BÜYÜK YÖNETMEN (TORREMOLINOS 73)

TARİH:  13 Mayıs 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Satıcının ölümü, yönetmenin doğumu 

Yönetmen: Pablo Berger Oyuncular: Javier Cmara, Candela Pena, Juan Diego. Malena Alterio Türü: Komedi Ülke: Ispanya-Danimarka 

1970’ler yokluk yıllarıydı… Sinemalar en pespayesinden seks filmleriyle doluydu ve sık sık okulu kırdığımızdan bu filmlerle istemediğimiz kadar çok haşır neşir olurduk. Gerçekten o yaşlarda bile çekilir şeyler değillerdi. Bu filmlerin ilk örneklerinden biri sanırım “Helga Sevişiyor”du. Öğretici bir havada çekilen ve sonradan bir diziye dönüşen bu Alman filminin asıl derdi de algılanış biçimi de farklıydı. “Büyük Yönetmen” işte bu bilimsellik kalkanı altında yapılan soft-porno filmler dönemine bir bakış atıyor. 

1973’te İspanya Franco diktatörlüğü altındayken Alfredo (Javier Camara) seyyar ansiklopedi satıcılığı yapmaktadır. Asansörlerin sıklıkla bozuk olduğu apartmanlarda kapısını çaldığı kapılar artık hep yüzüne kapanmaktadır. İspanya İç Savaşı’na dair resmi tarihi vaz eden ve yanında hediyesi bedava bir de altın kaplama Franco büstü olan ansiklopedilere kimse yüz vermemektedir. Sadece Alfredo değil bütün satıcıların durumunun aynı olması yayınevi sahibini yeni arayışlara yöneltir. Bir motelde yapılan toplantıda artık Danimarka menşeli bir cinsellik ansiklopedisi pazarlayacaklarını ve yanında da “eğitsel” amaçlı filmler dağıtacaklarını müjdeler. İşin püf noktası ise bu filmleri bizzat satıcıların kendilerinin çekecek ve içinde kendilerinin oynayacak olmalarıdır. Mazbut Alfredo ve hayatta bir çocuk sahibi olmaktan başka hayali olmayan karısı Carmen (Candela Pena) kısa sürede bu fikre ısınırlar. Aslında başka çareleri de yok gibidir. Reddetmeleri halinde Alfredo’nun yeni bir iş araması gerekecektir. Karı koca film çekimi üzerine kısa bir kursa girdikten sonra ev yapımı 

porno filmlerinin üretimine başlarlar. Alfredo kendindeki yönetmenlik damarını keşfederken, Carmen de duruma ayak uydurur. Filmler İskandinav piyasasında büyük hit olurken, Carmen de yine oralarda aranan bir soft-porno yıldızı statüsüne yükselir. Filmin bu bölümde yakaladığı komedi tonu oldukça sevimli, özellikle de tüpçü (Erkan Goloğlu’na selam) fantezisi sahnesi Ramize Erer’in tüpçü fantezili çizgi bantlarını hatırlatması babından ayrıca keyifli. 

Alfredo ile Carmen bir yandan nafile çocuk yapma çabalarını sürdürüp bir yandan film çek meye devam ederken, Alfredo daha ciddi filmler yapmanın düşünü kurmaya başlar ve bir senaryo yazar. Ingmar Bergman’ın “Yedinci Mühür”ünden izler taşıyan bu filmini çekme olanağını da bulur. Ama piyasa koşullarını gözeten patronu filme müdahale edecektir. Bergmar’ın tiye alındığı bu sahnelerde de hoş yanlar bulunsa da filmin tonu komediden çok, drama kayar. Yine de her şey olabildiğince hafif geçiştirilir ve bir Bergman filmi ağırlığının yanına bile yaklaşılmaz. 

“Büyük Yönetmen” sonuçta nostaljik tatlar içeren, 70’leri başarıyla yeniden canlandıran, fazla bir şey beklemeden izlenirse keyif alınabilecek bir film. Javier Camara ve Candela Pena’nın oyunları da ayrıca övgüye değer. 

GÖZLERİMİ DE AL

TARİH:  16 Haziran 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Asiye nasıl kurtulur?

GÖZLERİMİ DE AL Orijinal adı: Te doy mis ojos Yönetmen: Iciar Bollain Oyuncular: Laia Marull (Pilar), Luis Tosar (Antonio), Candela Peña (Ana), Rosa Maria Sardà (Auro) Türü: Dram – Romantik Ülke: İspanya 

“Gözlerimi de Al” genç bir kadının küçük oğluyla birlikte evden kaçışıyla başlıyor. Pilar (Laia Marull) kendisine şiddet uygulayan kocası Antonio’yu (Luis Tosar) terk emeye karar vermiş ve çareyi kız kardeşi Ana’nın (Candela Pena) yanına sığınmakta bulmuştur. Ama Pilar’ın Antonio’ya verecekleri aslında daha bitmemiştir. İlişkilerinin başında Antonio’ya mecazen kulaklarını ve dudaklarını veren Pilar ancak gözlerini de yine mecazen verdikten sonra Antonio’nun değişmeyeceğini görecektir. Çünkü Antonio’yu erkekliğini şiddetle ifade etmeye sürükleyen toplumsal kodlar, Pilar’ı da mazohistçe teslim olmaya, bedenini güce teslim etmeye koşullamıştır. Pilar’a Antonio’nun en yakın oldukları sevişme anında da erkeğin kadının vücuduna tahakküm etmesi, o bedene sahip çıkması ve kadının da bunu istemesi söz konusudur. 

