Çaresizler, kaybedenler, büyüyemeyenler

TARİH:  16 Nisan 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bizim Büyük Çaresizliğimiz
İnsan niye aynı kadına âşık olmak ister? Niye o kadının hem kendisinin hem de başkasının sevgilisi olmasını arzular? Niye ebedi bir ergenlikte takılıp kalır? Bütün bu sorular ve daha fazlası üzerine düşünmek, iyi bir film seyretmek için filme bakmak lazım… 

Daha birkaç hafta önce kendilerini ‘kaybeden’ olarak tanımlayan iki erkeğin hikâyesini izledik ‘Kaybedenler Kulübü’nde. Şimdi de durumlarını ‘çaresiz’ olarak tanımlayan iki erkek arkadaşın hikâyesiyle ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’ var karşımızda. Bu melankoli, bu hüzün sinemada karşımıza çıkan erkeklerin bir nevi alamet-i farikası oldu. Bu duygu durumunun örneklerine önde gelen yönetmenlerimizin tümünün filmlerinde bolca rastlanılabilir. Tabii tıpatıp aynı insanlar değil anlatılanlar ama ‘tutunamama’ hali bir şekilde hepsinde ortak.

‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’in kahramanları gerçek anlamda değer verdikleri insanları kaybeden insanlardan oluşuyor. Film daha başında bir kayıpla başlıyor. Doğrudan doğruya bir yas ortamına giriyoruz. Trafik kazasında anne ve babasını kaybediyor Nihal. Nihal daha rüştünü yeni ispat etmiş bir üniversite öğrencisi, 19-20 yaşında var yok; çocuk olmasa da yetişkin de değil. Abisi Fikret anne ve babalarının öldüğü kazayı hafif atlatmış ama Almanya’ya dönmesi gerekiyor ve Nihal’i tek başına bırakamayacağını düşünüyor. Nihal’i liseden arkadaşları Çetin ve Ender’in yanına bırakmak ona en uygun çözüm görünüyor. Böylece sahne kuruluyor. Çetin, Ender ve Nihal birlikte, aynı evde yaşamaya başlıyor ve ‘alternatif bir aile’ oluşturuyorlar. İki adam 40’larına merdiven dayamışlar ama hâlâ üniversite öğrencisi gibi aynı evi paylaşıyorlar. Ve yaşça artık çoktan yetişkin sayılsalar da belli ki kendilerini hâlâ Nihal’in akranı hissediyorlar. Bu alternatif aile baştan arızalı bu nedenle. Çünkü erkeklerin ikisi de bir yandan baba rolü oynarken bir yandan da Nihal’in sevgilisi olmayı hayal ediyor. Daha da ilginci, bu iki erkeğin geçmişten beri aynı kadına âşık olmak gibi bir fantezileri de var. En yakın arkadaşları Fikret’in kız kardeşi Nihal bu fantezinin nesnesi haline geliyor. Ama fanteziler gerçekleştiklerinde kâbusa dönüşür. Bu kâbusun gerçekleşmesine izin vermeyecek kadar kendilerine saygıları var Allah’tan iki arkadaşın. Nihal de bir yandan baba yerine koyduğu bu erkeklere ilgisiz kalmıyor ama o da imkânsızlığı fark ediyor kısa sürede. Filmin adında çaresizlik diye adlandırılan şey, bu aşkın hayata geçememesi ama aslında her üçü için de tek çare tam da bu, yani bu aşkın hayata geçmemesi. Geçmesi halinde kimse o evden sağ çıkmazdı. Fiziken ölmezlerdi tabii ama ruhen büyük yara alırlardı. Çetin’le Fikret’in arkadaşlığı bozulur, kendilerine kız kardeşini emanet etmiş Fikret’e hesap veremezler,  Nihal’in onlara güveni sarsılır ve kimsenin kendisine saygısı kalmazdı. Alternatif aile, ensest yaşanan bir aileye dönüşürdü. Bu felaketin gerçekleşmemesinde Çetin’in abisi Murat’ın “kendinize mukayyet olun” uyarılarının da önemli bir rolü var. Murat demişken bir başka büyük kayıptan daha söz etmek gerekiyor. Çetin ve Murat da Nihal gibi, ailelerini bir trafik kazasında yitirmişler. Çetin’e babalık yapmak Murat’a düşmüş. Murat bu sorumluluk altında sertleşmiş, kendi deyimiyle “takır, tukur” bir adam olmuş. Bir üçüncü kayıptan daha söz edilebilir, o da Ender’in bir türlü etkisinden kurtulamadığı eski sevgilisi. Kısacası bu üçlü ‘kaybedenler kulübü’ adını rahatlıkla alabilirmiş. Üstelik bu sefer kaybetmekle kastedilen çok daha somut, çok daha görünür durumda.

ÇETİN VE ENDER GERÇEK İNSAN OLSALAR
Filmin yönetmeni Seyfi Teoman bir söyleşisinde, Çetin ve Ender’i iktidarsız (cinsel işlev bozukluğu anlamında değil) olarak tanımlıyor. Çetin ve Ender gerçek insanlar olsalar ve biz onlara bu özelliklerinden memnun olup olmadıklarını sorsak bana kalırsa memnun değiliz derlerdi. Çünkü filmde patetik bir durumları var ikilinin. Kendilerine ait bir hayat kuramamış ve pek kurma umudu da olmayan insanlar Çetin ve Ender. İnsan niye aynı kadına âşık olmak ister? Niye o kadının hem kendisinin hem de başkasının sevgilisi olmasını arzular? Niye o kadına tek başına sahip olmak istemez? Niye ebedi bir ergenlikte takılıp kalır? Bütün bu sorular ve daha fazlası üzerine düşünmek ve iyi bir film seyretmek için ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’e gitmekte yarar var. Filmin bu yıl Berlin Film Festivali’nde Türkiye’yi temsil ettiğini de hatırlatırım.

ZORAKİ KRAL: Sesi olmayan kral

TARİH:  19 Şubat 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir varmış, bir yokmuş… Birleşik Krallığın başındaki sert ve haşin kralın (V. George) iki oğlu varmış. Babası oğlanlardan büyük olan Edward’ı kayırır, kral olacağı için el üstünde tutarmış. Zavallı küçük prens Bertie ( VI. George) ise, zalim dadısının işkencelerinden çok çektiği için hep ağlar, bu yüzden de hep odasına gönderilir ve babasının olası ilgisinden mahrum kalırmış. Küçük prens bir de üstüne üstlük solakmış. Solaklık o zamanlar, kötü bir şey olarak görülür ve solak çocuklar sağ ellerini kullanmaya zorlanırlarmış. Küçük prens babasının, abisinin, dadısının, kısacası bütün saray ahalisinin baskısı karşısında konuşamaz olmuş. İçinden ya küfretmek ya da susmak geliyormuş. Konuştuğu zaman ise fena halde kekeliyormuş. Kimilerine göre ise bu kötü bir cadının yaptığı büyüden dolayıymış.
Prensin büyüyünce evlendiği eşi, büyüyse, büyüyü bozacak ya da hastalıksa, hastalığı tedavi edecek birini bulmuş sonunda. Avustralyalı, Lionel Logue adlı bir tiyatro oyuncusu, I. Dünya Savaşı’ndan ruhsal yaralarla dönen askerlerin bastırdıkları duygularını ifade etmelerine yardımcı olarak konuşma terapisi konusunda pey deneyim kazanmışmış . Şimdi de bu deneyiminden yararlanarak, sıradan hastaları iyileştiriyormuş. Tabii ki bir prens sıradan bir hasta değilmiş. Büyük prens Edward babasının ölümünün ardından kral olmuş ama Edward’ın bir krala yakışmayan davranışları varmış.  Yeşilden, doğadan pek hoşlanmaz, içki içer ama en korkuncu evli kadınlarla zina yaparmış!
Bu kadar masal yeter. Zoraki Kral filmi bir masal değil ama bir masaldan daha incelikli de değil. Yukarda anlattıklarım, tabii ki daha gerçekçi bir tonda anlatılıyor ama sadece görece. Yoksa, Büyük Bunalım’ın ve II. Dünya Savaşı’nın eşiğindeki yıllar çok daha sert bir öykü çağırıyor. Ama kraliyetin, bu sertliğin ne kadar farkında olduğu da başka konu elbette.  Sadece politik ortam değil filmde kaba çizgilerle geçiştirilen:  Kekeme Kral George’un ruh hali de aynı şekilde temel öğeleriyle veriliyor.
Geçen haftanın Oscar adayı  filmi “Dövüşçü” gibi, “Zoraki Kral” da başarılı  olması beklenmemiş, abisinin gölgesinde kalmış, iddialı  olmayı beceremeyen ve kendi sesini edinememiş küçük bir erkek kardeşin öyküsünü anlatıyor. Bu iki küçük erkek kardeş de kariyerlerinde gelebilecekleri en yüksek noktaya ulaşıyorlar. Biri kral oluyor, diğeri dünya şampiyonu. Kral olmak biraz koşulların getirdiği bir şey, şampiyon olmak ise bileğinin gücüyle elde ediliyor tamamıyla. Ama iki kahraman da kendi adlarına konuşmakta güçlük çekiyorlar. Hayatta aşılması en zor engeller arasında abinin, babanın gölgesinden çıkıp, kendin olabilmek de sayılmalı. Bu iki film bunu anlatıyor bize en çok…
Edward aşık olduğu kadın evli olduğu için krallıktan romantik bir şekilde feragat edince küçük prens Bertie, VI. George olarak tahta geçiyor. Edward’ın romantizmi iki açıdan dünyanın yararına oluyor. Birincisi, kraliyetin aptal, muhafazakâr kurallarına bir başkaldırı içerdiği için ama daha da önemlisi Edward ve sevgilisi Wallis Nazi sempatizanları oldukları için. Birleşik Krallığın başında bir Nazi sempatizanının olmaması dünya için çok hayırlı olmuş. Film bu durumdan da söz etmiyor. Kısacası karşımızda hafif ve geniş kitlelere hitap etmesi hesaplanmış bir film var. Oyunculukları da buna göre bu filmin. Ne Colin Firth ne de Geoffrey Rush aman aman bir performans sergilemiyorlar. Ama Firth’ün Oscar alacağı kesin, o başka. Bir kraliyet güzellemesine ne kadar ihtiyacımız olduğu da meşru bir soru olarak duruyor.

