Doktor Strange üzerine kısa bir not

TARİH:  12 Kasım 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Doktor Strange’in önemli bir kusuru bizde pek tartışılmadı. Tilda Swinton’ın canlandırdığı Kelt asıllı ‘Kadim Kişi’ hikayenin orijinalinde Tibetli. Film bu kişiyi Keltli yapmış. Bunun da başlıca nedeni Tibetle oldum olası sorunlu olan Çin’in filmden soğutulmaması, Çin pazarının kaybedilmemesi. Tibetli birinin Keltli bir Beyaz ırk mensubuna dönüştürülmesi, filmin beyaza badanalanması olarak yorumlandı ve epey tepki çekti.

Filmin new-age’ci, metafizik mesajı, ruhu bedenden ayrılabilir bir şey olarak tanımlaması benim hoşuma gitmedi. Teslimiyete yapılan vurgunun, İslamla (İslam ne de olsa teslimiyet demek) ne kadar uyumlu olduğunu ise Batılı seyirci anlamayacaktır. Filmin kurtaran yanı, kendi new age’liğiyle de dalga geçer bir halde olması ve görsel efektleri. Hoş bu görsel efektler pek devrimci sayılmaz, bunu ilk kez Inception yapmıştı ve orada bağlamı anlamlıydı. Burada sadece etki etmek için varlar.

Onun dışında ne filmin kahramanının dönüşümü, ne de kötü adamının motivasyonları doğru dürüst anlatılmamış. Fakat film beklenenin üzerinde ilgi görmeye devam ediyor ve edecek gibi.

‘Arrival’: Gelen gideni aratır

TARİH:  12 Kasım 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Bir süredir hayatımızda Denis Villeneuve diye Kanadalı bir yönetmen var. Kendisi iddialı, sanat sineması ile ticari sinema arasında konumlanan bir yerde filmler yapıyor. Kimlik meseleleri, modern Oedipus hikâyeleri ve adalet ele aldığı temalardan bazıları. Ama Villeneuve’ün filmlerinde bu temaları taşıyacak bir ağırlık yok. Bir derdi var mı belli değil. Yönetmen neyi hedefliyor, anlamak güç. Sıkı yumruk atıyor ama boşluğa.”

Bu paragraf Villeneuve’ün geçen yıl vizyona giren “Sicario” adlı filmi için yazdığı yazının ilk paragrafıydı. Villeneuve cephesinde işler pek ilerlemiyor doğrusu. “Arrival: Geliş” için de “Sicario” için söylediklerimi söyleyebilirim.

Filmi analiz etmek, bizi ters köşeye yatırmaya çalıştığı ve bir sürpriz içerdiği için zor. Uzaylılar geliyor ve bir kadın kızını kaybettiği için acı çekiyor. Bu kadın aynı zamanda, uzaylılarla iletişim kurmak için seçilen ekipte yer alıyor. Bir dilbilimci filan değil, iyi bir simültane tercüman. Film Amerikan sinemasının zorunlu Çin karşıtı mesajlarından içermesine rağmen, diyalogun iyi bir şey olduğunu, Çinlilerin bile annelerini hatırlayınca barışçı olabileceklerini söyleyerek iyi bir halt ettiğini sanıyor. Filmin tek mesajı bu da değil. Film bir de şunu söylüyor: Yolculuğun sonu ne kadar kötü bitecek olursa olsun, asıl mühim olan gitmektir! Sonunda acı ve ölüm var diye yaşamaktan vaz geçmeyin!

İyi şeyler bunlar tabii. Yalnız bu dersleri çok daha usturuplu veren başka filmler var. Mesela “Sil Baştan” (Eternal Sunshine of the Spotless Mind) ne kadar da güzel anlatır hayatın her şeye rağmen yaşamaya değer olduğunu. Ve bunu anlatırken konudan sapmaz, abuk sabuk uzaylıları devreye sokmaz. Mesaj ilmek ilmek dokunur, tepeden kafamıza düşmez.

Bir bacağı eksik iri ahtapotlara benzeyen uzaylılar ise Villeneuve’ün fantezi yoksunluğuna iyi bir örnek. Şu ahtapotlar olmayaymış, bilim kurgu filmleri fena halde zorlanırmış. Neyse ki genellikle kötü adam rolüne çıkan ahtapotlar bu kez hak ettikleri role kavuşmuşlar. Esas erkek olmasalar da sevimli bir ikili oluşturmuşlar.
Villeneuve, kısacası yine Villeneuve’lüğünü yapmış. İddialı ama boş bir film kısacası “Arrival: Geliş”.

