HÜRRİYET’TEN İKİ YAZI : Türkiye Türklerindir, ama alıcısı varsa satarız

TARİH:  17 Temmuz 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Tesadüfen Hürriyet Daily News sitesindeki bir yazıdan haberdar oldum. Yazı Emrah Güler imzasını ve ‘Filmler Türk-Ermeni Çatışmasının Yüzyılını Belgeliyor’ (Films document century of Turkish-Armenian conflict) başlığını taşıyordu ve İngilizce’ydi. Yazara göre Ermeni asıllı Kanadalı yönetmen Atom Egoyan’ın ‘Ararat’ (Ağrı Dağı) adlı filmi Türkiye’de o kadar büyük öfkeye ve nefrete neden olmuştu ki bugün hâlâ kendini kontrol etmeyi becermekte güçlük çeken Türk sinema seyircileri ve yazarları, doğrudan doğruya yönetmenin son filmi ‘Chloe’den (Büyük Hata) söz etmeyi başaramıyorlardı. ‘Chloe’ filminden söz ederken filme dair bir tek cümle bile yazılamıyor, bunun yerine hep sekiz yıl önce çekilen ‘Ararat’a duyulan nefreti körükleyen sözler söyleniyordu. Çünkü Egoyan’a duyulan öfke dinmek bilmemişti.*
Bu apaçık yalanı yazmanın manası ne olabilir? Evet, ‘Ararat’ filmi büyük tartışmalara neden olmuştu. Yazarımız Hrant Dink de filmi beğenmeyenler arasındaydı ve şunları söylemişti: “Türk-Ermeni ilişkileri açısından müthiş zararlı bir film. Bu film Türkiye’de oynayamaz. Bu dil ne yazıda, ne de sinemada bizim dilimiz olamaz. Hem barıştan, hem diyalogdan bahsetmek, bir yandan da üzerine benzin dökerek bunu körüklemek olmaz. Bu filmi üreten insanların söylemleriyle filmin içeriği çok farklı. Filmin genelde sorgulayıcı bir yanı var. Ama her şeye rağmen filmin arasına sıkıştırılmış olan o sahneler kabul edilemez. Bir Türk olarak Türkü, bir Ermeni olarak Ermeni’yi, bir insan olarak insanı, insanlığından utandıracak sahneleri yinelemekle mi bu anlayış ortamını oluşturacağız? Bu film Türklerin de izleyeceği bir film olmalıydı. Türk ve Ermeni ilişkilerinin geleceğine bir yararı dokunmaz. Dolayısıyla daha önce dile getirdiğimiz ‘Bu film Türkiye’de oynamalı, galası da Türkiye’de yapılmalı’ şeklindeki samimi tavır ve duruşumuza tamamen terstir. Bu tür sahnelerin yer aldığı bir film için bizden olumlu bir şey veya destek beklenmemelidir.” (Hürriyet, 21 Mayıs 2002)

HRANT’INKİ BARIŞTAN YANA BİR DÜŞÜNCEYDİ
Tabii ki Hrant Dink’in yaklaşımı Ermeni düşmanı bir Türk milliyetçiliğinin ifadesi değildi. Barıştan yana bir aydının düşünceleriydi. Filmin gösterdiği dehşet sahnelerinin gerçek hayatta yaşanmamış olduğunu da iddia etmiyordu herhalde. Bunları göze sokmanın barışa hizmet etmeyeceğini düşünüyor olsa gerekti. ‘Ararat’ Dink’in bile tepkisine neden olmuştu ama büyük ölçüde unutuldu. Atom Egoyan’ın ismi de milli düşmanlar arasında bir yere sahipse eğer, sanırım en altlarda bir yerlerdedir bu yer. Dolayısıyla ‘Chloe’ (Büyük Hata) üzerine basında bir çok yazı çıktı, gayet düzeyli eleştiriler yayınlandı ve ben bunların hiç birinde söz konusu filmi vesile edip onun üzerinden Egoyan düşmanlığı yapana,  ‘Ararat’a yönelik yeniden bir düşmanlık kampanyası başlatana rastlamadım. Emrah Güler benim rastlamadığım yazılar görmüş olsa bile yaptığı genelleme ile yalan söylemiş olmaktan kurtulamıyor. O zaman bu yazının bu haliyle yayımlanmasının nedeninin müşteri kitlesi ile bir alakası olsa gerek. Yabancı okur Türk deyince milliyetçi kinle gözü dönmüş yekpare bir kitle tahayyül ediyorsa ona istediğini vermek gerekiyordu. Bu kendi ülkesinin film yazarlarına ve sinema izleyicilerine bir hakaret niteliği taşısa bile.
Ardından bu kez Türkçe Hürriyet’te bir başka yazı yayımlandı. Meslektaşım Ömür Gedik yazısında ‘Chloe’ (Büyük Hata) hakkında iyi şeyler söylüyor ve filme gidilmesini öneriyordu. Yani ‘Ararat’a ve Egoyan’a yönelik öfkeyi kışkırtmak gibi derdi olmayan bir yazıydı bu da. Fakat yazının diğer bölümleri  tam da Güler’in “Türkiye’de sinemaya yaklaşımı milliyetçi kin belirliyor” iddiasını doğrular nitelikteydi. Ömür Gedik, Jennifer Lopez KKTC’de vereceği konseri iptal ettiği için, Lopez’le ilgili her şeyi protesto etmeye çağırıyordu okurlarını. Bu protestoya da bu hafta gösterime giren ‘B Planı’ filmiyle başlamayı öneriyordu. ‘B Planı’nın ya da Lopez’in yer alacağı projelerin niteliği önemli değildi yani (hoş içinde Lopez’in yer aldığı şahane bir proje hayal etmek güç).
‘B Planı’ bir sinema şaheseri de olsa, çok güçlü insani mesajlar da verse protesto etmeliydik çünkü Lopez KKTC’deki konserini tehdit mesajlarından yılıp iptal etmişti. Emrah Güler’in çizmeye çalıştığı tabloya uygun bir resmi yine aynı gazetenin başka bir yazarı sağlamıştı. Hem, pireye kızıp yorgan yakan, öfkesini denetleyemeyen, milliyetçi ve tepkisel bir kinle saldırganlaşmış Türk tipini temsil etmek hem de aynı tipi “bu Türklerin hepsi böyle işte” diye yabancı müşterilere satmak Hürriyet’e nasip olmuştu. “Türkiye Türklerindir ama alıcısı varsa satarız” Hürriyet’e daha uygun bir slogan değil mi?

*İngilizce orijinali: “Egoyan’s name has been a source of hatred by many in Turkey who haven’t seen a single film by the acclaimed director, yet alone “Ararat.” That’s why his latest ‘Chloe’ is mentioned without so much as a sentence about the film, but only serves to draw spite for a film he shot eight years ago.”

