GÜNAH ŞEHRİ

TARİH:  15 Temmuz 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Dinamik ve atmosferik bir şehir 

Günah Şehri en stil sahibi filmlerden biri olarak sinema tarihinde yerini mutlaka alacak. Ama uyarmadı demeyin

Orijinal adı: Sin City Yönetmen: Robert Rodriguez, Frank Miller. Ouentin Tarantino Oyuncular: Bruce Willis, Mickey Rourke, Josh Hartnett, Marley Shelton Türü: Aksiyon-Suç-Gerilim Ülke: ABD 

Günah Şehri çizgi roman uyarlamaları içinde ayrı bir yere sahip. Filmi çizgi romanın yaratıcısı Frank Miller’la birlikte yöneten Robert Rodriguez’in de dediği gibi bu filme uyarlama demekten çok çeviri demek daha doğru. Yani çizgi roman neyse o kalıyor, başka bir dille, sinema diliyle anlatılıyor. Mesela “Batman Başlıyor”un ayakları yere basan bir hikâye anlatma çabası bu filmde hiç yok. Tek yapmanız gereken “ucuz roman” tadına ve ““kara film” estetiğine kendinizi bırakmak. Bunu yapabilirseniz “Günah Şehri” büyük keyif veriyor. Çizgi roman uyarlamalarını genellikle beğenmem ama dediğim gibi bu film bir uyarlama değil zaten. 

Peki bunun avantajı ne? Şöyle bir rahatlatıcı etkisi var bir defa: Gördüğünüz vahşete hiç kafanızı takmıyorsunuz, hatta gülüyorsunuz. Şiddetle acı arasındaki ilişkinin bu denli kopuk olması elbette tehlikeli bir şey ama seyrettiklerinizin gerçekle bir alakası olduğunu hiç düsünmüyorsunuz ki. Kadınlar neden hep yarı çıplak ve hemen hemen hepsi fahişe diye kadın düşmanı bir alt metin aramıyorsunuz (ya da ben öyle yapmayı tercih ettim). Yani bu bir çizgi roman, her şey hayal ürünü, her şey iki boyutlu, derin anlamlar aramanın manası yok. Çok güzel çekilmiş ve çok iyi oynanmış bir film; siyaseten çok doğru değil diyorsanız, haklı olabilirsiniz, belki öyle. Ama yine de çok güzel. 

Ayrıca kötüler, dini ve siyasi liderler ve onların çevresi. Bu güçlü ve yoz adamların vahşice katli sadece güldürüyor; hem onların niteliklerinden hem de niteliksizliklerinden (iki boyutluluklarından) dolayı. Kahramanların ölmesi ise aksine hiç üzmüyor çünkü zaten onlarla özdeşleşmemiştik ki. 

Rodriguez “Sky Captain”da kullanılan tekniği kullanmış high-definition video kameralarla çektiği “Günah Şehri”nde. Yani oyuncular yeşil bir odada, çoğu kez birbirleriyle karşılaşmadan filme alınmışlar. Sonra arka plan bilgisayar aracılığıyla yaratılmış. Ama “Sky Captain” ne kadar donuk ve ruhsuzsa, “Günah Şehri” bir o kadar dinamik ve atmosferik. 

Görüntüler temelde siyah beyaz ama filmin atmosferi gerektiriyorsa renk de kullanılmış. Kan mesela kırmızı, siyah, beyaz ya da sarı olabiliyor. Film, Miller’in üç hikâyesi üzerine inşa edilmiş Filmin bir bölümünü de çeken Tarantino’nu “Ucuz Roman’ını da hatırlayabileceğiniz gibi üç öyküden oluşuyor. Hikâyeleri anlatmak ise çok anlamlı gelmiyor çünkü konunun fazlaca bir önemi yok. Mühim olan burada stil ve “Günah Şehri” de stil sahibi filmlerden biri olarak sinema tarihinde yerini alacak. Ama uyarmadı demeyin: “Günah Şehri” belki de en sadistçe sahnelerin olduğu filmlerden biri de aynı zamanda. Ve bir de atmosfer dışında pek bir şey aramamak gerekiyor keyif alabilmek için. 

Ama filmde elbette mücadele halinde iyiler ve kötüler var. Doğru olanı yapmak bazen iyiler için de zor, kendi zayıflıklarına teslim olmamaları gerekiyor. 