Başta sözünü ettiğim ayrılıktan sonra Antonio değişmeye çabalar. Bir yandan Pilar’ı hediyelerle geri dönmeye ikna etmek ister, diğer yandan da grup terapisine devam eder. Burada acıklı olan bir şey vardır: Tedavi gören erkekler köreltici işlerde kendi ifadeleriyle bütün gün it gibi” çalışırlar. İşleri kendilerini gerçekleştirmelerine olanak vermez ve kendilerini “güçlü hissetmelerini hiçbir düzeyde sağlamaz. Çalışma hayatını manasızlaştıran işbölümü içerisinde Anonio’ya da bir beyaz eşya dükkanında satış elemanı olmak düşmüştür. Patronunun emrinde kendini “erkek” gibi hissetme şansı sıfırdır. Trajikomik bir sahnede terapideki erkekler eve geliş anlarını tekrar canlandırırlar. Hesapta karılarıyla iletişim kurmaya çalışacaktırlar ama bütün gün yaşadıklarını değil konuşmak, düşünmek bile istemezler. Kendilerini, erkekten beklendiği üzere muktedir hissedebilecekleri tek coğrafya evleri ve karılarının bedenleridir. Kendilerine ve toplumsal konumlarına güvensizlikleri karılarına yönelttikleri şiddetle dışa vurulur. Antonio toplumun erkeğe yüklediği güçlü olma misyonuyla, tamamen iktidarsız bir konumda olduğu ekonomik yaşam arasında sıkışmış hasta bir bireydir. Öfkesini siyasal olarak ifade edebilecek ne bilinci ne de bir aracı vardır. Sadece kendisinden daha zayıfı ezmesini bilir. Sınıflı ve erkek egemen toplumda başka tür bir ilişki biçimini yaşamamıştır, tahayyül de edemez. Pilar’ın kendisini ifade edebileceği, zevk aldığı bir iş bulması kendisini iyice küçük hissetmesine yol açar. Pilar bulduğu işte çok şanslıdır aslında, çünkü herkese sanatla ilgili bir iş bulmak nasip olmaz. O da Antonio gibi bir tezgahtarlık işi bulsa filmin finalinde Pilar için daha az iyimser olacaktık. Pilar sonunda kendisinden beklenen pasif kadın konumundan çıkma şansını bulur ya da bu şansı kendisi yaratır. Antonio ise kendisinden beklenen aktif erkek rolüyle, pasif sosyal konumu arasında ezilmekten kurtulamaz ve son iktidar kalesini de kaybeder. Kısaca Asiye bir ölçüde kurtulur (Vasif Öngören’e saygılar) ama Asi nasıl kurtulacaktır, film bu konuda bir ipucu vermez. Filmin oyuncuları oldukça başarılı; mizansenler bazen klişe tadında ama yönetmen Iciar Bollain sonuçta iyi bir film yapmış. Yüzeysel bir iyi kötü ayrımıyla yetinmemiş, hem itici bir karakter olan Antonio’yu hem Pilar’ın kadın mazohizmini anlamak ve anlatmak için çaba harcamış. Kısacası takdire şayan bir film “Gözlerimi de Al”. Kaçırmayın. 

BAY VE BAYAN SMITH

TARİH:  16 Haziran 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Karı koca tetikçi olursa… 

Başrollerinde Brad Pitt ve Angelina Jolie’nin oynadığı ‘Bay ve Bayan Smith’, artık kabak tadı veren dövüş sahnelerine rağmen eğlenceli tarafları da olan bir film. 

