Abu Dabi Film Festivali

TARİH:  23 Ekim 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Son bir aydır leyleği havada görmüş gibi, o festival senin bu festival benim seyahat ediyorum. Mardin, Almatı, Antalya derken şimdi de Birleşik Arap Emirlikleri’nin başkenti Abu

Bu kez de NETPAC yani Asya Sineması’nı Teşvik Ağı diyebileceğimiz kurumun jürisindeyim. Almatı’daki festivalde Tayfun Pirselimoğlu’nun filmi ‘Saç’ NETPAC ödülünü almıştı (Azeri yönetmen Elçin Musaoğlu’nun ‘40. Kapı’ filmiyle birlikte). Müjdeyi hemen vereyim: Bu kez de NETPAC ödülünü bizden bir film, Belma Baş’ın Antalya’da görmezden gelinen filmi ‘Zefir’ kazandı.  Jürinin benim dışındaki diğer üyeleri Granada Film Festivali yöneticisi ve akademisyen Alberto Elena Diaz ve Güney Koreli yönetmen Kim Do Kyung idi. Ödülümüzün gerekçesi ise şöyle şekillendi: “Bir kopuş ve büyüme öyküsünü son derece duyarlı ve kontrollü bir biçimde ve çarpıcı bir sinematografiyle anlatması nedeniyle Zefir en iyi film ödülüne layık görülmüştür”. Zefir, Antalya’daki ilk seyredişimde beni o kadar etkilememişti ama ikinci kere izlediğimde filmi çok beğendim. Film anneler ve kızlarının o son derece zor sevgi-nefret  ilişkisine odaklanıyor ve hemen hemen hiçbir zaman kavramsal bütünlüğünden uzaklaşmıyor. 11 yaşındaki Zefir annesinden kopuyor filmin ana damarındaki öyküde. Ama bir buzağı da daha önce annesini kaybediyor. Keza anne inek de sahibi için kızından farksız. Böylelikle kayıp ve kopuş insan – insan, insan – hayvan ve hayvan – hayvan arasında filmin bütününe yayılıyor. Kayıp duygusunu, Kazım Koyuncu’yu hatırlayarak da yaşıyoruz filmde.  Fakat bunca kayıp melankoliye kapı açmıyor. Zefir bize cevaplar vermekten çok sorular sordurtmak istiyor. Film, annenin siyasi olmaktan çok sosyal bir sorumluluk duygusuyla kızını terk ettiğini hissettiriyor.

SEÇİMİ 16 FİLM ARASINDAN YAPTIK

NETPAC yalnızca Asya kökenli yönetmenlerin filmlerini değerlendirmeye alıyor. Abu Dabi Festivali’ndeki yarışma bölümleri ise Asya ile sınırlı değil. Bizi seçimimizi festivalin konulu uzun metraj, belgesel ve yeni ufuklar (ilk filmler) adlı yarışma bölümlerindeki bizim kriterlerimize uyan 16 film arasından yaptık. Bu filmler arasında dikkat çekici olan diğer filmlerden bazılarına değineceğim. Irak filmi Gesher büyük bir rafinerideki kullanılmayan dev borular içinde yaşayan 3 göçmen işçiyi anlatıyordu. Vahid Vakilifar son derece zor koşullarda ve yoksulluğun dibinde yaşayan bu insanları anlatırken onların yaşama direncine bir saygı duruşunda bulunuyordu. Etkileyici bir ilk filmdi Gesher (bir deniz yumuşakçasının adıymış gesher). Lübnan’ın travmalarla dolu tarihinden söz eden ilgi çekici filmler vardı. Bir Daha (Marra Oukhra) Suriye’nin Lübnan’ı işgali sırasında başlıyor ve Şam’da devam ediyordu. Bu sırada yaşadığı kaza sonucu hafızasını yitiren bir çocuğun öyküsü, geçmişten ders alamamanın bir metaforuna dönüşüyordu. Bahij Hojeij ‘Yağmur Yağacak’da Lübnan’da 1990’larda kaçırılıp 20 yıl tutsak kaldıktan sonra serbest bırakılan bir adamın yaşamına odaklanıyordu. Geri dönmek sorunları çözmüyordu elbette. Bu büyük travma hem geride kalanları hem de kaçırılanları temelden değiştirmiş oluyordu çünkü. Bir de hiç geriye dönemeyenler vardı elbette. Lübnan halkının trajedisi kolay kolay atlatılacak gibi değil. “Tamam, yeter, eyvallah” (Tayeb, khalas, yalla) ise apolitik bir Lübnan filmi olarak ayrı bir yerde duruyordu. Bunda iki yönetmeninden birinin Amerikalı oluşunun da rolü olsa gerek. Film 30’larına gelmiş olmasına rağmen annesinden kopamamış bir pastacının öyküsünü anlatıyordu. Bu bağımsızlaşamama hali Lübnan’ın ülke olarak haline de benzese de yönetmenler apolitik olduklarını vurguladılar. Film çok başarılı başlangıcını sonuna kadar sürdüremedi fakat. “Bir Zamanlar Komünisttik” (Sheoeyin Kenna) adı üzerinde bir grup eski komünist üzerinden Lübnan tarihine bakıyordu. İsrail’in 1982’deki işgaline direnişle yükselen komünist hareketin zaman içinde mezhep çatışmalarının parçası haline gelişi, kötü üst düzey yönetim ve SSCB’nin çöküşüyle çözülüşü yabancısı olmadığımız bir süreç. Dikkate değer bir çalışmaydı bu film de. Son olarak Karantina adlı Irak filminden söz edeyim. Oday Raşid Irak’ta çektiği bu ilk uzun metrajlı filminde işgalin yarattığı hastalıklı Iraklı tipleri anlatıyor. Filmin bir ABD zırhlı aracının sivillerin arasından geçtiği sahnesi çok çok etkileyici idi. Bu film de dikkate değer çalışmalar arasındaydı. Yazıyı yazdığım sırada diğer ödüller henüz belli olmuş değildi. Onlardan da sonra söz ederiz.

Antalya 2010

TARİH:  16 Ekim 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Antalya’ya geldiğimiz ilk gün film izleyemedik. Uçağımızın geliş saati 3 galayı kaçırmamıza neden oldu. İkinci gün ‘Press’ ile festivalin açılışını yaptım. ‘Press’ teknik olarak yetersiz olmasına rağmen iyi bir film. Özgür Gündem gazetesinin Diyarbakır bürosu çalışanlarının yaşadıklarını anlatıyor ve 1990’ların başlarında geçiyor. Diyarbakır’da gazetecilik yapmanın son derece güç olduğu bir dönem bu. Türkiye o yıllarda gazeteci ölümlerinde dünyada hep başa oynuyor. Faili meçhul cinayetler özellikle Güneydoğu’da sıradanlaşmış durumda. JİTEM ve Hizbullah terör estiriyor güney-doğuda. İkisi de devletin örgütleri. Devlet işlediği suçları teşhir edenlere karşı da suç işlemeye devam etmiş. Karanlık güçler önce dayak ve tehditle gazetecileri sindirmeye çalışmış. Başarılı olamadığı zamanlarda da enselerine kurşunu sıkmış. Ve tabii ki devletle PKK gibi bir örgütü eşdeğer görmek mümkün değil. Bunu şundan dolayı söylüyorum. PKK’nin işlediği suçlar filmde yok denilebilir. O suçları hiç mazur görmememe karşın, başlangıçta devlet terörü var. Ve PKK’nin suçlarını anlatan onlarca gazetenin çalışanlarına bir şey olmazken, devletin suçlarını sergileyenler ortadan kaldırılmış. ‘Press’ bu karanlık dönemi anlatırken, kimi zaman seyirciyi güldürecek kadar komik de olabilmiş. Trajedinin en koyusunun ortasında yine de güldürmeyi başarabilmek çok müthiş bence. Gazete çalışanları çelişkileri olan farklı karakterler olarak ete kemiğe büründürülmüş. Yan rollerdeki bazı oyuncular (büfeci yaşlı adam ve polis komiserini canlandıran sanatçılar) göze batan bir teatrallikten kurtulamamışlar ama onun dışında diğer oyuncular gayet iyiler.  ‘Press’in ödül alacağını sanmıyorum ama hak ettiğini düşünüyorum. (Ödül töreni sonrası revizyon: ‘Press’ ödül aldı!)