Solcularla çalışan bir sağcı: Raoul Coutard

TARİH:  3 Aralık 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu yazıyı yazmak için biraz geç kaldım. Fransız görüntü yönetmeni Raoul Coutard, 8 Kasım’da hayatını kaybettti. 16 Eylül 1924’te doğan Coutard Fransız Yeni Dalgası’na rengini veren isimlerden biriydi. Yeni dalganın büyük isimleri Truffaut ve Godard onunla çalışmışlardı ve öyle de gözüküyor ki başka bir görüntü yönetmeniyle istediklerini gerçekleştirmeleri de mümkün olmazdı. Çünkü Coutard hem teknolojide yenilikleri takip eden bir zanaatkardı, hem de gerilla tarzı film çekmek onun ruhunda olan bir şeydi. Coutard açıkçası kelimenin gerçek ve olumsuz anlamıyla da bir savaş adamıydı. Gönüllü olarak askere yazılmış, Vietnam’da Fransız ordusunda savaşmış, askerliği bitince de askerlikten kopmamış, bu kez fotoğrafçı olarak Hintçini’ne geri dönmüştü.

Godard onunla çalışmak zorunda kalmıştı
Kaderin garip cilvesi onu solcu yönetmen Jean-Luc Godard’la biraraya getirmişti. Coutard, “Ben sağcı bir faşist, Godard ise solcu bir faşistti” demişti ilişkilerinin bir süre sonra neden bozulduğunu açıklamaya çalışırken. Ama Godard, biçimsel anlamda birçok yenilik içeren filmi Nefes Nefese’yi (A Bout de Souuffle) onunla çekmek zorundaydı ve öyle de yapmıştı. Nefes Nefese, sokakta, ne ışık ne de ışıkçı desteği olmadan, hızlı filmlerle, bir anlamda gazeteci teknikleriyle çekilmişti. Bunun için gerilla savaşını bilen bir gerilla sinemacıya ihtiyaç vardı. Coutard tam adamıydı. Coutard başka bir solcu yönetmenle daha çalışacaktı: Costa Gavras’ın ünlü filmi “Z” (Ölümsüz Z) de Coutard’ın imzasını taşıyordu.

Truffaut’nun en sevdiğim filmi Unutulmayan Sevgili (Jules et Jim) de Coutard’ın çektiği filmler arasındaydı. Coutard, Nagisa Oshima’dan Phillipe Garrel’a kadar birçok başka yönetmenle de çalışacak, nihayetinde kendisi de yönetmenlik yapacak ve hatta Vietnam’a dair belgeseliyle (Hoa binh) Cannes’da ödül de alacaktı.

Keşke her sağcı Raoul Coutard gibi olsa. Belki de 16 Eylül’de doğmuş olması onu bir istisna kılmıştır, kim bilir (bilenler bilir).

AY IŞIĞI (MOONLİGHT): Kimsin sen Chiron?

TARİH:  18 Şubat 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Moonlight, kimi gerçekten duyarlı anları dışında basmakalıp tasvirler yapan ve siyah eşcinsellere acımamızı isteyen bir film. Siyah eşcinsellerin ihtiyacı acınmak mı? Sanmıyorum 

2016’nın Ocak ayında Sundance’te Nate Parker’in yönetip başrolünde oynadığı ve bir siyah köle ayaklanmasını anlatan Bir Milletin Doğuşu (BMD) festivalin yıldızı olmuştu, Sundance’te hem Büvük Jüri hem de seyirci ödüllerini kazanan film 2017 Oscarlarının da en büyük adayı olacak diye değerlendiriliyordu. 2016’da Oscar adayları içinde siyahların olmaması protestolara yol açmıştı. Bu durum siyah bir yönetmenin çektiği ve siyahların başrollerinde oynadığı “Bir Milletin Doğuşu’nun şansının misliyle artmasına neden olmuştu. Hollywood 2016’nın günahını 2017’de bir siyah ayaklanmasını anlatan bu filme ödül vererek çıkaracak gibi görülüyordu. BMD’nin haklarını satın almak için stüdyolar kapıştılar. Sonuçta bir Sundance rekoru kırıldı ve film 17,5 milyon Dolara Fox Searchlight Pictures’ın elinde kaldı. Fakat sonraki gelişmeleri düşününce elinde patladı demek daha doğru olacak. 