YE DUA ET SEV: Tüketime övgü

TARİH:  9 Ekim 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Nasıl desem bilmiyorum, kötü bir film. Ama başka türlü bir kötülük bu. İnsani kılıklı, farklı kültürlere saygı gösterir gibi yapan bir kötülük. Çok çirkin bir özü var. Irkçı bile denebilecek bir öz bu

ABD’nin çoğunluğunu erkeklerin oluşturduğu askerleri ve iş adamları dünya üzerinde savaşır ve ülkelerin zenginliklerini sömürmenin yollarını  ararken kadınları da ruhsal boşluklarını doldurmak, cinsel ihtiyaçlarını tatmin etmek ve tüketmek için ülkeden ülkeye fink atıyorlar. Kah Woody Allen’in filmindeki gibi Barcelona’ya gidiyorlar, kah “Sex and the City”deki gibi Abu Dabi’ye. Javier Bardem  kartvizitine “Latin aşık ihtiyacınız itinayla karşılanır” yazdırsa diye düşünüyor insan ister istemez bu filmleri izledikten sonra. ‘Barselona Barselona’dan sonra ‘Ye Dua Et Sev’de de aynı işlevi görüyor çünkü. Kafası karışık Amerikalı kadınları yalnızlıktan kurtarma görevi bu.
‘Ye Dua Et Sev’ nasıl desem bilmiyorum, kötü bir film. Ama başka türlü bir kötülük bu. İnsani kılıklı, farklı kültürlere saygı gösterir gibi yapan bir kötülük. Çok çirkin bir özü var. Irkçı bile denebilecek bir öz bu. Film boyunca Julia Roberts’ın canlandırdığı d’un certain age (artık genç olmayan kadın) kahramanımız hayal kırıklıklarıyla biten iki ilişkinin ardından soluğu yurtdışında alır. İtalya, Hindistan ve Endonezya’ya (Bali’ye) gider. Tabii bu ülkelerin en turistik, en güzel, en sorunsuz yerlerinde dolaşır. Mafyanın zehirlediği İtalyan topraklarında, Hindistan’ın ve Endonezya’nın sefil mahallelerinde dolaşacak hali yok. Doğal olan da bu elbette. Ama bir şey var ki mide bulandırıyor. Bu ülkelerin insanları bir “çocuksuluk” içinde resmediliyor. Bu çocuk halkların çok sevimli özellikleri var. Elleriyle kollarıyla bir sürü jest yapıyorlar ve güzel yemekler yiyorlar; pek inandırıcı olmasa da Hıristiyanlarınki  gibi kasvetli olmayan tapınakları ve dinsel törenleri var. Çok az parayla sevindirilebiliyorlar, böylece kendinizi iyi bir insanmışsınız gibi hissetmenizi de sağlıyorlar. Ama bunlarla derin ilişkiler kurmanın da gereği ve manası yok. Kahramanımızın, bu iş için kendi memleketlileri veya tercihen kuzey Avrupalı ırkdaşları var. Yetişkinler dünyalarını diğer yetişkinlerle paylaşmalı! Bunun tek istisnası, tam bir istisna olmasa da Latin erkeği (aslında o da bir Batılı ama tam aynı türden değil). Latin erkeğiyle fikren uyuşulmasa da, onula en azından bir süreliğine yatağı paylaşmaya direnmek çok zor. Filmimizin kahramanı da önce haklı gerekçelerle reddettiği Brezilyalısını (Javier Bardem’i yani) sonunda kabul ediyor. Hazza dayalı bu hayatın kötü olduğunu söylemek zor ama işin garibi bütün yüzeysel güzelliğine rağmen yine de çekici değil. Ne aşkında, ne ruhaniliğinde bir derinlik var. Yani oryantalizmini filan bir kenara bırakın yine de tatsız bir resimle karşı karşıyayız. Tek istisnası İtalyan yemekleri. Onlar gerçekten ağız sulandırıyor. Kahramanlarımız tadını çok da çıkarmasalar da doğanın güzellikleri de çok cazip.

ÇAKAL: Gençliğim, eyvah!

TARİH:  18 Aralık 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Antalya Film Festivali’nin organizasyon konusunda en başarısız olduğu yönü ulaşım. Hem Antalya içi ulaşım hem de Antalya’ya ulaşım. Konukların çoğu Antalya’ya getirildiğinde ‘Çakal’ filminin galası  yapılmış, bitmişti. Sonrasında yakalamak ise şehiriçi ulaşımın zorluğundan dolayı çok güçtü. Böylelikle festivalin en ilginç  filmlerinden birini seyretmeden İstanbul’a geri dönmüşüm, bunu ‘Çakal’ı seyredince anladım. Yazık olmuş, filme zamanında gereken önemi de verememişiz.
Çakal’ın aklıma ilk getirdiği şey, ‘Taksi Şoförü’ filmi oldu. İki film de benzer bir yöntem izliyorlar ve benzer yanları olan kahramanları anlatıyorlar. ‘Çakal’ın kahramanı, aynı zamanda filmin anlatıcısı konumunda; onun dış sesi bize olan biteni yorumluyor.  Akın (İsmail Hacıoğlu) ağır derecede psikolojik sorunları olan bir tip. Taksi Şoförü’nün kahramanı Travis de Vietnam sendromundan, yani travma sonrası stres bozukluğundan muzdarip, topluma uyum sağlayamayan biriydi. Çakal’ın kahramanı Akın bir kopuş yaşayarak başlıyor filmdeki öyküsüne. Akın filmin hemen başında annesini kaybediyor. Ardından parasını çalarak, ustasıyla iplerini koparıyor. Hemen ardından da kız arkadaşına ipleri koparan bir teklifte bulunuyor: “Gel, gidelim buralardan!”
Nereye, ne yapmaya belli değil ama. Doğal olarak kız kabul etmeyince kadınlar film dünyasının tümüyle dışında kalmış oluyorlar (belli bir karakteri olmayan fahişe tipi dışında).
Babasıyla da zaten bir nefret ilişkisi içinde olana Akın’ın toplumun meşru kurumlarıyla, iş ve aileyle bağları baştan kopuyor zaten. Bundan sonra gidilebilecek tek yer var: Gayrı-meşru alem! Ve Akın  babasına bitmek bilemeyen isyanını kanalize edecek bir yer olarak mafyayı buluyor. Akın’ın bir şiddet eylemi sırasında hatırladığı şey çok manidar: “babasının beyaz horozu”! Horozun erkekliği simgelediği çok açık, belki biraz fazlaca. Annesinin ölümünü, babasıyla yaptığı korkunç telefon konuşmasında öğrenen Akın’ın, annenin ölümünden babasını sorumlu tuttuğunu düşünebiliriz. Akın yani ‘Çakal’, babadan intikamını alacak almasına da bu mafya babası mı olacak yoksa gerçek babası mı, onu da seyredince görün.
Fakat filmi sadece ödipal karmaşa bağlamında ele almak , toplumsal bağlamı görmezden gelmemize neden olabilir. Ödipal karmaşadan psikopatlığa illa da geçeceksin diye bir şey yok. Buna imkân veren bir de ortam lazım. Akın’ların  yaşadığı ortam böyle bir  ortam. Yani gençlerin toplumsal hayata katılabilecekleri hiçbir sağlıklı zemin yok. Dindarlık, inananı da inanmayanı da etkisi altına almış,  muhafazakâr bir yaşam dayatılmış. Annesi temizlikçi bir kadın, babası yoksulluğun hadım ettiği ve erkekliğini ancak ailesine şiddet uygulayarak yaşayabilen bir işçiyse, o delikanlının yapacağı ne var? Bizim eve gelen bir temizlikçi hanım var. Uyuşturucu kullanan oğlunu tedavi ettiremiyor çünkü devletin uyuşturucu tedavisine ayırdığı yatak sayısı sadece 24 adetmiş. Akın’ın uyuşturucuda çare arayan halini gördükçe bunları da düşündüm. Gençlik elden gidiyor, aile kurumu çöküyor ve bundan tarihimizin en dindar hükümeti sorumlu (Koray Çalışkan’ın Radikal’de bu konuda bir yazısı çıkmıştı, internetten bulup okuyun).
Ve ‘Çakal’ı seyredin! Erhan Kozan umarım yeni filmler çekecek desteği bulur.