SEN ANADİLDE KENDİNİ NASIL ANLATIRSIN?
‘Press’in basın toplantısı hayli olaylı geçti. Başrol oyuncusu Aram Dilbar konuşmasına Kürtçe başlayınca sınırlı söyleşi vaktini boşa harcadığı gerekçesiyle protesto edildi. Derken tartışma şiddetlendi. Sümer Tilmaç, Sabahattin Çetin ve Derya Alabora Türk milliyetçiliği karşıtı ateşli konuşmalar yaptılar. Aram Dilbar’ın anadilinde konuşmak istemesini hoşgörüyle karşılamak gerekirdi. Bu kadar bastırılan ve hâlâ eğitim dili olarak kabul edilmeyen Kürtçeyi savunan bu tavır anlaşılırdı. Eğer böyle engeller olmasaydı, herhalde Dilbar da böyle bir jeste gerek görmez ve sadece herkesin ortak dili olan Türkçeyle kendisini ifade ederdi.

Seyrettiğim tek yabancı film olan Bosna-Hersek filmi ‘Güzel Bir Hayatı Düşlerken’ ise epey bir süre iyi gitti ama finale doğru saçmalamaya başladı. İç savaşın başlamasından hemen önce 20 yıldır Almanya’da yaşayan Bosnalı bir Hırvat olan Divko memleketine dönüyor. Komünistler güçlerini yitirmişler ama her şey daha sona ermemiş. Divko ise Almanya’da kazandığı paralarla ayrılıkçılığı körüklemiş, milliyetçilere silah sağlamış, politikacıları ele geçirmiş. Gelir gelmez eski karısı ve oğlunu sahibi olduğu evden attırıyor ve sevgilisiyle birlikte bu eve yerleşiyor. Komünistlerden iktidarı alan milliyetçiler ve kapitalizm yanlılarının çok daha acımasız olduklarını görüyoruz. Derken Divko’nun oğlu Martin, babasının sevgilisine aşık oluyor ve onla sevişiyor. Birden ensestin kaynayan sularına dalıyoruz ama burada ne aradığını bilmiyor yönetmen Danis Tanovic (Semih Kaplanoğlu’nu Kusturica’ya tavır almaya yönlendiren kişi). Ülkede gerginlik tırmanınca o duyarsız, acımasız ve maço Divko’dan bir kurtarıcı peydah oluyor. Biz de Tanovic’in ne anlatmak istediğini bilmediğini ya da yeni düzenle uzlaşmak zorunda kaldığını düşünüyoruz. (Seyrettiğim tek yabancı film olan ‘Güzel Bir Hayatı Düşlerken’ en iyi yabancı film ödülünü ‘Tumen Nehri’yle paylaştı).

Gişe Memuru festivalin zayıf filmlerinden biriydi. Teknik olarak iyi ama yeni bir Zebercet (Anayurt Oteli) ya da Norman Bates (Sapık) çeşitlemesi diyebileceğimiz filmin gişe memuru kahramanı ne yazık ki yeterince ilgi çekici bir karakter değildi. (Ve fakat film hiç beklemediğim kadar çok ödül aldı).

JÜRİNİN BİR BİLDİĞİ VARDIR
Orhan Oğuz’un ‘Hayda Bre’si çok kötüydü ve festivalin yarışmasına alınmış olması  çok ciddi bir hataydı. Kastre eden kadınlar, yatalak erkekler (bu kaçıncı yatalak erkek figürü sinemamızda? Hayat Var, Kader ve görünmese de Rıza’da da hep yatalaklar var) ve çaptan düşmüş olsa da onurlu patriyarkların hikâyesini anlatmaya çalışan bu film her açıdan dökülüyordu. (Sanat yönetimi ödülünü kaptı ‘Hayda Bre’! Jürinin bir bildiği vardır)

EN İYİ MÜZİK ÖDÜLÜ MİRCAN’A
Kar Beyaz çok stilize bir çalışmaydı. Güzel müziği ve görüntüleri vardı ama Sabahattin Ali’nin yazdığı, son derece dramatik öyküye uzak kaldım film boyunca. Yine de filmin bir sahnesi çok etkileyiciydi. Kardeşlerini ve kendisini geçindirmeye çalışan delikanlı sattığı ayranın parasını köye yeni gelen devlet memurundan alamaz. Bu sahnedeki hüzün ve sessiz öfke nerdeyse elle tutulabilecek bir yoğunluktaydı. Festivalden aklımda kalacak ender sahnelerden biri olacak bu. Keşke film hapishane sahnelerine daha fazla özen göstermiş, dağılan ailenin birbirleriyle ilişkilerine daha fazla yer vermiş olsaydı. (Mircan en iyi müzik ödülünü beklendiği gibi aldı).

Zefir bir anneyle kızının dinamiklerini sıra dışı bir tarz ve içerikle ele aldığı için seyirciyi çok şaşırttı. Antalya seyircisinin anlamaya çalışan değil ahlaki olarak yargılayan bir tavrı var.  Film karakterlerini gerçek insanlardan ayıramamak da seyircinin ortak bir sorunu. Kızını terk edip giden anne karakterinin niye böyle davrandığı filmde açık değildi. Ama birçok seyirci hiçbir annenin böyle davranamayacağı konusunda çok kararlıydı ve basın toplantısı bu tip sorular ve yorumlarla geçti. Cevap vermekten çok soru sormak, genelde olumladığım bir tavır. Ama galiba Zefir biraz daha fazla ipucu vermeliydi. Sonuçta tamamıyla gözden gelinmeyi hak etmiyordu.

‘ÇOĞUNLUK’A ÜÇ MAJÖR ÖDÜL
Festivalin en beğenilen filmi ‘Çoğunluk’ oldu. ‘Çoğunluk’ milliyetçiliğin, konformizmin, ataerkilliğin nasıl yeniden ürediğine yönelik etkileyici bir çalışmaydı. Başrol oyuncusu Bartu Küçükçağlayan çok iyiydi ve jüri de bu performansı takdir etti. Böylece Çoğunluk hem en iyi film, hem en iyi yönetmen ve hem de en iyi erkek oyuncu gibi 3 majör ödülü aldı. Kahramanın babası ya da aşık olduğu kız kanımca daha ilgi çekici hale getirilebilirlerdi, biraz daha ayrıntılı çizilebilirlerdi. Ama bu daha bir ilk film ve Seren Yüce için bu büyük bir başarı. Sinemamız yeni bir yaratıcı yönetmen kazandı.

