Hayatın Tuzu

TARİH:  5 Eylül 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Filmde günümüz Bitlis’ine dair karanlık bir tablo çıkıyor. Bu tabloda devlet, bir dana üzerinde bile olsa iktidarından katiyen taviz vermiyor ve ‘siyasi’ olabilecek her tür gizli faaliyete anında el koyuyor
‘Hayatın Tuzu’ günümüzde Bitlis’te geçiyor ve temelde dört kardeş ve annelerinden oluşan bir aileyi anlatıyor. Harun (Görkem Kanbolat) İstanbul’da dikiş tutturamayıp, korsan CD’lerle dolu kolisiyle birlikte Bitlis’e, annesinin evine geri dönüyor. Filmin dış sesi yani anlatıcısı da o. Büyük abi Şehsuvar (Levent Ülgen), bir camide imamlık ve müezzinlik yapıyor. Gençliğinde türkücü olma hayalleri kurmuş ama başaramamış, sonunda şarkı söyleme arzusunu ezan okumakla az çok tatmin etmiş. Yine de rüyalarında minareden halka arabesk, fantezi şarkılar söylüyor. Ortanca erkek kardeş Sırrı (Bülent Düzgünoğlu), tütün fabrikasında çalışıyor ama dışlandığını düşünüyor. Sermayesi olmamasına rağmen bir fotoğrafçı dükkânı açmayı hayal ediyor. Küçük kız kardeş Meryem (Asiye Dinçsoy) ise yıllardır üniversiteye girmeye çalışıyor. Hukuk okumak hayalleri, sınıf öğretmenliği okumaya kadar inmiş ama sınavda başarılı olma şansı uzak gözüküyor. Kardeşler birbirleriyle sıcak bir ilişki kuramazken, anne Medine (Güzin Çorağan) hepsini koruyup kollamaya çalışıyor.

KAYDA DAĞER BİR İLK FİLM
Filmde başka yan karakterler de var. Kahvelerde gazete haberleri ezberden okuyarak üç beş kuruş  kazanmaya çalışan yaşlı bir adamcağız var mesela. 12 Eylül’de gazete okumayı kestiği ve umudunu tümden yitirdiği için okuduğu bütün haberler 1980 öncesine ait. Bir diğer yan karakter de köyün delisi Efrahim. O da, oğlunu kaybettikten sonra yavaş yavaş aklını yitirmiş ve ağzından ‘öleceksin’den başka söz çıkmayan bir meczuba dönüşmüş.  Efrahim’in bir başka özelliği de zamanında kentin en çok okuyan adamlarından bir olması ve çalıştığı fabrikada sigara paketlerinin içine mesajlar yazması. Fabrika işçilerinden birisinin şiddete maruz kalan karısı olan Süheyla ise Harun’un geri gelmesiyle hayallere kapılıyor. Öte yandan belediye görevlileri, mezbahadan yaralı bir halde kaçan danayı inatla kovalıyor, çocuklar ise inatla danayı koruyor. Ender Özkahraman’ın yazdığı senaryo, karakter zenginliği ile bir romanı andırıyor. Sorun şu ki bu kahramanların hikâyeleri yeterince iç içe geçmiyor. Yine de ortaya günümüz (belki de 12 Eylül sonrası demek lazım) Bitlis’ine dair karanlık bir tablo çıkıyor. Bu tabloda devlet, bir dana üzerinde bile olsa iktidarından katiyen taviz vermiyor ve ‘siyasi’ olabilecek her tür gizli faaliyete anında el koyuyor. Filmin adındaki ‘Hayatın Tuzu’ ise gurura denk geliyor. Bir düşünür ‘gurur hayatın tuzudur ‘ demiş. Yönetmen Murat Düzgünoğlu ise filminde ‘abartılmış gururun, insanın hayatını nasıl bir çıkmaza sürüklediğini’ anlattığını söylüyor. Ben filmden bu mesajı alamadım. En azından filmin gurura dair olduğunu söyleyemem.  Sonuç olarak ‘Hayatın Tuzu’  kimi anlatım sorunlarına rağmen, Bitlis’in ruhuna sızabilen, kayda değer bir ilk film.

Çıngıraklı Top

TARİH:  19 Eylül 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Türk Sineması patlamasın!
Oyunculuklar pespayelik sınırında. Arada ‘Bugün’ gazetesi ve ‘Aksiyon’ dergisinin reklam mahiyetinde görüntüleri giriyor. Saçma sapan  MTV teknikleri de cabası
Bu hafta üst üste seyrettiğim üçüncü Türk filmi ‘Çıngıraklı Top’ oldu. Ve yarım saat sonra artık dayanamayıp sinemayı terk ettim. Her sabah kalkıp birbirinden kötü filmler seyretmek, tamam bir sürü işle kıyaslanırsa, çok korkunç değil ama insanın sabrının da bir sınırı var. Atilla Dorsay bu yıl 70 küsur Türk filminin vizyona gireceğini belirtip “uzun meslek hayatımda ilk kez bu mevsimden ürküyorum, bu kadar Türk filminin bana hazımsızlık vereceğinden kaygı duyuyorum”, demişti. Son derece haklıymış. Bu filmler gerçekten insanı sinemadan soğutur, nefret ettirecek hale getirir. ‘Çıngıraklı Top’, Çin’de engelliler olimpiyatlarına katılmaya karar veren bir grup kör ve onların çevresini anlatıyor. Ama ne kötü bir anlatım, ne büyük bir ilkellikle… Körlük bir komedi unsuru olarak zuhur ediyor. Kafalarını sağa sola çarpıyorlar ya da kafalarına top falan çarpıyor körlerin sürekli. Oyunculuklar pespayelik sınırında. Arada ‘Bugün’ gazetesi ve ‘Aksiyon’ dergisinin reklam mahiyetinde görüntüleri giriyor. Sanırsınız ki Türkiye’de ‘Bugün’den başka gazete yok. Saçma sapan dizi film ya da MTV teknikleri de cabası.. Ben kaçıp kurtuldum yarım saat içinde. Zaten meslektaşlarımın çoğu, başka bir filmi tercih edecek basireti göstermişti. Ne diyeyim, siz de kendinizi koruyun.