BAY VE BAYAN SMITH Orijinal adı: Mr. And Mrs. Smith Yönetmen: Doug Liman Oyuncular: Brad Pitt, Angelina Jolie, Greg Ellis, Keith David, Vince Vaughn Türü: Aksiyon-Macera Romantik Ülke: ABD 

İşi adam öldürmek olan bir karı koca Jane (Angelina Jolie) ve John Smith (Brad Pitt). Bu nasıl iştir diye düşünmeyeceksiniz, öyle işte. Kolombiya’nın Bogota kentinde hangisinin yaptığı belli olmayan bir suikast sonrasında, nedense sadece yalnız gezen turistleri sorgulayan aptal üçüncü dünyalı polisleri bir çift olduklarına inandırarak kandırıyorlar. Böyle tanışıyorlar ve evleniyorlar. Ama bir sorun var: İkisi de gerçek kimliklerini birbirinden gizliyor. İş seyahati diye çıktıkları yolculuklarda özel şirketleri adına yargısız infazlarını sürdürüyorlar. Ama, bunları da dert etmemeliyiz çünkü öldürülen adamlar kötü (biri kim bilir belki de Saddam gibilerine silah satan bir mazohist, diğeri mafya üyesine benzeyen bir kumarbaz). Lüks evleri ve geri kalan her şeyleriyle birlikte 5-6 yıl mutlu yaşıyorlar ama evliliklerinin tadı yavaş yavaş kaçınca soluğu bir evlilik danışmanında alıyorlar. 

Bu arada ikisi de kendi şirketleri tarafından aynı kişiyi öldürmekle görevlendiriliyor. O kişiyi öldüremiyorlar ama bu arada birbirlerinin asıl kimliklerini öğreniyorlar. Çalıştıkları şirketler tetikçilerinin kimliğinin açığa çıkmasından hiç hoşlanmıyor tabii. Bunun üzerine bu kez çiftimiz birbirlerini öl dürmekle görevlendiriliyor. 

CIA’nin özelleştirilmiş haline benzeyen şirketlerde çalışan bu katil çiftin yaptıklarını sorgulamamızı beklemiyor elbette film. Eğer fazla düşünmezseniz filmin oldukça eğlendiren sahneleri var. Özellikle terapist sahneleri güldürüyor. Tango eşliğinde birbirlerini silahlarından arındırmaları da hoş bir metafor. Evliliğin tam bir savaş meydanı olarak resmedilmesi de öyle. Çiftin kurtuluşunun bütün o mal mülkün yok oluşuyla gelmesi de hoş. Ama bitmek bilmeyen kavga, dövüş sahneleri için söylenecek tek söz sıkıcı oldukları. John Woo’nun mucidi olduğu, Tarantino’nun meşhur ettiği, aynı anda silahı birbirinin yüzüne tutma sahnesi de artık fazlasıyla kabak tadı vermedi mi? 

Kebab Connection

TARİH:  6 Mayıs 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Yoğurtlu Shakespeare uyarlaması 

Bir tür ‘Romeo ve Jülyet’ versiyonu olan ‘Kebab Connection’ın bulaşıcı bir enerjisi var. Sempatik oyuncuları ve akıllıca yazılmış senaryosuyla  baştan sona keyifle izleniyor.

Kebab Connection son derece bildik öğelerden kurulu bir film ama buna rağmen 

hiç sıkıcı değil. Aksine kendini, sempatik oyuncuları ve gayet akıllıca yazılmış senaryosuyla baştan sona keyifle izlettirmeyi başarıyor. Hemen hemen her yıl “Romeo ve Jülyet”in bir versiyonunu seyrediyoruzdur herhalde. Daha birkaç ay önce Ankara Film Festivali’nde gösterilen “Yallah Yallah”, bu kendi içindeki türün başarılı bir başka örneğiydi. Farklı kültürlerden, farklı ülkelerden iki genç birbirine aşık olmuşsa, yaşayacakları, demek ki aradan yüzyıllar geçmiş de olsa Shakespeare döneminde yaşanılanlardan pek farklı olmuyor. “Kebab Connection” adıyla “French Connection”a gönderme yaparken açıkça Shakespeare connection’ını (bağlantısını) da ifşa etmekten çekinmiyor. Çünkü filmin kahramanlarından ikisi oyunculuk sınavlarına hazırlanırken “Romeo ve Jülyet”ten bölümler ezberliyorlar. Filmin, saygısını sunduğu başka bir sürü şey daha var. Bruce Lee’ninkiler başta olmak üzere Çin dövüş sanatı filmleri, spagetti western’ler ve hatta bir sahnede meşhur “Potemkin Zırhlısı” bunlar arasında yer alıyor. Ama özünde “Kebab Connection” bir romantik komedi, yani aşıklar ayrılacaklar, birleşecekler, yanlış anlamalar yaşayacaklar falan derken muratlarına erecekler nihayetinde, biz de çıkacağız kerevetine. 

Hamburglu ikinci kuşak bir Türk olan İbo (Denis Moschitto) ilk Alman kung-fu filmini çeken yönetmen olma hayallerini kurarken, sevgilisi Titzi (Nora Tschimer) oyunculuk sınavlarına hazırlanmaktadır. İbo sinema kariyerine amcasının kebap dükkanı için çektiği reklam filmiyle başlar. Film o kadar başarılı olur ki seyredenler akın akın “King of Kebab” adlı dükkana hücum eder. Bu arada kebabçının karşısındaki Yunan restoranı sinek avlamaktadır. İbo bir anda mahallenin kahramanı olur; önceleri yeğeninin yeteneklerini kavrayamayan amca yeni reklam filmi için kesenin ağzını açarken Yunanlı rakibi (Adnan Maral) de İbo’nun kendisi için de bir reklam filmi çekmesini hayal etmeye başlar. 