Vizyondan ve festivallerden

TARİH:  9 Nisan 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Günde yedi sekiz saatlik otobüs yolculukları yapsanız her tarafınız ağrımaya başlar. İstanbul Film Festivali’nin de bendeki etkisi böyle olmaya başladı. İlk 3 günde 10 film izleyince, hem kafam hem de bedenim yavaşla sinyalleri verdi. Günlük film dozunu bire indirerek devam ediyorum şimdilik.

İlk günün en önem verilen olayı Berlin’den Gümüş Ayı ödülüyle dönen, Bela Tarr’ın son filmi ‘Torino Atı’ydı. Bela Tarr’ın herhangi bir filmini baştan sona daha önce izlemişliğim yoktu. ‘Torino Atı’nın çıkış noktası Nietzsche’nin yaşadıklarıyla ilgili. Nietzsche bir gün yolda yürürken, bir arabacının atını kırbaçladığını görüyor. Gidip ata sarılıyor ve krize giriyor. İki gün evde kimseyle konuşmadan yatıyor bu olaydan sonra. Daha sonra “Anne, ben aptalın tekiyim” diyor ve ömrünün geri kalan 10 yılını bir tür bunama halinde tüketiyor. Yönetmen şu soruyu sormuş: “Nietzsche’nin başına ne geldiğini biliyoruz. Peki ata ve arabacıya ne oldu?” Film bunu anlatma iddiasında ama aslında dünyanın sonuna nasıl geldiğimiz üzerine bir fantezi. Bir tür anti-yaratılış, ya da yok ediliş efsanesi. Film, at arabacısı, atı ve kızının ve de dünyanın son 6 gününü anlatıyor. Tanrı nasıl dünyayı 6 günde yarattıysa, 6 günde de yok ediyor. Yaratılıştaki “ve sonra ışık vardı” cümlesine karşılık film “ve sonra karanlık vardı” cümlesini kuruyor. Son derece minimalist bir film ‘Torino Atı’. Çok az insan, çok az varyasyonu olan bir müzik, tekrarlayan eylemler içeriyor. İlk başta insan hayvan ilişkisinin köleci doğasını düşündürtüyor. Hayvanlarla kurduğumuz ilişkinin ne kadar korkunç olduğunu hissediyoruz filmin ilk uzun planında. Sonra gündelik hayatın zorlukları, yoksul bir baba kızın yaşama çabasını izliyoruz. Babanın kaba sabalığı, Çingenelere karşı düşmanca tutumu rahatsız edici. Ama sonra başka bir şey olmuyor. Çılgın bir rüzgâr esip duruyor, at yürümekten ve yemini yemekten vazgeçiyor, ışıklar kesiliyor vb. Bu son derece karamsar ve karanlık film iki saat yirmi dakikalık süresince çok az şey söylüyor ve seyircisini fena halde yoruyor. Orta metrajlı bir film olsa yeriymiş. Filmi çok beğenenler olduğunu da söylemek lazım.

‘Artık Yıl’ Cannes’da en iyi ilk filmlere verilen Altın Kamera’yı kazanmış bir Meksika filmiydi. Bu filmde de tersi oldu, çoğunluk beğenmedi, bense hiç fena bulmadım. Serbest gazetecilik yapan genç bir kadının hayatını izliyoruz filmde. Kadın rastgele cinsel ilişkilere giriyor ve bu ilişkilerde sadist ve mazoşist yan giderek daha çok ortaya çıkmaya başlıyor. Film açık olarak söylemese de, kadının 12 yaşında babasının tecavüzüne uğradığını ima ediyor. Babasına yönelik duyguları karman çorman kadının; suçluluk, öfke, nefret, sevgi hepsi iç içe geçmiş durumda. Babasının ölüm yıldönümünde ölmek, belki hem kendisini hem de babasını cezalandırmak istiyor. Geçtiğimiz hafta gösterime giren ‘Atlıkarınca’nın yapamadığını, ensestin taraflarından en azından birinin, bu örnekte kurbanın psikolojisini ayrıntılı bir biçimde gösteriyor film seyirciye. ‘Atlıkarınca’ya da haksızlık etmeyelim, onun da ciddi bir çabası olduğu açık ama sonuç beni heyecanlandırmadı ya da ikna etmedi.

İstanbul Film Festivalinde gösterilen ‘İtalya Sarsılıyor’ ile Ankara Film Festivali’nde gördüğüm ‘Timsah’ aynı kişiyi, İtalya Başbakanı Berlusconi’iyi konu ediniyor. ‘Timsah’ belgesel bölümler de içeren bir kurmacaydı, ‘İtalya Sarsılıyor’ ise bir belgesel.  Berlusconi’inin serveti tam olarak nereden geliyor, bilinmiyor. Mafya izleri var ama Berlusconi 200 milyon avroyu danışmanlara ve dil sürçmesiyle itiraf ettiği gibi ‘yargıçlara’ yedirerek aleyhine açılan davalardan aklanıyor. Sonra kankası, oğlunun nikâh şahidi Erdoğan’la benzer bir retorikle yargıyı ele geçirmeye çalışıyor. Berlusconi “Seçilenlerin ülkeyi yöneteceğini, yargının yönetemeyeceğini” iddia ediyor. Bu iddiayı tanıyoruz. Dediğim dedikçi bir yönetim isteyenlerin ortak iddiası bu. Masum gibi gözüküyor ama diktatörlüğe giden yol buradan geçiyor. ‘İtalya Sarsılıyor’ İtalya’da yaşanan bir depremi, Berlusconi ve çevresinin nasıl bir fırsata dönüştürdüğünü anlatıyor. Naomi Klein’ın ‘Şok Doktrini’ kitabında anlattığı felaket kapitalizminin tipik bir örneği yaşanıyor İtalya’da. Filmin en çarpıcı anlarından biri, iki müteahhidin deprem sonrasında kaydedilmiş, neşe dolu konuşmalarıydı.  Deprem büyük bir rant yaratırken, bir yandan da Berlusconi sadaka dağıtan iyi baba rolü oynamayı başarıyor. Keşke İtalya’nın bu deneyiminden yararlanabilsek ve ülkemizde yaşanan ve yaşanacak olan felaketlerden sonra, üşüşecek akbabalara şimdiden engel olmanın yollarını hazırlasak.