Porno ile romantizmin evliliği

TARİH:  13 Haziran 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Adamım Benim’ pornomantik komedi tarzının yeni ve hayranlarına göre çok iyi bir örneği. Film, ‘Woody Allen’in (evet!) ‘Barselona Barselona’sıyla da akraba
Amerikalılar, üç hafta kadar önce ‘Arkadaşımın Aşkı’ vesilesiyle sözünü ettiğim yeni romantik komedi türüne bir ad takmışlar: ‘Bromantic comedy’. Anladığım kadarıyla romantikle, brother’ın yani biraderin karışımı bu kelime. Erkeklere de hitap ettiği varsayılıyor, bu filmlerin. Ama sonuç itibariyle ergenlere hitap ediyorlar daha çok. Bana kalsa ‘poromantik komedi’ ya da ‘pornomantik komedi’ derdim, porno ile romantizmi harmanlayarak. Bu türün öncüsü ve akla ilk gelen ismi yazardım; prodüktör ve yönetmen Judd Apatow (Kırk Yıllık Bekar, Kaza Kurşunu, Aşkzede). Onun açtığı yoldan bir dolu isim gelmeye devam ediyor.

BABANIN İKİLEMLERİ
‘Adamım Benim’ bu tarzın yeni ve hayranlarına göre çok iyi bir örneği. Film, ‘Arkadaşımın Aşkı’ ve hatta Woody Allen’in (evet!) ‘Barselona Barselona’sıyla akraba. Akrabalık şöyle: Bu filmlerde son derece antisosyal karakterler var. Ve bu filmlerde bu antisosyalliğin öncülüğünü baba figürleri ya da bizzat babaların kendileri yapıyorlar. Ergen kafada ama yaşça yetişkin erkek kahramanlar bu örnekleri izliyorlar, erkek olmanın sırlarını onlardan damıtıyorlar. ‘Adamım Benim’de sevdiği kızı elde edemeyen ergen-yetişkin, antisosyal ama sert erkek Tank’den yardım istiyor. Tank’in de bir babası var ve o baba her kadını cinsel birer obje olarak algılıyor ve öyle de davranıyor.  ‘Barselona Barselona’da Javier Bardem’in babası yazdığı şiirleri yayımlamıyor çünkü halkı şiirlerini okumaya layık görmüyor. Ve daha da acayibi sabık gelinini ‘düzmeyi’ hayal ettiğini oğluna açıkça söylüyor. Bardem’in canlandırdığı karakter de babasının çok ötesine düşmemiş biri. ‘Adamım Benim’in asıl kahramanı Peter’in (Paul Rudd) babası da aile yemeğinde apış arası kıllarından, ağza almaktan son derece sıradan konuşma konularıymış gibi söz edebilen bir baba. Fakat Peter babasının dışladığı evlat. Baba, enteresan bir şekilde asıl oğlu olarak eşcinsel küçük oğlunu görüyor ve onu hayattaki iki arkadaşından biri olarak değerlendiriyor (diğeri önemli değil). Peter açıkça dışlanıyor. Babasının ilgisine mazhar olamayan Peter de ömrü boyunca sadece kadınlarla arkadaşlık kuruyor. Fakat iş evlenmeye gelince düğünde sağdıçsız kalacağı korkusuna kapılıyor. Kendisine erkek arkadaş edinmeye karar veren Peter arkadaştan da ötesiyle, kendisine erkek olmanın sırlarını öğretecek bir baba figürüyle karşılaşıyor.
Sydney (Jason Segel) adlı bu baba figürü, diğer filmlerdekiler gibi antisosyal özelliklere sahip. Sydney mesela köpeğinin kakasını yoldan toplamıyor. Kakaya basan ve şikâyet edenlere de şiddet uyguluyor. Bu arada köpeğin adı da Enver Sedat! Siyah renkli köpeklere tercihan ‘Arap, Arap’ diye seslenen bizlerin söyleyecek pek bir şeyi yok bu konuda, ne yazık ki… Velhasıl-ı kelam Sydney, Peter’den bir erkek yaratıyor, onu rock konserlerine götürüyor, bas gitarı yeniden eline almasını sağlıyor vs.