Fakat İbo’nun yıldız olma hayallerinin önüne beklemediği bir engel çıkacaktır: Titzi hamile kalmıştır. Çocuğu doğurmak ve İbo’nun da sorumluluğu paylaşmasını istemektedir. Ama İbo’nun baba olmayı kabul etmekte karşılaştığı tek güçlük kendi egosu değildir; bir de babası Mehmet’in (Güven Kıraç) Alman bir gelini ve kendisine “baba” yerine “papi” diyecek bir torunu hazmedebilme sorunu vardır. Yabancı düşmanlığı Almanların tekelinde değildir ne de olsa, Türkler de bu konuda kendi çaplarında önemli başarılara imza atmış bir millettir. 

Titzi, babalığa hazır olmayan İbo’yu terk eder ve bundan sonrası kendi içinde iniş çıkışlar yaşamakla birlikte İbo’nun Titzi’yi yeniden kazanma mücadelesi şeklinde gelişir. 

Almanların Türkleri, Türklerin Yunanlıları (ve tabii ki bazı Türklerin Türkleri, Almanların da Almanları) oynadığı “Kebab Connection”da rolüne oturmayan oyuncu yok. Filmin bulaşıcı bir enerjisi ve yaşama keyfi (sinemadan çıktıktan sonra çok sürmese de) var. “Kebab Connection”ın kendi türünün çok iyi bir örneği olduğunu söylemekte sakınca görmüyorum. 

Çevirmen

TARİH:  22 Nisan 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

BM’de suikast planları… 

ÇEVİRMEN (THE INTERPRETER) 

Yönetmen: Sydney Pollack Oyuncular: Nicole Kidman, Sean Penn, Tsai Chin, Adrian Martinez Türü: Aksiyon . Dram Ülke: Ingiltere 

J. G. Ballard’ın kült romanından beyazperdeye uyarlanan ve Cannes Film Festivali’nde ödül alan, yönetmenliğini David Crownberg ile Roger Michell yaptığı “Çarpışma” (Cash) adlı filmde oyunculuğuyla da tanıdığımız yönetmen/oyuncu Sydney Pollack’ın yeni filmi “Çevirmen” (The Interpreter). Pollack, daha önce aralarında “Şirket” (The Firm), Benim Afrikam (Out of Africa), Sabrina’nın da bulunduğu birçok çalışmaya imza atmıştı. 

Filmin konusu şöyle: Birleşmiş Milletler’de çevirmen olarak görev yapan Silvia Broome (Nicole Kidman), Genel Kurul’da konuşma yapacak olan Afrikalı bir devlet başkanına yönelik suikast planlarından haberdar olur. Suikastçıların hedefleri arasında artık kendisi de vardır. Yine de Silvia çaresizlik içinde bu komploya engel olmaya çalışır. Hayatta kalabilmesi birilerinin ona inanmasına bağlıdır. Sean Penn ise filmde Silvia Broone’u (Nicole Kidman) korumakla görevli olan Tobin Keller adlı federal ajanı canlandırıyor. Silvia ile Tobin, doğaları gereği hayata farklı açılardan bakmaktadır. Silvia sözcüklerin gücüne ve kutsallığına inanan bir Birleşmiş Milletler çevirmenidir. Tobin ise insanların ne söylediğine aldırmadan onların davranışlarını okumayı ilke edinmiş bir gizli servis ajanıdır. Beklendiği gibi her şeye rağmen bu iki farklı kişilik arasında büyük bir çekim meydana gelecektir. Filmin en önemli özelliklerinden birisi, Birleşmiş Milletler’in New York’taki tarihi binasının iç mekânlarında çekimine izin verilen ilk film olması… Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan, filmin yönetmeni Sydney Pollack ile tanıştıktan sonra Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi yetkilileriyle görüşerek prodüksiyon ekiplerine çekim izni verilmesini sağlamıştı. 

Müziğimiz

TARİH:  22 Nisan 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

İmkânsızın mümkünlüğü üzerine 

Bir Godard filmi ticari gösterime giriyorsa, artık her şey mümkün demektir. Bu şansı değerlendirip ‘Müziğimiz’i izleyin, ama anlamayı pek beklemeyin… 

MÜZİĞİMİZ (NOTRE MUSIQUE)

Yönetmen: Jean-Luc Godard, Oyuncular: Sarah Adler, Nade Dieu, Rony Kramer, Simon Eine, Türü: Dram, Ülke: Fransa, İsviçre

Jean Luc Godard’ın ‘Müziğimiz’de ölüm üzerine söylenen bir söz yukarıdaki başlık. Bir Jean-Luc Godard filminin ticari gösterime girmesi de böyle bir şey, yani imkansız gibi görünenin mümkün oluşu. Yoksa öldük de haberimiz mi yok. Hayır raksine bu istanbul’un canlılığının bir kanıtı. Dünya üzerinde çok az kente nasip olacak bir şey bu kentte gerçekleşivor. Ama kaç kişi ‘Müziğimiz’i seyredecek o ayrı konu. 