Ortadoğu’da yaşanan savaşa dair iki son derece yetersiz filmden biri bu hafta vizyona giren ve bir zamanlar festivalde tanımış olduğumuz Christopher Boe’nin ‘Her Şey Güzel Olacak’ı. Bir yazarın eline Danimarka askerlerinin Irak’ta yaptığı işkenceleri gösteren fotoğraflar geçer. Bunları yayınlatmaya kalkar ama… Ama yönetmen Irak savaşına dair açık ve net politik bir tavır almak yerine ‘sofistike’ ve ‘derin’ görünme çabasına girer ve sonunda hiçbir şey söylemez hale gelir. Benzer bir bulanık tavır Polonyalı yönetmen Jerzy Skolimowski’nin ‘Ölümüne Kaçış’ında görülebilir. Ankara Film Festivali’nde seyrettiğim bu film İstanbul’da da festivalde izlenebiliyor. ‘Ölümüne Kaçış’ da minimalist bir film. Neredeyse hiç konuşma içermiyor ve çok az şey anlatıyor. Hatta bir şey anlatıyor mu, tartışılır. Afgan bir mücahit yakalanır, Avrupa’da bir ülkeye getirilir, kaçar, kovalanır, bir av hayvanı gibi kaçar da kaçar… Başka? Afganistan’da nasıl beyninin yıkandığını, nasıl aval aval hacıları-hocaları dinlediğini görürüz. Kovboy filmlerinin iyi kalpli, yalnız ve hemşirelik becerileri mükemmel kadınlarından biriyle günümüz Avrupa’sında karşılaşmasını görürüz.  Ve işte hepsi bu! Ortadoğu’daki emperyalist savaşlar üzerine bir şey diyecekseniz açık açık söyleyin Allah aşkına! Bu hafta vizyona giren ‘Yaşam Şifresi’ ise tavrını açıkça belli ediyor; Amerikalı bir gaziyi, teröre karşı savaşan bir kahraman olarak sunarak net ve işgal destekçisi bir tavır alıyor. Avatar’dan ilham alan ve kuvantum fiziğini bilim dışılığa alet eden bu filmin akılda kalıcı özelliği yok.

Merak ettiğim yönetmenlerden Kelly Reichardt’ın son filmi ‘Kestirme Yol’ da tam tatmin etmeyen filmlerden biri oldu İstanbul festivalinde. Film 1800’lerin ortalarında geçiyor ama açıkça George W. Bush yönetimine göndermeler içeriyor. Amerikalı göçmenlerin Batı’yı nasıl kolonileştirdiği, nasıl Yerlilerin elinden aldığını anlatıyor film. Göçmenlerin lideri, Bush’u hatırlatan bir biçimde acımasız ve cahil biri olarak çiziliyor. Film merakla kendisini izletiyor ama sanki son makarası kaybolmuş gibi aniden ve gizemli bir şekilde bitiyor. Hem seyirciyi aptal yerine koyan filmlere hem de çok zeki sanan filmlere kızıyorum!

Yunan filmi ‘Attenberg’ Brecht’in yabancılaştırma kavramının belki de en iyi hayata geçiren film, bugüne kadar gördüğüm. Her şeyi garipleştiren, konuşmayı, dili, cinsel ilişkiyi, insan bedenini bu denli acayip bir hale getiren başka bir film bulmak zor. Bir de Yunan korosu gibi sahnelerin arasına giren iki kızın acayip yürüyüşü var. Film ne mi anlatıyor? Bir baba kızın ilişkisini temelde. Ama cinsellik ve arkadaşlık da var. Her şey ve hiçbir şey anlatıyor kısacası.

Festivalde gördüğüm en iyi film ise Mike Leigh’in ‘Ömrümüzden Bir Sene’siydi. Sinemada işlevsel bir aile görmek ne mutlulukmuş! Bu filmin vizyona gireceğini müjdeleyeyim ve üzerine yazmayı o güne saklayayım.

Eskilerden de ‘ Bonnie ve Clyde’, ‘Bazıları Sıcak Sever’, ‘Güz Sonatı’, ‘Yaban Çilekleri’ ve ‘Çığlık’ gibi filmleri yeniden seyretmek keyifliydi.  Özellikle Antonioni’nin ‘Çığlık’ının Zeki Demirkubuz’a nasıl öncülük ettiğini, ‘Kader’in bir anlamda atası olduğunu keşfetmek önemliydi.

Herzog’un ‘Unutulmuş Düşler Mağarası’ ise 32.000 yıl öncesinin insanları ve onların sanatıyla tanışmamızı sağladı. Galiba çok bir şey değişmemiş: Erkekler o zaman da kadınlarla ilişkilerinde ‘öküz’ olarak tasvir ediliyormuş, bugün de öyle!
 

2010: Sinema ve hayatta Fethullahçılık Kemalizm rekabeti

TARİH:  1 Ocak 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu yıla damgasını vuran gelişme Kemalizm ve Fethullahçılığın kozlarını politika sahnesinde olduğu gibi sinemada da paylaşmasıydı. Son gülen politika sahnesinde de olduğu gibi Fethullah Gülen oldu. Yılı şu ana kadar yapılmış en epik Fethullahçı film olan ve Said-i Nursi’nin  hayatını anlatan ‘Hür Adam’ filminin basın ve gala gösterimiyle kapattık. Ve gördük ki Fethullahizmin, Kemalizmden korktuğu hiçbir şey kalmamıştır. Gerçek hayatta da öyle değil mi zaten? İktidar Partisi bizatihi bir Fethullahçılık merkezidir ve başbakan Erdoğan Atlantik ötesine selam duradurmaktadır, bilindiği gibi. CHP’nin devrik başkanı Deniz Baykal da geri kalmayıp, “adı her nedense anılamayan” Fethullah Gülen’i temize çıkarmıştı. Kılıçdaroğlu’nun yeni formüllü CHP’sinin önemli konumlarında da elbette Fethullahçılara yer verilecekti. Abdullah Öcalan ve Murat Karayılan’a ne buyrulur? Devrimciliklerine bir kez daha hayran olmamak mümkün mü? Onlar da cemaate saygılarını sundular bittabii.

NURTOPU GİBİ FETHULLAHÇI CUMHURİYET
Yeni bir Türkiye kuruldu. Kemalist cumhuriyetin içinden nurtopu gibi bir Fethullahçı cumhuriyet doğdu. Hayırlı olsun. Sanıldığı kadar farklı değiller aslında, Kemalizm ile Fethullahçılık yani… Ordunun darbelerinin ve kurduğu faşist baskı rejimlerinin bugünlere gelmemizde büyük katkısı var. İki ideoloji de kapitalist sistemden yana; bir defa en temel ortak noktaları bu. İkisi de burjuva ideolojisi ama burjuvaların yaşam tarzları farklı bir miktar. İkisi de muasır medeniyeti Batı kapitalizminde görüyor. Fethullah çıpayı ABD’ye atmış durumda. İki ideoloji de gerektiğinde fena halde devletçi. Kamucu anlamında devletçi değil, devlet birey ilişkisi anlamında devletçi. Yani itaatkar, munis vatandaştan yanalar ikisi de. İkisi de Türk kanındaki yüce değerlere hayran. İkisi de başöğretmen olmak için birbiriyle yarış halinde. Fethullahçılığın daha emperyal hedefleri var gibi, ABD müsaade ederse inşallah. Çok ciddiye almamak lazım bu emperyal rüyaları. Ve tabii ki en büyük fark Fethullahçılığın İslamcı oluşu. Fark dindarlıkta desem, Kemalizm de bir dinin nerdeyse bütün öğelerini içerdiği için, derdimi anlatamazdım. Fark dindarlıkta değil, fark dinin niteliğinde. Hz. Muhammed’in tasvir edilememesi gibi, Atatürk’ü de filmlerde tasvir edemezdik, çok yakın zamana kadar. Resmi ve heykeli serbestti ama onlar “sanat eseri” sayılmaz, gerçeğin ta kendisi olarak algılanırdı. Ama sinema öyle değildi! Mustafa Kemal’i oynayacak oyuncu için bir Türk uygun görülemez, Hollywood starlarının adları ileri sürülüp dururdu, yıllar boyunca. Anthony Quinn’lerden Antonio Banderas’lara kadar, kimler geldi kimler geçti…

BEN ÇARPILACAK MIYIM?
Bu yıl sinemadan geçenler arasında ise Kemalist filmler “Dersimiz Atatürk” ve “Veda” göze çarptılar, fena da gişe yapmadılar. “Kelebek”le başlayan Fethullahçı sinema ise bu yıl güçlü bir çıkartma yaptı. “Eşrefpaşalılar” Fethullah Gülen’i bir ahir zaman peygamberi olarak sundu, ama elbette adını anmadan (yahu, Fethullahçılık ya da Fethullah Gülen diyen çarpılıyor mu? Ben çarpılacak mıyım? Bunu söylese biri de ayağımı denk alsam. Zamanında ”cunta” dedim diye başıma gelmedik kalmadı, Kemalist cunta tarafından hapse tıkıldım. Tarih yenilenmiş haliyle tekerrür etmesin!)