ROMANTİZMİN SON HALİ
Ama böyle bir baba figürüyle nereye kadar gidilebilir? Bundan nasıl bir romantik komedi çıkar? Bu antisosyal, ergen erkek nasıl bir aile kurabilir? Tabii kadınların durumu da ayrı bir konu. Onlar da birbiriyle cinsel hayatlarını bütün teknik ayrıntılarıyla konuşuyorlar. Yani bu romantik filmlerde, romantizmin yerinde tümüyle ilkel ve kaba bir gerçekçilik hakim. Görsel olmasa da sözel bir pornografi hakim bu tarz filmlere ve filmlerdeki ilişkilere.
Sonuçta bu filmsel babaların aşılması ve çiftlerin evlenmesi gerekiyor. El çabukluğu marifet, bir şekilde ergenlik durumu aşılıyor ve nihayetinde çiftler bir araya geliyor. Ama bu ergen tarzı aşılırken onaylanıyor ve normalleşiyor. Ergen tavrı demek de bir yerde haksızlık, söz konusu olan kadın erkek ilişkilerindeki metalaşma, öznelerin ‘şey’leşmesi, pornografikleşmesi. Bu tavrın güya reddedilişi, aslında bir kabulleniş gibi duruyor. Pornografiye romantizm eklemleniyor.
Romantizmin son hali işte böyle bir şey. Pornoyla aşkın evlendirilmesinden doğan hilkat garibelerinin son örneği ‘Adamım Benim’ insan ilişkilerinin gidişatına değin umut vermiyor. Ama kimin umurunda?

ZOMBIELAND: Yaşayan ölüler ülkesinde

TARİH:  26 Aralık 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Holywood zombilerinin dünyasında yeni bir şey yok.  Asosyal bir çocuğun erkekliğini keşfediyoruz hep birlikte. Klişe sürüyor…
Zombieland bir komedi filmi, bir yol filmi, en çok da bir “gönül ki yetişmekte filmi” ama bir tek şey değil: bir korku filmi. Oysa adına bakarsanız film zombiler ülkesini anlatıyor ve zombiler de korkunç yaratıklardır. Gerçi  ‘Shaun of the Dead’ ile zombilerden korkmamayı da öğrendiğimiz için bu da yeni bir şey değil.

KAHRAMAN GENCİN ŞANSSIZLIĞI
Aslında bambaşka bir çerçeve içinde de anlatılabilecek bir hikayesi var filmin. Hikayenin özünde bir gencin ergenlikten çıkıp, erkek olması yatıyor. Bunun için de, klasik öykü yapısının gerektirdiği gibi gencimizin bir yolculuk içinde çeşitli kahramanlıklar yapması, baba figürünün yol göstericiliğinde inisiasyon sürecini tamamlaması gerekiyor.  Gencimiz bu işleri yaptıktan sonra kızı hak ediyor tabii ki.
‘Zombieland’ gelecekte bir zamanda ABD’de geçiyor. Bir salgın hastalık yüzünden hemen herkes zombileşmiş, yani yaşayan ölülere dönüşmüş. Zombiler bilindiği gibi insan yerler. Bu filmdeki zombiler de öyle, yalnız bir farkları var: klasik zombilerden, çok daha hızlılar. Filmimizin kahramanı gencimiz de aslında başlangıçta bir anlamda bir yaşayan ölü. Son derece asosyal bir hayat sürüyor, hiç arkadaşı yok, cinsel açıdan bakir. Tam ilk kız arkadaşını edindiğini sandığı sırada, salgın başlıyor ve beğendiği kız bir zombiye dönüşüyor. Genç kahramanımız bunun üzerine okuduğu üniversite kentinden ailesinin yanına dönmeye çalışıyor ve yolda kendisine yeni bir baba figürü ( Woody Harrelson deli ve delici bakışlarıyla her zamanki gibi sevimli) buluyor. Ve o baba figürü eşliğinde korkularını yeniyor ve kendi kadınını hak eden bir erkeğe dönüşüyor.
‘Zombieland’ matrak bir film ve keyifle izleniyor. Tabii ki mantığınızı bir kenara bırakma koşuluyla. Yeni bir şey söylemiyor oluşunu, bir anlamda hasta insanların yani zombilerin haşarat gibi katledilişlerini, (bir babanın kaybettiği oğlunun yasını tutması gibi) ender duygusal anların bile ciddiye alınmamasını problem etmezseniz, gidin ve eğlenin derim. Tabii aynı zamanda, ABD’nin zombileşmesinden politik bir mesaj çıkarıp, kendinizi faydalı bir iş yaptığınıza inandırma şansınız da var.