Şimdi uzun bir alıntı: 

Müziğimiz elbette Godard’ın kariyeri boyunca kullandığı sakız olmuş cümleleri kurmayı sürdürüyor. Öncellikle sahte voleybol oyununa dikkatinizi çekerim- “Nouvelle Vague’ (Yeni Dalga) aynı şevi futbolla yapmıştı, “Blowup’ (Cinaveti Gördüm) tenisle (bir saniye, bu sonuncusu Godard’ın mıydı?). Rus tiyatro katliamının görüntüleri eski filmlerden savaş görüntüleriyle peş peşe gösteriliyor. -aslında büyük bir ilk bölüm “Histoire(s)”ın bir  episodunun tekrarı gibi. Ayrıca filmde ihtiyaç duyanların hizmetine sunulmuş zorunlu berrak bölümler var. Godard öğrencilere bir sahnede sinema üzerine ders veriyor; bir yerinde Howard Hawks’ın erkekle kadın arasındaki farkı göremediğini “açıklıyor”. Başka bir yerde Filistin’i belgesele, İsrail’i kurguya benzetiyor. Bunlar Godard’ın son dönem filmlerine bıkmadan koyduğu standart, ucuz, kolay hazmedilen haplardan örnekler. Godard’ın bunları anaakım (mainstream) film eleştirmenlerini tatmin etmek, onlara film üzerine düşünmeden yazabilecekleri bir şeyler vermek için koyduğundan her geçen gün daha çok şüphe ediyorum. 

Ama yine de Godard Usta’nın bizi aydınlatmasını, buna zaman ayırmak ve çaba harcamak istemesek de istiyoruz. Godard’ın sineması iştir ama “Passion”da olduğu gibi birinin işine duyulan sevgi insanı harekete geçirir. İnsanın kendini filmlere adaması (teslim etmesi), onları ön yargısızca deneyimlemesi ve ancak ondan sonra onları incelemeye başlaması gerekir. Birazcık sabır, zaman ve çabayla bu başarılabilir. Son dönem Godard filmlerini seyrederken aydınlanma anları yaşadım ama elbette bu aşamaya gelene kadar kafa karışıklığı, boşunalık ve hatta sıkıntı yaşadım. Godard’ın sineması seyirciden çok şey bekler, sorduğu soruların biri de “Görüyor musun?”dur. Bu Godard’ın bütün filmlerinin temelinde yatan basit sorudur. 

İstedigi sey görmemizdir. Çoğunlukla şu yorum yapılır: “Evet çok güzeldi ama hiçbir şey anlamadım.” Son dönem Godard’larını anlamanın anahtarı, anlamanın anahtar olmadığını özgürce ve keyifle kabullenmekten geçer. Sinema deneyimlemenin Godardcı modeli biraz alışma gerektirir. Yine de sinemayı anlamanın tek yolu sinema seyretmekten geçer, Godard’ın sineması da farklı değildir. Bu da zaman ister. Godard’ın filmlerinin seyirciye ulaşmasıyla anlamlı bir eleştirisinin yapılması arasındaki süre giderek azalsa da hâlâ on yıl kadardır (“Histoire(s)” istisnadır). İlk gösterildiği sıralarda çok yanlış anlaşılan “Nouvelle Vague” daha yeni yeni ciddi bir incelemeye tabi tutulmaktadır örneğin.

Bu yazdığım dağınık düşünceler “Müziğimiz”i sadece bir kez izledikten sonra yazıldı ki bunun filmi bir metin olarak ele almak için yetersiz olduğu aşikârdır. Yine de her filmin bir ilk seyredilişi vardır ve izlenimler diğer seyirlerle değişecek diye bir şey söylenemez. Godard’ın işi en “denemeci” halinde bile önceden belirlenmiş bir hedefe giden yol ya da araç olarak görülmemelidir. Genel kanı, içi ne o kadar girilemez oldukları için katmanları arasında somut bir içgörünün yattığı, ilk etkisinin ötesinde derin bir mana gizlediği şeklindedir. 

Ama Godard’ın işleri varoluşunun teorik temelini kendi içinde barındırır ve bu anlamda kendine kapalıdır. Bütün bunları Godard’ın filmlerinin deneyimlenmesi gerektiğini söylemek için yazıyorum, bu Godard’a yönelik eleştirel bir incelemenin temelinde olması gereken temel öneme sahip fikirdir. Yanlış anlamayın-Godard’ın filmlerinin derin yapısal okumaları hayati öneme sahiptir. Demek istediğim sadece bunların seyir deneyimi üzerine kurulması gerektiğidir.” 