ÇIPLAK TATİL

TARİH:  15 Temmuz 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Teşhir ve tedavi 

Orijinal adı: Textiles, Les Yönetmen: Franck Landron Oyuncular: Barbara Schulz, Alexandre Brasseur, Magali Muxart, Jackie Berroyer Türü: Komedi Ülke: Fransa 

Çıplak Tatil’in büyük bölümü bir çıplaklar kampında geçiyor. Fakat Türkçe’de yerleşmiş olan “çıplaklar kampı” terimi aslında söz konusu mekanları tanımlamakta son derece yetersiz kalıyor. Çünkü kamp deyince biz çadır ya da bungalovlarda kalınan ufak bir mekân düşünüyoruz. Oysa Fransa’daki “çıplaklar kampları”, Louis de Funes’in çıplak güneşlenenleri kovalayan bir jandarmayı canlandırdığı “Le Gendarme de St. Tropez” adlı 1964 tarihli filminden bu yana çok değişmiş, gelişmiş durumda. Bir defa buraları kamp yeri değil. Bir sürü evden, binadan, alışveriş ve eğlence yerlerinden oluşan devasa ve tamamen yasal mekanlar. Yaşlı, genç, evli, bekâr ya da çocuklu büyük bir kitle burada tatillerini geçiriyor. Orada bulunanlardan beklenen tek şey çıplak olmaları; giyinik olmak yasak değil ama hoş karşılanmıyor. Ama her kesin çıplak olduğu bir yerde giyinik olmanın merak duygusunu kışkırttığı da başka bir gerçek. 

Filmin kahramanları, nasıl bir yer olduğunu bilmeden “çıplaklar kampı”ndan bir ev alıyorlar. Bu pek de inandırıcı olmayan işi yapan Olivier (Alexandre Brasseur) ve Sophie (Barbara Schulz) bir fırında çalışıyorlar; iki de küçük çocukları var. Olivier firıncı, karısı ise tezgahtar. Yani dar gelirli ve kendi halinde bir aile söz konusu. Çiftin cinsel yaşamı yok gibi bir şey çünkü Olivier karısının kendini beğendirme çabalarını fark etmiyor bile. Yazlık evlerine Sophie ve çocuklar, önce Olivier’siz gidiyorlar ve çıplaklarla karşılaşınca büyük bir şok yaşıyor ar. Mesele çıplaklıkla da bitmiyor, çünkü kendilerine “doğacı” (natürist) diyen çıplakların yaşadığı, insanın doğayla barışık olduğu eski çağlara uygun bir cinsellikten çok, yabancılaşmış, iletişimsiz modern bireyin doğasına uygun bir cinsellik. Kısacası “çıplaklar kampı”ndakilerin cinsel mönüsünde teşhircilik ve röntgencilik ana seçenek. Bu iki grup birbiriyle uyumlu sembiyotik bir yaşam sürüyor. Teşhirci çiftler alenen sevişiyor, röntgenciler de alenen izliyor. Teşhirci, röntgenciye verdiği zevkten, onun üzerindeki iktidarından zevk alıyor; röntgenci görmemesi gereken bir mahremiyete tanıklık etmekten. Kendi yaşadığından değil, başkasının, iletişim içinde olunmayan yabancıların yaşadığından zevk almak burada söz konusu olan. Ne yazık ki bu karmaşık ilişkinin doğasını ve patolojisini irdelemiyor film. 

Sophie’nin kocası tarafından doyurulmayan cinselliğinin tedavisi olarak teşhirciliği önermekle yetiniyor. Bu öneri evliliğe alternatif olarak değil, evliliği destekleyici, ona heyecan katıcı bir öneri olarak var. Film, aslında bunun da çözüm olmadığına kıdemli teşhirci bir çiftin bunalımını azıcık göstererek değiniyorsa da, derine inmekten kaçınıyor. “Çıplak Tatil” pek bilmediğimiz bir ortamın insanlarına yüzeysel bir bakışı yeterli bularak elindeki fırsatı harcıyor. 

ÖDEŞME

TARİH:  15 Temmuz 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Orijinal adı: Gomez & Tavares / Payoff Yönetmen: Gilles Paquet Brenner Oyuncular: Stomy Bugsy. Titoff, Elodie Navarre, Jean Yanne Türü: Aksiyon-Macera Komedi Ülke: Fransa 

Hollywood aksiyonunun Fransız modeli 
Ödeşme’yi, ‘Bitirim İkili’ (‘Bad Boys’ 1995) gibi, iki kafadarın maceralarını konu alan Hollywood aksiyon filmlerinin Fransız versiyonu olarak değerlendirmek mümkün. Marsilya polis teşkilatından Maxime Tavarès (Titoff) kirli ilişkileri olan, yolsuzluklara bulaşmış genç ve yakışıklı bir polistir; ama çevirdiği karanlık işler çevresindekilerin çok da umurunda değildir. Ancak günün birinde, onun tam tersi özelliklere sahip, kurallara uyan, işine bağlı polis memuru Gomez (Stomy Bugsy), Paris’ten onun ortağı olmak üzere atanınca, işler değişir. 

Başlangıçta birbirlerinden nefret etseler de, Birbirlerini hiç sevmeseler de Gomez ve Tavarès. – uyuşturucu mafyasının bir muhasebeciyi öldürmesi üzerine olayı araştırmak ve muhasebecinin kızını korumak için birlikte çalışmayı öğrenmek zorunda kalacaklardır. 