Yahşi Batı: Batsın şu Batı

TARİH:  2 Ocak 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

İşçilik iyi, dekor, kostüm falan gayet iyi, oyunculuklar da iyi. Ama, amaç komediyse yeterince komik değildi film. Başka da bir amaç yok zaten gördüğüm kadarıyla
Görsel olarak olmasa da sözel ve ima ettikleriyle neredeyse pornografik bir film “Yahşi Batı”. Girenler, çıkanlar hiç bitmiyor film boyunca.
Ortaokul düzeyi mi desem, ilkokul mu bilemedim. Genel düzey böyle ama arada çok parlak sahneler de var “Yahşi Batı”da.
Filmin baş erkeği ile baş  kadınının (Cem Yılmaz ile Demet Evgar) verandada sohbet ettikleri akşam sahnesi o kadar iyi ki…
Ama, filmden bir espriyle ifade etmeye çalışırsak, bu sahnenin filmin bütünüyle ilişkisi, at şeyiyle kelebek arasındaki ilişkiye benziyor .
Tabii ki abartıyorum, filmi atın şeyine benzetmek gibi bir niyetim yok. Peki neye benziyor “Yahşi Batı”? Gora’ya, Arog’a çok benziyor, Hokkabaz’a ise az benziyor. Ben Cem Yılmaz sinemasında Hokkabaz çizgisinden yanayım. Ama seyircinin çoğu Arog, Gora çizgisinden yana.
Filmin hikayesi biliniyor gerçi ya: İki Osmanlı ajanı padişahtan, ABD başkanı Garfield’e hediye götürmek üzere Amerika’ya ayak basarlar.
Hediye çalınır ve onlar da emanetlerini geri almak için mücadeleye başlarlar. Politik bir öfkesi de var filmin.
ABD başkanının aşağılayıcı davranışları  kahramanlarımızdan hak ettiği cevabı alır. Ah şu filmlerimizdeki gururlu davranışlarımızı gerçek hayatta da görebilsek. İşçilik iyi, dekor, kostüm falan gayet iyi, oyunculuklar da iyi. Ama, amaç komediyse benim için yeterince komik değildi film. Başka da bir amaç yok zaten gördüğüm kadarıyla. Ama film hem kendini satacak hem de Cola-Turca’yı sattıracaktır.
Yahşi Batı’nın aynı zamanda bir reklam filmi olduğunu söylemeyi de ihmal etmemiş olayım.

GECENİN KANATLARI

TARİH:  12 Aralık 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ne sağcıyız, ne solcu!
Film eylemi reddederken aslında politik olmayı reddediyor. Bu eylemi ya da şiddete dayalı yöntemleri reddedip yerine başka bir siyaset yapma biçimi de koymuyor
‘Gecenin Kanatları’ son yılların en kötü filmlerinden biri. Her sahnesinin, her repliğinin, her mizanseninin inandırıcılıktan uzaklığı, bayağılığı ve ilkelliğiyle, çiğnene çiğnene sakız olmuş güvercin sembolleriyle, Austin Powers’den arak ‘komik’ tipleri ve bunların üstüne 12 Eylülcü ideolojik ve politik duruşuyla da ‘en kötülerden biri’ nitelemesini hak ediyor ‘Gecenin Kanatları’.  Serdar Akar gibi tecrübeli bir yönetmen müsamere düzeyinde seyreden bu filmi nasıl yapmış?

DEPOLİTİZASYONA KATKI
12 Eylülcü nitelememi hemen açayım. Film sanki 12 Eylül’ü eleştirirmiş gibi yaparak başlıyor. Son derece kötü çekilmiş açılış sahnesinde devrimcilerin yaşadığı bir evi görüyoruz önce. Dönemin 12 Eylül dönemi olduğunu televizyondan ve ‘son derece açıklayıcı’ diyaloglardan anlıyoruz. Derken sivil giyimli bir tim evi basıyor. Resmi giyimli polisleri durduran bu tim belli ki derin devlete tekabül ediyor, yüzeydeki resmi devlet o kadar da kötü olmasa gerek! Ev halkı vahşice katlediliyor. Kahrolsun 12 Eylül vahşeti mi? Hayır, hiç de değil. Film tam da Turgut Özal’ın halefi Mesut Yılmaz’ın ağzından açıkça ifadesini bulan 12 Eylül ve ANAP’ın misyon edindiği ‘depolitizasyon’ sürecine katkıda bulunmayı hedefliyor. Katliamdan kurtulan tek kişi o sırada 6-7 yaşlarında olan Gece adlı bir kız çocuğudur. Sonra film günümüze sıçrar. Gece büyümüş genç bir kız olmuştur ama mantıken olması gereken yaşın da çok altındadır (80 başlarında 6 yaşında olsa bugün 35 olması gerekirdi, oysa Beren Saat’in canlandırdığı Gece 20’lerinde). Neyse bu ayrıntılara takılmayalım. Gece anne ve babasının intikamını almak istemektedir.
Bu nedenle sol bir örgüte girmiş ve intihar bombacısı olmuştur. Sol örgütün lideri de kardeşinin intikamını almak isteyen, sekter ve otoriter bir tiptir. Solculuk, filmde görüldüğü kadarıyla intikam almak istemektir yani.
Bundan başka bu insanların hayatla bir derdi yok açıkçası filmde. Şimdi yanlış anlaşılmasın, yok devrimciler olumsuz çizilmiş yok şu yok bu gibi ilkel bir eleştirim yok filme. Sol, bir intikam isteğine indirgenmiş, örgüt elemanlarının bütün çelişkileri de bir eylemi yapmak veya yapmamağa kilitlenmiş, eleştirdiğim bu. Bu eylem de hem kahramanımızın hem de masum insanların ölümüne yol açabilecek bir şiddet eylemi olduğu için, reddedilmesi gereken bir eylem. Ama eylemi reddederken film el çabukluğuyla aslında siyaseti, politik olmayı reddediyor. Film, bu eylemi ya da şiddete dayalı yöntemleri reddedip yerine başka bir siyaset yapma biçimi koymuyor.  “Ne sağcıyım ne solcu, futbolcuyum, futbolcu” lafını hayata geçiriyor, öneriyor. Gece’nin aşık olduğu genç, futbolcu değilse de sporcu! Türk filmlerindeki kahramanların çoğu gibi Yusuf adında olan ve herkes gibi güvercin besleyen (bakınız: ‘Kara Köpekler Havlarken’, ‘Başka Semtin Çocukları’, ‘Pus’) gencimiz, hayat denilen yarışa bütün benliğiyle atılmıştır! Yusuf 400 metre yarışlarında rakiplerini geçmeye çalışırken, kız kardeşi de üniversiteye girme yarışında iddialı bir ‘sporcu’dur. Filmin savunduğu da bu kardeşler gibi herkesin yarışta yerini alması ve politika denilen intikam ve şiddet dünyasından uzaklaşıp, kendi yuvasını kurmasıdır. 12 Eylül şiddetinin eleştirisiyle başlayan filmin vardığı nokta 12 Eylül’ün depolitizasyon politikasının bir parçası olmaktan ibaret, ne yazık ki.
Ama filmin ideolojisinin eleştirisi, sanatsal başarısızlığını gölgelememeli. Film o kadar ilkel ki, çoğu sahnede gülmemek için zor tutuyorsunuz kendinizi. Oyunculuklar kötü, replikler kötü, hikayede mantık yok, karakter yok, inandırıcılık sıfır. Ama lafı uzatmaya da değmez açıkçası. Sinan Çetin’in ‘Prenses’iyle birlikte anılacak bir film ‘Gecenin Kanatları’. Hangisi daha korkunçtu, şimdi karar vermesi zor…