‘GÖLGELER VE SURETLER’ KLASİK TADINDA
Bence festivalin en büyük favorisi Derviş Zaim’in ‘Gölgeler Ve Suretler’i idi. Film Kıbrıs’ta, Rum milliyetçiliği ve ırkçılığının ada Türklerinin hayatını zehir etmeye başladığı 1960’ların başındaki dönemde geçiyor. İngiliz sömürgeliğinden çıkıp, bağımsız olan adada bir süre sonra iç savaş hali başlıyor. Yunanistan’la birleşmek isteyen EOKA’lı Rumlar Türk köylerini boşaltıp, insanları öldürüyor. Film, Rumların arasında yaşayan bir grup Türkün ve onların yakınındaki Rumların hikâyesini anlatıyor. Derviş Zaim’in geleneksel sanatlarla olan ilgisi bu kez gölge sanatlarında yansımasını bulmuş. ‘Cenneti Beklerken’de uyguladığı oynak zaman-mekân yaklaşımı bu filmde de var. Ayrıca Eflatun’un Mağarası meselindeki gerçeklik-imge meselesiyle de ilgili film. Bunlarla birlikte klasik bir sinemaya en yakın filmdi Gölgeler ve Suretler. Ama Gölgeler ve Suretler yine Zaim’in ortak yapımcılarından biri olduğu ve aynı dönemi anlatan Akamas (geçtiğimiz yıl gösterime girmişti) kadar etkilemedi beni. İki erkek arasındaki sevgi-nefret ilişkisi bana biraz fazla yapıştırılmış gibi geldi. Keza milliyetçiliğin yükselişinin politik arka planı çok belirsizdi. Görünüşte iyi insanların nasıl komşularının katiline dönüşebildiklerini ve bu gerilimli tırmanışı başarılı bir şekilde anlatıyordu film ama köy hayatını kafamızda yeterince açıklığa kavuşturmuyordu.

BAŞARILI DANSÖZ PERFORMANSI
Festivalin bende en çok iz bırakacak performansı ise bir dansözden geldi. 1917’de İstanbul’da çekilen ilk yabancı film olan ‘Enis Aldjelis, Doğunun Çiçeği’ adlı sessiz filmi Baba Zula ve Murat Meriç’in yaptıkları son derece başarılı ve filmle uyumlu müzik eşliğinde izledik. Filmin o dönemin İstanbul’unu gösteren sahneleri ilginçti tabii ama asıl etkileyici olan film sonrasındaki mini Baba Zula konseri ve de özellikle salonun bütününü kullanarak dans eden Bahar Sarah’ın performansıydı. Bahar Sarah oryantal dansla break dansı bir şekilde harmanlamış ve buna bir miktar teatrallik (Mata Hari’lik) katmıştı. Kendisini büyük hayranlıkla izledim. Murat Ertel de sahnede en enerjik performanslarından birini sundu.

METALLICA İYİ DE KUSTURICA KÖTÜ MÜ?

Kusturica meselesine gelirsek… Alenen müziklerini işkencecilere vermekten gurur duyduğunu açıklayan Metallica iki kez Türkiye’ye gelip, kasasını da doldurup giderken bunca yazar, politikacı ve kültür bakanımız neredeydi? James Hetfield’in yanında Kusturica aziz gibi kalıyor Roll dergisinde okuduğum eski röportajlarına bakacak olursak. Hala kendi gözlerimle görmediğim ama var olduğuna da inandığım kimi tavırlarına ve sözlerine bakılacak olursa Kusturica da protesto edilmeyi hak ediyor. Yine de aklınız nerdeydi diye sormak da gerekiyor kültür bakanına. Bence ortada bir propaganda savaşı olduğu da çok açık ve bu da doğru tavır almayı güçleştiriyor. Tepkisel davranarak yanlış yerlere savrulmak çok mümkün bu ortamda. Belki Kusturica’nın da başına bu gelmişti zamanında.

Antalya Film Festivali’ne elbette her şey için teşekkür ediyoruz. Şu ulaşım sorununu çözmek için biraz daha çaba harcayın artık ama demekten de geri duramıyorum!

HÜRRİYET’TEN İKİ YAZI : Türkiye Türklerindir, ama alıcısı varsa satarız

TARİH:  17 Temmuz 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Tesadüfen Hürriyet Daily News sitesindeki bir yazıdan haberdar oldum. Yazı Emrah Güler imzasını ve ‘Filmler Türk-Ermeni Çatışmasının Yüzyılını Belgeliyor’ (Films document century of Turkish-Armenian conflict) başlığını taşıyordu ve İngilizce’ydi. Yazara göre Ermeni asıllı Kanadalı yönetmen Atom Egoyan’ın ‘Ararat’ (Ağrı Dağı) adlı filmi Türkiye’de o kadar büyük öfkeye ve nefrete neden olmuştu ki bugün hâlâ kendini kontrol etmeyi becermekte güçlük çeken Türk sinema seyircileri ve yazarları, doğrudan doğruya yönetmenin son filmi ‘Chloe’den (Büyük Hata) söz etmeyi başaramıyorlardı. ‘Chloe’ filminden söz ederken filme dair bir tek cümle bile yazılamıyor, bunun yerine hep sekiz yıl önce çekilen ‘Ararat’a duyulan nefreti körükleyen sözler söyleniyordu. Çünkü Egoyan’a duyulan öfke dinmek bilmemişti.*
Bu apaçık yalanı yazmanın manası ne olabilir? Evet, ‘Ararat’ filmi büyük tartışmalara neden olmuştu. Yazarımız Hrant Dink de filmi beğenmeyenler arasındaydı ve şunları söylemişti: “Türk-Ermeni ilişkileri açısından müthiş zararlı bir film. Bu film Türkiye’de oynayamaz. Bu dil ne yazıda, ne de sinemada bizim dilimiz olamaz. Hem barıştan, hem diyalogdan bahsetmek, bir yandan da üzerine benzin dökerek bunu körüklemek olmaz. Bu filmi üreten insanların söylemleriyle filmin içeriği çok farklı. Filmin genelde sorgulayıcı bir yanı var. Ama her şeye rağmen filmin arasına sıkıştırılmış olan o sahneler kabul edilemez. Bir Türk olarak Türkü, bir Ermeni olarak Ermeni’yi, bir insan olarak insanı, insanlığından utandıracak sahneleri yinelemekle mi bu anlayış ortamını oluşturacağız? Bu film Türklerin de izleyeceği bir film olmalıydı. Türk ve Ermeni ilişkilerinin geleceğine bir yararı dokunmaz. Dolayısıyla daha önce dile getirdiğimiz ‘Bu film Türkiye’de oynamalı, galası da Türkiye’de yapılmalı’ şeklindeki samimi tavır ve duruşumuza tamamen terstir. Bu tür sahnelerin yer aldığı bir film için bizden olumlu bir şey veya destek beklenmemelidir.” (Hürriyet, 21 Mayıs 2002)