Avrasya Film Festivali ve haftanın filmleri

TARİH:  2 Ekim 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sevgili Okur, Daha önce de eleştiri formatını bırakıp, mektup benzeri yazılar yazdığım olmuştu. Bugün de o ruh halindeyim. Viral bir enfeksiyondan dolayı ateşli ve halsizim. Mühim bir şey değil ama hasta olunca insan her zamanki gibi hissetmiyor işte. Bir de bugün Cumartesi Anneleri’nin toplantısına katıldım. işkenceyle öldürülmüş gençlerin annelerini, kardeşlerini dinledim. Başbakanın Arjantin”in Mayıs Anneleri’ni öven bir konuşma yaptıktan sonra bizim annelerimiz için “Kimmiş onlar?” dediğini öğrendim. Kendimi daha da kötü hissettim.

ALMATI AVRASYA FİLM FESTİVALİ
Geçen hafta yazı yazamamıştım. Nedeni Almatı’da 6. Uluslararası Avrasya Film Festivali’nde bulunuyor olmamdı. Uluslararası sinema yazarları (FIPRESCI) jürisinde olduğum için günler çok yoğun bir çalışma temposunda geçti. Günde 4 filmden toplam 12 film seyrettik 3 gün boyunca. Geri kalan zamanda da basın toplantısı, açılış ve kapanış törenleri ve jüri toplantısıyla geçti büyük ölçüde. Ama asıl yazmama nedenim kaldığım otelde internetin saatinin yaklaşık 90 lira oluşuydu.

Festivalde yoğun bir varlığımız vardı ama zaten kimse yabancı değildi. Avrasya Film Festivali ağırlıklı olarak Orta Asya Cumhuriyetlerinin ve bölge halklarının filmlerinin gösterildiği bir festival. Türk filmleri dışındaki filmlerin hemen hemen hepsi bir şekilde akrabalarımızın filmleriydi. Tatar, Özbek, Kırgız, Tacik, Azeri ve elbette ev sahibi Kazakların filmleri vardı yarışmada. Türkiye’den yarışmaya katılan iki film de ödül aldı. Pelin Esmer “11’e 10 Kala” ile en iyi yönetmen seçildi. Tayfun Pirselimoğlu’nun “Saç”ı Locarno’dan sonra katıldığı bu ikinci yarışmadan NETPAC (Network for Promoting Asian Cinema- Asya Sinemasını Tanıtma Ağı) ödülüyle döndü. insan bir filmi ikinci defa seyrettiğinde ne kadar farklı algılayabiliyor! “11’e 10 Kala”nın bir buçuk yıl önce daha uzun bir versiyonunu izlemiştim. Film yaşlı bir koleksiyoncu ile kapıcısının ilişkisini anlatır. ilk izleyişimden aklımda neredeyse sadece yaşlı koleksiyoncu kalmıştı. Bu kez filmin asıl kahramanı, kapıcı karakteriymiş gibi geldi. “Saç” ise saplantılı bir aşk, cinayet ve değişim öyküsü. Pirselimoğlu’nun son derece plastik görüntüleri ve minimalist sineması her zamanki gibi seyirciden çaba istiyor. Bu sinemaya yönelik bir zevk geliştirmişseniz çabanız ödülleniyor. Yoksa işiniz zor.
Festivalin ana jürisi ve benim de parçası olduğum FIPRESCI jürisi aynı filmi en iyi film seçti. Aktan Arim Kubat’ın yönettiği ve başrolünde oynadığı Kırgız filmi “Işık Hırsızı” (Svet-Ake) küçük bir Kırgız köyündeki, elektrikçi Svet-Ake’nin öyküsünü anlatıyor. Svet-Ake, Robin Hood misali devletten çalıp yoksul köylülere veriyor. Fakat asıl büyük hırsızlarla, yani mafya-devletle karşılaşmak Svet-Ake için sonun başlangıcı oluyor. Eski Sovyetler Birliği halklarından gelen bütün filmlerde ortak özellikler görmek mümkündü. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının travması çok ama çok büyük! Ve yerine gelen sistem de hiç de daha iyi gözükmüyor. Mafya hemen hemen her filmde var. Yükselen milliyetçilik, bölünen köyler, güvencesizleşen ve göç etmek zorunda kalan insanlar, fuhuş… Gelen gideni çok ama çok aratmış gibi görünüyor.

Haftanın filmleri
Bu haftanın filmlerine gelince… Öne çıkan film Adana’dan birçok ödülle dönen “Kavşak” tabii ki. “Kavşak” aynı iş yerinde çalışan üç insanın sorunlarını ve nihayetinde dayanışarak daha iyi bir hayat kurmaya doğru yol alışlarını anlatıyor. Minimalist bir görsel dili olan filmin müziği ise bana oldukça dramatik geldi. Sanki görsel üslupla, müzik farklı dillerden konuşuyormuş gibi. ikisi de bu arada aynı yaratıcının yani Selim Demirdelen’in elinden çıkmış. Ali Şimşek Altın Koza ile ilgili yazısında “bizim sinema yazarlarımız” diye genel bir kavram kullanmış ve ben de bir sinema yazarı olduğum için üzerime alındım. Ali Şimşek, “Bence Selim Demirdelen’in Kavşak filmi fazlasıyla büyük ödülü kapabilirdi. Ama daha önce yazdığım gibi, bizim sinema yazarlarımız üzerinde bir pastorallik ve durgun görüntü ideolojisi fazlasıyla hâkim. Bu yetiştikleri sinamatekin görsel ideolojisiyle de uyumlu”, demiş. Birincisi “durgun görüntü ideolojisi” nedir bilmiyorum ama durgun görüntüler “Kavşak”ta da bolca var. Sözü edilen yazarlar doğru yanlış kararlarını verirken, filmleri izleyip veriyorlar; Şimşek ise sanki filmi (Kavşak’ı) izlememiş gibi yazmış. ikincisi “bizim sinema yazarlarımız” gibi tepeden bakan, genelleyici bir söylemi şiddetle reddediyorum. Üçüncüsü, yetişilen sinematek neresidir, sinema yazarları nasıl yetişmektedir hiç anlamadım, bu konuda bilgilendirilmeye muhtacım. Dördüncüsü, “Kavşak”a değil de “Bal”a büyük ödülü verenler sinema yazarları değildi! Ana jürinin içinde bir tane bile sinema yazarı yoktu! Yazar SiYAD ödülünden söz ediyorsa, o ödülün de adı büyük ödül değil.
Bu yazı lütfen şöyle algılansın: Hıncal Uluç’undan, Serdar Turgut’una, Okan Bayülgen’inden bilmem kimine önüne gelenin, “sinema yazarları” diye lafa başlamasından, kişi adlarının gizlenip ortaya laf edilmesinden bıktım. En azından bu gazetede böyle bir söylemle karşılaşırsam, lafımı esirgemeyeceğim. Kimsenin adını gizlemeden…
işte böyle sevgili okur. Son olarak “Yedek Polisler”in sevimli bir komedi olduğunu, “erkeklik”le sıkı dalga geçtiğini ve hatta bir miktar anti-kapitalist ruhu bile olduğunu söylemek lazım. Dagur Kari’nin “iyi Yürek”i ise vasat bir “kaybedenler” hikayesi. Çabuk unutuluyor.