Daha sonra Mahsun Kırmızıgül’ün “NY’da 5 Minare”si geldi. Filmi seyretmedim. Biliyorum işim gereği seyretmeliyim ama Kırmızıgül eleştirmenlerin seyretmesini istemedi, ben de onu kırmak istemiyorum. ABD’deki bir Türkiyeli imamı anlatıyorsanız, çok fazla gerçek insanı örnek almış olamazsınız, yanılıyor muyum? Duyduklarıma göre film, böyle bir imamı yani Fethullah Gülen’i örnek alıyor. O zaman onu da Fethullahçı sinemaya dahil edebiliriz. Bu da hangi sinemanın galip geldiğini belirliyor. Veda ve Dersimiz Atatürk de iyi iş yapmıştı ama 5 Minare hepsine fark attı. Ve Fethullahçı sinemanın Kemalist sinemaya galip geldiğini dünya aleme ispat etti. En hakiki kaybeden ise iyi sinema oldu bu savaşta. Propaganda filmlerinde sanat bir yere kadar sonuçta.

Yeni muhafazakar ve daha Müslüman Türkiye’ye hoş geldiniz. Şimdi lütfen içki kadehlerinizi bırakınız, başınızı bağlayınız ve uçuşa hazır olunuz. Hepimize iyi yolculuklar.

Yeni  yılınız kutlu olsun!!!

Yeni çıkan sinema kitapları

TARİH:  2 Nisan 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Son aylarda birçok yeni sinema kitabı çıktı. Bu kitapları edinmek ve okumak lazım! Atilla Dorsay Türk sinemasının dönemleri üzerine yazdığı seriyi yeni bir kitapla zenginleştirdi. Dorsay’ın yeni kitabının adı ‘Sinemamızda Değişim Rüzgârları – Türk Sineması 2005-2010’ (Remzi Kitabevi). Sinemamızın yıldızının parladığı 6 çok önemli yılı ele almış Dorsay. Bu dönemde hem üretilen film sayısı hem de seyirci sayısı aşağı yukarı 2 misli artmış. Bu gibi istatistiklerle desteklenmiş, kapsayıcı sunumun ardından ‘Başlıca Filmleriyle Türk Sineması 2005-2010’ bölümü geliyor. Bu bölümde Dorsay dönemin filmlerini tek tek ele alıyor. Dorsay daha önce yayımlanmış eleştirilerine çok az dokunmuş, güncellemek dışında olduğu gibi bırakmış. Kitapta Dorsay’ın Türk sineması üzerine yazdığı makaleleri içeren bir bölüm de var. Bu bölüm ‘Altı Yılda Sinemamıza Değişik Bakışlar – Festivaller, Ödüller, Olaylar, Tartışmalar’ başlığını taşıyor. Kitabın son bölümü ise keşke olmasaydı diyeceğimiz bir bölüm: ‘… Ve Kaybettiklerimiz’. Atıf Yılmaz, Zeki Ökten, Halit Refiğ, Nijat Özön… Kitapta Dorsay’ın bu altı yıllık dönemdeki en favori 20 filmi de yer alıyor. Her eve lazım!
Yıllardır baş başa yazılar yazdığım sayfa arkadaşım, hocam Uğur Kutay da BirGün’de yayımlanan yazılarını bir kitapta topladı: ‘Sinema – Politik / Sosyo –Semiyoloji Notları’ (Es Yayınları). BirGün’ün ayrıcalıklı okurları bu yazıların belki çoğunu zamanında okumuşlardı ama onları böyle derli toplu bir arada görmek başka bir şey. Bu kitabın önsözünü yazma şerefi bana nasip oldu! O önsözde şunları söyledim:
“Beach Boys’un ikişer, üçer dakikalık kısacık şarkıları o kadar kusursuz, o kadar eksiksiz inşa edilmişlerdir ki genellikle mini senfoniler olarak adlandırılırlar. Bebekler gibidirler yani. Bebeklere baktığımızda, karşımızda her şeyiyle eksiksiz ama minyatür formatta insanlar görürüz. İnanılır gibi değillerdir. Bu mucize duygusunu Uğur Kutay’ın BirGün’deki köşesini okuduğum her seferde yaşıyorum.   Bir köşe yazısına bu kadar büyük bir yoğunluk, üstelik son derece akıcı bir dil ve kusursuz bir Türkçeyle nasıl yansıtılabilir? Okuru yormadan, sıkmadan bu kadar derin mevzulara kısacık bir yazıda nasıl girilebilir?
Sanki hiç çaba harcanmadan yazılmış, kendiliğinden kâğıda dökülmüş gibi durur bu yazılar. Güncel ile tarihsel, kişisel ile toplumsal, politik ile ruhbilimsel…  Evet, dünyayı hâlâ bütünlüklü bir şekilde kavramak mümkün ve bunun kanıtı bu yazılarda var.”
Yeni çıkan bir diğer kitap da ‘Aşktan da Üstün 50 Film’ adını taşıyor. Arka Pencere bir web sitesi (arkapencere.com). Kitapta yayımlanan yazılar bu web sitesinin ‘aşktan da üstün’ başlıklı bölümünde çıkmış. Altı yazarın imzası var bu yazılarda : Cem Altınsaray, Tunca Aslan, Kemal Ekin Aysel, Burak Göral, Murat Özer ve Burçin S. Yalçın. Kitabın adına bakıp da aşk filmlerinden söz ediyor sanmayın kitabı. Bu başlık siteye ilhamını veren bir Hitchcock filminden alıyor adını. Sitenin bütün bölümleri zaten Hitchcock filmleriyle flört halinde. Kitapta yer alan 50 film içinde ‘Suspiria’ gibi korku klasikleri de var, ‘Çin Mahallesi’ de var ve tabii ‘Arka Pencere’ de var. Her tür film hakkında yazı bulabilirsiniz yani bu kitapta, tırışka filmler hariç…
Ve son olarak benim için ayrı  bir önem taşıyan bir kitaptan söz edeceğim. Bu kitap “Son Yörük- Osman Şahin’e 40. Sanat Yılı Armağanı” (Bilim+Gönül) adını taşıyor. Osman Şahin sinemamızın gelmiş geçmiş en önemli senaristlerinden biri, belki de en önemlisi.  Büyük bir hikâye yazarı Şahin; kitaplarıyla almadığı ödül yok gibi. Bugüne dek 23 öyküsü filme çekilmiş, bunların 18’inin de senaryosunu kendisi yazmış Şahin. Neler yok ki içlerinde: ‘Kızgın Toprak’, ‘Kibar Feyzo’, ‘Züğürt Ağa’, ‘Adak’ ve yazılmasına tanık olduğum ‘Firar’. Osman Şahin 1999’da Antalya Film Festivali’nde ‘Yaşam Boyu Başarı Altın Portakal’ Ödülü’ne de layık görüldü. ‘Firar’ın yazımına neden ve nasıl tanık olduğum sorularının cevabını ise “Osman Şahin’le Hapishanede” başlıklı yazımda bulabilirsiniz:

OSMAN ŞAHİN’LE HAPİSHANEDE
Ahh geçmiş, ah! Bir arkadaşım beni eyleme davet ettiğinde örgütlü değildim ama kabul ettim. “Cuntanın anayasasına hayır!” ve benzer sloganlar içeren kâğıtları okulun (Boğaziçi Üniversitesi) duvarlarına astık. Sloganları el yazımızla yazmıştık ve sonuçta yakalanmamıza da bu el yazıları neden oldu. 1982’inin mayısıyla temmuzu arasında tutuklandık, sorgulandık, yargılandık ve mahkûm olduk. Bu iki ay 1. Şube, Selimiye ve Alemdağ’da geçti. Hükümlü olarak serbest bırakıldık. Yargıtay’ın kararına kalmıştı yatıp yatmayacağımız. Başlangıçta sevindiğim bu serbest kalış aslında pratikte mahkûmiyetime bir yıl daha eklenmesi demek oldu. Çünkü başınızın üstünde Demokles’in kılıcı sallanırken özgür değilsinizdir. Bu gergin bekleyiş sonuçta kötü de bitti. Yargıtay 2 yıl 2 ay 20 gün ve 4 ay sürgünden oluşan cezalarımızı onadı. Cuntaya ‘cunta’ demiştik, yani devletin manevi şahsiyetine hakaret etmiştik. Suçumuz bu sözcüğü kullanmaktan ibaretti.
Yeniden içeri alındık. Hayatımda ilk kez politik bir eyleme katılmıştım ama bunu 12 Eylül sonrasında yapmıştım. Bedeli çok ağırdı. Sağmalcılarda bir hafta Karantina denilen yerde, üçüncü sayfa kahramanlarıyla yaşadıktan sonra, C7 Öldürme Koğuşu’na gardiyan dayağıyla birlikte atıldım. İçerde beni cinayet suçlusu ülkücüler ve mafya mensupları  bekliyordu. Tabii sıradan mahkûm ve tutuklular da vardı. Devrimciler ise sadece iki kişiden ibaretti. İki ay kadar da burada kaldım. Çok zor geçti.
Sonra cezamın geri kalanını  çekmek üzere Yalova’ya gönderildim.  Birbirine zincirlenmiş  ve kelepçelenmiş on mahkûmduk. Bir akşam vakti vardık Yalova Cezaevi’ne. Bizi getiren minibüste iki devrimci daha vardı. Biz üç solcuyu 10 kişilik küçük bir koğuşa verdiler. Osman Şahin bu koğuştaydı.
Türkiye  hapishanelerinde en korkunç insanlarla karşılaşabilirsiniz. Acımasız gardiyanlar, zorba mahkûmlarla doludur koğuşlar. Ama dünya güzeli insanlarla da hapishanelerde karşılaşabilirsiniz. Ben iki türden insanla da karşılaştım. Osman Şahin gibi dünya güzeli bir insanla dışarıda tanışmam, en azından o sıralarda zordu ama şimdi baş başa yatıyordum.
Sinemayla ilgiliydim. Boğaziçi  Üniversitesi’nin Sinema Kulübü’nün aktif bir üyesi olmuştum okulda olduğum 3 yıl boyunca. Reha Erdem ve Fatih Aksoy’la kısa filmler çekmiştim. Aranılan bir kameramandım. Erdem ve Aksoy da kulübün üyesiydiler.
Şimdi de Osman Şahin’le aynı koğuştaydık işte. Osman abi, bizi çok sıcak karşıladı. Onun varlığı, koğuşu benim gibi yeniler için daha ilk günden daha tanıdık ve daha güvenilir bir mekân haline sokmuştu. Tabii, görece konuşuyorum. Yoksa küçücük bir mekânda, kimisi hiç güvenilir olmayan insanlarla birlikte sıkış tıkış yaşıyorduk işte!
Koğuşumuzda küçücük bir masamız vardı. Herkes birlikte yemek yiyemezdi. Dolayısıyla gruplara ayrılmıştık. Hafızam beni yanıltmıyorsa Osman abi, Hurşit adlı Sarıyerli bir şoför ve Fransız bir gençle aynı gruptaydı. Hurşit bir kazada ölüme neden olmuştu. Adını saklayacağım Fransız ise eroin bulundurmaktan içerdeydi. Kendisiyle sonradan Fransa’da da görüştüm. çömlekçi olmuştu ve kendi kasabasında mesleğini icra ediyordu. Geçmişini herkes bilmiyordu. O yüzden ben de adını yazmayacağım.
Fakat sonra gruplarımızdan tahliyeler oldukça Osman abiyle bir dönem aynı gurupta da olduk. Yemeklerimizi kendimiz pişirirdik, karavana çıkmazdı. Osman abi nefis yemekler yapardı ve biz çatallarımızı elimize alıp beklerdik onun yemeklerini.
Varlığı koğuşa çok şey katıyordu Osman Şahin’in. Herhalde bizim kadar sportmen bir koğuş yoktu.  Osman abi beden eğitimi öğretmenliğinden geliyordu ve sporunu hiç ihmal etmezdi. Ve bize de örnek olurdu. Onun kadar olmasa da biz de jimnastik yapardık sabahları. Bir de voleybol oynardık avluda.
Yazardı, hep yazardı Osman abi. Heyecanla yazardı, iştahla yazardı. O günlerde başımın ucunda  sonradan adı ‘Firar’ olacak filmin senaryosunu yazıyordu. Hapishanede yazmak için daha ideal bir konu olamazdı!
Bir gün televizyon seyrediyorduk. Antalya Altın Portakal ödülleri açıklanıyordu televizyonda. Ben Osman Şahin’in Türk sinemasında ne kadar önemli bir yeri olduğunu biliyordum ama diğer mahkûmların çoğu bilmiyordu. O da kendisinden söz etmezdi pek. İşte o ödül törenini izlerken mahkûmlardan biri Osman abinin gözlerinden yaşların aktığını fark edip ‘Neden ağlıyorsun?’ diye sordu. Osman abinin filmlerinin aldığı ödüller açıklanıyordu televizyonda. Yanlış hatırlamıyorsam Derman’dı ödül alan filmi. O ağlamasın da kim ağlasındı? Orada Antalya’da emeğinin karşılığını almak, başarının tadını çıkarmak varken o küçük, havasız bir koğuşta, ne iş yaptığını bile bilmeyen insanların arasındaydı.
Sinemayla o günlerde de ilgiliydim, hatta ne demekse ‘sinemacı’ olacağım diye düşünüyordum. Ama kafam çok dağınıktı. Yaşadığım az buz travma değildi benimki de. Hayatım öylesine keskin bir dönemece girmişti ve ben o kadar hazırlıksızdım ki… Sinemacı olmak isteyen biri için Osman Şahin’le birlikte olmak büyük şanstı ama ben Osman abiyle sinema temelli bir ilişkiye pek girmedim. Giremedim. Ama birlikte olmak yeterince öğreticiydi ve çok önemliydi. Hep sıcak kaldı o günlerin anısı bende. Tatlı gülümseyişi ve bitmek tükenmez bir heyecanla bakan gözleri hep canlı kaldı anılarımda . O heyecanı halâ daha görüyorum, duyuyorum zaten Osman abiyle karşılaştığımda. Sen çok yaşa Osman abi! Ve hep yazmaya devam et!

KAYBEDENLER KULÜBÜ: Mazi kalbimde yaradır

TARİH:  26 Mart 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

1990’larda yayınlanan bir radyo programından alıyor film adını. Kent FM’deki programı Mert ve Kaan sunuyorlar. Kendilerine özgü bir tarzları var ikilinin. Sanki kutsal bildikleri hiçbir şey yok. Her şeye eşit mesafede gibiler. Şirin görünmeye de hiç niyetli değiller. Derin bir melankoli ve hafıza kaybı (amnezi) içindeler. Yattıkları kadınlar bile onlarda hiçbir iz bırakmıyor. Klasik sorularından biri bu zaten: “Sizinle yatmış mıydık?”. Elini sallasa ellisi demek durumlarını küçümsemek olur. Çünkü yüz ellisi ellerini sallamalarına gerek olmadan kendilerini onların yatağına, ilgisiz ve sevgisiz kucaklarına bırakıyor. Onlar kadınlara değer vermedikçe, kadınlar tarafından daha çok arzulanıyorlar. Biraz Easy Rider, biraz Beat Kuşağı ve elbette kaçınılmaz bir biçimde biraz da alaturka ve arabeskler. Kaan’ın bir yayınevi var: Altı Kırkbeş. Galiba ikisinin ortak bir barları var. Mete’nin koruyan kollayan ve destekleyen bir annesi var. Var oğlu var.

Peki kayıp olan, kaybedilmekte ya da kaybedilmiş olan ne? Neyi arzuluyorlar ama kazanamıyorlar? Hangi yarışta geride kalıyorlar? Niye kendilerini “kaybeden” olarak tanımlıyor, Olympos’ta denize karşı bira içiyor, bol bol düzüşüp, yine de anı biriktiremiyor yani büyüyemiyorlar. “Şimdi eski sevgilimi hatırladım…/ Hangisini?/ Bak, onu hatırlayamadım!”

Durum böyle bir şey. Filmde bu hafıza kaybını anlamamıza, dönemselleştirmemizi sağlamaya yönelik bir ipucu veriliyor. Mete ‘1980’den sonrasını hatırlamadığını söylüyor. 1980 öncesine dair ne hatırladığını bilmiyoruz ama herhalde o zamanlar hayat daha anlamlı geliyormuş ve kayda değer bulunuyormuş. 1980 sonrası Turgut Özal’ın ‘köşe dönmeciliği’nin ve ‘işbitiriciliği’nin dönemi. Fakat filmde döneme egemen olan bu ruha ilişkin bir şey yok. Kaybedenlerin ruh hali Türkiye’ye özgü bir durum da değil. Dönemin en büyük topluluğu Radiohead de hafıza kaybından (Amnesiac) ve kaybeden olmaktan (Creep) söz ediyor. Radiohead’in libidosu yok fakat, bizimkilerde ise maşallah! Kaan’la Mete’de olmayan daha çok süper-ego sanki.

Filmde olduğu için değil, bildiğimiz için çıkarım yapıyoruz: Mete ve Kaan da belli ki bu açgözlü yeni dünya içinde kendilerine bir yer bulamıyorlar, bu yarışta yer almak istemiyorlar. Kaybettikleri, bu katılmadıkları yarış. Ama mesele bu kadar basit de değil. Bu ‘rebels without a cause’un yani amaçsız ve davasız asilerin örnekleri hep vardı, özellikle 1950’lerden sonra. Örnek alacakları ve iktidarına talip olacakları bir baba figürü olmayan, belki bir aşk, belki mutlak bir kadın idealinin peşinde arayışını sürdüren ama kanlı-canlı gerçek kadınlarla yapamayan, genç asi erkekler! Asi ama kesinlikle devrimci olmayan… Kendilerine hayran olmakla birlikte, kendilerinden nefret de eden…

Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak’ındaki kahramanı ne kadar da çok Kaan’a benziyor. İkisi de fotoğrafçı, ikisi de sevdikleri kadını Atlantik’in ötesine kaçırıyor, ikisi de bağlanamıyor, sorumluluk alamıyor, büyümek istemiyor. İkisi de uzak. Ve melankolik.