Recep İvedik 3

TARİH:  13 Şubat 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Recep: Bir siyah Türk
Recep İvedik toplumun nimetlerinden yararlanamamış, kültürden nasibini alamamış bir siyah Türk.  Recep genetik olarak da anne babasından kötü bir miras devralmış, en azından Recep’in fikri bu. Babasını taş devri insanlarına benzetiyor ve kendisini “hayvan” olarak nitelendiriyor. Yoğun kıllı vücuduyla Recep  İvedik gerçekten de maymunumsu bir niteliğe sahip. Kendi geriliğinin farkında ve bu Recep’i saldırganlaştırıyor.
Aşağılanma ihtimaline karşı sürekli bir teyakkuz halinde Recep, açık vermemeye yeminli. Bu da sonuçta “önleyici saldırı” gibi bir durum yaratıyor hayatında.
Daha başına bir şey gelmeden önlemini almaya çalışıyor ve sonuçta durup dururken deli danalar gibi önüne kim çıkarsa saldırıyor. Recep karakteri, bir yandan insani duygulardan azade değil. Sevilmek istiyor ve karşısına hoşlanabileceği bir kız çıkınca, zorlanarak da olsa onla yakınlaşma çabasına giriyor. Filmin finalinde edindiği keçisiyle çok şeker bir ilişki kuruyor.
Kısaca Recep’ten umudu kesmemek gerekiyor. Ama Recep’in onca birikmiş öfkesi ve cehaletiyle faşizme kayma ihtimali çok yüksek. Recep’in saldırganlığı  çoğu zaman züppeleri hedef alıyor ama bazen sıradan insanlar, kendisi gibi yoksun kalmışlar da Recep’ten şiddet görüyor.

KİTLELERİN ZEVK ALDIĞI…
‘Recep İvedik’ filmleri böyle sorunları kaygı edinmiş gibi durmuyor. Recep’in yoksun kalmışlıktan kaynaklanan, anlaşılır ama kendisini çoğunlukla çok baskıcı bir şekilde ifade eden öfkesi, tamamen bir eğlence unsuru olarak yer alıyor dizide. Recep gibiler aşağılanıyor mu yoksa onla özdeşlik mi kuruluyor? Galiba ikisi de… Kitleler kendilerinin belki de çok abartılı bir versiyonunu seyredip, ona gülmekten zevk alıyor.
Film olarak iyi şeyler söylemek mümkün değil ‘Recep İvedik 3’ için. Bunalıma girmiş bulunan Recep’i çeşitli ortamlarda gösteren, skeçler halinde ilerleyen, ucuza kotarılmış ve komiklik adına bolca iğrençlik barındıran bir film bu. Kötü para, iyi parayı kovar diye bir terim vardır ekonomi literatüründe.
Kötü filmler de iyi filmleri kovuyor. Sinema salonlarının çoğu şimdi ‘Recep İvedik 3’ü gösterecek. ‘Yahşi Batı’da da yaşandığı gibi. Ve iyi filmleri görebilmek için festivaller dışında pek bir seçeneğimiz kalmayacak.
Neyse ki ‘!f İstanbul’ var şu sıralar. Fırsatı değerlendirin.