Ağustos 2016’da rüzgar tersine döndü. Filmin, Oscar’lardaki olası rakipleri yönetmen Nat Parker ve senaristi Jean Celestin’in kirli çamaşırlarını ortaya çıkardılar. 1999’da üniversitede öğrenciyken Parker ve Celestin, beyaz bir kız öğrenciye tecavüz etmekle suçlanmışlardı. Parker beraat etmişti. Celestin önce mahkûm olmuş, ardından dava yeniden açılmıştı; fakat davacı yeniden ifade vermediği için dava düşmüştü. Asıl trajedi tecavüze uğrayan kızın 2012’de intihar etmiş olmasıydı. Film, ekim ayında vizyona girdiğinde artık olumlu eleştiriler almıyordu. Ocak ayında göklere çıkarılan filmin aslında pek de matah olmadığı birden anlaşılmıştı. Film gerçekten de matah değil, tuhaf olan bu kadar göklere çıkarılmış ve ödüllere boğulmuş olmasıydı. Bütün bunları konjonktürden bağımsız anlamak mümkün olmaz. Filmin 2016 Ocağı’nda, Sundance’te çok beğenilmiş olmasını açıklayacak tek bir gerekçe olabilir gibi geliyor bana: Siyah sinemacıların göz ardı edildikleri düşüncesinin liberal basını etkisi altına almış olması ve basının bir tür günah çıkarma çabasına girmesi. Bugün BMD’nin Oscar’larda esamesi okunmuyor. Çünkü Nat Parker ve Jean Celestin’in günah çıkarılacak doğru merci olmadıkları anlaşılmıştı. Neyse ki kısa zamanda başka bir merci bulundu. 

Bireysel bir hikâye 

Bu hafta vizyona giren Moonlight, “BMD’den çok farklı bir film. İki filmin ortak bir özelliği varsa o da ikisinin de siyahlar tarafından yapılmış olmaları. Moonlight, kanımca eli yüzü düzgün ve fakat küçük bir film. BMD’nin büyük ve epik bir tablo çizme iddiasının yanında çok daha küçük, çok daha bireysel bir hikâye anlatıyor Moonlight. Chiron adlı bir siyahın hayatından üç dönemi ele alıyor: Chiron’ın çocukluğu, delikanlılığı ve yetişkinliği. Chiron, kendisinden önce akranlarının keşfettiği eşcinselliğini bu süreç içinde algılıyor, eşcinsel olduğu için zulme uğruyor ve sonunda ilk aşkını yaşıyor. Moonlight, baştan söyleyeyim, beni hayal kırıklığına uğrattı. Film, o kadar iyi eleştiriler aldı ki, inanılır gibi değil! Eleştirmen oylarının ortalamasını alan Metacritic sitesine göre yüz üzerinden 99, Rotten Tomatoes sitesine göre 98 puan! Neredeyse tam not yani. Filmin çok beğenilmiş olmasını açıklayacak tek bir gerekçe olabilir gibi geliyor bana: n Siyah sinemacıların gözardı edildikleri düşüncesinin liberal basını etkisi altına almış olması, bir tür günah çıkarma çabası. Yani BMD ile aynı gerekçe. Ve fakat iki filmin farklı filmler olduğunu, Moonlight’ın daha iyi bir film olduğunu ekleyeyim. Moonlight’ın bir diğer avantajı da, azınlık içinde bir azınlığı, ezilenler içinde de ezilen bir kimliği konu edinmesi. Hem eşcinsel hem de siyah olmak, iki alt-kimlik meselesini birden içeriyor. Bu senenin gözardı edilen siyahlara değin bir diğer filmi ‘Free State of Jones’ (Özgür Jones Eyaleti) gibi sınıf meselelerine girmek gibi bir hata yapmıyor Moonlight’ın yönetmeni Barry Jenkins, kimlik politikalarıyla sınırlı tutuyor filmini. Evet. Chiron başta yoksul ama sınıf atlamayı da biliyor. 

Chiron utangaç biri 

Keşke eşcinsellik konulu daha çok film yapılmış olsa. İlk eşcinsel temalı film, dönemin en ilerici Batı ülkesi olan Almanya’da 1919’da çekilmiş. Diğerlerinden Farklı (Anders Als Die Anderen) adlı bu filmin tarihine bakarak hem ne kadar erken hem de ne kadar geç demek mümkün. Geç, çünkü ilk konulu filmden yani ‘Aya Yolculuk’tan (1902) tam 17 yıl sonra ilk eşcinsel temalı film çekilebilmiş. Bundan sonra sözü edilen ikinci eşcinsel temalı film bundan 10 yıl sonra yapılmış: Bu yıl 3. Sessiz Sinema Günleri’nde seyretme olanağı bulduğumuz “Pandora’nın Kutusu” ki o da bir Alman yapımı (bu arada belki eşcinsellik temalı başka filmler de vardır ama ben duymadım). Yani eşcinsellik temalı filmler okyanusta küçük adacıklar gibi nadirler. Ve ister istemez birbirleriyle kıyaslanıyorlar. Moonlight’ın kahramanı Chiron’ın suskunluğu, Heath Ledger’in canlandırdığı “Brokeback Dağı’nın suskun kovboyu Ennis Del Mar’ı düşündürüyor hemen. İki film arasında 11 yıl var! 