Kendine iyi bak.

Büyük Hata (Chloe)

TARİH:  10 Temmuz 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Annenin tokası, babanın kucağı
Catherine bir genç kız olarak annesinin elinden babasını almaya çalışıyor. Çünkü Catherine’e heyecan veren tek fantezi bu: Yani kocasını babası olarak hayal etmek. Çok karışık, biliyorum! Ama, emin olun ki saçmalıyor değilim. Bir mantığı var yazdıklarımın. Sadece anlaşılması zor
(Bu yazıyı filmi seyrettikten sonra
kumanızı tavsiye ederim)

Filme ‘Büyük Hata’ adını koymuş dağıtımcıları. Bu hatayı göz ardı edip filmi orijinal adıyla, ‘Chloe’ olarak anacağım. Atom Egoyan anlattıklarıyla her zaman olmasa da anlatım üslubuyla beni hemen hemen hep etkilemiş bir yönetmendir. ‘Chloe’ ilk başta Egoyan’ın en sıradan işi gibi gözüküyor. Bu filmin farklı yanları da var hakikaten. Bir defa Egoyan ilk defa bu kadar büyük Hollywood yapımcılarıyla çalışmış ve ilk defa filminin senaryosunu kendisi yazmamış. Ayrıca ilk defa bir filmin yeniden çevrimini gerçekleştirmiş. ‘Chloe’ Anne Fontaine’in ‘Nathalie…’ adlı filminin yeni bir versiyonu. Bütün bunlar filmi farklı kılıyor zaten.
Filmin düz öyküsü de biraz sınıfsal duyarlılık katkılı ‘Ölümcül Cazibe’ gibi gözükmesine neden oluyor. Catherine (Julianne Moore) adlı orta yaşlı jinekolog, edebiyat dalında öğretim üyesi kocası David’in (Liam Neeson) kendisini kız öğrencileriyle aldattığını düşünüyor ve David’in genç bir kızla karşılaştığında ne yaptığını sınamak için Chloe (Amanda Seyfried) adlı genç fahişeyi kiralıyor. Catherine, Chloe’den kocasıyla yaşadıklarını gelip kendisine anlatmasını istiyor. Öyle de oluyor. Chloe, David’le tanıştığını, sonra David’in kendisine kur yaptığını anlatıyor. Buluşmalar arttıkça ilişki de ilerliyor. Chloe’nin anlatımına göre David önce genç kızın avucuna sonra da içine boşalıyor. Catherine bu hikâyeleri hem hazdan kendinden geçerek, hem de dehşete düşerek dinliyor. Catherine ile Chloe sevişiyorlar ama Chloe için bu artık bir iş ilişkisini çoktan aşmıştır. Catherine ise kontrolünü yitirmeye başlamanın telaşına düşer yavaş yavaş. Hem acaba Chloe’nin hikâyeleri ne derece gerçektir? Chloe iyice kontrolden çıkıp, Catherine’in oğlu Michael’ı da baştan çıkarınca artık Chloe’ye nihai bir dur demenin zamanı gelmiştir. Hikâyeye böyle bakınca ortada zengin bir kadının, görece yoksul bir genç kadını kullanıp sonra da başından atmasının ve aile düzenini yeniden tesis etmesinin muhafazakâr bir anlatımı varmış gibi görünüyor.

CHLOE TAMAMEN CATHERINE’İN FANTEZİSİ
Ama hikâyenin en başını hatırlayınca işler karışıyor. Filmin başında Chloe’yi hikâyenin anlatıcısı olarak görüyoruz. Peki ama Chloe filmin sonunda ölecekse nasıl oluyor da hikâyeyi anlatan oluyor? Sonra Chloe en başta kendisinin bir rüya olduğunu, insanlara hizmet ettikten sonra kaybolduğunu söylüyor. Tıpkı izlediğimiz filmde olduğu gibi. O zaman Chloe bir fantezi mi ve öyleyse kimin fantezisi? Aslında bu ikinci sorunun cevabı açık: Chloe, olsa olsa Catherine’in fantezisidir. Ve bana Catherine’in bu fantezisi Elektra karmaşasıyla da oldukça alakalı gibi görünüyor. Catherine, kocasını ancak babası olarak hayal ettiğinde heyecanlanabiliyor. Kendisini de bu yüzden genç bir kız olarak görmek durumunda. Ve Catherine, kendisini fantezisinde Chloe adlı bir genç kız olarak tasarlıyor. Arada bir yaş farkı olmazsa bu baba-kız fantezisi gerçekçi olmaz çünkü. Ortada bir baba-kız fantezisi varsa, bir de kızın rekabet ettiği anne olmalı. O da Catherine’in kendisi. Yani Catherine kendisini hem Chloe’nin, hem de babası için rekabet ettiği annesinin yerine koyuyor. Chloe, Catherine’le daha yeni tanıştıkları anda ona bir toka hediye etmek istiyor. Chloe, tokanın annesinden kendisine kaldığını söylüyor. Yani Chloe, Catherine’i annesini yerine koyuyor. Daha doğrusu, Catherine, yaşlı gerçek kendisini, hayali kendisinin (Chloe) annesi olarak tasarlıyor. Ve genç kız olarak, annesinin elinden babasını almaya çalışıyor. Çünkü Catherine’e heyecan veren tek fantezi bu: yani kocasını babası olarak hayal etmek. Çok karışık, biliyorum! Ama, emin olun saçmalamıyorum. Bir mantığı var yazdıklarımın. Sadece anlaşılması zor.