Enine boyuna kadın-erkek ilişkisi

TARİH:  15 Temmuz  2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

EYVAH, YAS 35 Orijinal adı: Tout Pour Plaire Yönetmen: Cécile Telerman Oyuncular: Mathilde Seigner, Anne Parillaud, Judith Godrèche, Mathias Mlekuz Türü: Romantik komedi Ülke: Belçika 

Eyvah, Yaş 35!’ günümüz büyük şehirlerindeki kadın-erkek ilişkileri üzerine bir komedi. Marie hayatında tek bir tablo satmamış bir ressamla evli, başarılı bir doktordur. 8 yıllık evlidir. Evi tek başına çekip çevirmektedir. Kocasının artık tembelliğe varan davranışlarından bıkmıştır. Florence, iyi gitmeyen bir evlilik ile bir reklam ajansında pasif bir görev arasında sıkışıp kalmıştır. Kocası Julien başarılı bir yöneticidir. Eve ve eşine ayıracağı çok zamanı yoktur. Florence’ın işyerinde de keyfi yerinde değildir. Hep ikinci planda kalmaktadır. 

Juliette, üçlünün hâlâ bekar olan tek üyesidir. Bir yandan hizmet verdiği müşterilerinden parasını toplamaya çalışan bir yandan da beyaz atlı prensi bulmaya çabalayan genç bir avukattır. Dilini sakınmaz. Marie, Juliette ve Florence çocukluktan beri arkadaş olan üç çalışan, modern kadındır. “Eyvah, Yaş 35!’ günümüz megapollerinde yaşamanın güçlüğüne eğilen bir komedi. Özelinde, üç ana karakterin sorunlarını incelerken, genelde de hepimize tanıdık gelecek olaylarla kadın-erkek ilişkisini eni ne boyuna inceliyor. 

DÜNYALAR SAVAŞI

TARİH:  1 Temmuz 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Dünyalar birbirine girdiğinde… 

Spielberg’in ‘Dünyalar Savaşı’ hem ABD’nin yabancılardan duyduğu korkuyu yansıtıyor hem de işgallerin kalıcı olamayacağını ileri sürüyor. Amerikan toprakları hem kendisini hem de Irak’ı, uzaylılar ise hem El Kaide’yi, hem de Amerikan ordusunu temsil ediyor 

Orijinal adı: War of the Worlds Yönetmen: Steven Spielberg Oyuncular: Tom Cruise, Dacota Fanning, Justin Chatwin, Tim Robbins Türü: Aksiyon Macera Ülke: ABD 

Dünyalar Savaşı” sıradışı bir blockbuster, yani büyük bütçeli ve aynı ölçüde büyük para getirmesi beklenen bir Hollywood filmi. Bu filmin klasik anlamda kötülükle mücadele eden ve onu yenen bir kahramanı yok. Daha doğrusu bu filmde kahraman dünyanın kendisi veya onun üzerinde yaşayan mikroorganizmalar. 

Öte yandan “Dünyalar Savaşı” bir 11 Eylül sonrası filmi. Filmin yönetmeni Spielberg, “Ortak geleceğimizin nasıl olacağı konusunda hepimiz huzursuzluk duyuyoruz. Bu nedenle “Dünyalar Savaşı”nın bir 11 Eylül sonrası filmi olmasını istedim” derken, senarist David Koepp de “Tüm dünya ülkelerine yönelik bir Amerikan müdahaleciliği ve maceracılığı söz konusu… Amerikan müdahaleciliğinin sonucu belki de çok aptalca olacak. Bunu şu an için bilemiyoruz. Bu filmi izleyenlerin çeşitli görüşler ileri süreceğini şimdiden kestirebiliyorum. Kimileri ortaya çıkıp bu filmin 11 Eylül sonrası Amerikan paranoyasını yansıtan bir çalışma olduğunu iddia edecek. Onlar öyle görüyorsa öyledir. Kimileri de Irak Savaşı’ndaki Amerikan politikalarına karşı duran bir anti-savaş filmi olduğunu öne sürecek. Böyle düşünen olursa onlar da haklıdır”, demiş. 

Film gerçekten de hem ABD’nin yabancılardan duyduğu korkuyu yansıtıyor hem de işgallerin kalıcı olamayacağını ileri sürüyor. Amerikan toprakları hem kendisini, hem de bir anlamda Irak’ı, uzaylılar ise hem El Kaide’yi, hem de Amerikan ordusunu temsil ediyor. Filmin başlarında Fransa’nın Cezayir işgali üzerine bir ödev hazırlamakta olan küçük Rachel (Dakota Fanning), babası Ray’in (Tom Cruise) eline batmış olan kıymığı çıkartmasını engelliyor ve “vücudum onu nasıl olsa dışarı atacak” diyor. Tıpkı Cezayir’in Fransa’yı ve filmin finalinde dünyanın kendisini istila eden uzaylıları bünyesinden atması gibi. (Bu arada Ray’in bünyesinin de bir Arap yemeği olan humus’u reddettiğini ve dışarı attığını not edelim.) Uzaylılar ciddi bir direnişle karşılaştıkları için değil, dünyanın bakterilerine dayanıksız oldukları için yok oluyorlar. Peki bundan, Irak’taki direnişin manasız olduğu sonucu çıkarılabilir mi? Iraklılar direnmeyip, ABD’nin bu ırak diyara uyum sağlayamadığı için çekip gitmesini mi beklemeli? Açıkçası filmin bunu söylediğini düşünmüyorum. Filmin 11 Eylül bağlamında söylediği saldırının korkunç olduğu, halkın ruh halini altüst ettiği ve de işgallerin 

er geç başarısızlıkla sonuçlandığı. 

