” ya da “Sevgi”yi (Amour) aynı gün gördüm. Bir de dün gece gördüğüm ve henüz yazmadığım Abbas Kierostami’nin “Aşık Biri Gibi”si var. Ve basın odasının kapanmasına az zaman kaldı. Cannes çok yorucu geçiyor, bunda şaşılacak bir şey yok. Fakat kötü hava şartları hastalanma olasılığını da gündemimize soktu. Cannes’da katı bir sınıfsal ayrım var. Bir tür kast sistemi denilebilir. Ben günlük bir gazeteye yazmama rağmen Cannes’da fazla kıdemli olmadığım için en alt kasttayım. Bu da yağmur ve fırtına altında 1 saat sıra beklemek demek olabiliyor. Dün Kiarostami’nin filmine yağmur altında  1 saat bekledikten sonra zar zor girdim.
Şimdi hızlı ve kısaca filmlerden söz edeyim. Kiarostami’nin filmi beni şu ana kadar görsel olarak en çok etkileyen film oldu. Mizansenler, görüntü yönetimi mükemmeldi. Yaşlı bir akademisyenle bir eskort kızın hayatından küçük bir kesit sunuyor film. Kızın, kızın nişanlısının ve akademisyenin sevgi arayışı sonunda küçük çaplı bir savaşa dönüşüyor. Ustaca yönetilmiş, ustaca anlatılmış ama nihayetinde yarım kalmış izlenimi veren bir film “”Aşık Biri Gibi”. Sanki Kierostami’nin sırrına vakıf olamadığım gibi bir his kaldı içimde.
Ken Loach yine yoksul, suça eğilimli, eğitimsiz yani kısacası lümpenlerin hayatına dair bir masal anlatmış. Oldukça hafif ve oldukça da komik bir hikaye bu. Cannes’ın yorgun gazeteci kitlesinin kalbini çaldı Loach. Filmin kahramanı Robbie kamu hizmetine mahkum ediliyor. Robbie’nin kanlıları var. Bir de hamile sevgilisi ve sevgilisinin Robbie’den hiç hoşlanmayan babası. Robbie nasıl kurtulur? Brecht olsaydı kurtulamazdı derdi ama Loach’un seyircisini üzmeye hiç niyeti yok. Bir viski (evet viski!) hırsızlığı ile macera filmi sularına dalan film, iş, ev ve aile diyerek mesajını veriyor. Hoş fakat ve ben kendi adıma Hong Sangsoo’nun “Başka Bir Ülkede”sini tercih ederim, komedi söz konusuysa.
Thomas Vinterberg “Av”da pedofili suçlamasına maruz kalan masum bir adamın hayatının nasıl kaydığını anlatıyor. Mads Mikkelsen ana okulu öğretmeni Lucas’ın acısını ve uğradığı haksızlığa duyduğu öfkeyi başarıyla canlandırıyor. Film kendisini ilgiyle izletiyor. Ama filmin derdi ne pek anlaşılamıyor. Toplumsal ilişkileri mi eleştiriyor? Eleştiriyorsa ne diyor yani? İnsanlar 4-5 yaşında bir kıza inanamaya neden bu kadar meyilli? Kimsenin kimseye güvenmediğini mi söylemek istiyor. Bilemedim. Olayların kadınların başının altından çıkması dikkate alınması gereken bir ayrıntı mı, ona da karar veremedim. “Av” sıkmıyor ama adını tam koyamadığım bir sevimsizliği var.
Michael Haneke’yi sevmiyorum. “Aşk” ya da “Sevgi”sini de sevmedim. Ölmekte olan yaşlı bir kadın ile ona fedakarca bakan kocasının hikayesi elbette dokunaklı. Ama nedir yönetmenin o genç kuşağa duyduğu nefret? Nedir bu parmak sallama, azarlama tavrı? Haneke parmağını ne kadar sert sallarsa, hayranları da o kadar hizada durur zaten. Böylece geçinip giderler. Çok da fanatiktirler, şimdi hemen nefret mailleri atmaya soyunmuştur bazıları.
Alain Resnais’yi es geçebeiliriz. Yarın buluşmak üzere…