ENSESTİN BU KADARI DA FAZLA!
Fakat Catherine’in fantezisi Frankenstein gibi kontrolünden çıkıyor. Çünkü Catherine sadece bir eş değil, gözlerinin önünde delikanlı oğlunu, genç kızlara kaptırdığını izlemekte olan bir anne aynı zamanda. Catherine, öteki beni Chloe olarak duruma müdahale ediyor ve Michael’ı yani kendi oğlunu baştan çıkarıyor! Ensestin bu kadarı da fazla! Kızla babanın yatması bir şey ama oğulla annenin yatması bambaşka bir şey! Ensest yasağının varoluş nedeni anneyle oğul arasına sınır çekmek değil mi? Bu yeni durum, Chloe’nin yok olmasını gerektiriyor. Chloe, yani kendisini genç bir kız gibi gören Catherine ölünce ve gerçek Catherine anne ve eş konumunu üstlenmeyi ve annesinin tokasını takmayı (muhtemelen Catherine’in gerçek annesinin tokası) kabullenince, aile de yeniden bir dengeye kavuşuyor. Tabii ki filmi başka türlü yorumlamak da mümkün.

YARALI VE HASTALIKLI İLİŞKİLER VAR
Sevdiği kişiyi başkasıyla flört ederken seyreden karakterler Atom Egoyan’ın başka filmlerinde de karşımıza çıkıyor. ‘Exotica’ adını zaten kadınların seyredildiği bir kulüpten alır. Burada da seyredilen tıpkı Chloe gibi okul çağındaki bir genç kızdır. Seyredenlerden biri kulübün sahibesidir ve genç kızla (Catherine ve Chloe gibi) öpüşür. Diğeri kızın eski sevgilisi ve kulübün dj’idir ve her gece genç kızı müşterilerle flört ederken seyreder. Hem ortamı kızıştırır anonslarıyla, hem de kıskançlıktan kudurur. Ve bir de genç kızı, kendi kızı yerine koyan adamın kurduğu çok yaralı, çok hastalıklı ilişki vardır. Ensesti çağrıştıran bu ilişki de Chloe’yi bir miktar hatırlatıyor.
Egoyan’ın ‘Takvim’ (Calendar) adlı filminde de Ermenistan’da tarihi yerleri çeken bir fotoğrafçı, karısının mihmandarlarıyla gelişen ilişkisini kaydeder film boyunca (Bilge Ceylan acaba ‘İklimler’i çekerken bu filmden esinlenmiş miydi?). Catherine’in kocasını zihninde başkasıyla flört ederken seyretmesi, ‘Takvim’in fotoğrafçısının yaptığından çok farklı değil. Kısacası ‘Chloe’ ayrıksı gibi görünse de Egoyan külliyatıyla yakından ilişkili bir film.

EGOYAN VE BEN
Egoyan’ın bir filmini seyretmek uğruna aşil tandonunu koparan benden başka kimse yoktur sanırım. Gezici Festival’in İstanbul ayağının da olduğu ilk yılında Egoyan’ın kısa filmleri de gösterilmişti. İşte bunlardan birine yetişmek için Fransız Kültür’ün avlusundan salona doğru hızla giderken merdivenlere ayağımın ucuyla basmış ve aşil tandonumu koparıp, akabinde bayılmıştım. Yönetmen ve festival yöneticisi Ahmet Boyacıoğlu’yla da ayıldığımda, yerde yatarken tanışmıştım.
Doktor da olan Boyacıoğlu’nu, muhtemelen aşil tandonumun koptuğunu söyleyerek güldürmüştüm önce (aşil tandonu kolay kolay kopmazmış da ondan). Sonra kendisi de, hayretle teşhisimi doğrulamıştı.
‘Exotica’ beni çok etkilemişti. Birkaç yıl sonra bir kehanette bulunmuş ve Roll dergisinin sayfalarının üstündeki bölüme kehanetimi yazdırmıştım: Egoyan, Cannes’da Büyük Ödül’ü kazanacaktı. Ben bunu yazdırdığımda ‘Sweet Hereafter’ın adı daha ortada yoktu ve Cannes’da yarışacak filmler belli olmamıştı. Kehanetimden birkaç ay sonra ‘Sweet Hereafter’ Cannes’da Büyük Ödül’ü aldı. Evet hem de başka bir ödülü, Altın Palmiye’yi, şunu bunu değil ‘Grand Prix’yi yani Büyük Ödül’ü aldı.
Not: Amanda Seyfried (Chloe) babasının filmi izlemesini yasaklamış! Filmin aslen baba-kız arasındaki bir ensest fantezisi olduğuna dair yorumumu güçlendiriyor bu bilgi.

Turist: Venedik’te Ölüm mü?

TARİH:  11 Aralık 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Turist”in (ve “Başkalarının Hayatı”nın) yönetmeninin adı Florian Henckel von Donnersmarck! Ne haşmetli bir isim, değil mi? Bu adı duyunca insanın ayağa kalkıp, düğmelerini ilikleyesi geliyor.  Böyle bir isminiz olacak, sonra kalkıp “Turist” gibi bir film çekeceksiniz! İnanılır gibi değil! İnsan adından ya da adından olmasa da buna göre çok daha anlamlı bir film olan, Oscar’lı “Başkalarının Hayatı”nı çeken yönetmen olmaktan utanır. Von Donnersmarck için bu filmden sonra söylenecek tek şey herhalde “önümüzdeki filmlere bakacağız” olacak.

“Turist” yönetmenin bir önceki filmi gibi başkalarının hayatını gözleyen polislerden söz ediyor. Ama bu sefer gözleyen polisler ikinci planda kalıyor. Asıl önemli olanlar gözlenenler. Onların kimliği de sırlarla dolu. Gözlenen kadın Elise’i Angelina Jolie oynuyor. Jolie’yi güzel bulmadığım gibi kendisinin iyi bir oyunculuğuna da rastlamış değilim. Bu film de istisna değil. Fakat filmin varsayılan cazibesinin merkezinde Jolie’nin “dayanılmaz güzelliği” var. Jolie ise çekmiyor, itiyor; oynamıyor, poz veriyor. Jolie insandan çok, bir reklam fotoğrafına benziyor.

Polislerin Elise’i izlemelerinin nedenini hemen öğreniyoruz. Elise, Alexandre adlı bir dolandırıcının sevgilisi ve polis Elise’i izleyerek ona ulaşmayı hedefliyor. Alexandre’ın dolandırdığı mafya da Elise üzerinden ona ulaşmaya çalışıyor. Elise, Venedik’i gezmeye gelmiş Frank adlı sıradan bir Amerikalı turisti (Johnny Depp) kullanıyor ve hem polisleri hem de mafyayı Frank’in Alexandre olduğuna inandırıyor. Herkes büyük bir dolandırıcı sanılan gariban Amerikalı turist Frank’in peşine düşüyor. Hayatı tehlikeye giren Frank’i korumak Elise’e düşüyor. Ardından da Frank Elise’i kurtarmaya soyunuyor. Vesaire vesaire… Çok da büyük olmayan, tahmin edilebilir bir sürprizle bitiyor film.

Bazen eşler ya da sevgililer başkasıymış gibi yaparak hayatlarını renklendirmeye çalışırlar. “Turist” sanki böyle bir fanteziye hitap ediyor. Birbirlerini tanımıyormuş gibi yapma oyunu oynayan bir çifti izliyoruz. Ama seyirciyi etkileyici bir kıvılcım çakmıyor, iki güzel oyuncu arasında. Ne komik olması gereken sahneler komik, ne romantik olması gereken sahneler romantik ne de heyecanlı olması gereken sahneler heyecanlı. Ağır, aksak ilerleyen, bir türlü ikinci vitese geçemeyen, sıkıcı mı sıkıcı bir film Turist. Filmin cazibesini artırması için seçilmiş olan Venedik kenti, ümit vadeden bir yönetmene mezar olmaz diye umuyoruz.