HRANT’INKİ BARIŞTAN YANA BİR DÜŞÜNCEYDİ
Tabii ki Hrant Dink’in yaklaşımı Ermeni düşmanı bir Türk milliyetçiliğinin ifadesi değildi. Barıştan yana bir aydının düşünceleriydi. Filmin gösterdiği dehşet sahnelerinin gerçek hayatta yaşanmamış olduğunu da iddia etmiyordu herhalde. Bunları göze sokmanın barışa hizmet etmeyeceğini düşünüyor olsa gerekti. ‘Ararat’ Dink’in bile tepkisine neden olmuştu ama büyük ölçüde unutuldu. Atom Egoyan’ın ismi de milli düşmanlar arasında bir yere sahipse eğer, sanırım en altlarda bir yerlerdedir bu yer. Dolayısıyla ‘Chloe’ (Büyük Hata) üzerine basında bir çok yazı çıktı, gayet düzeyli eleştiriler yayınlandı ve ben bunların hiç birinde söz konusu filmi vesile edip onun üzerinden Egoyan düşmanlığı yapana,  ‘Ararat’a yönelik yeniden bir düşmanlık kampanyası başlatana rastlamadım. Emrah Güler benim rastlamadığım yazılar görmüş olsa bile yaptığı genelleme ile yalan söylemiş olmaktan kurtulamıyor. O zaman bu yazının bu haliyle yayımlanmasının nedeninin müşteri kitlesi ile bir alakası olsa gerek. Yabancı okur Türk deyince milliyetçi kinle gözü dönmüş yekpare bir kitle tahayyül ediyorsa ona istediğini vermek gerekiyordu. Bu kendi ülkesinin film yazarlarına ve sinema izleyicilerine bir hakaret niteliği taşısa bile.
Ardından bu kez Türkçe Hürriyet’te bir başka yazı yayımlandı. Meslektaşım Ömür Gedik yazısında ‘Chloe’ (Büyük Hata) hakkında iyi şeyler söylüyor ve filme gidilmesini öneriyordu. Yani ‘Ararat’a ve Egoyan’a yönelik öfkeyi kışkırtmak gibi derdi olmayan bir yazıydı bu da. Fakat yazının diğer bölümleri  tam da Güler’in “Türkiye’de sinemaya yaklaşımı milliyetçi kin belirliyor” iddiasını doğrular nitelikteydi. Ömür Gedik, Jennifer Lopez KKTC’de vereceği konseri iptal ettiği için, Lopez’le ilgili her şeyi protesto etmeye çağırıyordu okurlarını. Bu protestoya da bu hafta gösterime giren ‘B Planı’ filmiyle başlamayı öneriyordu. ‘B Planı’nın ya da Lopez’in yer alacağı projelerin niteliği önemli değildi yani (hoş içinde Lopez’in yer aldığı şahane bir proje hayal etmek güç).
‘B Planı’ bir sinema şaheseri de olsa, çok güçlü insani mesajlar da verse protesto etmeliydik çünkü Lopez KKTC’deki konserini tehdit mesajlarından yılıp iptal etmişti. Emrah Güler’in çizmeye çalıştığı tabloya uygun bir resmi yine aynı gazetenin başka bir yazarı sağlamıştı. Hem, pireye kızıp yorgan yakan, öfkesini denetleyemeyen, milliyetçi ve tepkisel bir kinle saldırganlaşmış Türk tipini temsil etmek hem de aynı tipi “bu Türklerin hepsi böyle işte” diye yabancı müşterilere satmak Hürriyet’e nasip olmuştu. “Türkiye Türklerindir ama alıcısı varsa satarız” Hürriyet’e daha uygun bir slogan değil mi?

*İngilizce orijinali: “Egoyan’s name has been a source of hatred by many in Turkey who haven’t seen a single film by the acclaimed director, yet alone “Ararat.” That’s why his latest ‘Chloe’ is mentioned without so much as a sentence about the film, but only serves to draw spite for a film he shot eight years ago.”

YE DUA ET SEV: Tüketime övgü

TARİH:  9 Ekim 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Nasıl desem bilmiyorum, kötü bir film. Ama başka türlü bir kötülük bu. İnsani kılıklı, farklı kültürlere saygı gösterir gibi yapan bir kötülük. Çok çirkin bir özü var. Irkçı bile denebilecek bir öz bu

ABD’nin çoğunluğunu erkeklerin oluşturduğu askerleri ve iş adamları dünya üzerinde savaşır ve ülkelerin zenginliklerini sömürmenin yollarını  ararken kadınları da ruhsal boşluklarını doldurmak, cinsel ihtiyaçlarını tatmin etmek ve tüketmek için ülkeden ülkeye fink atıyorlar. Kah Woody Allen’in filmindeki gibi Barcelona’ya gidiyorlar, kah “Sex and the City”deki gibi Abu Dabi’ye. Javier Bardem  kartvizitine “Latin aşık ihtiyacınız itinayla karşılanır” yazdırsa diye düşünüyor insan ister istemez bu filmleri izledikten sonra. ‘Barselona Barselona’dan sonra ‘Ye Dua Et Sev’de de aynı işlevi görüyor çünkü. Kafası karışık Amerikalı kadınları yalnızlıktan kurtarma görevi bu.
‘Ye Dua Et Sev’ nasıl desem bilmiyorum, kötü bir film. Ama başka türlü bir kötülük bu. İnsani kılıklı, farklı kültürlere saygı gösterir gibi yapan bir kötülük. Çok çirkin bir özü var. Irkçı bile denebilecek bir öz bu. Film boyunca Julia Roberts’ın canlandırdığı d’un certain age (artık genç olmayan kadın) kahramanımız hayal kırıklıklarıyla biten iki ilişkinin ardından soluğu yurtdışında alır. İtalya, Hindistan ve Endonezya’ya (Bali’ye) gider. Tabii bu ülkelerin en turistik, en güzel, en sorunsuz yerlerinde dolaşır. Mafyanın zehirlediği İtalyan topraklarında, Hindistan’ın ve Endonezya’nın sefil mahallelerinde dolaşacak hali yok. Doğal olan da bu elbette. Ama bir şey var ki mide bulandırıyor. Bu ülkelerin insanları bir “çocuksuluk” içinde resmediliyor. Bu çocuk halkların çok sevimli özellikleri var. Elleriyle kollarıyla bir sürü jest yapıyorlar ve güzel yemekler yiyorlar; pek inandırıcı olmasa da Hıristiyanlarınki  gibi kasvetli olmayan tapınakları ve dinsel törenleri var. Çok az parayla sevindirilebiliyorlar, böylece kendinizi iyi bir insanmışsınız gibi hissetmenizi de sağlıyorlar. Ama bunlarla derin ilişkiler kurmanın da gereği ve manası yok. Kahramanımızın, bu iş için kendi memleketlileri veya tercihen kuzey Avrupalı ırkdaşları var. Yetişkinler dünyalarını diğer yetişkinlerle paylaşmalı! Bunun tek istisnası, tam bir istisna olmasa da Latin erkeği (aslında o da bir Batılı ama tam aynı türden değil). Latin erkeğiyle fikren uyuşulmasa da, onula en azından bir süreliğine yatağı paylaşmaya direnmek çok zor. Filmimizin kahramanı da önce haklı gerekçelerle reddettiği Brezilyalısını (Javier Bardem’i yani) sonunda kabul ediyor. Hazza dayalı bu hayatın kötü olduğunu söylemek zor ama işin garibi bütün yüzeysel güzelliğine rağmen yine de çekici değil. Ne aşkında, ne ruhaniliğinde bir derinlik var. Yani oryantalizmini filan bir kenara bırakın yine de tatsız bir resimle karşı karşıyayız. Tek istisnası İtalyan yemekleri. Onlar gerçekten ağız sulandırıyor. Kahramanlarımız tadını çok da çıkarmasalar da doğanın güzellikleri de çok cazip.