Tabii ki film politik bir söylemden ibaret değil. Bütün bunlar sorumsuz bir babanın ihmal ettiği çocuklarını koruma ve onlarla yeniden iletişim kurma süreci içinde işleniyor. Bir dok işçisi olan Ray, eski karısı ve onun yeni kocası hafta sonu şehir dışına çıktıkları için, iki çocuğuna bakmak zorunda kalıyor. Ve o sırada uzaylıların işgali başlıyor. Önce hava kararıyor, şimşekler çakıyor ve yerde açılan çukurlardan dev üç ayaklı (tripod) robotlar çıkıyor Bu sahnenin çok etkileyici çekildiğini söylemek gerek. İlk yıkılan binanın bir kilise olması (Ray’in humus yiyememesiyle birlikte), medeniyetler çatışmasına bir gönderme olarak okunabilir. Sonradan öğreniyoruz ki uzaylılar şimşekler aracılığıyla yeraltındaki robotlara ulaşmışlar ve onları yönetiyorlar. Bu robotların oraya yerleştirilmesi ise belki binlerce ya da milyonlarca yıl önceye gidiyor. Peki uzaylılar niye o zaman yeryüzünü işgal etmemiş, bunu bilemiyoruz. İnsanoğlunun en arkaik korkularının, yani örümcek, ahtapot ve yılan gibi hayvanlardan korkularının cisimleşmiş hali olan bu robotlar dehşet saçmaya başlıyorlar. Yine bazı saçmalıklar birbirini izliyor. Korkunç bir yıkım gücü olduğu belli olan bu robotlar önce insanları nedense tek tek avlıyorlar. Amerikan ordusu ve yarı-kahramanımız Ray dışında bozulan arabalarını çalıştırmayı beceren kimse çıkmıyor. Ray ve kızı Rachel bir meczub ve belki de potansiyel bir pedofilin (Tim Robbins) evinde saklanırken, uzaylıları ilk kez görüyoruz. Sanki Saddam Hüseyin kadar önemli birileri saklanıyormuş gibi bu yaratıklar uzun uzun evi arıyorlar. Çok ileri bir uygarlıktan gelmelerine rağmen, Jurassic Park’ın dinozorlarını andırıyorlar ve sanki konuşma yetenekleri, yani bir dilleri de yok. Baba-kız evden çıktıklarında bir uçağın evin yanıbaşına düştüğünü görüyorlar (11 Eylül’ü hatırlatan sahnelerden biri). Fakat uçak o kadar usturuplu düşmüş ki çevrede tek hasar görmeyen şey kahramanlarımızın arabası. Ray tam bir kahraman olmasa da yine de bir kahramanlık yapıyor ve bir robotu imha ediyor. Robotun bu sahnede canlı bir organizmaya benzetilmesi ve anüs benzeri bir organla insanları yutmasının yorumunu psikanalistler yapsın. Bütün bu saçmalıklar arasında çok etkileyici sahneler var: Yanan bir trenin hızla geçmesi ve kaçmak için bir vapura binmeye çalışan – halkın çalışan tek arabaya sahip olmak için birbirini öldürmesi gerçekten müthiş sahneler. Ama filmin saçma konusundan kaynaklanan sıkıcılığını gideremiyorlar. Keza belki de kendisine en uyan rolde yani büyüyememiş koca çocuk rolünde Tom Cruise’un sergilediği başarılı performans da bir şeyi değiştirmiyor. Tam esnemeye başladığımızda uzaylı tehdidi aniden bitiveriyor. Pek inandırıcı olmayan “yeniden birleşmiş” aile tablosunu ise, teşekkür ederim, ben almayayım. Geriye birkaç çok iyi çekilmiş sahne ve 11 Eylül sonrasına ilişkin büyük Hollywood sermayesinin bile Bush yönetiminden tam desteğini çektiğini görmenin sevinci kalıyor. Filme kaynaklık eden H. G. Wells romanının, 

Orson Welles’in Amerika’yı paniğe sokan ünlü radyo programına da kaynaklık ettiğini belirtelim. 