Cannes’da ‘Biri Bizi Gözetliyor’

TARİH:  24 Mayıs 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün
Bugünün ilk filmi Gomorra’yla tanıdığımız İtalyan Yönetmen Matteo Garrone’nin yeni filmi Gerçeklik ya da enternasyonal adıyla Reality idi. Filmin adı yeni gerçekçi filan olduğu için değil “reality televizyonu’yla, özelde “Biri Bizi Gözetliyor” (BBÇ) programıyla ilgili oluşundandı. Bu yüzden filme “Reality” demek sanırım en doğrusu olacak. Filmin mekanı Gomorra’da da olduğu gibi Napoli. Luciano bir balıkçı, avcı değil de balık satan türden bir balıkçı. Bizim bildiğimiz mahalle balıkçılarından. Ama Luciano’nun başka özellikleri de var. İlgi çekmeye ihtiyacı var Luciano’nun ve bir şekilde ve bunu düğünlerde travesti, bohçacı kadın gibi kılıklara girerek yani bir tür amatör şov sergileyerek gideriyor. Luciano’nun eşi ise bir tür mutfak robotu satan bir dükkanda çalışıyor. Karı koca pek de anlamadığım bir üç kağıt çevirerek, bu işten de meşru olmayan bir kazanç elde ediyorlar. Ama kimseye bir zararları yok, sıradan insanlar Luciano ve karısı. Derken Luciano bir gün biraz da çocuklarının ısrarına dayanamayarak BBÇ seçmelerine katılıyor. Ve Luciano birden yıldız olma hayalleri kurmaya başlıyor. Programdan seçilip seçilmediğine dair haber beklerken Luciano’nun ruhsal dengesi bozulmaya başlıyor. BBÇ seçicilerinin kendisini gözetlediğini, yarışmaya katılmaya lâyık bir aday olup olmadığını anlamaya çalıştıklarını sanmaya başlıyor. Lucianao, hayali gözetleyenlerine hoş görünmek için büyük fedakarlıklar yapıyormaya, evinin eşyalarını fakirlere dağıtmaya kadar işi büyütüyor.
Reality adının tersine hayal ile gerçeğin iç içe geçtiği bir film, tıpkı kahramanın kafasının içinde olduğu gibi. İtalya paparazzi sözcüğünü keşfeden ülke ve Fellini de Televizyonu eleştiren filmler yapmıştı. Gözetleme kültürünün en sert yaşandığı ülkelerden birinden yeni bir tv eleştirisi çıkması doğal. Garrone eli yüzü düzgün iyi bir film yapmış. Fakat Gomorra’yla karşılaştırınca bu filmin çok hafif bir tonu var. Ciddi bir psikolojik bozuklukta söz etmesine rağmen filmin hafif tonu belki de hatırlanılırlığını önemli ölçüde azaltacak.
Günün ikinci filmi ise Fatih Akın’ın “Cennet Bahçesindeki Çöplük” adlı belgeseliydi. Akın bu film için “bugüne kadar yaptığım en kişisel filmim” dedi. Bunun nedeni filmin Akın’ın memleketi olan Trabzon’un Çamburnu beldesinde yaşanan çevre kirlenmesini anlatması. Çamburnu’nda memleketimizin her yerinde olduğu gibi halkın istekleri hiçe sayılarak yerleşim yerinin çok yakınına büyük bir çöplük inşa ediliyor. Tabii ki bu çöplüğü yapanlar gerekli düzenlemeleri yapmıyor ve önlemleri almıyorlar. Yağmur yağıp da sel çöpleri beldeye sürükleyince “Allahın işi ne yapabiliriz, yağmuru yağdırmayacak halimiz yok ya?” diyorlar. Selleri, bürokrat/teknokratlar bildiğimiz bir dille “münferit taşımlar” olarak nitelendiriyor. “Münferit işkence”den sonra “münferit taşım” kavramı dilimize armağan olsun! Aslında bürokratların yalanları filmi trajediden komediye doğru da yaklaştırıyor.  Akın bu film için beş yıl uğraşmış ve birçok kişiyle röportaj yapmış. Sonuç etkileyici, ama bizim etkilenmemiz zaten normal. Yetkililerin etkilenmesini beklemek ise biraz hayal. Bu akşamı Romen yönetmen Christian Mungiu’nun “Tepelerin Ötesinde” filmiyle kapatacağız fakat onun yazısı yarına kalacak.