EJDER KAPANI: Bir ensest fantezisi

TARİH:  23 Ocak 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Filmin kahramanı olan sadist katilin kız kardeşi, tecavüze uğramış, nihayetinde ölmüş. Kızın sübyancı (pedofil) katili yakalanmış ama kısa bir süre yattıktan sonra afla serbest bırakılmış. Filmin kahramanı (aslında yazdıklarıma çok güvenmeyin, filmin sırlarını açık etmemek için ben de kandırmacalı bir dil kullanıyorum) kız kardeşinin katilini ve o katille benzer profile sahip, afla çıkmış tecavüzcüleri birer birer öldürüyor. Bu arada güneydoğuda yaşayan bir tür varanın (büyük kertenkele) zehrini de kullanıyor (Kürt sorununun zehri?). Halk bu ‘sapık’ katillerin öldürülmesinden pek memnun! Devlet adamları ise nedense tecavüzcüleri öldüren katilin yakalanamaması durumunda hükümetin düşeceğini sanıyor. Yani burası Türkiye olmasa neyse ama… Burada hükümetler böyle olayların çok daha ağırlarında bile düşmedi ki… Kaldı ki millet memnun.
Filmin tartıştığı bir af ve hukuk meselesi var. Eğer toplum hayatına tehdit oluşturan birileri, cezalarını çekmeden serbest bırakılırsa, başka birileri de onları öldürür, halk da bu kişileri destekler diyor film. Fakat film, tam anlamıyla bireysel adaletten, bu faşizan çizgiden yana demek güç. Açık bir şekilde, şiddetin estetikleştirilmesi durumu var filmde. Yumruğun yendiği anda ağızdan fışkıran kan bize fotoğraf dondurularak veriliyor. Bu ve benzeri sahneler açıkça maço bir erkekliği, şiddeti yüceltiyor. Üstelik bu şiddeti uygulayanlar kanunları arkasına almış polisler. Fakat yine de, şiddet kimi zaman yüceltilse de filmin de hastalıklı bir hali var ki, tam da nerde durduğunu belirsizleştiriyor.  İşkenceci katili destekliyor muyuz, desteklemiyor muyuz? Bu sorunun cevabı büyük ölçüde “evet, destekliyoruz” olsa da, söz konusu karakter çok sevilebilecek biri gibi gelmedi bana. Ama bu benim kanım da olabilir.
Filmin bana asıl ilginç gelen yanı ise, aile içi cinsel dinamikleriydi. Filmde sembolik bir aile oluşturan üç polis var. Abbas (Uğur Yücel)bu üçlüde baba figürü. Baba figürü derken, benim yakıştırdığım bir şey değil bu. Filmin diğer iki polisi, Cello (Kenan İmirzalıoğlu)ve Ezo (Berrak Tüzünataç)onu baba olarak gördüklerini dile getirirken, o da onlara kızım ve oğlum diye hitap ediyor. Dolayısıyla Tüzünataç ve İmirzalıoğlu’nun canlandırdığı karakterler de birbirleriyle kardeş oluyorlar. Sembolik anlamda elbette. Filmin işkenceci seri katili (katilleri) aynı travmayı yaşamışlar: kız kardeşleri tecavüze uğramış. Peki bu seri katil (katiller) ne yapıyor? Tecavüzcüleri hadım ediyor ve kendi sembolik kız kardeşiyle yatıyor. Ve babanın kendisini cezalandırmasını bekliyor.  Baba da onu cezalandırıyor! Sanki kızkardeşinin katilleriyle, tecavüzcüleriyle özdeşleşen bir intikamcı var. Kendi yasak arzusunun bedeli olarak yaşamaktan korktuğu kastarasyonu (hadım edilme/penisin kesilmesi)kurbanlarına uyguluyor. Bir ensest fantezisi ve/veya kabusu gibi bütün film.

PSİKANALİTİK OKUMALAR
Kenan İmirzalıoğlu’nun canlandırdığı karakterin, bir sorgu sırasında suçluyu, karısını düzmekle tehdit etmesi de onun cinselliğine dair bir şeyler söylüyor. Cello’nun başkalarının kadınlarıyla bir derdi var . ‘Adını Sen Koy’u hatırlıyor musunuz? Orada arkadaşının nişanlısına aşık olan karakterle bir akrabalığı var Cello’nun.
Abbas’ın Ezo’ya çaktırmadan kendisini bir erkek olarak nasıl gördüğünü sormasını da not etmek gerek (Abbas, Ezo’ya Cello hakkında ne düşündüğünü soruyor ama öyle bir soruyor ki aslında kendisi hakkında ne düşündüğünü öğrenmek istediği sonucu çıkıyor!) Filmin finalinde Abbas’ın , Cello’yu öbür dünyaya uğurladıktan sonra camide dua etmesi anlamlı. O haremine göz diken oğlunu tanrıya kurban etmiş İbrahim Peygamber gibi. Ve kendisi de Allah Baba’sına sığınıyor.
Amatör psikanalistlik çabasını  bir kenara bırakıp, filmin sinemasal olarak nasıl bir tat bıraktığına bakacak olursak… Bir defa filmin fena halde ‘Se7en’ filminin etkisi altında olduğunu söylemek lazım. Fakat ‘Se7en’ın aksinekarakterlerin dertleri seyirciyi pek saracak cinsten değil. Milli Görüşçüler, Fethullahçılar ve Ülkücüler arasında bölündüğü söylenen polis teşkilatında Ezo’nun atletlerle dolaşması pek inandırıcı gözükmüyor. Keza Abbas karakteri de biraz taklit duygusu veriyor. Kenan İmirzalıoğlu ise ürkütücü, tekinsiz bir polis rolüne oturmuş. Gerçek hayatta görsem korkardım. Kurbanlarla ki aynı zamanda tecavüzcü suçlular oluyorlar, hiç tanışmıyoruz. Onlara ne acıyoruz, ne öfkeleniyoruz. Gerilim sağlayacak pek bir unsur yok filmde. Kimse için tasalanmıyoruz, katil yakalanacak mı diye dert etmiyoruz. Nihai hesaplaşmada da bir zirve yaşanmıyor. Psikanalitik okumalarla film ilginçleşse de bunun hedeflenen bir şey olduğunu sanmıyorum. Sonuçta bir stil çalışması olarak fena değil ama başta da dediğim gibi tehlikeli sularda yüzen bir film bu.
Son bir not: Sırrı Süreyya Önder filmin sürpriz oyuncusu ve kesinlikle de en iyilerinden biri. Hoş geldin Sırrı hocam!