Kaan bir ara aşkı yakalıyor ama tutmuyor. Aslında Mete ve Kaan değil ama Murat adlı bir arkadaşları aşkı gerçekten buluyor. Murat’ı sevgilisiyle son gördüğümüzde, sanki bir bebek gibi duruyor kadının kucağında. Murat’ın bir tek meme emmediği eksik bu sahnede, yoksa koca bir bebekten hiç farkı yok. Sanki bu sahne kaybedenlerin ne kaybettiğini de gösteriyor: Ana kucağı; yani o muhteşem, o ayrışmamış, o birey olmanın öncesindeki ideal birliktelik kaybettikleri! ‘Ara’ ki bulasın. ‘Uzak’, çok ‘Uzak İhtimal’.

Ahu Türkpençe’yi daha çok görmek istiyorum sinemada. Zeki, çekici ve olgun kadını oynayabilecek o kadar az oyuncu var ki! Nejat İşler bu rol için biraz yaşlı sanki. Ama rol tam onun rolü, öte yandan.

Filmin eksik bıraktığı çok şey var ama yine de bir enerjisi, bir ruhu var. Pop-art denemeleri falan da batmıyor.

Not: Benim de Açık Radyo’da yedi yıl kadar sürmüş bir programcılığım var (“Erkekler ve Kadınlar ve Rock’n’Roll” ile Cem Sorguç’un tek başına sürdürdüğü “Ahtapotun Bahçesi”). Ve biz de (ben ve Cem Sorguç; bir dönem İştar Gözaydın da) açıkçası fena halde bet programlar yapardık. Hey gidi günler, hey!

HIRSIZLAR ŞEHRİ: Soylu hırsız devlete karşı

TARİH:  25 Aralık 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Hırsızlar Şehri” bir hırsız-polis filmi, adının da çağrıştırdığı gibi. Ama yönetmeni ve başrol oyuncusu Ben Affleck bir önceki filminde (Gone Baby Gone-Kızımı Kurtarın) yaptığı gibi bu filminde de, sosyal bir kaygısı olduğunu sezdiriyor. Bir defa suçun belli bir mahallede yoğunlaşmasıyla o mahalledeki yoksulluk ve sosyal devlet harcamalarının azlığı arasında bağ kuruyor.  Mahalle dediğimiz yer Boston’ın Charlestown denilen bölgesi. Burada (mesela) bir buz pateni/hokeyi pisti var ama belediye pistin bakımına para ayırmadığı için pist amacına uygun kullanılamıyor. Bu pist filmin başında da, finalinde de karşımıza çıkarak, sosyal devletin yokluğu ile suç arasındaki ilişkinin altını çiziyor.
Film Brecht’in kimi sözlerini de akla getiriyor. Filmin kahramanı bir banka soyguncusu ve film açıkça soyguncudan yana tavır alıyor, bankadan ya da güvenlik güçlerinden yana değil. Banka kurmak dururken banka soymak nedir ki dememiş miydi Brecht? Bir de ne kadar korkutucu ve güçlü olursa olsun her makineyi, her düzeneği çalıştırmak için en azından bir insan gerektiğini söylemişti. Filmde bankanın çok, çok kalın kapağı da onun şifresini bilen insan kadar güçlü, onun kadar dayanıklı. Bankanın müdürü kapağı açmaya karar verirse, kapak ne kadar kalın olursa olsun, içindekini saklayamaz. Nitekim saklayamıyor. Düzen de onu çalıştıranlara bağlı sonuçta. Onlar sürmesine başkaldırmadıkları sürece var.
Bütün bu dediklerimden filmin toplumsal gerçekçi bir film olduğu sonucu çıkabilir. Pek öyle sayılmaz. Başta da dediğim gibi bu sosyal kaygı var ama anlattıklarımın  ötesinde başka bir şey de yok. Filmin asıl eksenini hırsızlar ve polisler arasındaki kaçma kovalamaca ve bir tür Stockholm Sendromu diyebileceğimiz bir aşk hikâyesi oluşturuyor. Doug (Ben Affleck) hırsızlık hayatını geride bırakmak istiyor ama ya arkadaşları ya da mafya babası onu her defasında yeni bir işe sürüklüyor. Bu arada bir soygun sırasında kaçırdıkları Claire’e (Rebecca Hall) aşık oluyor Doug. Claire de kendisini kaçıran adam olduğunu bilmediği ya da bilmek istemediği Doug’a aşık oluyor. Doug, Claire’le ilişkisini nasıl çözecek ve polisten nasıl kurtulacak? Ve de bu düzen bir nebze de olsa değişecek mi? Hepsinin cevabı sinemada.
Filmde bir zincirleme kastre etme olayı var ki değinmeden geçemeyeceğim. Doug’ın babasıyla ve babasının babasıyla (burada mafya babası oluyor)bir sorunu var. Babasıyla sorunu, babasının annesinin gidişine göz yummuş olması. Burada aklıma Çakal filmi gelmedi değil. Sonradan öğreniyoruz ki hem Doug’ın hem de Doug’ın babasının ortak bir mafya patronları/babaları var. Mafya babası kendisinden bağımsızlaşmak isteyen Doug’ın babasını kendi deyişiyle kimyasal maddeler kullanarak hadım ediyor: yani Doug’ın annesini eroine alıştırıyor. Doug da babasını hadım eden mafya babasını hadım ederek intikamını alıyor. Yine aklıma Çakal geldi. Babaların değil de oğulların babaları hadım etmesiyle biten bu filmlerde bütün karanlıklarına rağmen bir umut var.
“Hırsızlar Şehri” bütün ilginç temalarına rağmen, sıradan bir film olmanın çok ötesine gidemiyor. Film bittikten sonra etkisi de kısa sürede yok oluyor. Çünkü kaçma kovalamacaya verilen özen karakterler ya da çevre-birey ilişkilerinin araştırılmasına verilmiş değil. Ama film fena da sayılmaz sonuçta.

DÖVÜŞÇÜ: Sesi olmayan şampiyon

TARİH:  12 Şubat 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Dövüşçü bir boks filmi ama tam da öyle değil. Aile ilişkileri daha ön planda duruyor;  kardeşler arasındaki sevgi/nefret ilişkisi, abisini kahramanlaştırmış küçük kardeş olma halleri, bu durumdan bir türlü tam anlamıyla sıyıramama durumu filme asıl rengini veriyor. Film bir başarı öyküsü anlatıyor, çoğu boks filminde olduğu gibi. Filmin kahramanı dünya şampiyonu oluyor olmasına ama yine de kendinin efendisi olamıyor, yine de ailesinin kanatları altından çıkıp, kendi dünyasını kurmuş biri olarak çıkmıyor filmin finalinde karşımıza. Herkesin uzlaştığı, adeta bir sevgi yumağı oluşturduğu finalde iğreti duran bir şeyler var yine de. Bu iğretiliğin altının daha iyi çizilmesini tercih ederdim.
Lowell, Massachusetts ABD’nin en eski sanayi kentlerinden biriymiş. Film 1990’larda burada geçiyor ama artık dökülmekte olan yoksul bir kent var karşımızda. Ward ailesi bir futbol takımı kadar geniş. Yedi kız, iki erkek çocuk ve anne, babadan oluşuyor. Çocuk derken yedi kardeşin hepsi de yetişkin. Anne Alice (Melissa Leo) ailenin tartışmasız reisi. Büyük erkek kardeş Dicky (Christian Bale) ailenin bütün kadınlarının tartışmasız favorisi, babayı takan yok, küçük kardeş Micky (Mark Wahlberg) ise… Film aslen onun hikâyesini anlatıyor zaten. Dicky bir zamanlar boksörmüş ve kariyerinin en önemli maçında Sugar Ray’i yere devirmiş (kimilerine göre Ray’in ayağı kayıp düşmüş). Bu başarısıyla da ‘kentin gururu’ haline gelmiş.