Hâlâ bir başyapıt çıkmadı

TARİH:  25 Mayıs 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Cannes’ta yarışma filmlerinden  olan ‘Yumuşak Öldürmek’ filmini gördüm. Andrew Dominik’in imzasını taşıyan filmin yoğun bir politik meselesi olmasına rağmen bekleneni vermediğini düşünüyorum.Andrew Dominik “Kasap” (Chopper) filmiyle çok güçlü bir şekilde girmişti sinemaya. Ardından yaptığı “Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikastı” kaygısız kalınamayacak bir filmdi ama bir dağınıklığı da vardı. Bu yıl Cannes’da yarışacak filmi doğrusu heyecan uyandırmıştı. Ama “Killing Them Softly” (Yumuşak Öldürmek) bekleneni vermedi. Filmin yoğun bir politik meselesi var. Dominik’in ABD’ye çok sert bir eleştirisi var ve bütün film zaten ABD’nin politikalarının bir alegorisi. Dominik ABD’yi sert bir şekilde eleştiriyor ve ABD’nin bir ülke değil bir şirket (“business” tam olarak) olduğunu ileri sürecek kadar ileri de gidiyor. Festivalde alışık olmadığımız bu politiklik hoş da bir yandan. Ama birkaç beceriksiz soyguncunun bir mafya sisteminin çökmesine neden olması ve bunu bir katilin uzaktan, “yumuşak” bir şekilde cinayetler işleyerek temizlemeye çalışması Amerikan kapitalizminin eleştirisi ya da son krizin alegorisi olarak hem fazla kör gözüm parmağına hem de fazla basite indirgeme olmuş. Öldürdüğü kişileri yakından görmemek tabii ki ABD’nin yeni savaş yöntemlerini, pilotsuz uçak larını da hatırlatıyor. Ama olmamış. Ne politik bir alegori düzeyinde ne de bir “suç” filmi olarak işlememiş film. Dominik’in kariyeri en üstten başlayıp aşağı doğru iniyor ama filmleri her nasılsa daha büyük ödüllere aday oluyor.

Bernardo Bertolucci de maalesef çaptan düşen yönetmenler arasında. Bertolucci’nin festivalde yarışma dışı gösterilen filmi “Ben ve Sen” oldukça zayıftı. On dört yaşındaki asosyal bir gencin babasının ilk eşinden olan yarı kız kardeşiyle tanışması ve bu ilişki sayesinde kabuğundan çıkmaya karar vermesini anlatan film ne yazık ki ilgiyi ayakta tutacak bir derinlikten ve ilginçlikten yoksundu. Yine de film sırasında Haneke’nin genç insanlara duyduğu öfke ve korkuyla Bertolucci’nin empati dolu yaklaşımı arasındaki devasa farkı düşünmeden edemedim. Keşke Haneke biraz Bertolucci’den ders alsa…

Günün yarışmadaki kapanış filmi ise Leos Carax’ın “Holy Motors”uydu. Carax “Oğlan Kıza Rastlar” ve “Köprü Üstü Aşıkları” gibi filmlerle bir dönem genç izleyicilerin en sevdiği yönetmenlerin başında geliyordu. “Holy Motors” hiçbir şeyin gerçek olmadığı, her şeyin bir role indirgendiği, her eylemin bir rol olduğu bir dünya resmi çizmiş. Seyirciyi ikiye böldü film. Kimi sonuna kadar seyretmedi, kimi ise hem çok eğlendi hem de filmin bitiminde coşkuyla alkışladı. Benim filmim değil, o kadarını söyleyeyim. Bütün her şeyin sanal olduğu bu dünya tablosundan bir anlam çıkarmak bana nasip olmadı ya da…

Haksız yere suçlanmak

Olayların  1942 yılında SSCB’de geçen Cannes’da  yarışma filmi olan ‘Siste’ ve1989 yılında New York’un Central Park’ında geçen ‘Central Park Beşlisi’ adlı belgesel filmin ortak bir yanı var. Her ikisinde de işlemedikleri suçların cezasını çekmek zorunda kalanlar anlatılıyor.