ÇARPIŞMA

TARİH:  24 Haziran 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Büyük kentlerde ırkları yaklaştıran ‘çarpışma’lar 

Orijinal adı: Crash Yönetmen: Paul Haggis Oyuncular: Sandra Bullock, Don Cheadle, Matt Dillon, Jennifer Esposito Türü: Suç-Dram Ülke: ABD – Almanya 

Çarpışma bir araba kazasıyla başlıyor. Çarpılan arabadaki detektif Graham (Don Cheadle) iş arkadaşı ve sevgilisi Ria’ya (Jennifer Esposito) “Gerçek bir kentte insanlar birbirleriyle yolda yü ürken temas ederler ama Los Angeles’ta kimse kimseye dokunmaz. Her şey metal ya da cam arkasında. Sanırım bundan dolayı çarpışıyoruz: Bir şeyler hissedebilmek için” der. Ve film ırklar arasındaki çarpışmalarla sürer. Zaten filmin teması da bu: Irkçılık. Nihayetinde de Graham haklı çıkıyor ve bu çarpışmalar farklı ırktan insanlar arasında çoğunlukla bir yakınlaşmaya yol açıyor. Filmin en ırkçılık karşıtı karakteri beyaz polis memuru Hansen’ın siyah biriyle son çarpışması ise trajik bitiyor. “Çarpışma” çoğu zaman acıtan bir gerçekçilik izlenimi veriyor. Ama bunu her zaman başaramıyor. Filmdeki kimi gelişmeler yeterince inandırıcı olamıyor. Filmin “Hepimiz biraz ırkçıyız ve kimi zaman da önyargılarımızda haklıyız ama nihayetinde yine de birbirimizi sevebiliriz” mesajı doğrusu iyi niyetli ama manasız. Los Angeles metropoliten bölgesi Amerika’da en çok yoksulun yaşadığı bölge; her üç çocuktan biri yoksulluk içinde bir hayat sürüyor. Gelir dağılımının en bozuk olduğu bölgelerden biri de Los Angeles. Çünkü eğlence sektörünün gösterişçi zenginleri de bu bölge de yaşıyor. Böyle bir ortamda, bu nedenler ortadan kalkmadıkça insanların birbirlerine duyduğu düşmanlığın silinmesi için ancak filmdeki gibi tesadüflerin gerçekleşmesi gerekir. “Çarpışma” yine de ırkçılık sorununa yönelik ilginç gözlemler içeren dikkate değer bir çalışma. Keşke finalinde kolaycı bir mesaja kaçıp, işin tadını kaçırmasaydı. 

KARANLIKTAN ÖNCE

TARİH:  24 Haziran 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Devrimin iki farklı yüzü 

Kübalı yazar Reinaldo Arenas’ın hayatını anlatan film, Küba’yı hakettiğinden daha karanlık gösteriyor. Filmde başrol oynayan Javier Bardem’in yanı sıra, Sean Penn ve Johnny Depp de rol alıyor. Müzikler ise Laurie Anderson ve Lou Reed çiftinden 

Orijinal adı: Before Night Falls Yönetmen: Julian Schnabel Oyuncular: Javier Bardem, Olivier Martinez Johnny Depp, Andrea Di Stefano Türü: Dram Ülke: ABD 

Biyografik filmlerin doğasında bir sorun var. Gerçeğin belli bir şekilde yaşandığı iddiası değil sadece bu sorun. Genellikle çok uzun bir süre ele alındığından yüzeysellikten kurtulamamak, derine inememek diyebiliriz belki buna. Hollywood formülünde kahraman genellikle zor koşullarda başlar, bir takım hayati dönemeçlerden geçer, sonuçta genellikle başarır. “Karanlıktan Önce”nin iyi yanı bu formüle uymaması. Kötü yanı ise bir kolaj izlenimi vermesi, art arda sıralanmış konu başlıklarından oluşması. 

Filmin kahramanı yazar Reinaldo Arenas (Javier Bardem) 1943’te Küba’da yoksul ve kocası tarafından terk edilmiş bir kadının çocuğu olarak dünyaya geliyor. Yazarlığa yeteneği kısa sürede öğretmeni tarafından (oldukça klişe bir sahnede) keşfediliyor. Ama maço Latin kültürünün temsilcisi dedesi torununun yazarlık yeteneğini şiddetle bastırmaya çalışıyor. Arenas daha sonra devrimcilere katılıyor ve devrimden sonra bir kütüphanede iş buluyor. Eşcinselliğini de keşfettikten sonra devrimin ilk yıllarındaki özgürlük ortamında hem çokeşli bir yaşam sürmeye başlıyor hem de ilk romanını yayımlıyor. Ama devrimle hedonizmin uyuşmayacağı konusundaki ilk derslerini de koruyucusu yazar Jose Lezama Lima’dan alıyor bu dönemde. Lezama’ya göre sanatçılar devrim karşıtı olmak zorunda çünkü zevk denetlenebilen bir şey değil ve devrim her şeyi denetim altına almaya çalışıyor. 