Kısacası evet, daha fazla eşcinsel temalı film lazım. Ve fakat kişinin cinsel kimliğine indirgenmesi de bir o kadar tatmin edicilikten uzak, Moonlight’ın kahramanı Chiron için tek söyleyebileceğim şey utangaç bir gay olduğu. Chiron’ın kimliği ve kişiliği hakkında başkaca öne çıkan bir şey yok filmde. Chiron’ın hayatı üçe bölündüğünden, üç adet tatmin edicilikten uzak kısa film seyretmiş gibiyim. Bu üç film, aynı kişinin hayatındaki üç evreyi anlattığı için filmde elbette bir süreklilik var ama ne çocuk Chiron, ne genç Chiron, ne de yetişkin Chiron yeterince anlatılmış değil. 

Zanaatsız sanat olmasın 

Yoksul siyah mahallesi klişe bazı görüntüler dışında bir şey içermiyor. Okulda şiddet sahneleri de öyle. Uyuşturucu bağımlısı annenin ilgisizliği de yeni bir şey değil. Filmde değişik olan belki bir tek şey var, o da uyuşturucu ticaretiyle uğraşanların düzgün karakterler olarak çizilmiş olması ki o da bana fazla abartılı geliyor. “Uyuşturucu mu satıyor sun?” denince utançla başını önüne egen ama aynı zamanda harbi delikanlı olan adamlar bana fazla idealize geldi. ABD’de hapishaneye girip de tecavüze uğramak neredeyse bir norm iken, hapse eşcinsel girip, eline erkek eli değmeden çıkan bir karakter de yine bana zor anlaşılır geldi. Moonlight, bunun ötesinde her haliyle fazla minimal. Dram ve sinema sanatı bu kadar evrim geçirdikten sonra bu kadar azla nasıl ve niye yetiniliyor? Oyunculukları pek övülüyor Moonlight’ın. Bana bu da tuhaf geliyor. Karakterlerin yapacakları kadar az şey var ki, sergilenen duygu spektrumu o kadar dar ki! Ayrıca sallanan omuz kamerası o kadar kusuru gizleyen bir araç ki! Buna oyunculuklar da dahil. Tamam, herkes film yapabilsin, ana akım sinemanın anlatmadığı hikâyeler böylece anlatılsın. Punk ölmesin, yaşasın. Ama zanaat da unutulmasın, zanaatsiz sanat olmasın. ‘Yaşamın Kıyısında’nın (Manchester by the Sea) senaryosuyla, ‘Moonlight’ın senaryosu arasında o kadar devasa bir fark var ki! Biri bir ustanın işi, diğeri işe yeni başlamış bir çaylağın. Ama ikisi de aynı yarışmalarda yarışıyorlar. (Bu arada Yaşamın Kıyısında’nın Oscar adayı başrol oyuncusu Casey Affleck’in de kirli çamaşırları ortaya çıkarıldı, onun da geçmişte iki kadını taciz etmiş olduğu öne sürüldü.) 

Ve bir şey daha: Filmler kendi başlarına değerlendirilsinler. Rüzgarı arkasına ya da karşısına aldıkları için değil. Liberal, beyaz basının günah çıkarma araçlarına dönüşmesinler. Moonlight, kimi gerçekten duyarlı anları dışında basmakalıp tasvirler yapan ve siyah eşcinsellere acımamızı isteyen bir film. Siyah eşcinsellerin ihtiyacı acınmak mı? Sanmıyorum. 

AY IŞIĞI (MOONLİGHT): Kimsin sen Chiron?

TARİH:  4 Kasım 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Moonlight, kimi gerçekten duyarlı anları dışında basmakalıp tasvirler yapan ve siyah eşcinsellere acımamızı isteyen bir film. Siyah eşcinsellerin ihtiyacı acınmak mı? Sanmıyorum 

2016’nın Ocak ayında Sundance’te Nate Parker’in yönetip başrolünde oynadığı ve bir siyah köle ayaklanmasını anlatan Bir Milletin Doğuşu (BMD) festivalin yıldızı olmuştu, Sundance’te hem Büvük Jüri hem de seyirci ödüllerini kazanan film 2017 Oscarlarının da en büyük adayı olacak diye değerlendiriliyordu. 2016’da Oscar adayları içinde siyahların olmaması protestolara yol açmıştı. Bu durum siyah bir yönetmenin çektiği ve siyahların başrollerinde oynadığı “Bir Milletin Doğuşu’nun şansının misliyle artmasına neden olmuştu. Hollywood 2016’nın günahını 2017’de bir siyah ayaklanmasını anlatan bu filme ödül vererek çıkaracak gibi görülüyordu. BMD’nin haklarını satın almak için stüdyolar kapıştılar. Sonuçta bir Sundance rekoru kırıldı ve film 17,5 milyon Dolara Fox Searchlight Pictures’ın elinde kaldı. Fakat sonraki gelişmeleri düşününce elinde patladı demek daha doğru olacak. 