Perşembe günü seyrettiğim iki filmin tesadüfen ortak bir yanı vardı. İkisinde de işlemedikleri suçların cezasını çekmek zorunda kalan insanlar anlatılıyordu. “Central Park Beşlisi/The Central Park Five” 1989’da New York’un Central Park’ında jogging yaparken saldırıya uğrayan, tecavüz edilen ve koma halinde terk edilen genç bir Beyaz kadının soruşturmasını konu alan bir AMD yapımı belgeseldi. Belgeselin altında 3 yönetmenin, Ken Burns, David McMahon ve Sarah Burns’ün imzası var.

Genç bir kadının tecavüze uğraması korkunç bir olay fakat olayı daha da korkunçlaştıran medyanın, polisin ve savcıların olaya yaklaşımı. Olay akşamı parkta bulunan yaşları 14 ila 17 arasında değişen beş Latin ve Afrika kökenli genç, aleyhlerinde hiç bir delil olmamasına rağmen tutuklanıyor ve ırkçı bir kampanyanın kurbanı oluyorlar. Esmer tenlilerin bir Beyaz kadına tecavüz etmesi kente tam bir infial yaratıyor. Oysa olay siyahlar arasında geçse ne medyanın ne de polisin çok da ilgisini çekmeyecek, adi bir vaka olarak karşılanacak. Ama, belediye başkanından savcılara, köşe yazarlarından, politikacılara kadar büyük bir koro intikam çığlıkları atmaya başlıyor. Donald Trump (Trump Towers hoş geldin Türkiye’ye!) gazeteler 4 sayfa ilan vererek, kellelerini istiyor gençlerin. Köşe yazarları New York’ta idam yeniden uygulansın diye bas bas bağırıyorlar. İdam edilmesi istenenlerin çocuk olması bile bu linççi güruhu susturamıyor. Polisin çocukları baskıyla sindirmesi ve kendi aleyhlerine ifadeler vermelerini sağlaması zor olmuyor. Ne DNA sonuçları ne de diğer bir sürü delilin çocukların lehine olması sonucu değiştirmiyor. Gencecik insanlar, kendilerini savunan ciddi bir avukat da bulamıyorlar ve sonuçta suçlu bulunup içeri atılıyorlar. Yıllar sonra gerçek suçlu ben yaptım deyince olay açığa çıkıyor ama çocukların ve ailelerin hayatı darmadağın olduktan sonra. Ve bu adalet skandalının sorumluları yine zeytinyağı gibi üste çıkmayı beceriyorlar. Kurumlar kendi elemanlarını koruyor, kimse bu skandaldaki sorumluğu üstlenmiyor. Herkes görevini doğru bir şekilde yerine getirdiği konusunda geri adım atmıyor. Amerika’nın en derin fay hatlarından Siyah-Beyaz ayrımı Siyah birinin başkan seçilmesiyle giderilemeyecek kadar derin.

Günün yarışma filmi “Siste” ise 1942’de SSCB’de geçiyor. Alman işgali altındaki bölgelerde demiryolu işçileri kendi inisiyatifleriyle bir Alman trenine sabotaj düzenliyorlar. Yakalanan dört demiryolcudan üçü asılıyor. Serbest bırakılan biri ise bu sefer direnişçilerin gözünde hain ilan ediliyor. Oysa Suşenya adlı bu demiryolcu son derece onurlu biri. Almanlar onu bir anlamda yem olarak serbest bırakıyorlar. Hainlikle suçlanacağını ve direnişçileri üzerine çekeceğini biliyorlar. Son derece yavaş tempolu bu film yaşamanın anlamı üzerine anlamlı sorular soruyor. Fakat ne yazık ki fazlaca yeni bir şey söylemiyor. Sergei Loznitsa’nın filmi onurlu bir ölümün onursuz bir yaşamdan çok daha yeğ olduğu mesajıyla, temel insani meselelerden birine düzgün bir bakış getiriyor.