Bu alıntıyı “senses of cinema” sitesinde yayınlanan Glen Norton’un “Bu ana özlem: Godard rönesansı sürüyor” yazısından yaptım. Nasıl zor bir filmle karşı karşıya olduğunuzu ama bu deneyimden kendinizi yoksun bırakmamanız gerektiğini anlatabilmek için. Ne zaman bir Godard filmi seyretsem kendimi kaybolmuş, yetersiz hissederim. Bu da Godard’a karşı bir öfke doğurur içimde. Ama ikinci kez izleme şansım olmuşsa (“Adı: Carmen” ya da “Müziğimiz”de olduğu gibi) birazcık daha yakınlaşırım o filme. O halde belki umudumu yitirmemem gerekir. Yazarın dediği gibi, izleyin ama anlamayı çok beklemeyin. Filmde Tayyip Erdoğan’ın bile alıntılanmış olması (Minareleri süngüye benzetmesinden söz ediliyor) bile yeterince ilginç değil mi? Ve eğer bulursanız Roll dergisinin Mart sayısındaki (No:95) Godard söyleşisini okuyun. Filmin adının nereden geldiği gibi ilginç bilgiler içeriyor. 

İki Genç Kız

TARİH:  29 Nisan 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Çıkmazları ve isyanıyla gençlik 

Yönetmen Kutluğ Ataman Perihan Mağden’in romanından uyarladığı ‘İki Genç Kız filminde, gençliği daha önce hiç rastlamadığımız kadar çarpıcı bir şekilde ele alıyor. 

“İki Genç Kız” basın bültenindeki gerçek anlamda Türkiye’nin ilk gençlik filmi’ iddiasını birçok açıdan hak ediyor. Lise bittiğinde hayatın en belirsiz dönemlerinden biri başlar. Üniversiteye girilebilecek midir, girilirse kazanılan bölüm anlamlı bir gelecek vaat etmekte midir? Filmin iki baş kahramanı Behiye (Feride Cetin) ile Handan (Vildan ever) bu durumdadır. Behiye, Boğaziçi’nin en gözde bölümlerinden biri sayılmayan ‘mütercim 

tercümanlık bölümünü kazanmıştır; Handan ise ilk sınavdaki başarısızlığının ardından kurslara devam ederek şansını bir kez daha denemek istemektedir. İki kız da sınıfsal açıdan aslında iddia edildiği gibi çok farklı konumda değildirler. İkisi de yoksul ailelerin çocuklarıdır. Ama kültürel çevreleri, yaşam tarzları farklıdır. Behiye’nin annesi ve babası çalışır (romanda baba tezgâhtar, anne terzi), büyük hayalleri olan abisi ise borsada getir götür işleriyle uğraşan bir office boy’dur. Handan’ın babası ise ailesini terk edip Avustralya’ya göç etmiştir, annesi Leman (Hülya Avşar) ise fahişeliğin daha hafif şekli olan metreslikle hayatını kazanmaktadır. Behiye dinlediği müzik türü, kırmızıya boyalı saçları, siyah ağırlıklı giysileriyle asi rocker kızlaran biri gibidir ama o çevrelerle de ilişki içinde değildir. Handan ise pop kızlarındandır, hafif müzik dinler, pembe giyinir, vaktini Akmerkez’de geçirir. Behiye öfke doludur, iktidarın her türüne isyan içindedir. Özellikle erkeklerden nefret eder. Filmde zaten sempati duyulabilecek hiçbir erkek karakter yoktur. Babalar fiilen namevcutur. Behiye’nin abisi kazmanın tekidir: taksi şöförü pervasızca Handan’ı dikizler; kurs müdürü biraz meme gösterilmesi karşısında Handan’a parasını iade eder; Leman’ın finansörlerinden zaten ne beklenebilir ki, ilişkinin çerçevesi bellidir; havuz bekçisi kendisinden beklendiği gibi kızları kovalar; Handan’ı “götüren” Erim bir de kız arkadaşına peşkeş çeker… açıkçası kadınları bundan çok daha yumuşak bir tarzda olumsuz gösteren bir esere “kadın düşmanı” diyeceğimize göre bu film için “erkek düşmanı” sıfatını kullanabiliriz. Erkekler bir bütün olarak toplumun olumsuzluklarını, iktidarı aktif ya da pasif biçimde temsil eder. Aslında Behiye’nin de şöyle bir çelişkisi vardır; dinlediği müzikler erkek isyanının müzikleridir, bir anlamda erkek dünyasına Handan’dan daha ya kındır. Klasik erkek beğenisine hitap eden Handan’a bir tür aşkla bağlanır. Ne bir erkekle birlikte olma hayali vardır, ne de fiili bir ilişkisi (bakiredir). Cinselliği açıkça belirsizdir, yok gibidir. Behiye, Handan’la tanışır tanışmaz onu dünyasının merkezi haline getirir ve Handan’ın evine yerleşir. Ama Behiye’nin, Handan’a duyduğu yakınlık bir cinsel yakınlık olarak sunulmaz. Havuz sahnesi böyle bir yoruma açık olsa da başka bir emareye rastlanmaz. 