CENTİLMEN: Cinayet, seks ve aşk

TARİH:  11 Eylül 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Centilmen’de klasik bir trajedinin temel unsurları var ama bundan fazlası yok. Ama görüntüler güzel, oyuncular çekici ve film bir atmosfer yaratmayı da başarıyor

‘Centilmen’ bir atmosfer yaratmak için çok uğraşmış, bunda az çok başarılı da olmuş ama inandırıcı bir hikâye anlatma ve karakterlerine derinlik kazandırma gibi konularda sınıfta kalmış bir film. George Clooney  ‘Aklı Havada’dakiyle (Up in the Air) benzerlikleri olan bir rolde karşımıza çıkıyor. O filmle ilgili yazıma ‘Cellatların Yalnızlığı’ başlığını koymuştum. Clooney o filmde insanların işlerine son veren dolayısıyla insanların ‘bildikleri şekliyle hayatlarını’ sonlandıran birini canlandırıyordu. Bir nevi katil ya da infazcıydı. İyi de sevişiyordu. Ama kalıcı, sürekliliği olan bir ilişkiye doğru meyledince kendi dünyası da bildiği anlamıyla çöküyordu.

ÖLDÜRMEKLE SEVİŞMEK ARASINDA DERİN BAĞ

Clooney’nin Centilmen’de canlandırdığı karakter (Jack ya da Edward) kelimenin düz anlamıyla bir cellat, bir infazcı. Kimi zaman tetiği kendi çekiyor, kimi zaman ise tetiği çekenlere silah üretiyor. İyi de sevişiyor. Öldürmekle sevişmek arasında derinlerde bir bağ olsa gerek. İkisi de bir cezalandırma aracı olabiliyor. Birinde iyi olan erkek diğerinde de iyi oluyor ama tabii sevişme kelimesi tam da uygun kelime değil. Çünkü ne zaman bu erkek kahramanlar kalıcı bir ilişkiye yönelse felaketleri oluyor. ‘Aklı Havada’da da böyle, ‘Centilmen’de de. Sevişmenin içindeki ‘sevmek’i çıkarmak gerekiyor uygun bir sözcük bulmak için.

Filmin düz hikâyesine girecek olursak: Jack İsveç’te kadın arkadaşıyla keyif çatarken son derece profesyonel görünümlü ama öldürülmeleri mantar toplamaktan birazcık daha zor olan katillerin saldırısına uğruyor. Jack bu avanakların işini kolaylıkla bitiriyor ve geriye tanık bırakmamak için ‘sevgilisini’ de öldürüyor.

TAM BİR AMERİKALI
Jack, Pavel ismli şefi tarafından İtalya’da küçücük bir kasabaya gönderiliyor. Pavel bir Rus ismi. KGB filan mı söz konusu? Jack sadece para için değil de ne bileyim, inançları içinde mi bu işlerin içine girmiş? Bilemeyeceğiz. Öte yandan filmin orijinal ismi ‘Amerikalı’ ama herhangi bir Amerikalı değil, ‘the’ Amerikalı! Yani Jack, yabancı ülkelere gidip, oralarda cinayetler işleyen ama oranın kültürüne yabancı kalan biri olarak Amerikalı olmayı tam anlamıyla temsil yeteneğine sahip.

İtalya’ya dönelim: Jack’e burada yeni bir iş veriliyor. Bir başka kiralık katil için bir silahı modifiye etmek, susturucu takmak Jack’in görevi. Bu kadar önemli bir cinayet için bu kadar önemli bir silahı üretme işi, bir otomobil tamircisindeki hurda parçalardan başka kaynağı olmayan bir adama neden verilir? Filmin saçmalıkları bitmek bilmiyor…

Bu küçücük kasabada Jack, kuzey kutbundaki rengârenk bir kelebek kadar dikkat çekici. Ama yine de peşindeki katilleri öldürmeye devam ediyor ve kimsenin aklına bu adamı soruşturmak gelmiyor. Oysa kasabanın papazı derhal katilin kim olduğunu tahmin ediyor. Ama bu günahkâr papazın varoluşsal dertleri arasında cinayet yok.

POLİTİK GÖNDERMELER

Jack kasabada susturuculu silahı üretirken, kasabanın en güzel orospusuyla da yatmaya başlıyor. Orospular bir pezevenge çalışmadıkları zaman bile, kendilerine ait değiller. Onlar her erkeğin kadını; kutsal rahibeler, kraliçeler ve prensesler gibi herkese aitler. Jack’in öldürme ve sevişme sarmalında, Kral Ödipus’tan izler bulmak çok zor değil.

Tabii ki Jack’in sonu da trajik oluyor. Jack’in bir ilgi alanı var: kelebekler. Bu nedenle kendisine Bay Kelebek diyor filmdeki kadınlar. Akla hemen “Madame Butterfly” operası ya da Cronenberg”in “M. Butterfly”ı da geliyor. Jack, kendisini sevdiği sandığı adamın ihanetine uğrayan Bay ya da Bayan Butterfly mı? Bu aldatan da patronu Pavel mi? Böyle de düşünülebilir ama buradan pek de bir anlam üretmek mümkün gözükmüyor bana.
Politik göndermeler konusunda da fazla düşünmenin manası yok. Kısacası klasik bir trajedinin temel unsurları var ‘Centilmen’de ama bundan fazlası  yok. Hikâyenin yalap şaplığını da sineye çekmek gerekiyor. Ama görüntüler güzel, oyuncular çekici ve film bir atmosfer yaratmayı da başarıyor. Bunlar yeter denilebilir.

Avcı ki yetişememekte!