Cannes’da Son Gün

TARİH:  2 Haziran 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün
Ve nihayet sona geldik. Bugün son yarışma filmi “Mud” (Çamur demek ama filmde özel bir ad olarak geçiyor)gösterildi. “Mud” Jeff Nichols’ın üçüncü filmi. İkinci filmi “Sığınak”ı (Take Shelter)kısa bir süre önce izlemiştik. “Sığınak”ta hem hayali hem de gerçek fırtınalar vardı ve bu yüzden yanlış bir şekilde filmi çevreci ilan edenler olmuştu. Oysa filmin konusu kapitalizm ve şizofreniye dairdi. Güvencesiz bir sosyal yapı ve ekonomik kriz, ruhsal dengesi zaten sallantıda olan bir bireyi nasıl paranoyaklaştırır diye özetlenebilirdi filmin konusu. Nichols’ın yeni filmi de doğayla iç içe ama yine çevrecilik değil filmin derdi.Cannes’ı açan “Moonrise Kingdom” gibi, “Mud” da ilk aşka dair. Ellis ve Neckbone 14 yaşında iki yakın arkadaş. Ellis’i annesiyle babasının arası bozuk ve bu durum Ellis’i derinden etkiliyor. Babasına öfkeli ve bir gün tesadüfen kendisine yeni bir baba figürü buluyor Ellis. Neckbone’la gittikleri adada saklanan bir kanun kaçağıyla, yani “Mud”la tanışıyorlar. Mud aşk uğruna elini kana bulamış, sevdiği kadına kötü davranan adamı öldürmüş. Sevgilisi Juniper’le adada buluşmayı amaçlıyor. Hem polis hem de öldürdüğü adamın ailesi, kiralık katilleriyle birlikte Mud’ı arıyorlar. İki delikanlı Mud’a yemek getiriyor ve adadaki hurda bir motoru tamir etmesine yardım ediyorlar. Ellis bu arada annesi gibi iki isimli ve yaşça kendisinden büyük bir genç kıza May Pearl’e aşık oluyor. Sanki anne ve babasının yürümeyen ilişkisini başka oyuncularla ve bu sefer yürüyecek biçimde sahnelemeye çalışıyor. Fakat hiçbir şey beklendiği gibi gitmiyor, aşk ilişkileri yola girmiyor. Ellis yine de aşka olan inancını koruyabilecek, ergenlikten delikanlılığa sağ salim geçebilecek mi?

Nichols bu sorulara insani bir biçimde yaklaşıyor ve sağlam bir sinema dili kuruyor. Nichols’un kalbinin solda olduğuna dair küçük işaretler var filmde. Neckbone’un “Fugazi” t-shirt’ü giymesi, Amerika’nın Küba’daki kanlı eylemlerinin hatırlatılması gibi şeyler filmde küçük ayrıntılar olarak var. Bu arada Fugazi Amerikan rock toplulukları içinde en sol söyleme sahip olan topluluklardandır ve bağımsızlıklarından taviz vermemesiyle tanınır.

Jeff Nichols sağlam adımlarla kariyerinde ilerliyor. Şansının açık olmasını diliyorum. Film bir ödül alırsa da şaşırmam. Ödül demişken bugün festivalin ilk ödülleri belli oldu. FIPRESCI yani uluslararası film eleştirmenleri federasyonu üç bölümdeki filmlere içinden en iyileri seçti. Ana yarışmada en iyi film ödülünü Sergei Loznitsa “Siste” adlı filmiyle kazandı. Belirli Bir Bakış bölümünün birincisi ise “Vahşi Güneyin Hayvanları” filmiyle Benh Zeitlin oldu. “Vahşi Güneyin Hayvanları” sanırım satın alınmış, yakında Türkiye’de seyretmeyi umuyorum. Festivalin başlarında gösterilen film ayrıca ekümenik jürinin de birinciliğini aldı. Zaten film festivalin başından beri bölümünün favorisi olarak gösteriliyordu.