Cannes’da hacı olmak

TARİH:  14 Mayıs 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ve sonunda Cannes’dayım. Şimdilik çok parlak filmler izlemedik. Aldığımız son duyumlara göre Nuri Bilge Ceylan’ın yarışmadaki filmi “Bir Zamanlar Anadolu’da” bahisçilerin en büyük favorisiymiş!!!…

 Hacı olmanın zamanı çoktan gelmişti. Gittiğim her festivalde defalarca karşılaştığım  “Cannes’a geliyor musun?” sorusuna olumsuz yanıt vermekten bıkmıştım. Sinema festivallerinin en büyüğü ve en önemlisine gitmeden kendimi ‘film eleştirmeni’ olarak tamamlanmış hissetmeyecektim. Ve sonunda Cannes’dayım.

Burasının bir sahil kasabası olduğu söyleniyor. Doğrudur herhalde. Denizi uzaktan gördüm. Gelir gelmez, soygun filmlerinde görülebilecek hızlı bir operasyonla akreditasyon kartımı aldım, bavulumu Defne’nin (Gürsoy) arabasının bagajına attım ve kendimi ilk yarışma filminin sırasına attım. Burada yaşa başa bakmıyorlar, festival kartım basın hiyerarşisinin sonunda yer alıyor. Bu da, daha iyi kart sahibi olan başkaları elini kolunu sallayarak filmlere girerken, uzun sıralarda beklemek ve yer bulamama ihtimali ile karşı karşıya olmak demek. Tam bir kast sistemi hüküm sürüyor burada. Defne bana kol kanat germese ve yol yordam göstermese bazı filmleri zor seyrederdim.

ÇAĞDAŞ BİR VAROLUŞÇU SİNEMA ÖRNEĞİ

Daha kalacağım yeri görmeden, yarışma filmlerinden ilkine giriyorum böylece. Avustralyalı yönetmen Julia Leigh ilk filmi ile Cannes’da ana yarışmada yer almayı başaran ender yönetmenler arasına girmiş. ‘Uyuyan Güzel’ (Sleeping Beauty) adlı filmini çekmeden önce Leigh’in bir yazar olarak oldukça başarılı bir kariyeri varmış fakat. ‘Avcı’ (1999) adlı ilk romanıyla birçok ödül almış. Leigh, ilk filmini çekmeden önce yapması gereken her şeyi yapmış, atölyelere katılmış, kitaplar okumuş, setlere gitmiş. Sonuçta da etkileyici bir film yapmış ama… Filme yapım desteği veren Jane Campion ‘Uyuyan Güzel’i çağdaş bir varoluşçu sinema örneği olarak tanımlamış. Bu galiba şöyle bir şey demek oluyor: Sınıfsal ve politik okumalar o kadar da önemli değil, perdede gördükleriniz böylesi çağrışımlar yapsa da asıl söylemek istediğimiz insanlık hallerine ilişkin bir şey. Bunun da belirli nedenleri yok. Bir insanın neden öyle değil de böyle olduğu, neden öyle değil de böyle davrandığı varoluşa dair bir şey. ‘Beni Asla Bırakma’ son derece politik konusunu nasıl apolitikleştirdiyse, ‘Uyuyan Güzel’de de politik bir konuyu politika dışında ele alma hali olduğunu düşünüyorum. Tabii ki her şey politik değil. Ama bazı şeyler politiktir. Kaldı ki çağdaş varoluşçu sinemada psikolojinin de hakkı verilmiyor.

Filmin kahramanı Lucy (Emily Browning) üniversite öğrencisi genç bir kadın. Arkadaşlarıyla bir evi paylaşıyor, bir yandan da para kazanmak için acayip işler yapıyor. Tıp deneylerinde kobay oluyor, fotokopi çekiyor vs. Sonra zengin ve yaşlı adamların fantezilerine hizmet etmeye başlıyor. Lucy lüks bir malikanede ilaçlı bir çay içirilerek uyutuluyor, çırılçıplak soyulup yatırılıyor. Ardından yaşlı adamlar gelip onunla ilgili fantezilerini yaşıyorlar. Lucy kendisine ne yaptıklarını bilemiyor. Lucy’nin durumunu yönetmen ‘radikal pasiflik’ olarak tanımlamış. Uyuyan güzel olarak çalışması bir tesadüf ya da parasal sıkıntıların sonucu değil yani. Lucy bu işin kadını olduğu için bu iş onu buluyor. Dolayısıyla genç bir üniversite öğrencisinin değerli zamanının çoğunu manasız işlerde çalışarak geçirmesi filmin sorguladığı sosyal bir gerçeklik değil. Yaşlı zenginlerin, genç bedenleri sömürüsü de asıl meselemiz değil. Peki ama ne o zaman? Lucy’nin radikal pasifliğinin psikolojik nedenleri de ortada yok. Sonunda Lucy bir değişim geçiriyor, isyan ediyor. Film bittiğinde alkışlayan da oldu, yuhalayan da. Genelde çok beğenilmedi galiba.

Seyrettiğim ikinci yarışma filmi ‘Morvern Callar’dan tanıdığımız Lynne Ramsay’in ‘Kevin Hakkında Konuşmamız Lazım’ (We Need to Talk About Kevin) adlı filmiydi. Kısaca söylemek gerekirse Ramsay’in filmi de çok iz bırakacak filmlerden değil. Oğluna doğduğu andan itibaren kötü davranan, onu özgürlüğünü kısıtlayan bir engel olarak gören annenin (Tilda Swinton) hikâyesini anlatıyor film. Son derece düzgün bir kocası var Eva’nın. Ama Eva hep başka hayatlar, başka maceralar düşlüyor ve oğluna bir düşmanmış gibi davranıyor. Sonuçta oğlu bir toplum düşmanına da dönüşüyor gerçekten. Gus Van Sant’ün ‘Fil’ adlı filminde anlattığı katliamcı gençlerden biri oluyor. Çizgisel olmayan bir anlatımı olan filmin en büyük kozu Tilda Swinton.

GENÇ YAŞTA ÖLÜMLE TANIŞAN GENÇLER

Cannes’ın yarışmalı yan bölümü Belirli Bir Bakış’ın açılış filmi ise Gus Van Sant’den geldi. Sant’ün filmi ‘Huzursuz’ (Restless) kendisinin en sevdiği tema olan ‘gençlik ve ölüme’ dairdi. ‘Fil’, ‘Paranoid Park’ ve ‘Son Günler’ gibi, bu filmde de genç yaşta ölümle tanışan gençleri anlatmış Sant. ‘In Treatment’ dizisiyle tanıdığımız, sonra ‘Alis Harikalar Diyarında” da gördüğümüz Mia Wasikowska üç ay ömrü kalmış, beyin tümörü olan Annabel adlı bir hastayı oynuyor. Anne ve babasını bir trafik kazasında kaybeden Enoch (Henry Hopper) ile Annabel tanımadıkları insanların cenazelerinde karşılaşmaya başlıyorlar. İkisi de kendilerini ölüm fikrinden uzaklaştıramıyor. Mezarlıklar, morglar, veda törenleri iki genci çekiyor. ‘Beni Asla Bırakma’daki aşk hikâyesinin, ayakları daha yere basan ve gerçekten de politik göndermeleri olmayan daha iyi bir versiyonu ‘Huzursuz’. Aslında yıllar öncesinde ‘Aşk Hikâyesi’ (Love Story) de benzer bir öykü anlatmıştı. Sant’ün filmi insancıl, duyarlı ve düzgün bir film. Fakat unutulmayacak bir film değil.