Genç İtalyanlar huzursuz!

TARİH:  7 Aralık 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Şimdinin İtalyan sineması fazlasıyla piyasanın egemenliğinde. Bakıyorsunuz ki yola paradan, oyunculardan falan çıkılmış. Anlatılması gereken hikâyeden değil”
2. İtalyan Film Haftası, Alkazar Sineması’nda yapılan sade bir ödül töreniyle geçtiğimiz cuma akşamı başladı. Vivident Özel Festival Ödülü İtalyan Sineması’nın son yıllarda çıkardığı en önemli kadın oyunculardan olan Valentina Carnelutti’ye verildi. Carnelutti Ridley Scott’ın ‘Hannibal’, Steven Soderbergh’in ‘Ocean’s 12’. Theo Angelopoulos’un ‘Zamanın Tozu’ gibi filmlerinde yol alarak kendisine İtalya dışında da bir kariyer çizgisi oluşturdu.

KENDİNİ SANSÜRLEYEN YÖNETMENLER
Carnelutti ödülünü alırken Türk yönetmenlerle de çalışmak istediğini belirtince, biz de kendisiyle hemen biraz konuştuk. Carnelutti, Semih Kaplanoğlu’nu ismiyle biliyor, Nuri Bilge Ceylan’ı ise filmi ‘Üç Maymun’la hatırlıyordu. Oyuncunun söyledikleri doğrusu ilginçti: “Türk sinemasında, bir zamanlar İtalyan sinemasının da sahip olduğu ama artık yitip gitmiş olan bir şeyler var: Samimiyet var, özgürlük var. Türk filmlerinde fark ediyorsunuz ki yönetmen o hikayeyi anlatmak zorunda. Anlatmasa ölür.
Oysa şimdinin İtalyan sineması fazlasıyla piyasanın egemenliğinde. Bakıyorsunuz ki yola paradan, oyunculardan falan çıkılmış. Anlatılması gereken hikayeden değil. Malzeme var hadi bir film yapalım şeklinde başlanılmış işe. Bir de otosansür var, tabii bu da koşullardan kaynaklanıyor. Eğer belli bir tarzda film yapmazsam, gösterim şansı bulamaz diye düşünen senaristler, yönetmenler baştan kendi kendilerini sansürlüyorlar. Berlusconi bütün medyayı satın  aldı ve birçok insanın ağzını bantla kapatmış oldu. Ama halk hala ona oy vermeye devam ediyor. Başbakanlarımızın sıkı arkadaş olduğunu biliyorum.
Yani, siz de dikkatli olun! Berlusconi bir diktatör olmaya doğru hızla gidiyor!” Ödül gerekçesi olarak “trajedi ve komediyi, hiciv ve bağlılığı, dinamizm ve dengeli yorumlamayı bir araya getirebilme özelliklerine sahip, güçlü, tutkulu ve çok yönlü bir oyuncu” olması gösterilen Carnelutti festivalde  ‘Kızıl Gölgeler’ adlı filmle yer alıyor. Bu film son Altın Portakal’da da gösterilmiş ve yönetmeni Maselli Antalya’ya konuk olmuştu. Maselli de filmi hakkında konuşurken Carnelutti ile benzer şeyler söylemişti: İtalyan  toplumunun Berlusconileşmesi  ve bu durumun vahameti yönetmenin temel dertlerindendi. Yönetmen Francesco Maselli’nin II. Dünya Savaşı sırasında aktif olarak faşizme karşı direnişte savaştığını da belirtelim. Maselli festivalin konukları arasında  bulunuyor ve ‘Kızıl Gölgeler’in gösteriminden sonra seyircilerle sohbet edecek.

GELECEKTEN KORKUYORUM
Berlusconi İtalyası ile dertli olan bir başka konuk da açılış filmi ‘Güzel İnsanlar’ın genç yönetmeni Ivano de Matteo idi. ‘Güzel İnsanlar’  bağımsız bir filmdi ve Fransa’da birçok ödül almasına rağmen ülkesi İtalya’da gösterim şansı bulamamıştı. Zaten film de İtalya’nın halinden memnun ama vicdanını da göstermelik eylemlerle temiz e çıkarmak isteyen burjuva aydınları ile ilgiliydi.
Zizek’e sorsanız “hemen ‘ırkçı’ damgasını vuracağı orta yaşlı bir çift, fahişeliğe zorlanan Ukraynalı genç bir kızı kurtarmaya karar verir. Ama “kendisini evinde gibi hissetmesini istedikleri” genç kız gerçekten de kendisini biraz onların eşitiymiş gibi hissetmeye başladığı anda, burjuva aydınlarımızın dişleri uzar, pençeleri çıkar, kurtlaşıverirler. Ivano de Matteo, Berlusconi İtalyasında artık gelecekten fena halde korktuğunu, okul pasosu edinmek için bile bir tanıdık sahibi olmak gerektiğini ve çocuklarına bir eğitim olanağı sağlayabileceğinden kuşkulu olduğunu söyledi, filmin ardından yapılan söyleşide. O da Türkiye ya da başka bir ülkede çalışmaya açık olduğunu belirtti. Ne garip değil mi, genç İtalyan sinemacılar için henüz tümüyle ele geçirilmemiş bir vaha gibi görünüyor Türkiye. Tabii AKP ve Berlusconi’nin sıkı kankası Erdoğan Türkiye’yi de benzer bir çöle dönüştürmek için ellerinden geleni yapıyorlar.
Festivalde gösterilecek diğer uzun metrajlı filmler şunlar: ‘Birçok Öpücükten Sonra’ (Fausto Brizzi), ‘Fortapasc’ (Marco Risi), ‘Giuilia Akşamları Randevulaşmaz’ (Giuseppe Piccioni), ‘Günaydın Aman’ (Claudia Nocce), ‘Bulutların Üzerindeki Ev’ (Claudio Govannesi, ‘Karadeniz’ (Federico Bondi) ve ‘Özgürlük’ (Davide Ferrario). Uzun metrajlı filmler Alkazar Sineması’nda kısa ve belgesel filmler ise Pera Müzesi’nde ücretsiz olarak izlenebilir.