Bir süre sonra Arenas’la rejim gerçekten de karşı karşıya gelmeye başlıyorlar. Sorun Küba rejimi açısından Arenas’ın cinsel hazzı yüceltmesi ve eşcinselliği olarak gözüküyor. Arenas’ın bir kitabını gizlice Fransa’ya kaçırtıp orada bastırtması rejimle arasındaki sorunları derinleştiriyor. Arkasından haksız suçlamalarla başlayan hapis macerası ve başarısız ülkeden kaçma girişimleri geliyor. Nihayetinde Arenas’ın ülkeyi terk etmesine izin veriliyor ve yazar New York’a yerleşiyor. Ama Amerika’da da umduğunu bulamıyor. Sosyalizmle, kapitalizm arasındaki farkı, kıçına yediği tekme karşısında ilkinde bağırmasına izin verilmemesi, diğerinde ise verilmesi olarak özetliyor. Tekme baki kalıyor yani. AIDS olduğunda da sağlık sigortası olmadığı için hastaneden atılıyor Arenas ve trajik sonuna doğru – evine yola çıkıyor. 

Erkek egemen ve homofobik kültür kapitalizmle başlamadığı gibi ne yazık ki sosyalizmde de sona ermiyor. Teorik olarak sosyalizmin bu kültürü – aşmak için çaba harcaması gerekir ama bunun pek – de öyle olmadığı anlaşılıyor. Hatta kimi dönemlerde daha geri uygulamalar da gündeme gelmiş. Ama yine de “Karanlıktan Önce”nin çizdiği Küba tablosunun, Küba’nın hakkettiğinden daha fazla karanlık olduğunu düşünüyorum. Küba bırakın diğer Karayip ülkelerini, gelişmiş ülkelerin bile çoğundan daha iyi bir sağlık ve eğitim sistemini onca yoksulluğa ve ABD’nin ablukasına rağmen kurabilmiş bir ülke. “Karanlıktan Önce”ye göre ise berbat bir diktatörlükten başka bir şey değil. Yönetmen Julian Schnabel belli ki Jose Lima’nın düsturunu benimsemiş ve karşı devrimci safta yer almayı seçmiş. Ama sosyalistim diyenlerin bunu söyleyip işin içinden çıkmaya kalkmamaları gerekir. Javier Bardem’in bu filmdeki rolüyle Oscar’a aday olduğunu ve ayrıca Sean Penn ve Johnny Depp’in (iki ayrı rolle) de filmde rol aldığını belirtelim. Filmin müziklerinin bir kısmı ise rock müziğinin ünlü çifti Lou Reed ve Laurie Anderson’dan. 

KURTLAR İMPARATORLUĞU


TARİH:  27 Mayıs 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Ülkücü mafyanın peşinde 

‘Kurtlar İmparatorluğu’ vaatkâr başlangıcından sonra fena dağıtıyor açıkçası 

Orijinal adı: L’Empire des Loups Yönetmen: Chris Nahon Oyuncular: Jean Reno (Jean-Louis Schiffer), Arly Jover (Anna Hevmes), Jocelyn Quivrin (Paul Nerteaux), Laura Morante (Mathilde Wilcrau) Türü: Aksiyon – Macera Ülke: Fransa 

Ülkücü mafyanın (mafyanın ülkü sahibi olması kavramsal olarak mümkün değilse de) konusunda önemli yer tuttuğu bir filmi merak etmemek imkânsız. Üstelik film Paris’in Türk mahallesi, İstanbul ve Kapadokya’da geçiyorsa. Hemen söyleyelim “Kurtlar İmparatorluğu” bir hayal kırıklığı. Kapadokya zaten Fransızlar için mecburi istikamet gibi bir şey. “İbrahim Bey ve Kuran’ın Çiçekleri” de orayı ziyaret etmişti. Türkiye’ye turist gözüyle bakmanın ötesine geçememenin bir kanıtı olarak görebiliriz Kapadokya’nın mekân olarak seçilmesini Kendilerinden bu kadar etkilenmiş, yabancı kelimeleri hâlâ Fransızca söylenişiyle kendi diline katmaya devam eden (örnek: İngilizce telaffuzuyla “dicitıl” değil Fransızlar gibi “dijital” diyoruz) bir ülkeye bu kadar Fransız kalmak, bu deyimin de ne kadar yerinde olduğunu gösteriyor. 