Kısacası şimdilik çok parlak filmler izlemedik. Aldığımız son duyumlara göre Nuri Bilge Ceylan’ın yarışmadaki filmi “Bir Zamanlar Anadolu’da” bahisçilerin en büyük favorisiymiş!!! Hadi bakalım! Ne yazık ki filmi büyük ihtimalle göremeden festivalden ayrılacağım.

ÇINAR AĞACI: Anneanne dehşeti!

TARİH:  19 Mart 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Handan İpekçi bir önceki filmi ‘Saklı  Yüzler’ ile ‘namus cinayeti’ denilen namussuzluğu, erkek şiddetinin en kanlı yüzünü anlatmıştı.  İpekçi’nin erkek şiddetine yeşil ışık yakan bir film yapmak istemiş olabileceğini düşünmek bile saçma. Ama ‘Çınar Ağacı’ tam da bunu yapmış. Herhalde bir şeyler kontrolden çıkmış ya da üzerine fazla düşünülmemiş bu film yapılırken.
Çınar Ağacı ‘Danielle Teyze’ (1990; Tatie Danielle) ile Yeşim Ustaoğlu’nun Pandora’nın Kutusu’ndan(2008) türemiş gibi duruyor. Sözünü ettiğim bu iki filmde de Tsilla Chelton’ın oynuyor oluşu bu benzerliği pekiştiriyor. Pandora’nın Kutusu’nda yaşlı, huysuz ve Alzheimer’li anneleriyle başa çıkmaya çalışan üç kardeşin hikâyesi anlatılıyordu. Kardeşlerin ikisi kadın, biri erkekti; bir de erkek torun vardı. Danielle Teyze’de ise yeğenlerinin yanına taşınan, son derece manipülatif ve son derece kötü huylu bir yaşlı kadın anlatılır. Bu yaşlı kadının tek arkadaşı müteveffa eşinin fotoğrafıdır.
Çınar Ağacı, ‘Pandora’daki aile modeline bir erkek kardeş daha eklemiş ve anneyi Danielle Teyze çizgisine yaklaştırmış. Pandora’daki doğaya ve uygarlık öncesine duyulan nostalji, bu filmde Mustafa Kemal’e ve cumhuriyet ideallerine duyulan nostaljiye dönüşmüş. (Bu anlamda Pandora’yla  taban tabana zıt aslında). Danielle Teyze’nin kocasının fotoğrafının yerini ise Mustafa Kemal’in fotoğrafı almış. Çınar Ağacı’ndaki yaşlı teyzemizin adı Adviye (Celile Toyon); o bir eski öğretmen. Adviye Hanım’ın asıl kocası ortak atamız Mustafa Kemal’miş gibi duruyor filmde. Adviye Hanım, aşk mektupları yazışmış olduğu kocasını hemen hemen hiç anmıyor.
Adviye çocuklarından memnun değil. Onların evinde kaldığında bir sabotajcı gibi hareket ediyor. Çoluk çocuğun da yediği yemeklerin içine müshil ilacı atacak kadar şuursuzca davranıyor. Bütün bunlar bir sevimlilikmiş gibi sunuluyor filmde. Adviye Hanım pasif agresif bir Kemalist. Bunun simgesel anlamı sanırım tesadüfi. Adviye Hanım’ın damatlarından biri,  bir tür müteahhit galiba. Karısını aldatan sevimsiz bir işadamı (Settar Tanrıöven) bu damat. Film boyunca olur olmaz şiddete başvurmayan tek kişi o olmasına karşın en sevimsiz gösterilen de o! Bir diğer damat ise şiddet eğilimini hiç kontrol edemeyen bir eczacı (Nejat İşler). Eczacı bey eşinden ayrı (Nurgül Yeşilçay). Dayak attığı karısı tarafından evden kovulmuş. Ama meğerse ilk vuran kadınmış! Eczacı bey tıpkı Av Mevsimi’ndeki Cem Yılmaz’ın karakteri gibi ayrıldığı eşine yaklaşan adamları dövüyor. Adam seviyor, ne yapsın yani! Peki film bu karaktere bir mesafe alıyor, eleştiriyor mu? Hayır, tam tersine! Adviye’nin bir oğlu sünepenin teki ama o da gün geliyor karısı ve ciks kızları karşısında masaya yumruğunu vuruyor! Diğer bir oğlan eski devrimci, o da kodu mu oturtan cinsten. Sağ kroşesi hazırda bekliyor ve bir keresinde bacanağının suratına da oturuyor. Adviye’nin sevgili oğlu olan bu eski devrimci, şimdinin müflis beyaz eşya tüccarı. Eski düşüncelerinden geriye bir şey kalmış mı belli değil ama film ona karşı çok hoşgörülü. O da karısını aldatmayı ihmal etmemiş bu arada.
Filmin mesajları her açıdan biraz karışık. Makbul meslekler öğretmenlik, hakimlik gibi devlet memuriyetleri ama ticaret de uğraşanın kimliğine göre iyi ya da kötü olabiliyor. Ah şu kapitalizm devlet kontrolünde olsa ve namuslu insanlar tarafından icra edilse, der gibi film.
Evi her an yakma ve insanların  ölümüne sebebiyet verme tehlikesi bulunan Adviye Hanım’ın  huzurevinde değil de, evde kalması da nedense iyi bir şeymiş gibi sunuluyor. Aldatan iş adamı hiçbir şeyin hesabını vermeden mutlu aile tablosuna dahil ediliyor vs.
Filmin asıl umudu ise Pandora’da olduğu gibi bir erkek çocuk (torun). İki film de ne varsa bir önceki ve bir sonraki kuşaklarda var, bugünkü kuşak harcandı der gibiler. Filmin son sahnesinde Barış adlı bu çocuğu (Sevgi Soysal ?), hep birlikte masada oturan aileden ayrı, tek başına salıncakta sallanırken görüyoruz. Hadi bakalım Barış, görelim seni ve kuşağını!

BIUTIFUL: Düşmüş melek

TARİH:  29 Ocak 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Paramparça Aşklar, Köpekler’ ve ‘Babil’ gibi filmleriyle tanıdığımız Inarritu, damgasını vurduğu kesişen hayatlar tarzı filmler yapmayı bırakmış gibi görünüyor. Yeni filmi ‘Biutiful’un görece çizgisel, düz ilerleyen bir öyküsü var.

Inarritu’nun en Hıristiyan, en dindar ve ahlakçı filmi de bu sanırım; gerçi geri dönüp, eski filmlerine bir kez daha bakmadan bu yargımdan emin olamam. Senaristi Arriaga’yla işbirliğine son veren Meksikalı yönetmen bu kez Barselona’da geçen bir öykü anlatıyor. Uxbal (Javier Bardem) Barselona’da marjinal ve yasadışı denilebilecek (aslında yasaların göz yumduğu) işlerde çalışan yoksul bir adam. Çinlilerin sağlıksız koşullarda ürettiği taklit malları, Afrikalı göçmenlere sattırıyor, aracılık yapıyor. Uxbal’ın iki çocuğu ve dengesiz bir karısı var. Bütün bunların üstüne, Uxbal ağır hasta, prostat kanseri. Çişini tutamıyor, işerken kan geliyor vs.