Nanni Moretti’nin başkanlığındaki jürinin kararlarını yarın öğreneceğiz. Ben bir tahminde bulunayım: Ken Loach’ın “Meleğin Payı” ve Jeff Nichols’ın “Mud”ı şanslı diyorum. Bunu Moretti’nin eğilimlerini dikkate alarak söylüyorum. Benim çok net bir birincim yok ama bu dediğim filmler ödül alırsa üzülmem.

Cannes 2012: Sonuçlar ve genel değerlendirme

TARİH:  2 Haziran 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün
Cannes tabii ki sadece yaratıcı sinemanın mabedi değil, aynı zamanda büyük bir pazar yeri, büyük bir gösteri mekânı. Bizi ama sadece ilk işlevi ilgilendiriyor. Ne kırmızı halılarla, ne de alım satım işleriyle işimiz var. Peki Cannes’da yarışan her film hakikaten de o yılın en iyi filmlerinden biri mi?Cannes’dan son yazımı yazdığımda sonuçlar belli olmamıştı daha. Ne uzun metraj yarışmasında, ne de yan bölüm “Belirli Bir Bakış”ta Türkiye’den bir film yoktu. Buna rağmen hem Rezan Yeşilbaş’ın kısa filmi “Sessiz”in kazandığı Altın Palmiye’yle, hem Nuri Bilge Ceylan’a verilen “Altın Fayton”la (film yönetmenlerince verilen bir ödül) hem de Fatih Akın’ın “Cennet Bahçesindeki Çöplük” adlı belgeseliyle dünyanın bu en büyük ve en önemli film festivalinde yerimiz hiç de fena değildi.

“Sessiz”e ilk ödülü benim de içinde yer aldığım Akbank Film Festivali jürisi vermişti. Belçim Bilgin’in başrolünde yer aldığı film Yeşilbaş’ın babasının yaşadığı gerçek olaylardan esinlenmiş. 1984’te Diyarbakır Cezaevi’nde korkunç şeyler yaşanıyor (o dönemde Türkiye’nin bütün cezaevlerinde yaşandığı gibi ama daha fazlasıyla). Mahpuslarla görüşmecilerinin Kürtçe konuşmaları yasak. Dolayısıyla, Türkçe bilmeyen birçok kadın kocalarıyla, oğullarıyla, kızlarıyla konuşamıyorlar. Duvarlarda sloganlar var: “Türkçe Konuş, Çok Konuş!” diye. Faşizm bu yasakla yetinmiyor, mahpuslara dışarıdan giyecek getirmek de yasak. Oysa Kürt mahpusun ayakkabıya ihtiyacı var. Karısı, bir erkek ayakkabısı alıyor ve ayağına giyip, görüşmeye gidiyor. Neyse ki görüşme açık, karşılıklı oturabiliyor görüşmeciyle mahpus. Ve bir gerilim filmine taş çıkartacak bir operasyonla, masa altından ayakkabılar jandarmalara fark ettirmeden değiştiriliyor. Bir derdi, bir meselesi olan filmler daha çok iz bırakıyor. Yeşilbaş’ın filmindeki mesele o kadar yakıcı ki… Cannes’da yarışan diğer kısa filmleri görmedim ama “Sessiz”in kazanmasını da sürpriz görmüyorum: Tebrikler Rezan, tebrikler Belçim ve filme emeği geçen herkes.