TARİH:  4 Aralık 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Av Mevsimi
Bu yıl başında bir ensest fantezisi  olarak nitelendirdiğim ‘Ejder Kapanı’nı seyretmiştik. Ejder Kapanı cinayet masasında çalışan üç polis arasındaki ilişkileri işliyordu temelde. Komiser iki genç polisin sembolik babası konumundaydı.
Av Mevsimi’nde de benzer bir üçgen var.  Yine ‘baba’ konumunda yaşlı bir cinayet masası  komiseri var (Şener Şen; ‘Ferman’)). Asi bir Laz olan İdris (Cem Yılmaz) onun büyük oğlu konumunda (bu baba-oğul ilişkisi basın bülteninde de vurgulanıyor). İdris, hem babanın otoritesine saygılı olmaya çalışıyor hem de sık sık başına buyruk davranarak babanın yerinde gözü olduğunu ortaya koyuyor. İtaatle, isyan arasında sürekli gerilim halinde yaşayan İdris, bu gerilimini şiddete dökmekten de çekinmiyor. Babanın emniyet teşkilatı içindeki lakabı ise ‘avcı’. İdris de avcı olmak için elinden geleni yapıyor. Bu ikiliye bir genç ekleniyor bir gün. Hasan  (Okan Yalabık)bu iki av meraklısı arasında aykırı bir yerde duruyor. Hasan bir entelektüel, yumuşak bir erkek. Ama zekası ve bilimsel birikimiyle yine de İdris için bir rakip. Hasan’ın tercih edilen oğul olma ihtimali, İdris’in, babasının (Ferman’ın) sevgisini kazanmak için onunla rekabet etmesine yol açıyor.
İdris diğer konularda olduğu gibi eski karısıyla da gerilimli, sallantılı, arada kalmış bir ilişki sürüyor. Karısına sahip çıkamamış, yanında kalmasını sağlayamamış ama onun uzaklaşmasına izin de vermiyor. İdris’in karısını öldürmesiyle onunla sevişmesi arasındaki sınır belli belirsiz. Aynı anda karısının köpeği de olabilir, katili de. İdris’in her ilişkisi böyle, o tam anlamıyla sınırda yaşıyor.
Çaylak polis Hasan’ın da bir nişanlısı var. Zengin bir işadamının, et işiyle uğraşan bir kapitalistin kızıyla nişanlı. Hasan’ın baba figürleri bir değil, iki tane yani. Hem nişanlısının babası yani müstakbel kayınpederi var, hem de işteki patronu Ferman. Hasan ikisini de aşabilecek gibi durmuyor hayatta. Ya evlenip içgüveysi olacak ya da büyük abisinin (İdris’in) gölgesinde kalacak gibi. O ‘abi’ ölse de bu sefer ölüsünün gölgesi Hasan’ı yalnız bırakmayacak. Cinayeti kendisi işlemişçesine, ölümün kokusunu ellerinden çıkaramayacak (tıpkı Arabistan’ın bütün parfümleriyle ellerindeki kan kokusunu çıkaramayan Machbeth’in kahramanları gibi, ki Shakespeare de filme malzeme oluyor bir ara).
Filmin bir diğer babası daha var: Battal Çolakzade (Çetin Tekindor)! Battal Çolakzade adı manidar! Büyük, işe yaramaz ve sakat! Eşkıya’nın kötü adamı da sakattı, tekerlikli sandalyeye ve solunum aygıtlarına mahkumdu! Kör gözüm parmağına sembolizmleri seviyor Yavuz Turgul. Kötüler eksik olur! İç dünyalarındaki yoksunluk bir şekilde dışa vurur…
Komiser Ferman gibi Battal da bir avcıdır. Ferman’a göre ikisi arasındaki fark avlarına acımaları ya da acımamaları arasındadır. Ama Ferman’ın da avına acıdığı söylenemez. Avını ölüme sürüklerken aşağılamayı da ihmal etmez.
Bu güçlü avcılar ve avlar dünyasında gençlere düşen ya ölüm ya da delirmedir. Avcı  olmayı başaramayan yok olmaya mahkumdur. Ne av ne de avcı olmak gibi bir seçenek filmin dünyası içinde bir yere sahip değil. Kötü avcılara karşı görece merhametli avcıların, kötü patriyarklara karşı iyi patriyarkların kayrıldığı bir dünyadayız. Kesen (ya hayvanların etlerini ya da insanların kollarını, bacaklarını, organlarını), kastre eden zenginlerin, kapitalistlerin iktidarına bir öfke var filmde. Ama iyiler-kötüler eksenine sıkıştırdığı bu iktidarın kendisini sorgulayan bir yan yok.
İlginç olan ve başka türlü biçimlerde de sinemada kendisini gösteren şöyle bir durum var: genç erkeklerin büyüme sorunu! Filmin, babanın konumunu alması beklenen iki genç erkeği de sonuçta harcanıyor. Geçen hafta erkekliğin krizi dediğim şey yine kendisini gösteriyor! Genç erkekler avcı olmayı başaramadıkları gibi, başka bir alternatif de geliştiremiyorlar.
‘Av Mevsimi’ başka filmlerden fırlamış sahnelerle dolu. Birçok gelişme önceden tahmin edilebilir nitelikte. ‘Filmdeki karakter tabancayı ağzına sokarak mı tetiği çekecek yoksa şakağına dayayarak mı?’ Bir sahne sırasında kendimi bunu düşünürken buldum. Tahminim doğru çıktı, tabancayı ağzına soktu. Bu kadar öngörülebilir gelişmelerle dolu film. Özellikle Amerikan polisiyelerinin büyük izi var ‘Av Mevsimi’nde. Başlangıçtaki sulak alanda dolaşan kamera o kadar klişe bir gerilim filmi havası taşıyor ki! Steril ve stilize bir kirlilik içeren bu planda filmin geri kalan tonu da kendisini hissettiriyor. Filmin bu stilize hali kabul edilebilir olurdu, eğer amaç filmin kendisine ait suni bir dünya kurmak olsaydı. Ama amaçlanan bana öyleymiş gibi gelmedi. Çok fazla güncele dokunan (Karabulut cinayeti, etnisitelere duyulan ilginin Laz karakterle ifadesini bulması)yanlarıyla film gerçekçi olma iddiasında. Fakat emniyet teşkilatı içindeki fazlasıyla kibar ilişkileriyle filmin ciddi bir ikna sorunu var. Sadece bu da değil tabii. Hemen hemen her anında bir ikna sorunu var filmin. En başta temel entrikası olmak üzere. Durum böyle olunca seyirciye bir duygu da geçmiyor filmden. Oyuncular da akılda kalacak bir ayrıntı katamıyorlar karakterlerine. Cem Yılmaz’ın, ‘Cem Yılmaz’ olduğunu unutturamama gibi bir sorunu var. Teşkilattaki arkadaşlarına şarkı söylediği/söylettiği sahnede Cem Yılmazlığını unutturmak yerine besliyor üstelik. Biz o el hareketlerini şovlarından da tanıyoruz Yılmaz’ın.
Sonuçta Yavuz Turgul sinemamızın en iyi avcı yönetmenlerinden biri. Seyirci avlamada ‘Eşkıya’ ile tarih yazmışlığı var. Bu kez turnayı gözünden vurabildiğini düşünmüyorum. Ama kim bilir? Usta bir avcıyla karşı karşıyayız ve çıkardığı işi beğensek de beğenmesek de profesyonelce olduğu kesin.
Filmin konusundan neredeyse hiç  söz etmemişim: Bir genç kızın kesik kolu bataklık, sulak bir yerde bulunur. Emekli olmak üzere olan yaşlı bir komiser, iki genç polisle olayın peşine düşer. Gençler arasındaki uyuşturucu sorunundan, töre cinayetlerine kadar çok sayıda güncelliğe dokunan film, zenginin yoksulu her açıdan sömürdüğü karmaşık bir cinayetin çözümlenmesi sürecini anlatıyor.