Uxbal mutlak biçimde cinsiyetsiz biri. O kadar ki altına bebek bezi bağlayarak dolaşıyor, bir bebek kadar cinsel anlamda işlevsiz bir organı var. Bu cinsiyetsizliği, Uxbal’ın iyinin iyisi yüreğiyle bileştirince karşımıza bir peygamber ya da melek çıkıyor. Ya da başkalarının günahları için ölen bir İsa figüründen söz etmek en anlamlısı belki. Uxbal’ın ölülerle konuşabildiğini, onların bu dünyadan öbür dünyaya geçişlerini kolaylaştırdığını da bu tabloya eklemek lazım.

Fakat mutlak iyi bile olsanız bu dünya o kadar kötü ki, yapacağınız eylemlerle kötülüğe yol açmamanız, o kötülüğün bir parçası olmamanız mümkün değil. Uxbal bütün iyiliğine rağmen, kötülüğe yol açıyor. Kaçak Çinli işçilerin çalışma koşullarını düzeltme çabası, tam tersi sonuç veriyor.

Uxbal’ın ailesinin tarihini de az çok görüyoruz. Uxbal’ın babası, Franco’nun kurbanlarından biri. Bu da filme tarihsel ve politik bir boyut kazandırıyor. Ama gelin görün ki, bütün bu Brechtyen temalar, politik göndermeler, ahlakçılığın altında eziliyor. Filmde gayet Erdoğansal bir damar olduğunu ve bu damarın diğerlerine baskın olduğunu düşünüyorum. Bütün kötülerin seks ve alkolle (uyuşturucu) kontrolsüz bir ilişkisi var. Çinli işçilerin patronları, sado/mazo eşcinsel bir çift. Bu çift filmdeki en vahşi, en kötü karakterler. Uxbal’ın abisi, gece kulüplerinde seks ve uyuşturucu batağına batmış durumda ve Uxbal’ın karısıyla yatıyor. Uxbal’ın karısı da cinselliğini kontrol edemiyor. Uxbal ise daha önce de söylediğim gibi, cinsiyetsiz bir melek.

Filmin bu ahlakçılığı ve kopkoyu karanlığı boğucu bir etki yapıyor. Yine de insanlığın ileri kapitalist bir ülkedeki acıklı haline bakan, anlamaya çalışan bir film ‘Biutiful’. Ahlakçılığa ve dine fazla prim verse de çabasında iyi niyetli bir yan var.

İlk film sendromu

TARİH:  7 Mayıs 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Rıza Kıraç, Küçük Günahlar’da birçok sorunu halletmiş olarak işe başlamış. Oyuncu yönetimi, sahneleme, kurgu başarılı. Ancak ilk filminde çok şey anlatmaya çalışma sendromuna yenik düşmüş…

 KÜÇÜK GÜNAHLAR

Rıza Kıraç sinema yazarı, romancı ve belgeselci olarak zaten uzun süredir tanınan bir isimdi. Küçük Günahlar ilk uzun metraj filmi ve umarız verimli yeni bir kariyerin de başlangıcı olur. Kıraç ilk filminde birçok sorunu halletmiş olarak işe başlamış. Oyuncu yönetimi, sahneleme, kurgu başarılı. Genç oyuncular Esra Ruşan ve Berke Üzrek özellikle iyiler. Fakat filmin sorunu karakterlerinde ve onların birbirleriyle ilişkilerinde. ‘Küçük Günahlar’da birkaç filme yetecek malzeme var. Bu kadar çok malzeme sonuçta ilgiyi dağıtıyor ve ne belli başlı karakterlere yakınlaşabiliyoruz ne de onların ilişkilerine nüfuz edebiliyoruz.

Filmin en istikrarlı hattını grafiker Melik’in Kürt militan (?) fiilan’a ilgisi oluşturuyor. Melik ‘Kaybedenler Kulübü’ modunda bir hayat sürüyor, bir arkadaşıyla ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’ tarzında aynı evi paylaşıyor. Ama film bu kulvarlardan akmıyor. Melik’in ilgisini yoldan geçerken gördüğü ve tav olduğu Kürt kızı çekiyor. Onu tanımaya çalışırken fiilan’ın birlikte yaşadığı eski devrimci/ eski reklamcı/ yeni münzevi şair İsmet’i tanıyor. İsmet’in 12 Eylül’de aldığı yara, abisiyle ilişkisinin kopmasına neden olmuş (ayrıntısı filmde). İsmet bu kopuşların altında ruhsal dengesini yitirmiş, vicdan sorunlarıyla baş edemez olmuş. fiilan İsmet’in şiirlerinde kendini bulmuş ve onunla sevgili olmuş. Ama fiilan’ın da bir abisi var ve fiilan dağa çıkmaya (?) Doğu’ya gidecek.

KUŞAKLAR ARASINDA İLİŞKİ/ÇATIŞMA

Film hem son 30-40 yıllık tarihimize hem de en yakıcı mesele olan Kürt sorununa değinirken asıl meselesini aktaramıyor.  Hangisi filmin asıl meselesi?   Melik’in boşluğu mu? İsmet’in vicdan sorunları mı?  fiilan’ın nasıl olup da İstanbul’u terk edip dağa çıkacak hale gelişi mi? İsmet – fiilan – Melik ilişkisi üzerinden farklı kuşaklar arasındaki ilişki ya da çatışma mı? Devlet terörü mü? Kürt sorunu mu? Tamam hepsi birden de olabilir ama hiçbiri doyurucu olmamış. Yine de filmi saate bakarak izlemedim. Değişik alanlardaki bunca tecrübesine rağmen sanki Rıza Kıraç da ilk filminde çok şey anlatmaya çalışma sendromuna yenik düşmüş…

BİR AVUÇ DENİZ: Aşık anneler ve oğullar

TARİH:  12 Mart 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

BirGün gazetesi yazarları bu yıl sinemaya el attılar: Kürşad Kahramanoğlu oyunculuğunu konuşturdu önce, şimdi de İlyas Başsoy yapımcı olarak karşımızda. Aile içinde bu kadar çok film yapan varken benim film eleştirmenliği yapmam açık söyleyeyim, bir hayli zorlaştı. Kardeşim bana da bir rol ayarlayın! Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım! Ben de şu arıza adam gömleğinden kurtulayım! Şaka yapıyorum tabii, ama eleştiri yapmanın zorlaştığı kısmı doğru. Zaten herkes herkesi tanıyordu bu küçük dünyada, şimdi akraba da olduk!

‘Bir Avuç Deniz’in basın bülteni şu cümleyle başlıyor: “Bir Avuç Deniz, Deniz isimli bir kızın; Deniz’e aşık Mert’in; Mert’e aşık Deniz ve Dilek’in; belki de hepsinden önemlisi, oğlu Mert’e aşık Rana Hanım’ın hikâyesi.”

“Hepsinden önemlisi oğlu Mert’e aşık Rana Hanım’ın ve annesi Rana Hanım’dan uzaklaşamayan, onunla göbek bağını koparamayan Mert’in hikâyesi” derdim, ben olsam. Bu tür kahramanlar sinemada çokça vardır. Alfred Hitchcock’ın Sapık’ı böyle bir ana-oğul hikâyesidir. Anne ölmüş olsa da, oğlu ikisinin de rolünü üstlenir. Ne zaman bir kadın ilgisini çekse, oğul kıskanç anne rolüne girer ve beğendiği kadını öldürür. Bu yıl !f İstanbul’da seyrettiğim Alejandro Jodorowski filmi ‘Santa Sangre’de de benzer bir hikâye anlatıyordu. Anne ve oğul bir araya gelip ikilinin arasındaki göbek bağını koparmaya kalkan tehditleri ortadan kaldırıyorlardı. Bir Avuç Deniz de benzer bir hikâye anlatıyor.