SİNEMA YA DA SANAT, SONUÇTA BİR KEYİF İŞİDİRUzun metraj yarışmasına gelince… Başka vesilelerle de yazmıştım, film festivalleri film izlemek için hem muhteşem fırsatlar sunan yerler hem de bu filmleri neredeyse en kötü koşullarda seyrettiğiniz yerlerdir. Hiçbir normal insanın ruhu günler boyunca birkaç film seyretmeye ihtiyaç duymaz. Hiçbir normal insanın ruhu sabahın 7-7:30’unda kalkıp film kuyruğuna girmek istemez. Sinema ya da genelde sanat, sonuçta bir keyif işidir. Sanat sindirilmek ister, üstüne (bilinçli ya da bilinçaltında) düşünülmek ister. Film uykusuz gözlerle, yorgun zihin ve bedenlerle tüketilecek bir şey değildir. Ama bunu söyledikten sonra, sanat, özelde sinema festivalsiz olmuyor da demek gerekiyor. Yaratıcı yönetmenlerin Cannes’a ve diğer festivallere ihtiyacı var. Cannes olmasa Nuri Bilge Ceylan “Bir Zamanlar Anadolu’da”yı yapacak noktaya gelebilir, filmini Türkiye’de yüz elli bin kişiye izletebilir miydi? Sinema yazarlarının da festivallere ihtiyacı var. Bütün yıl konuşulacak filmler ilk kez festivallerde görücüye çıkıyor. Üstelik bu filmlerin birçoğunu başka türlü seyretme imkânımız olmayacağını biliyoruz!