Ağustos 2016’da rüzgar tersine döndü. Filmin, Oscar’lardaki olası rakipleri yönetmen Nat Parker ve senaristi Jean Celestin’in kirli çamaşırlarını ortaya çıkardılar. 1999’da üniversitede öğrenciyken Parker ve Celestin, beyaz bir kız öğrenciye tecavüz etmekle suçlanmışlardı. Parker beraat etmişti. Celestin önce mahkûm olmuş, ardından dava yeniden açılmıştı; fakat davacı yeniden ifade vermediği için dava düşmüştü. Asıl trajedi tecavüze uğrayan kızın 2012’de intihar etmiş olmasıydı. Film, ekim ayında vizyona girdiğinde artık olumlu eleştiriler almıyordu. Ocak ayında göklere çıkarılan filmin aslında pek de matah olmadığı birden anlaşılmıştı. Film gerçekten de matah değil, tuhaf olan bu kadar göklere çıkarılmış ve ödüllere boğulmuş olmasıydı. Bütün bunları konjonktürden bağımsız anlamak mümkün olmaz. Filmin 2016 Ocağı’nda, Sundance’te çok beğenilmiş olmasını açıklayacak tek bir gerekçe olabilir gibi geliyor bana: Siyah sinemacıların göz ardı edildikleri düşüncesinin liberal basını etkisi altına almış olması ve basının bir tür günah çıkarma çabasına girmesi. Bugün BMD’nin Oscar’larda esamesi okunmuyor. Çünkü Nat Parker ve Jean Celestin’in günah çıkarılacak doğru merci olmadıkları anlaşılmıştı. Neyse ki kısa zamanda başka bir merci bulundu. 

Bireysel bir hikâye 

Bu hafta vizyona giren Moonlight, “BMD’den çok farklı bir film. İki filmin ortak bir özelliği varsa o da ikisinin de siyahlar tarafından yapılmış olmaları. Moonlight, kanımca eli yüzü düzgün ve fakat küçük bir film. BMD’nin büyük ve epik bir tablo çizme iddiasının yanında çok daha küçük, çok daha bireysel bir hikâye anlatıyor Moonlight. Chiron adlı bir siyahın hayatından üç dönemi ele alıyor: Chiron’ın çocukluğu, delikanlılığı ve yetişkinliği. Chiron, kendisinden önce akranlarının keşfettiği eşcinselliğini bu süreç içinde algılıyor, eşcinsel olduğu için zulme uğruyor ve sonunda ilk aşkını yaşıyor. Moonlight, baştan söyleyeyim, beni hayal kırıklığına uğrattı. Film, o kadar iyi eleştiriler aldı ki, inanılır gibi değil! Eleştirmen oylarının ortalamasını alan Metacritic sitesine göre yüz üzerinden 99, Rotten Tomatoes sitesine göre 98 puan! Neredeyse tam not yani. Filmin çok beğenilmiş olmasını açıklayacak tek bir gerekçe olabilir gibi geliyor bana: n Siyah sinemacıların gözardı edildikleri düşüncesinin liberal basını etkisi altına almış olması, bir tür günah çıkarma çabası. Yani BMD ile aynı gerekçe. Ve fakat iki filmin farklı filmler olduğunu, Moonlight’ın daha iyi bir film olduğunu ekleyeyim. Moonlight’ın bir diğer avantajı da, azınlık içinde bir azınlığı, ezilenler içinde de ezilen bir kimliği konu edinmesi. Hem eşcinsel hem de siyah olmak, iki alt-kimlik meselesini birden içeriyor. Bu senenin gözardı edilen siyahlara değin bir diğer filmi ‘Free State of Jones’ (Özgür Jones Eyaleti) gibi sınıf meselelerine girmek gibi bir hata yapmıyor Moonlight’ın yönetmeni Barry Jenkins, kimlik politikalarıyla sınırlı tutuyor filmini. Evet. Chiron başta yoksul ama sınıf atlamayı da biliyor. 