KENTİN GURURU AMA…

Kentin gururu ailesi içindeki itibarını hâlâ korusa da, gerçekte durumu oldukça acıklı. Dicky dönemin favori uyuşturucusu ‘crack’in (bir kokain türevi) müptelası olmuş. HBO televizyon kanalının kendi düşüşü hakkında yaptığı filmin konusunu, kendisinin yeniden doğuşu ve ringlere dönüşüyle ilgili sanacak kadar gerçeklerden kopuk. Dicky’nin asıl yapması gereken ama trajik biçimde ihmal ettiği uğraşı ise ayrı babalardan kardeşi olan Micky’nin antrenörlüğünü yapmak. Micky, ailenin sağmal ineği. Hem asfalt döküm işlerinde çalışıyor, hem de boksta bir kariyer yapmaya çalışıyor. Ama annesinin berbat menajerliği ve abisinin berbat antrenörlüğü ile kaderinde hep dayak yemek var. Bu sağmal ineği ahırda tutmak için Micky’nin annesi, abisi ve yedi kız kardeşi ellerinden geleni yapıyorlar. İşin doğrusu Micky’nin de kaçacak ve kendisine yeni bir ahır edinecek cesareti yok. Bunu başarması için çocukluğunun kahramanı abisi ve annesiyle vedalaşması lazım ama bu da ona muhtemelen cinayet işlemek gibi geliyor.
Yine de Charlene (Amy Adams) adlı barmaid’le tanışması Micky’yi kıpırdatmaya başlıyor. Bir Yunan tragedyasındaki koroyu andıran kız kardeşlerine ve annesine rağmen Charlene’e tutunuyor Micky.  Abisinin de hapse girmesiyle önünde yeni fırsatlar doğuyor ve Micky boks kariyerinde hızla yükseliyor. Filmin en başarılı bulduğum bölümü burada başlıyor. Micky, hapisteki abisi Dicky’yi ziyarete gidiyor. Dicky kardeşini yine kontrolü altına almaya çalışıyor. Micky maç taktiğini tartışmayacağını söylese de, sonunda tartışıyor. Abisinin taktik vermesine kızsa ve çekip gitse de, maç gelip çattığında onun son derece riskli taktiğini uyguluyor. Bu taktiğe göre 6-7 raund boyunca bir kum torbasından farklı davranmıyor Micky. Hakemin kendisini diskalifiye etmesine ramak kala, attığı bir yumrukla rakibini nakavt ediveriyor. Taktik başarılı görünüyor yani sonuca bakılırsa. Ve Micky abisini kahramanlık koltuğuna geri oturtuyor. Micky baştan itibaren adam gibi dövüşse belki de rakibinin işini çok daha erken bitirecekti ama bunu bilemiyoruz.

KENDİSİ ADINA ABİSİ KONUŞUYOR
Dicky’nin hapisten çıkmasıyla işler önce sarpa sarıyor gibi olsa da sonra görünüşte olabilecek en iyi şekilde çözülmüş gibi oluyor. Zayiat verilmiyor ve filmin bütün kahramanları birbirleriyle ilişkilerini koruyorlar, hatta geliştiriyor ve belli bir uzlaşmaya varıyorlar. Bu dayanışma ortamı içinde Micky dünya şampiyonu da oluyor. Ama filmin sonunda yine de görüyoruz ki, Micky kendi sesini bulamıyor. Yine kendisi adına abisi konuşuyor. Tıpkı kral olmasına rağmen kendi sesini bulmakta büyük güçlük çeken Kral V. George gibi. Kral George’un öyküsünü de ‘Zoraki Kral’da izleyeceğiz ve orada da abinin gölgesinden çıkmanın ne kadar zor olduğuna şahit olacağız.
Kısaca film tam bir başarı öyküsü gibi gözükse de aslında kısmi bir başarıdan söz ediyor. Fakat belki de o koşullarda, olabileceğin en iyisi buymuş. Film Dicky’nin hapisten çıkmasından sonraki gelişmeleri aceleye getirmese, bu kısmilik daha fazla vurgulanacaktı diye düşünüyorum. ‘Dövüşçü’ yoksul bir kentin insanlarına empati ve saygıyla yaklaşıyor ve bu nedenle övgüyü hak ediyor. Ama boks dünyasının acımasız sömürü düzeniyle ya da gençleri gladyatörleştiren yoksullukla ilgili pek bir şey söylemiyor. Micky’yi canlandıran Mark Wahlberg’in babasıyla, gerçek Micky Ward’ın babasının aynı yıllarda aynı hapishanede kalmış olmaları gibi ilginç bilgiler de var. Seyretmeye değer.

Cannes’da hacı olmak

TARİH:  14 Mayıs 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ve sonunda Cannes’dayım. Şimdilik çok parlak filmler izlemedik. Aldığımız son duyumlara göre Nuri Bilge Ceylan’ın yarışmadaki filmi “Bir Zamanlar Anadolu’da” bahisçilerin en büyük favorisiymiş!!!…

 Hacı olmanın zamanı çoktan gelmişti. Gittiğim her festivalde defalarca karşılaştığım  “Cannes’a geliyor musun?” sorusuna olumsuz yanıt vermekten bıkmıştım. Sinema festivallerinin en büyüğü ve en önemlisine gitmeden kendimi ‘film eleştirmeni’ olarak tamamlanmış hissetmeyecektim. Ve sonunda Cannes’dayım.

Burasının bir sahil kasabası olduğu söyleniyor. Doğrudur herhalde. Denizi uzaktan gördüm. Gelir gelmez, soygun filmlerinde görülebilecek hızlı bir operasyonla akreditasyon kartımı aldım, bavulumu Defne’nin (Gürsoy) arabasının bagajına attım ve kendimi ilk yarışma filminin sırasına attım. Burada yaşa başa bakmıyorlar, festival kartım basın hiyerarşisinin sonunda yer alıyor. Bu da, daha iyi kart sahibi olan başkaları elini kolunu sallayarak filmlere girerken, uzun sıralarda beklemek ve yer bulamama ihtimali ile karşı karşıya olmak demek. Tam bir kast sistemi hüküm sürüyor burada. Defne bana kol kanat germese ve yol yordam göstermese bazı filmleri zor seyrederdim.

ÇAĞDAŞ BİR VAROLUŞÇU SİNEMA ÖRNEĞİ

Daha kalacağım yeri görmeden, yarışma filmlerinden ilkine giriyorum böylece. Avustralyalı yönetmen Julia Leigh ilk filmi ile Cannes’da ana yarışmada yer almayı başaran ender yönetmenler arasına girmiş. ‘Uyuyan Güzel’ (Sleeping Beauty) adlı filmini çekmeden önce Leigh’in bir yazar olarak oldukça başarılı bir kariyeri varmış fakat. ‘Avcı’ (1999) adlı ilk romanıyla birçok ödül almış. Leigh, ilk filmini çekmeden önce yapması gereken her şeyi yapmış, atölyelere katılmış, kitaplar okumuş, setlere gitmiş. Sonuçta da etkileyici bir film yapmış ama… Filme yapım desteği veren Jane Campion ‘Uyuyan Güzel’i çağdaş bir varoluşçu sinema örneği olarak tanımlamış. Bu galiba şöyle bir şey demek oluyor: Sınıfsal ve politik okumalar o kadar da önemli değil, perdede gördükleriniz böylesi çağrışımlar yapsa da asıl söylemek istediğimiz insanlık hallerine ilişkin bir şey. Bunun da belirli nedenleri yok. Bir insanın neden öyle değil de böyle olduğu, neden öyle değil de böyle davrandığı varoluşa dair bir şey. ‘Beni Asla Bırakma’ son derece politik konusunu nasıl apolitikleştirdiyse, ‘Uyuyan Güzel’de de politik bir konuyu politika dışında ele alma hali olduğunu düşünüyorum. Tabii ki her şey politik değil. Ama bazı şeyler politiktir. Kaldı ki çağdaş varoluşçu sinemada psikolojinin de hakkı verilmiyor.

Filmin kahramanı Lucy (Emily Browning) üniversite öğrencisi genç bir kadın. Arkadaşlarıyla bir evi paylaşıyor, bir yandan da para kazanmak için acayip işler yapıyor. Tıp deneylerinde kobay oluyor, fotokopi çekiyor vs. Sonra zengin ve yaşlı adamların fantezilerine hizmet etmeye başlıyor. Lucy lüks bir malikanede ilaçlı bir çay içirilerek uyutuluyor, çırılçıplak soyulup yatırılıyor. Ardından yaşlı adamlar gelip onunla ilgili fantezilerini yaşıyorlar. Lucy kendisine ne yaptıklarını bilemiyor. Lucy’nin durumunu yönetmen ‘radikal pasiflik’ olarak tanımlamış. Uyuyan güzel olarak çalışması bir tesadüf ya da parasal sıkıntıların sonucu değil yani. Lucy bu işin kadını olduğu için bu iş onu buluyor. Dolayısıyla genç bir üniversite öğrencisinin değerli zamanının çoğunu manasız işlerde çalışarak geçirmesi filmin sorguladığı sosyal bir gerçeklik değil. Yaşlı zenginlerin, genç bedenleri sömürüsü de asıl meselemiz değil. Peki ama ne o zaman? Lucy’nin radikal pasifliğinin psikolojik nedenleri de ortada yok. Sonunda Lucy bir değişim geçiriyor, isyan ediyor. Film bittiğinde alkışlayan da oldu, yuhalayan da. Genelde çok beğenilmedi galiba.