Oysa film fena başlamıyor. Kimlik bunalımında bir kadın var. Anna Heymes (Arly Jover). Kocasını tanıyamıyor, hafızası ona ihanet ediyor. Kadın kendi gerçeğini ararken, polis de kaçak Türk kadın işçileri öldüren bir seri katilin peşine düşüyor. Soruşturmayı yürüten genç komiser Paul Nerteau (Jocelyn Quivrin), karanlık geçmişi nedeniyle ıskartaya çıkartılan “Türk mahallesi” uzmanı polis Shiffer’den (Jean Reno) yardım istiyor. Shiffer hani şu bildiğimiz faşist polislerden ama tabii ki vahşi yöntemlerini hayat haklı çıkaracaktır. Shiffer hemen, hep “bu adamlar” diye söz ettiği, onları anlamak için “yağlı sandviç”lerinden tıkındığı, “inançları”yla dalga geçtiği Türklerin mahallesine dalar. Çünkü uyuşturucudan, insana her tür kaçakçılığı yapan ülkücü mafyanın kokusunu almıştır. Filmin hikâyesini pek açık etmemek gerekiyor yoksa filmi seyretmenin hiç anlamı kalmaz. Ama Kapadokya’da geçen bölümler trajik derecede başarısız. Ülkücü mafya, Ninja Kaplumbağalar mı desem Peşmerge mi desem acayip bir kılık içinde. Nemrut dağındaki heykellerden biri “Zardoz” un taş tanrısını hatırlatır bir biçimde Kapadokya’ya konuşlanmış. Ona tapıldığı izlenimini veriyor. Hele ülkücü katilin kurbanları üzerinde heykeltıraşlık sanatı icra etmesini bir yerinden tutmak mümkün değil. “Kurtlar İmparatorluğu” vaatkâr başlangıcından sonra fena dağıtıyor kısacası. Ülkücü mafyanın pisliklerini sergilerken Fransız polis Shiffer’in faşizan yöntemlerini onaylayan bir konuma düşmesi de yaratıcılarının değer karmaşasını gösteriyor. 

EĞİTMENLER

TARİH:  27 Mayıs 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Şiirsel bir direniş hikâyesi 

Son dönem bağımsız filmlerin gözde aktörü Daniel Brühl’ün rol aldığı ‘Eğitmenler’, 1968 kuşağının direniş ruhuna sahip çıkan, kapitalizmin adaleti üzerine düşünmeye çağıran ve eylemi yücelten bir film. Mutlaka seyretmeli ve üzerinde tartışılmalı… 

Orijinal adı: The Edukators Yönetmen: Hans Weingartner Oyuncular: Daniel Brühl (Jan). Stipe Erceg (Peter). Burghart Klaussner (Hardenberg). Julia Jentsch (Hardenberg) Türü: Romantik-Komedi-Dram Ülke: Almanya. Avusturya 

‘68 ruhuna sahip ama 2000’lerde yaşayan gençler ne yapar, ne yapabilir? 68’liler sonuçta yenilgiye uğradılar ama yine de bir şeyleri değiştirmeyi başardılar. Ama günümüzde yaşayan gençleri taşıyan bir dalga yok, onlar çok daha küçük oynamak zorundalar. Kendilerine “Eğitmenler” diyen ve filme adını veren grup da başlangıçta sadece iki delikanlıdan oluşuyor. Ve güçleri orantısında bir şeyleri değiştirmeye, zenginleri en azından huzursuz etmeye çalışıyorlar. Jan (Daniel Brühl) ve Peter (Stipe Erceg) yat kulübüne üye zenginlerin evlerine girip, eşyaları yeniden aranje ediyorlar. Bu yeni düzenin işlevsel bir amaç gütmediğini, rahatsız etmeyi hedeflediğini belirtmek lazım (Tesadüf: Bu haftanın diğer bir filminde de kahramanlar “Boş Ev”lere giriyorlar ama onlar ev sahiplerine yardım ediyor). Ve arkalarında “Eğitmenler” imzalı notlar bırakıyorlar; “Aşırı zenginsin” ya da “Bolluk günleri bitti” gibi. Jan’ın sıkı sıkıya uyduğu, Peter’ın ise Jan’ın zoruyla uymak zorunda kaldığı ilkeleri de hiçbir şey çalmamaktır. Bu arada Peter’in kız arkadaşı Jule (Julia Jentsch) ise çok ciddi bir borç yükü altındadır çünkü sigortasız döküntü arabasıyla son model bir Mercedes’e arkadan bindirmiştir. Hatalı olan kendisi olduğu için kanunlara göre Mercedes’in tamir masrafı onun sorumluluğundadır. Kanunlar, o muhteşem “tarafsızlık”larıyla ve eşitsiz ve adaletsiz bir düzende herkesi eşit görür. Bu, genç bir insanın hayatını karartmak demek olsa da. Jule, garson maaşıyla hiç de ihtiyacı olmayan birine para ödemek zorundadır artık. 