Aklı Havada: Cellatların yalnızlığı

TARİH:  16 Ocak 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Filmin sonu, bir ailen var mı yok mu, yalnız mısın değil misine bağlanıyor  ve kapitalizmin cellatlarına, tetikçilerine sempati üretmekten öteye gitmiyor
Biraz tecrübeli bir sinema izleyicisine şöyle bir kahraman tarifi çizsem: “Filmin kahramanı  başta yalnızdır. Aileye, arkadaşlığa, dostluğa, kısacası  kalıcı hiçbir bağa inanmaz. Sabit bir evi bile yoktur nerdeyse.”  Ve sonra sorsam, “bu filmin kahramanının inançları filmin sonunda nasıl olacaktır?” diye.

Alacağım cevap “kahramanın inançları sarsılmış olacaktır. Sevmenin ve sevilmenin, kalıcı  ilişkiler kurmanın değerini anlayacaktır”, şeklinde olacaktır. ‘Aklı Havada’ işte bu formüle uyan bir film. Bir farkı  var gerçi, klasik formülden bir miktar sapıyor ve kahramanını  finalde kelimenin  tam anlamıyla havada bırakıyor ama sonuçta ‘sev, sevil, aileye inan’dan da başka bir şey de söylemiyor. Film, ele aldığı konu itibariyle kapitalizme, krize, sınıf ilişkilerine dair radikal şeyler söyleme şansına sahipken bunu kullanmıyor.

KAPİTALİSTLERLE EMEKÇİLER

Dünyanın en cazip erkeğini yani George Clooney’yi hangi rolde oynatırsanız oynatın daha baştan kahramanınıza karşı yoğun bir sempatiyle işe başlamış olursunuz. Clooney’nin olduğu bir filmde ondan daha cazip, daha ‘cool’, daha seksi biri olabilir mi? Olamaz! Zaten film de Clooney’nin karakterini çok cool olarak tasvir ediyor başta. Had safhada profesyonel, son derece etkin ve yetkin bir iş adamı olan Ryan Bingham’ı tanıyoruz. Bingham’ın çalıştığı şirketin işi “işten adam atma”. Bingham da şirketin en iyi adamı (tetikçisi, celladı, ne derseniz deyin).  Post-modern üretim döneminde işler nasıl taşeron şirketlere havale ediliyorsa işten atmalar da taşeron şirketlere havale edilmiş meğerse.

Bingham insanlara kovulduklarını güzel bir biçimde ambalajlayarak söylüyor, onları iş bulmalarında yardımcı olacakları vaadiyle kandırıyor, Tekel işçilerine önerilenin benzeri paketlerle yatıştırıyor ve yeni maceralara atılıyor. Bir yandan uçuş milleri toplarken diğer yandan da kendisi gibi bir iş kadınıyla otellerde başlayan bir ilişki yaşamaya başlıyor. Bingham yaptığı işe dair ahlaki bir problem yaşamıyor. Krize girmesi ahlaki nedenlerle değil, işin şeklinin değişmesi kaygısıyla oluşuyor.  İşe yeni bir kadın çalışan giriyor ve işten atmaların yüzyüze değil, telekonferansla halledilmesini öneriyor. Böylece uçak masraflarından tasarruf edilecektir.

Bir anda Bingham insani, yeni işe giren kişi gayrı-insani bir niteliğe bürünüyor. Bingham’ın tek derdi ise bir büroya çakılıp kalmak. Yoksa insani, gayrı-insani falan takıldığı yok.  Bu yeni kadının ise aslında filmin en insani karakteri olduğunu sonradan anlıyoruz. Fakat, kendisi her zaman bir karikatür gibi davranıyor. Bingham ve sevgilisinin cool’luğunun yanında o, pek de önemi olmayan çocuksu bir karakter olarak kalıyor. Sonunda bir anlamda Bingham’a yenilmiş de oluyor. Bingham zafer kazanıyor ama o da hayatının ne kadar boş olduğunu anlıyor. Fakat mesele iş, işten atma-atılma, sömürü falan değil. Fakat sonuçta mesele bir ailen var mı yok mu, yalnız mısın değil misine bağlanıyor. Sonuçta kapitalizmin cellatlarına, tetikçilerine sempati üretmekten öteye gitmiyor ‘Aklı Havada’. Modern infaz yöntemleri yerine, geleneksel infaz yöntemlerini yeğliyor bir yandan da. Ama işten atanlarla, işten atılanlar, kapitalistlerle emekçiler arasındaki çelişkiye teğet geçiyor. Teğet geçmek, hiç dokunmamaktan iyidir denilebilir tabii ki.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com