Chiron utangaç biri 

Keşke eşcinsellik konulu daha çok film yapılmış olsa. İlk eşcinsel temalı film, dönemin en ilerici Batı ülkesi olan Almanya’da 1919’da çekilmiş. Diğerlerinden Farklı (Anders Als Die Anderen) adlı bu filmin tarihine bakarak hem ne kadar erken hem de ne kadar geç demek mümkün. Geç, çünkü ilk konulu filmden yani ‘Aya Yolculuk’tan (1902) tam 17 yıl sonra ilk eşcinsel temalı film çekilebilmiş. Bundan sonra sözü edilen ikinci eşcinsel temalı film bundan 10 yıl sonra yapılmış: Bu yıl 3. Sessiz Sinema Günleri’nde seyretme olanağı bulduğumuz “Pandora’nın Kutusu” ki o da bir Alman yapımı (bu arada belki eşcinsellik temalı başka filmler de vardır ama ben duymadım). Yani eşcinsellik temalı filmler okyanusta küçük adacıklar gibi nadirler. Ve ister istemez birbirleriyle kıyaslanıyorlar. Moonlight’ın kahramanı Chiron’ın suskunluğu, Heath Ledger’in canlandırdığı “Brokeback Dağı’nın suskun kovboyu Ennis Del Mar’ı düşündürüyor hemen. İki film arasında 11 yıl var! 

Kısacası evet, daha fazla eşcinsel temalı film lazım. Ve fakat kişinin cinsel kimliğine indirgenmesi de bir o kadar tatmin edicilikten uzak, Moonlight’ın kahramanı Chiron için tek söyleyebileceğim şey utangaç bir gay olduğu. Chiron’ın kimliği ve kişiliği hakkında başkaca öne çıkan bir şey yok filmde. Chiron’ın hayatı üçe bölündüğünden, üç adet tatmin edicilikten uzak kısa film seyretmiş gibiyim. Bu üç film, aynı kişinin hayatındaki üç evreyi anlattığı için filmde elbette bir süreklilik var ama ne çocuk Chiron, ne genç Chiron, ne de yetişkin Chiron yeterince anlatılmış değil. 

Zanaatsız sanat olmasın 

Yoksul siyah mahallesi klişe bazı görüntüler dışında bir şey içermiyor. Okulda şiddet sahneleri de öyle. Uyuşturucu bağımlısı annenin ilgisizliği de yeni bir şey değil. Filmde değişik olan belki bir tek şey var, o da uyuşturucu ticaretiyle uğraşanların düzgün karakterler olarak çizilmiş olması ki o da bana fazla abartılı geliyor. “Uyuşturucu mu satıyor sun?” denince utançla başını önüne egen ama aynı zamanda harbi delikanlı olan adamlar bana fazla idealize geldi. ABD’de hapishaneye girip de tecavüze uğramak neredeyse bir norm iken, hapse eşcinsel girip, eline erkek eli değmeden çıkan bir karakter de yine bana zor anlaşılır geldi. Moonlight, bunun ötesinde her haliyle fazla minimal. Dram ve sinema sanatı bu kadar evrim geçirdikten sonra bu kadar azla nasıl ve niye yetiniliyor? Oyunculukları pek övülüyor Moonlight’ın. Bana bu da tuhaf geliyor. Karakterlerin yapacakları kadar az şey var ki, sergilenen duygu spektrumu o kadar dar ki! Ayrıca sallanan omuz kamerası o kadar kusuru gizleyen bir araç ki! Buna oyunculuklar da dahil. Tamam, herkes film yapabilsin, ana akım sinemanın anlatmadığı hikâyeler böylece anlatılsın. Punk ölmesin, yaşasın. Ama zanaat da unutulmasın, zanaatsiz sanat olmasın. ‘Yaşamın Kıyısında’nın (Manchester by the Sea) senaryosuyla, ‘Moonlight’ın senaryosu arasında o kadar devasa bir fark var ki! Biri bir ustanın işi, diğeri işe yeni başlamış bir çaylağın. Ama ikisi de aynı yarışmalarda yarışıyorlar. (Bu arada Yaşamın Kıyısında’nın Oscar adayı başrol oyuncusu Casey Affleck’in de kirli çamaşırları ortaya çıkarıldı, onun da geçmişte iki kadını taciz etmiş olduğu öne sürüldü.) 

Ve bir şey daha: Filmler kendi başlarına değerlendirilsinler. Rüzgarı arkasına ya da karşısına aldıkları için değil. Liberal, beyaz basının günah çıkarma araçlarına dönüşmesinler. Moonlight, kimi gerçekten duyarlı anları dışında basmakalıp tasvirler yapan ve siyah eşcinsellere acımamızı isteyen bir film. Siyah eşcinsellerin ihtiyacı acınmak mı? Sanmıyorum. 