Hayli zengin, burjuva bir çevreyi betimleniyor filmde. Mert (Engin Altan Düzyatan) üst düzey bir yönetici. Güzel ve zengin bir aileden bir sevgilisi de var. Ama Mert’in asıl aşkı annesi Rana Hanım (Ayda Aksel) , Mert bir ana kuzusu. Mert, kadınlarla ilişkisini kendisi baltalıyor. Birisiyle yakınlaşınca, derhal bir başkasını da devreye sokarak, ilişkisini dengesizleştiriyor. Dilek’le (Zeynep Özder) yakınlaşınca Deniz’le (Berrak Tüzünataç) yatıyor, Deniz’le yatınca Dilek’le nişanlanıyor, sonra tekrar Deniz’e dönüyor… Çünkü Mert’in asıl aşkı başka ve o aşkından yani annesinden hem kopmak istemiyor, hem de annesiyle bir anlamda özdeşleştirdiği diğer kadınlardan kaçmaya çalışıyor. Mert annesinden başka bir kadınla kalıcı bir ilişki aslında istemiyor. Annesinin üst katında ve onun gözetimi altında yaşamaktan gocunmuyor Mert.

Annesi ise Mert’i kendisinden koparmayacak, kendi yörüngesinde tutacak kızlara fit olmuş durumda. Dilek, bu role uygun bir genç kadın. Ama Mert’in hayatına Deniz adlı deli dolu bir kız giriyor. Deniz çok tehlikeli, çünkü anne-oğul arasındaki bağa saygı duymuyor ve o bağı gerçekten koparmaya kalkıyor.

İşte bu yüzden Deniz bertaraf edilmeli! Bu hem Mert’in hem de annesi Rana’nın isteği. Bir Avuç Deniz, Ödipal karmaşayı bilinçli bir şekilde ele alan, basın bülteninde “bu film en çok oğluna aşık bir annenin hikâyesi” diyebilen bir film. Sırf bu yönüyle ayrıksı ve cesur bir yerde duruyor sinemamızda. Özdeşleşilebilecek karakterler sunmamasıyla da aykırı bir duruşu var filmin. Bir Avuç Deniz, eleştirmenlere pek sevdiremedi kendisini fakat. Burjuvaların sığlığını anlatırken, filmin kendisi sığmış gibi düşünüldü; o lüksün ve incelmiş zevklerin altındaki kabalığı ve vahşeti anlatmak isterken, tam tersine film burjuva hayranıymış gibi algılandı. Film vermek istediği mesajı tam iletemedi. İlk filminde bütün istediklerini gerçekleştirebilmiş kaç kişi var ki fakat? Nuri Bilge Ceylan, Kasaba’yı sinemada ilk kez seyrederken utancından koltuğun içinde kaybolmak istediğini söylemişti bir keresinde! Ama umarım filmi seyirciler sever ve Leyla Yılmaz ve İlyas Başsoy’u yeni ve en az bu film kadar cesur projelerde izlemeye devam ederiz. Hoş geldiniz!

AĞAÇ: Gurbet, ölüm ve yas

TARİH:  22 Ocak 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Gurbette yaşayan bir kadın kocasını  kaybeder. Ağaç’ın konusunu tek ve kısa bir cümleyle özetlemem gerekse bunu yazardım herhalde. İşin garibi geçen haftanın filmi “Benim Adım Aşk”ın kahramanı Emma da gurbette yaşayan bir kadındı ve o film de Emma’nın oğlu Edo’yu kaybediş sürecini anlatıyordu. Emma oğlunu önce bir kadına, sonra bir erkeğe, sonra da ölüme kaptırıyordu. “Benim Adım Aşk”la “Deccal” arasında bir bağlantı kurmuştum, geçen haftaki yazımda. “Ağaç”la “Deccal” arasında da bir bağlantı var. İkisinde de Charlotte Gainsbourg başrolde ve ikisinde de yas tutan bir kadını oynuyor.  Tabiat üç filmde de önemli, hatta neredeyse belirleyici bir rolde.
“Ağaç”ın yönetmeni Julie Bertucelli filmle ilgili verdiği bir demeçte gurbette, memleketinden uzakta yaşamayı yas tutma sürecine benzetmiş. Ağaç’ın Fransız/İngiliz kökenli kahramanı Dawn gurbette, kocası ve 4 çocuğuyla Avustralya’da yaşıyor. Dev bir incir ağacının hemen dibine kurmuşlar evlerini. Derken Dawn’ın kocası bir gün küçük kızıyla birlikte kamyonetiyle eve dönerken, kalp krizi geçirip ölüyor. Araç, evin hemen önündekidev incir ağacına çarparak duruyor.  Dawn’ın 8 yaşındaki Simone babasının ölümüne şahit oluyor ama bu kadar sert bir gerçeği kabul edemiyor. Dawn ise bir süre ağır depresyon geçirdikten sonra, hayata dönmüş gibi gözüküyor. Zaman bütün yaraları sarar, iyileştirir derler ya… Yanılırlar. Zaman, çoğunlukla bu yaraları kansere dönüştürür. Dawn ve Simone eşin/babanın ölümüyle baş edemiyorlar. İçlerindeki bu yara büyüdükçe büyüyor, onlara nefes aldırmaz bir hal alıyor. Yaranın bu kanserli büyümesinin hem simgesi hem de kendini ifade biçimi bahçedeki devasa incir ağacı oluyor. Başlangıçta yalnızca Simone, daha sonra Dawn da incir ağacını ölen baba/eşle özdeşleştiriyorlar.  Yani ağaçta yaşatıyorlar ölülerini. Dawn’ın yeni ilişkiye girebilmesi için geçmişle bağını koparması gerekiyor. Dawn bir ilişkiye giriyor ama geçmişinden, ölü eşinden kopamıyor. Dawn’ın sevgilisi sürece müdahale etmeye, ağacı kesmeye kalktığında ise, şiddetle karşılık görüyor ve ailenin dışına atılıyor. Dawn ve Simone sıkı sıkıya geçmişin anısına, yaslarına, yaralarına sahip çıkıyorlar. Burada hastalıklı bir tarzdan söz ediyorum, yanlış anlaşılmasın. Yoksa elbette geçmişi unutmak değil çözüm. Ama yarayı yara olarak tutmamak da gerekiyor ileriye adım atabilmek için. Çok zor bir şey bu. Ve her zaman gerçekleşebilen bir şey değil. İncir ağacı yani babanın anısı, acısı yaşamı zehir ediyor aileye ve artık sorun içinden çıkılamaz bir hale geldiğinde tanrısal diyebileceğim bir müdahale bu düğümü çözüyor. Doğal bir felaketi yine doğal bir felaket düzeltiyor, çivi çiviyi söküyor. Filmin bana en zayıf gelen yanı bu. Yani çözümün bir tür mucizeyle, kendiliğinden gelişi. Dawn’u radikal bir karar almaya zorlayan, evini oturulamaz hale getiren, incir ağacını kökünden söken  ve dolayısıyla geçmişi geride bırakıp, taşınmak zorunda bırakan fırtına olmasaydı ne olacaktı? Bu soru hala kafamı kurcalıyor. “Ağaç”ı görmeye çalışın. Gainsbourg ve Simone’yi oynayan Morgana Davies çok iyiler.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com