HANEKE HAYRANLARI BENDEN NEFRET EDECEKLER!
Cannes tabii ki sadece yaratıcı sinemanın mabedi değil, aynı zamanda büyük bir pazar yeri, büyük bir gösteri mekânı. Bizi ama sadece ilk işlevi ilgilendiriyor. Ne kırmızı halılarla, ne de alım satım işleriyle işimiz var. Peki Cannes’da yarışan her film hakikaten de o yılın en iyi filmlerinden biri mi? Geçen yılın birincisi Malick’in “Hayat Ağacı” Batı’da öyle karşılandı. Hemen hemen yılın en film listelerinin tümünde başı çekti. Ama mesela SİYAD’ın en iyi 10 yabancı film listesine onunculuktan dahi olsa giremedi. Bu enteresan bir durum ve film beğenisinin ne kadar öznel ve göreceli olduğunu gösteriyor. Fakat bu yıl böyle olmaz. Bu yıl Michael Haneke’nin Altın Palmiye’yi kazanan filmi bizde de listelerde başa oynar. Haneke son katıldığı Cannes yarışmasında da “Beyaz Bant”la Altın Palmiye almıştı. Bu yıl da “Amour”la (Sevgi/Aşk) aynı ödülü aldı. Beklenen bir durumdu. Screen dergisi festival boyunca her gün bedava bir dergi çıkarır ve bu derginin en arka sayfasında 10 seçkin eleştirmenin yıldızları yer alır. Bu yıl dört üzerinden 3 ortalamayı geçen sadece iki film vardı. Haneke’nin “Aşk”ı ve Christian Mungiu’nun “Tepeleri Ardında”sı. İkisi de 3.3 ortalama tutturdular. Ve ikisi de en önemli ödüllerden paylarını aldılar. Yargılarım daha sakin bir şekilde seyrettiğimde değişebilir ama ben Haneke’nin filmini beğenmedim. Hep yazarım, hep de yazacağım; Haneke’yi papaz tavırlı bulurum. İnsanoğlunu beğenmeyen ve azarlayan, ders veren bir papaz gibidir hazret. Eleştirisinin somut bir hedefi yoktur ama çoğunlukla görece genç kuşaklar bu “peder”in azarlarından nasiplerini alırlar. Bunları söylerken tabii ki Haneke’nin sinema diline hakim biri olduğunu kabul ediyorum. Haneke, bu filmine “Aşk” adını koyarken, “siz fanilerin ‘aşk’ dediğiniz şey ‘Hiroşima Mon Amour’daki gibi değil, işte böyle olur!” der gibi. Bunu şundan söylüyorum: Filmin kadın başrol oyuncusu Emmanuele Riva’nın en bilinen diğer filmi “Hiroshima Mon Amour”dur. Oradaki tutkulu aşka sanki “Amour”la bir kontr çekmiş Haneke. “Aşk”, demiş, “sevdiğinin kıçını temizlemektir gerektiğinde”. Terence Davies de aynı şeyi söylemişti bu yıl İstanbul Film Festivali’nde gösterilen “Aşkın Karanlık Yüzü”nde. Kuşkusuz öyle, sevdiğimiz zayıf düştüğünde yanında değilsek, onu gerçekten de sevdiğimizi söylemeyiz. Haneke kendisi söylüyor, bu filmi kendisini ve karısını düşünerek yazmış. Filmde yaşlı bir çift var. Kadın aralıklarla geçirdiği beyin kanamaları nedeniyle adım adım ölüme yaklaşırken, kocası ona özenle bakıyor. Bu “temsili ‘Haneke’ çifti”nin yalnızlığı sadece kızlarının ve kadının bir öğrencisinin ziyaretiyle bozuluyor. Birbirlerini bu kadar seven bu çift nedense çok yalnız, çevrelerinde insan yok, olanlar da doğrusu sevmeyi pek bilmeyen tipler. Kızları, ukalalık etmek ve ekonomiden söz etmek dışında anlamlı bir şey yapmıyor ve sonunda da babasından bir güzel fırça yiyor. Öğrenci desen, ne zaman ne diyeceğini bilemiyor ve görev icabı yaptığı ziyaret yaşlı çifte keyiften çok azap veriyor. Ben de merak ediyorum: Neden bu karşıtlık? Neden görece genç olanları bu aşağılama? Nasıl oluyor da bu sevmeyi bilen çift kendilerinden başkalarına, en başta kendi kızlarına sevmeyi öğretememiş? Açıkçası, bu acıklı hikâyede ya ben çok duygusuzum, ya da önyargılıyım, bilemiyorum, ruhumda yaprak kıpırdayan çok az an oldu. Hiç olmadı değil ama olan anlar bana yetmedi.  Bir de cinayet sahnesi var ki her şeyin üstüne tuz biber ekti. Tabii, bir tek ben galiba filmdeki bu cinayeti, sadece cinayet olarak görüyorum. Keşke bir kez daha seyredip yazabilsem, keşke siz de seyretmiş olsanız, ben de rahat rahat yazsam neden söz ettiğimi. Haneke hayranları benden nefret edecekler, ne yapalım… Alışkınım.  Mungiu’nun filmi ise bir meselesi olan filmlerdendi. Mungiu, dinin, Ortodoks kilisesinin giderek güçlenmesinden ne kadar rahatsız olduğunu filmin kitapçığında anlatıyor. Çavuşesku’nun devasa ve Nazi mimarisini andıran ama nihayetinde Parlamento olsun diye Bükreş’in göbeğinde yaptırmaya başladığı bitmeyen binasına şimdi Ortodkos Kilisesi talipmiş. Tabii yüz milyonlarca Euro daha harcanması gerekiyor binanın tamamlanması için. Çamlıca tepesindeki müstakbel dev camiiye rahmet okutacak bu esere, hâlâ şeytan çıkarmak gibi işlerle uğraşan, insan hayatını zaman zaman hiçe sayan bu kurumun talip olması ve genelde ülkenin laiklikten uzaklaşma tehlikesi Mungiu’nun konu seçimini belirleyen şeyler. Hem kürtaj hem de kürtaj yasağı karşıtı baş yapıtı “4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün…”le Çavuşesku rejimine sert bir eleştiri getiren ve bileğinin hakkıyla Altın Palmiye’yi kazanan Mungiu’nun “Tepelerin Ardında”sı zamanla daha fazla anlam kazanan, insanın içinde büyüyen filmlerdendi. Senaryo ödülünden daha fazlasına layıktı film. Ki En İyi Kadın Oyuncu Ödülü de filmin iki kadın oyuncusuna verildi. Kadın bedeni ve cinselliği üzerinde devletin uygulamaları konusunda filmler yapan Mungiu’dan bir tane de Türkiye’ye lazım. Acilen!

Bu yazının bu kadar uzayacağını tahmin edememiştim. Devamı başka yazıya…

© 2020 -CuneytCebenoyan.com