Ölüm Günün Kutlu Olsun: Biz bu filmi görmüştük

TARİH:  14 Ekim 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Groundhog Day (1993), yani Türkçe adıyla Bugün Aslında Dündü filmi ilham vermeye devam ediyor. Bu Mart ayında izlediğimiz Ben Ölmeden Önce (Before I Fall) de Groundhog Day’in aynı günü tekrar ve tekrar yaşama temasını ödünç almıştı. Ölüm Günün Kutlu Olsun’da (ÖGKO) da filmin kahramanı kendisini tekrarlayan bir döngünün içinde buluyor. Her seferinde öldürülmesiyle sonuçlanan bir güne uyanıyor her sabah. Bu filmlerin kıssadan bir hissesi de oluyor. Kahramanımız daha iyi bir insan olmanın erdemlerini keşfediyor nihayetinde. Groundhog Day bu mesajı derinlikli bir biçimde veriyordu. Aynı şeyi ÖGKO için söylemek mümkün değil. Vasat bir film bu, gitseniz de olur, gitmeseniz de. Ama Groundhog Day’i mutlaka seyredin.

Benim Varoş Hikayem

TARİH:  30 Eylül 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu hafta vizyona giren “Benim Varoş Hikayem” Adana’nın Ceyhan bölgesindeki varoş insanlarının hayatlarından kesitler sunuyor. Film belgesele çok benzese de filmin sonunda seyrettiklerimizin kurmaca olduğu, gördüğümüz karakterlerin de rollerini oynadıkları açıklaması perdeye yansıyor. Doğrusu bu açıklamayı beklemiyordum. Ama yönetmen öyle diyorsa öyledir.

Film hakkında bir şey yazmak zor. Hepsi de birbirinden ilginç karakterlerden oluşan bu “memleketimden insan manzaraları”nı seyretmek lazım. Şikeci futbolcusundan, kuş hırsızına, mahalle çetelerinden, eski katillere bu insanları sevmemek mümkün değil. Bir de duygusuz tonlaması ve kötü metniyle o üst ses olmasaydı. Film başladığında, müzik ve üstses birarada beni kötü bir filme hazırlamıştı. Ama neyse ki korktuğum başıma gelmedi. Ayrıca üst ses filmin geri kalanında yoktu. Benim Varoş Hikayem’i seyredin. Emin olun, eğleneceksiniz.

O: Birlikten Kuvvet Doğar!

TARİH:  16 Eylül 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

İyi başlayan bir film “O”. Kanalizasyonda yaşayan Dans Eden Palyaço Pennywise’ın ya da O’nun ortaya çıktığı an gerçekten çok ürkütücü. Kâbus gibi. Bilinçaltımızda yaşayan her türlü korkunun o nemli, pis karanlıktan çıkıp, zuhur etmesi gibi. Filmin bu bilinçaltı korkularla uğraşacağı, filmin kahramanlarını oluşturan ergen çocuk grubunun ruhunu deşeceğini zannediyorsunuz. Ama olmuyor. Yüzeyde kalan birkaç dokunuştan sonra, “Çocuklar! Birlikten kuvvet doğar, korkularınızın üzerine gidin!” mesajlı bir ders filmi izlemeye başlıyoruz. “Kaybedenler Kulübü” adındaki grubun tek kız üyesinin babası, kızına tacizde bulunuyor. Bunun kızın ruhunda nasıl yaralar açtığına dair bir şey yok. Tabii babasına öfkeli kızcağız ama arada sigara içmesi dışında hiç de yaralı biri gibi değil. Diğer çocukların da ebeveynleriyle sorunları yüzeyde. Politik olarak bir şey söylüyor mu film? Grubun tek Siyah üyesi üzerinden bir şey söyleme şansı var ama orada da akılda kalıcı bir şey yok. Peki O karakteri gerçek mi, metafor mu? Hem gerçek hem de metafor. Neden o kasabada özellikle ortaya çıkıyor, neden 27 yılda zuhur ediyor, bir açıklaması yok. Belki devam filminde bir şeyler anlayacağız. O zamana kadar bu filmden aklımızda pek bir şey kalmayacak, o başka. Kısacası anlam arıyorsanız, bu filmde yok. Bir sahne için 2,5 saat salonda oturmaya değmiyor.

Tutku Oyunu: Fantazi ve gerçek

TARİH:  9 Eylül 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

İlgiyle izlenen bir film ‘Tutku Oyunu.’ Başrol oyuncuları Marine Vacth ve Jeremie Renier’ye bayıldım. İkisi de çok iyiler.