Bunu o zaman bir kız arkadaşlığı olarak değerlendirmemiz gerekir. Perihan Mağden Zaten bir köşe yazısında romanında cinsellik olmadığını söylemişti. Behiye birçok açıdan o yaşlardaki halime çok benziyor. Handan’a üniversite hazırlık kursundan parasını aldırması bile başka birçok özelliğinin yanı sıra, hayatımda karşılığı olan bir şey: ben yalan söyleyerek hazırlık kursumdan parayı geri almıştım. Ama yine de benim için anlaşılır bir karakter değil. Bir defa bu belirsiz cinsellik meselesi var. Neden kendisi gibi gençlerle arkadaş olmadığı, en revaçtaki bölümü kazanmış olmasa da Boğaziçi’ne devam etmediği var. Ve sonuçta reddettiği her şeyi temsil eden Handan’a duyduğu hayranlık var. O kadar ki Leman’ın kendisini istemediği apaçık ortadayken ve o kadar da gururlu bir kızken Handan’ın evine yerleşir ve ayrılamaz. Ta ki parasını çaldığı abisi ve pasif annesi filmin en etkileyici sahnesinde onu alıp evlerine zorla götürene kadar. Bu sahnede Behiye’nin annesinin davranışları o kadar tiksindiricidir ki, aslında filmdeki bütün erkeklerin davranışlarının bile ötesine geçer. 

Soru işaretlerimiz ne kadar çok olursa olsun, Behiye karakterinin o yaşın isyanını, çıkışsızlık duygusunu, dostluk ya da aşkta kurtuluş arayışını daha önce sinemamızda görmediğimiz bir tarzda cismanileştirdiğini söyleyebiliriz. Behiye’yi tam anlamıyla anlayamamanın ardında, kitapta ima edilen, filmde ise olmayan “seri katilliğe “ve psikopatik bir eğilim taşıması olabilir. Ama o zaman da Handan bir psikopat olarak çok yerine oturmuyor. Handan karakteri Behiye’ye göre daha berrak, bütün saflığına rağmen aslında daha az hayalperest ve daha ayakları yere basıyor. Sığlığı Behiye kadar acı çekmesine izin vermiyor zaten. 

Kutluğ Ataman dogma üslubunu bu filmde kendine örnek almış. El kamerası, doğal ışık vb. Aslında ne bekliyordum bilmiyorum ama Ataman’dan daha özgün bir tarz bekliyordum galiba. Bu, dogma üslubunun filme yakışmadığı anlamına gelmiyor. 

Oyunculukların düzeyi de genelde iyi. Hülya Avşar’ın yaşı yalnız 35’i göstermiyor, taş çatlasa 34! Filmin en büyük sorunu ise ses; özellikle Behiye’nin ne dediğini birçok sahnede anlamadık. Keş ke bir festivalde seyretseydim de alt yazı olsaydı. Bir de Ataman CD çalmanın o kadar kolay bir şey olmadığını kitaptan öğrenmiş olmalıydı. O arkadaki zımbırtılar kapıdan çıkarken alarmı öttürür, öyle Behiye’nin yaptığı gibi CD’yi montun arasına sıkıştırıp çıkamazsınız. Sınıfsaldan çok cinsiyetçi tavrına, Behiye karakterinin muğlaklıklarına rağmen, “İki Genç Kız” sonuçta önemli bir film. Gençlik gerçekten hiç böyle ele alınmamıştı. 

Lanet

TARİH:  6 Mayıs 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Modern bir ‘Canavar Masalı’ 

LANET (CURSED) Yönetmen: Wes Craven Oyuncular: Christina Ricci, Jesse Eisenberg, Joshua Jackson, Judy Greer Türü: Korku-Gerilim, Ülke: ABD 

MEHTAPLI bir Los Angeles gecesinde karanlıklardan fırlayan bir şey Ellie (Christina Ricci) ve Jimmy (Jesse Eisenberg) kardeşlerin ara basının yoldan çıkarak bir şarampole yuvarlanmasına sebep olur. İkisi de kurtulmuş fakat geçirdikleri kaza sebebiyle hayatları sonsuza dek değişmiştir. Ellie ve sıska Jimmy kendilerini bir anda yükselen bir fiziksel güç, güçlenmiş hassasiyet ve inkâr edilemez bir çekicilikle donatılmış bulurlar. Yeni dürtüleri onları etkisi altına alır. Ellie ve Jimmy bu yeni sahip oldukları güçleri artık kontrol edemezler. Bu laneti; yoluna çıkan her şeyi tama men yok etmeden önce sona erdirmeleri ve sırrı çözmeleri gerekmektedir. Klasik canavar masalla rina bir dönüş niteliğindeki ‘Lanet’ eski zaman şeytanlarını modern dünyaya geri döndürüyor. 