“THE KARATE KİD”

TARİH:  28 Ağustos 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Çin’de bir Amerikalı macerası
The Karate Kid (filmin Türkçe adı yok) klasik bir büyüme öyküsü anlatıyor gene. Bir baba figürünün bir gence mücadele etmeyi öğretmesi filmin konusunu oluşturuyor. Bu öykü mesela kısa bir süre önce vizyona giren “Sihirbazın Çırağı”nın da temasıydı, biraz daha eski Zombieland’in de. Tabii ki bir kız da vardır hedefte ama bu kez film biraz utangaç davranmış ve maceranın aşk kısmını arkadaşlığa bağlayarak işin içinden çıkmış. Bu kez kahramanımız biraz küçük, 12 yaşında, aşkın es geçilmesi bundan, ama eskiden bu konularda sinema daha cesurdu. Benim kült filmlerimden ‘Melody’ (1971) gayet anarşistçe bir çocukluk aşkını anlatmıştı. Neyse…
KENT KRİZİN İŞARETLERİNİ TAŞIYOR
Karate Kid’in bir özelliği de, gerçekçi, neredeyse sosyal gerçekçi bir üslubu zaman zaman benimsemesi, bütün macera filmleri klişelerine sadık kalmakla birlikte, ciddi bir film havasını tutturmaya çalışması. Bu bazen iyi sonuç vermiş bazen de filmi sıkıcılaştırmış, özellikle bunun bir çocuk filmi olduğu düşünülürse. Film, ekonomik krizden en kötü etkilenmiş Amerikan kentlerinden Detroit’te başlıyor ve krizin işaretleri bazı tabelalarda görünüyor (bankaların el koyduğu işyerleri, konutlar vb).
Küçük Dre’nin annesi, oğlunu da yanına alarak, bu ortamda çalışmak için Çin’in başkenti Beijing’e (Pekin) göç ediyor. Dre’nin babası ise ölmüş. Çince bilmemenin zorluklarıyla baş etmeye çalışan Dre bir kızdan hoşlanıyor. Ama okulunun kung-fu kursuna giden küçük zorbaları bu duruma derhal el koyuyor ve Dre’yi pataklıyorlar. Dre’nin kaldığı apartmanın kapıcısı (tamirat işlerine de bakan adamı) Han, Dre’ye yardım elini uzatıyor ve ona kung-fu öğretiyor. Han’ın da geçmişte yaşadığı kayıpları var. Öfkeli olduğu bir gün kullandığı arabayla kaza yapmış ve kızı ile karısının ölümüne neden olmuş. Han da Dre’de yeni bir evlat edinmiş ve geçmişini temize çekme fırsatını bulmuş oluyor. Film Dre’nin okulundaki küçük zorbalarla, kung fu minderinde hesaplaşmasına doğru ilerliyor.

FİLM SONUÇTA ABD-ÇİN ORTAK YAPIMI
Filmde Han ile Dre dışındaki karakterlerin hepsi son derece yüzeysel. Özellikle Dre’nin hoşlandığı Çinli kız Mei Ying’in neredeyse hiç karakteri yok, bütün film boyunca bir şirinlik muskası olarak dolaşıp duruyor. Batılı’nın kafasındaki Uzakdoğulu kadın imgesi mi nedir, bunun nedeni? Ayrıca Mei Ying, Dre’den daha büyük gözüküyor yaşça ve boyca. Tamam, Nicole Kidman de Tom Cruise’dan uzundu ama çocukluk aşklarında durum farklıdır. Benim zamanımda ergen kızlar kendilerinden yaşça çok daha büyük oğlanlara yüz verirlerdi. Ya da belki de sadece bana yüz vermiyorlardı, bilemeyeceğim. Dre’nin annesi de filmde neredeyse figüran gibi. Zoba çocuklar da öyle. Dre’nin bir tane bile yaşıtı erkek arkadaşı olmaması ve bunu dert etmemesi de garip. Amerikalı çocuk sonuçta gelip kötü Çinlilere, kendi evlerinde ve kendi uzmanlık alanlarında bir güzel dersini veriyor. Ama filmin Çin kültürüne ve Çinlilere kötü baktığını söylemek de abartılı olur. Sonuçta bu bir ABD-Çin ortak yapımı ve Çin’in bütün önemli tarihi mekânlarını da (Çin Seddi, Yasak Şehir) geziyoruz film boyunca. Peki filmde söz konusu olan kung fu iken filmin adı neden karateden söz ediyor? Kung fu Çin’e özgüyken karate Japonya’da geliştirilmiş. Bunun tek nedeni, filmin bir yeniden çevrim olması herhalde.

Neo-liberalizm çağında aşk

TARİH:  8 Eylül 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

SENİ UZAKTAN SEVMEK

Sanki Judd Apatow ekibinden birkaç hafta önce seyrettiğimiz ‘Zorlu Görev’in (Get Him To The Greek) daha kadınlara yönelik bir versiyonu gibi “Seni Uzaktan Sevmek”. İki filmde de erkek karakter bir müzik şirketinde çalışıyor. İki filmde de kadın karakter iş icabı başka bir şehre taşınmak zorunda kalıyor. İki filmde de erkek karakter kadını izlemeye karar veriyor. İki filmde de bolca belden aşağı konuşmaya tanık oluyoruz. Ve iki filmde de diğer erkek karakterler son derece çocuksular, ergen düzeyindeler. Ergenleri konuşmalarının önemli bir bölümü mastürbasyon tekniklerini paylaşmakla geçiyor. Aslında daha olgun gibi gözüken romantik çiftimiz de pek olgun sayılmazlar. Birbirleriyle bir oyuncağın başında tanışıyorlar! Garret (Justin Long) romanstan pek anlamadığı için kız arkadaşı tarafından terk edildiği gece gittiği kulüpte Erin’i (Drew Barrymore) bir bilgisayar oyununun başında buluyor. Erin meğerse bu oyunun efsanevi rekortmeni değilmiymiş! Çift çıkmaya başlıyor ve romans ilkokul anket defterleri düzeyinde ilerliyor. “En sevdiğin şarkıcı kim, en sevdiğin renk ne ?” düzeyindeki derin diyaloglar çifti birbirine bağlamaya yetiyor. Tabii, denize kıyafetlerle girme sahneleri gibi klasik romans anları da var filmde. Artık romantik komedilerin olmazsa olmazı olan ergen muhabbetini yapmak da Garret’in kankalarına düşüyor. Çiftimiz neden bu kadar az gelişmiş derseniz, bunun cevabını belki de yaşadıkları iş ortamlarında bulabilirsiniz. Garret’ın çalıştığı müzik şirketi görece derin işler yapan müzisyenlerle ilgilenmiyor ve ergenlere hitap edecek gruplar peşinde koşuyor. Erin’in olmak istediği gazetecilik mesleği can çekişiyor ve iş güvencesi diye bir şey kalmamış. Birbirini seven iki genç yetenekli insan aynı şehirde iş bulamıyorlar, buldukları işler ise ne kendilerinin ne de başkalarının yapmak istediği türden. Filmin bir sistem eleştirisi yapma niyeti olmadığı ortada ama durumun vahimliği görülmeyecek gibi değil. Böyle geri bir toplumsal hayata böyle geri kalmış karakterler karşılık geliyor. Onların romansı da, anket defteri düzeyinde kalıyor ancak. Zavallı dünyamız, ne hale geldi yılların neo-liberal uygulamalarından sonra!

© 2020 -CuneytCebenoyan.com