Francois Ozon ‘Frantz’ ile seyircisini şaşırttıktan sonra, kendi dünyasına daha yakışan bir filmle sinemaya döndü. ‘Tutku Oyunu’ filmin orijinal isminin doğrudan çevirisi değil, orijinal isim ‘Çifte Sevgili’ gibi bir şey ama ‘oyun’ sözcüğü filme yakışıyor. Hem filmin başta Croneberg’in ‘Ölü İkizler’i (Dead Ringers) olmak üzere başka filmlerle oynaşması, hem de karakterlerin gizledikleri, sakladıklarıyla bir tür oyun içinde oluşları filmin Türkçe adını uygun kılıyor. Tabii filmin bütünün de çok ciddiye alınamayacak kadar uçuk bir yere bağlanması da oyun sözcüğünün yerli yerindeliğine katkıda bulunuyor. Filme ‘camp’ nitelemesi çok yapılmış. Bu kavramı hâlâ tam sindiremediğim için kullanmakta rahat hissetmiyorum kendimi. Ama klişelerinin ve aşırılıklarının farkında olup, bu durumla eğlenme hali gibi bir şey diyebiliriz camp’e sanırım. Kısacası ‘Tutku Oyunu’ galiba camp bir film.

Ve fakat ilgiyle izlenen bir film ‘Tutku Oyunu.’ Başrol oyuncuları Marine Vacth ve Jeremie Renier’ye bayıldım. İkisi de çok iyiler. Vacth kırılgan, seksi, soğuk, manipülatif ve androjen bir kadını nüanslarıyla canlandırıyor (Guardian gazetesinin eleştirmeni Peter Bradshaw’a bakmayın siz). Jeremie Renier de iki farklı karakteri çok başarılı bir şekilde canlandırıyor. Ayrıca filmin oldukça erotik olduğunu, ‘Grinin Elli Tonu’nun gitmeye cesaret edemeyeceği yerlere gittiğini söylemeliyim. İyi bir görüntü yönetimi ve dozunda bir gerilim de cabası. Daha ne istenir ki? Eee, evet daha fazla anlam istenir…

Yine de filmin kardeş rekabeti üzerine bir şeyler söylediği ileri sürülebilir. Ayrıca sevdiği birinin başka bir versiyonuna sahip olmak, sanırım fena bir fantazi değil. Kibar bir eş ama aynı zamanda süper de maço olsa şu herif… Ya da şahane anne ve ev kadınıyken aynı zamanda son derece şuh ve fettan olsa şu kadın… Fena bir fantazi değil bence. Tabii fantazi gerçekle karıştırılmaya başlayınca ciddi sorunlar oluşuyor, filmde görüleceği üzere.

Konusunu anlatmıyorum, gidin görün.

93 Yazı: Kardeşle yaşamaya alışmak

TARİH:  1 Temmuz 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘93 Yazı’ hakkında geç de olsa bir şeyler yazmak ihtiyacı duydum. Bunun bir nedeni bu hafta yazdığım ‘Hayalet Hikâyesi’ gibi ‘93 Yazı’nın da bir kayıp ve yas hikâyesi oluşu. Bir diğer nedeni de filme dair söylenmesi gereken şeylerin söylenmemiş olduğunu düşünmem.

‘93 Yazı’, babasından sonra annesini de kaybeden 10 yaşındaki Frida’nın dayısının ailesiyle birlikte yaşamaya başladığı dönemi anlatıyor. Frida için çok çok zor bir dönem bu. Bir defa bağlandığı insanları kaybetmiş olmaktan dolayı yaşadığı şok var. Yeniden birilerine bağlanırsa veya onları da kaybederse? Bu yüzden bağlanma sorunları çekiyor. İkincisi baba, anne ve dört yaşındaki küçük kızlarından oluşan ailenin bütünlüğü ve kendi ailesizliği arasındaki farktan nefret ediyor. Kendisine sahip çıkan bu aileyi kıskanıyor. Özellikle de yeni kızkardeşi Anna’yı kıskanıyor. Anna, gerçek anne ve babasına sahipken, Frida’nınkiler ölmüş. Frida, neredeyse Anna’nın ölümüne neden olacak şeyler yapıyor. Onu, ormanda terk ediyor bir defasında. Bir başka kere de Anna’yı boğulabileceği derin sulara çekiyor. Frida’nın, Anna’yla klasik kardeş kıskançlığı yaşadığı da söylenebilir. Frida, daha önce ailesinin tek çocuğuyken, şimdi yeni anne ve babasını Anna’yla paylaşmak zorunda. Ve üstelik bu yarışta Anna hakiki kız olarak avantajlı konumda. Frida’nın kötücüllükleri, kardeşini öldürme girişimleri ‘93 Yazı’nı masum, mağdur ve gözü yaşlı yetim kız çocuğu filmlerinden ayırıyor. Acının acılaştırması üzerine düşündüren bir film haline getiriyor. Fakat Frida ne kadar acılaşmış olursa olsun, ne kadar kardeşinin ölümüne neden olabilecek şeyler yapacak kapaside olursa olsun, film, bize onun çok acı çeken bir çocuk olduğunu unutturmuyor. Ve her şeye rağmen masum olduğunu… Kötülük bile masum olabiliyor. ‘93 Yazı’ en çok bu söyledikleriyle değişik ve önemli bir film.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com