Seyrettiğim ikinci yarışma filmi ‘Morvern Callar’dan tanıdığımız Lynne Ramsay’in ‘Kevin Hakkında Konuşmamız Lazım’ (We Need to Talk About Kevin) adlı filmiydi. Kısaca söylemek gerekirse Ramsay’in filmi de çok iz bırakacak filmlerden değil. Oğluna doğduğu andan itibaren kötü davranan, onu özgürlüğünü kısıtlayan bir engel olarak gören annenin (Tilda Swinton) hikâyesini anlatıyor film. Son derece düzgün bir kocası var Eva’nın. Ama Eva hep başka hayatlar, başka maceralar düşlüyor ve oğluna bir düşmanmış gibi davranıyor. Sonuçta oğlu bir toplum düşmanına da dönüşüyor gerçekten. Gus Van Sant’ün ‘Fil’ adlı filminde anlattığı katliamcı gençlerden biri oluyor. Çizgisel olmayan bir anlatımı olan filmin en büyük kozu Tilda Swinton.

GENÇ YAŞTA ÖLÜMLE TANIŞAN GENÇLER

Cannes’ın yarışmalı yan bölümü Belirli Bir Bakış’ın açılış filmi ise Gus Van Sant’den geldi. Sant’ün filmi ‘Huzursuz’ (Restless) kendisinin en sevdiği tema olan ‘gençlik ve ölüme’ dairdi. ‘Fil’, ‘Paranoid Park’ ve ‘Son Günler’ gibi, bu filmde de genç yaşta ölümle tanışan gençleri anlatmış Sant. ‘In Treatment’ dizisiyle tanıdığımız, sonra ‘Alis Harikalar Diyarında” da gördüğümüz Mia Wasikowska üç ay ömrü kalmış, beyin tümörü olan Annabel adlı bir hastayı oynuyor. Anne ve babasını bir trafik kazasında kaybeden Enoch (Henry Hopper) ile Annabel tanımadıkları insanların cenazelerinde karşılaşmaya başlıyorlar. İkisi de kendilerini ölüm fikrinden uzaklaştıramıyor. Mezarlıklar, morglar, veda törenleri iki genci çekiyor. ‘Beni Asla Bırakma’daki aşk hikâyesinin, ayakları daha yere basan ve gerçekten de politik göndermeleri olmayan daha iyi bir versiyonu ‘Huzursuz’. Aslında yıllar öncesinde ‘Aşk Hikâyesi’ (Love Story) de benzer bir öykü anlatmıştı. Sant’ün filmi insancıl, duyarlı ve düzgün bir film. Fakat unutulmayacak bir film değil.

Kısacası şimdilik çok parlak filmler izlemedik. Aldığımız son duyumlara göre Nuri Bilge Ceylan’ın yarışmadaki filmi “Bir Zamanlar Anadolu’da” bahisçilerin en büyük favorisiymiş!!! Hadi bakalım! Ne yazık ki filmi büyük ihtimalle göremeden festivalden ayrılacağım.

ÇINAR AĞACI: Anneanne dehşeti!

TARİH:  19 Mart 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Handan İpekçi bir önceki filmi ‘Saklı  Yüzler’ ile ‘namus cinayeti’ denilen namussuzluğu, erkek şiddetinin en kanlı yüzünü anlatmıştı.  İpekçi’nin erkek şiddetine yeşil ışık yakan bir film yapmak istemiş olabileceğini düşünmek bile saçma. Ama ‘Çınar Ağacı’ tam da bunu yapmış. Herhalde bir şeyler kontrolden çıkmış ya da üzerine fazla düşünülmemiş bu film yapılırken.
Çınar Ağacı ‘Danielle Teyze’ (1990; Tatie Danielle) ile Yeşim Ustaoğlu’nun Pandora’nın Kutusu’ndan(2008) türemiş gibi duruyor. Sözünü ettiğim bu iki filmde de Tsilla Chelton’ın oynuyor oluşu bu benzerliği pekiştiriyor. Pandora’nın Kutusu’nda yaşlı, huysuz ve Alzheimer’li anneleriyle başa çıkmaya çalışan üç kardeşin hikâyesi anlatılıyordu. Kardeşlerin ikisi kadın, biri erkekti; bir de erkek torun vardı. Danielle Teyze’de ise yeğenlerinin yanına taşınan, son derece manipülatif ve son derece kötü huylu bir yaşlı kadın anlatılır. Bu yaşlı kadının tek arkadaşı müteveffa eşinin fotoğrafıdır.
Çınar Ağacı, ‘Pandora’daki aile modeline bir erkek kardeş daha eklemiş ve anneyi Danielle Teyze çizgisine yaklaştırmış. Pandora’daki doğaya ve uygarlık öncesine duyulan nostalji, bu filmde Mustafa Kemal’e ve cumhuriyet ideallerine duyulan nostaljiye dönüşmüş. (Bu anlamda Pandora’yla  taban tabana zıt aslında). Danielle Teyze’nin kocasının fotoğrafının yerini ise Mustafa Kemal’in fotoğrafı almış. Çınar Ağacı’ndaki yaşlı teyzemizin adı Adviye (Celile Toyon); o bir eski öğretmen. Adviye Hanım’ın asıl kocası ortak atamız Mustafa Kemal’miş gibi duruyor filmde. Adviye Hanım, aşk mektupları yazışmış olduğu kocasını hemen hemen hiç anmıyor.
Adviye çocuklarından memnun değil. Onların evinde kaldığında bir sabotajcı gibi hareket ediyor. Çoluk çocuğun da yediği yemeklerin içine müshil ilacı atacak kadar şuursuzca davranıyor. Bütün bunlar bir sevimlilikmiş gibi sunuluyor filmde. Adviye Hanım pasif agresif bir Kemalist. Bunun simgesel anlamı sanırım tesadüfi. Adviye Hanım’ın damatlarından biri,  bir tür müteahhit galiba. Karısını aldatan sevimsiz bir işadamı (Settar Tanrıöven) bu damat. Film boyunca olur olmaz şiddete başvurmayan tek kişi o olmasına karşın en sevimsiz gösterilen de o! Bir diğer damat ise şiddet eğilimini hiç kontrol edemeyen bir eczacı (Nejat İşler). Eczacı bey eşinden ayrı (Nurgül Yeşilçay). Dayak attığı karısı tarafından evden kovulmuş. Ama meğerse ilk vuran kadınmış! Eczacı bey tıpkı Av Mevsimi’ndeki Cem Yılmaz’ın karakteri gibi ayrıldığı eşine yaklaşan adamları dövüyor. Adam seviyor, ne yapsın yani! Peki film bu karaktere bir mesafe alıyor, eleştiriyor mu? Hayır, tam tersine! Adviye’nin bir oğlu sünepenin teki ama o da gün geliyor karısı ve ciks kızları karşısında masaya yumruğunu vuruyor! Diğer bir oğlan eski devrimci, o da kodu mu oturtan cinsten. Sağ kroşesi hazırda bekliyor ve bir keresinde bacanağının suratına da oturuyor. Adviye’nin sevgili oğlu olan bu eski devrimci, şimdinin müflis beyaz eşya tüccarı. Eski düşüncelerinden geriye bir şey kalmış mı belli değil ama film ona karşı çok hoşgörülü. O da karısını aldatmayı ihmal etmemiş bu arada.
Filmin mesajları her açıdan biraz karışık. Makbul meslekler öğretmenlik, hakimlik gibi devlet memuriyetleri ama ticaret de uğraşanın kimliğine göre iyi ya da kötü olabiliyor. Ah şu kapitalizm devlet kontrolünde olsa ve namuslu insanlar tarafından icra edilse, der gibi film.
Evi her an yakma ve insanların  ölümüne sebebiyet verme tehlikesi bulunan Adviye Hanım’ın  huzurevinde değil de, evde kalması da nedense iyi bir şeymiş gibi sunuluyor. Aldatan iş adamı hiçbir şeyin hesabını vermeden mutlu aile tablosuna dahil ediliyor vs.
Filmin asıl umudu ise Pandora’da olduğu gibi bir erkek çocuk (torun). İki film de ne varsa bir önceki ve bir sonraki kuşaklarda var, bugünkü kuşak harcandı der gibiler. Filmin son sahnesinde Barış adlı bu çocuğu (Sevgi Soysal ?), hep birlikte masada oturan aileden ayrı, tek başına salıncakta sallanırken görüyoruz. Hadi bakalım Barış, görelim seni ve kuşağını!

© 2020 -CuneytCebenoyan.com