YOLDA

TARİH:  8 Nisan 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

FİLMİN KÜNYESİ 

Yolda Yönetmen: Erden Kıral Oyuncular: Halil Ergün, Yeşim Büber, Serdar Orçin Türü: Dram Olke: Türkiye – Bulgaristan 

Erden Kıral yıllar önce Yılmaz Güney “Yol” (önceleri “Bayram”) filmini yönetmekle görevlendirilmiş. O sırada hapishanede olduğu için Güney’in filmi kendi çekme imkânı yok. Çekimler başladıktan bir süre sonra gidişattan memnun kalmayan Güney, Kıral’ın işine son verir. Bu sırada Güney’in başka bir hapishaneye sevki çıkar. Güney üç polisle yeni hapishanesine giderken, eşi ve Kıral onu başka bir arabayla izlerler. Yalnız filmde Yılmaz Güney yine Yılmaz Güney’ken (Halil Ergün), diğer karakterler kurgusal isimler almışlar. Fatos Güney, Hale (Yeşim Büber) olmuş; Erden Kıral ise Sedat (Serdar Orçin). Filmin il ginç yanı polisler ile Yılmaz Güney’in ilişkisi. O dönemin bugünle kıyaslandığında çok daha insancıl olduğunu gösteren bir ilişki bu. Bunun dışında “Yolda”nın iki yönetmen arasındaki sorunu iyi anlatabildiği ne yazık ki söylenemez. Ya da anlatmayı hedeflediği “mahkûm olma durumu” gibi temaları. Ne yazık ki dağınık, belli bir odağı olmayan ve kimi sahneleri fazlasıyla uzun bir film olmuş “Yolda”. 

Evet Efendim

TARİH:  8 Nisan 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Yes Men’le Restfest’te (Dijital Film Festivali) tanışmıştık. Bu 3 kişilik fırlama anarşist grubun amacı dünyanın en büyük suç örgütleri olarak gördükleri IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü vb.’nin kimliklerini çalıp onların ipliğini pazara çıkarmaktı. Dünya Ticaret Örgütü’nün eski adının kısaltması olan GATT’ı (General Agreement on Tariffs and Trade; yani Genel Ticaret ve Gümrükler Anlaşması) kendi web sitelerine ad olarak koymuşlardı: www.gatt.org diye. Ağlarına ilk düşenler Avusturya’dandı ve Restfest’teki kısa film bu öyküyü anlatıyordu. 

“Yes Men”in sitesini dünya ticaret örgütününki sanan saf bir organizatör onları Salzburg’da uluslararası ticaret hukuku üzerine bir konferansa davet ediyor ve sonra inanılmaz şeyler yaşanıyordu. Çünkü “Yes Men”, Dünya Ticaret Örgütü’nü temsilen Hitler’in serbest ticaret konusundaki fikirlerinin doğruluğunu savunuyor, İtalyan ve İspanyolları siesta yaptıkları için aşağılıyor ve en komiği yeni bir seçim sistemi öneriyordu. Bu seçim sisteminde partiler boşuna seçim kampanyalarına para harcamayacak, doğrudan seçmenin oyunu satın alacaktı. Böylece para, halkla ilişkiler ya da reklam şirketlerinin cebine gireceğine seçmenin cebine girecek ve daha etkin bir sistem oluşacaktı. Ciddi tepkiyle karşılaşması doğal olan bu fikirler, sessizlikle karşılanıyor, kerli ferli akademisyenler, iş adamları, bürokratlar hiçbir itirazda bulunmuyorlardı. Derileri o kadar kalınlaşmış, duyarlılıkları o kadar körelmiş, ahlaki kaygıları o kadar yok olmuştu ki tek kelimeyle salaklaşmışlardı. 

“Yes Men” eylemlerini sürdürdü ve bunları filme çekmeye de devam etti. Aynı inanılmazlıktaki yeni eylemlerini şimdi festivaldeki uzun metrajlı filmlerinde izleme şansımız var. Yine dünya ticaretini yönetenlerin yüzüne ne kadar acımasızlaştıklarını gösteren aynalar tutuyorlar ama gören kim? Filmin finalindeki eylemleri bir üniversitede geçiyor. Bu kez insan dışkısının yeniden çevrime sokularak tekrar gıda olarak kullanılabileceğini, böylece de Afrika’daki açlık sorununa çözüm bulunabileceğini öne sürüyorlar. Festival’deki bir başka film “Darwin’in Kâbusu”yla birlikte izlenmeli “Evet Efendim”. Dünya ticaretinin nasıl işlediğinin teorisi ve pratiğine yönelik bu iki nefis film birbirini tamamlıyor. 12 Nisan saat 19.00’da ve 15 Nisan saat 12.30’da Emek Sineması’nda. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com