Kader ağlarını örer: Daha filmin başında belli olduğu gibi, Jan’la Jule arasında, Peter’in uzakta olduğu bir dönemde bir aşk başlar. Jan, Jule’ye eylemlerini anlatır ve Jule de gruba katılır. Ve iki yeni aşık Mercedes’in sahibi Hardenberg’in (Burghart Klaussner) evine, grubun ilkelerini çiğneyerek yani hiç hazırlık yapmadan dalar. İşler ters gider ve Hardenberg’i rehin almak zorunda kalırlar. Hardenberg’in eski bir 68’li olduğu anlaşılacaktır. Peter ve Jan aynı kadını sevmenin zorluklarıyla biraz fazla kolay başa çıkarlar. Burjuva değer yargılarına duydukları tepki ve dostluklarının gücü, kıskançlığı yener. Bu gerçek hayatta bu kadar kolay olur mu derseniz, bence olmaz ama olsa fena olmazdı. Bu üçlü ilişki filmin en zayıf yanı; kahramanlara fazla iltimas geçiliyor. Ne Jule’nin iki erkeğe birden sahip olma arzusu, ne Peter’in aldatılması, ne iki erkek arasındaki çıkar çatışması, ne de sorunun nasıl çözüldüğü yeterince güçlü işlenmiyor. Aldatmanın kahramanları suçu aşka atıyorlar, sanki özne kendileri değil aşkmış gibi… Cinselliğe yönelik davranışlarımız bir gün belki nesnel koşulları oluştuğunda değişecek ama ne 68’de ne de bugün sadece burjuva mülkiyet duygusuna karşı olmakla cinsel kıskançlığın üstesinden gelinebildiğine inanmıyorum. Ama yönetmenin dediği gibi filmin kahramanları “Şiirsel bir direniş” içindeler ve bu uzlaşmayı da aynı şiirsellik içinde kabullenmeliyiz sanırım. 

“Eğitmenler” ekibinin kapitalizme karşı yaptıkları eylemlerin bir devrime doğru gitmesi mümkün değil, bunun için ne yeterince örgütlüler ne de böyle bir perspektifleri var. İşçi sınıfının tartışmalarında bir yeri de yok. Ama bir şeyler yapma çabaları ve bunu insani ilkelerden uzaklaşmadan yapmak istemeleri (bir an için Peter’in cinayet seçeneğini düşünmesi dışında) takdire şayan. “Eğitmenler” 68’in direniş ruhuna sahip çıkan, kapitalizmin adaleti üzerinde düşünmeye çağıran ve eylemi yükselten bir film. Seyretmeli, üzerinde tartışmalı ve de “ne yapmalı?” diye düşünmeli… 

BABAMIN KABUSU (IN GOOD COMPANY)

TARİH:  13 Mayıs 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Orta kademe yöneticinin kâbusu

Yönetmen: Paul Weitz, Oyuncular: Dennis Ouaid, Topher Grace, Scarlett Johansson, Marg Helgenberger, Türü: Komedi-Dram, Ülke: ABD 

Birer hafta arayla vizyona giren Costa Gavras’ın ‘Ölümcül Çözüm’ü ve Paul Weitz’in ‘Babamın Kâbusu’nun baş kahramanları küreselleşme yüzünden işlerini kaybedenler

Kapitalizmin Batı ülkelerinde işçileri haftada yedi gün, günde 12 saat çalıştırdığı 

dönemlere vahşi kapitalizm deniyor. Çalışma koşulları, uzun ve kanlı mücadeleler sonucunda artık çok daha iyi o ülkelerde. Üçüncü dünyanın yoksul insanları, Batı’ya kapağı atmak için ölümü bile göze alabiliyorlar. Şimdi burada emperyalizm üzerine söylev çekmenin manası yok; üçüncü dünyanın koşulları içler acısı demekle yetinelim. Ama Batı’da da kapitalizmin yüreğindeki karanlık hâlâ aynı koyulukta sürüyor. Sınıflar arasında uzlaşmaz bir çıkar savaşına ve sermaye arasında rekabete dayalı bir sistemde başka türlü de olması mümkün değil. Maddi koşulları ne olursa olsun, insan onurunu hiçe sayan bir sistem kapitalizm.

Birer hafta arayla vizyona giren iki film benzer bir noktadan yola çıkıyorlar. Şirketlerin birleşmesi sonucunda işini ya da işteki konumunu kaybeden çalışanlar hem Costa Gavras’ın son filmi “Ölümcül Çözüm”ün, hem de Paul Weitz’ın “Babamın Kâbusu’nun baş kahramanları. 

“Ölümcül Çözüm”de kağıt sektöründe çalışan Bruno (Jose Garcia) işsiz kaldıktan sonra bir süre yeni bir iş bulma umudunu korur. Kapılar bir bir yüzüne kapandıkça, rakiplerini ortadan kaldırmaya yönelik bir plan yapar. Bir iş ilanı verecek ve başvuranlardan kendisinden daha iyi CV’si (özgeçmişi) olanları öldürecektir. Bir de gözüne kestirdiği işte çalışan müdürü öldürürse o göreve talip adaylar içinde birinci sıraya kendisi yükselecektir. Bütün beceriksizliğine rağmen Bruno, şansının da yardımıyla cinayetleri işler. En az kendisi kadar talihsiz, mutsuz insanlardır öldürdükleri. Ama sonunda istediği işe kavuşur. Hayat güzel gibidir artık, ta ki kendisi gibi acımasızlaşmış başka bir işsizle karşılaşıncaya kadar. “Ölümcül Çözüm” gerçekçi bir film olarak tasarlanmamış. İşsiz bırakılmanın ne kadar korkunç bir şey olduğunu, kapitalist dünyada, çalışanların içine girmek zorunda oldukları rekabetin onları nasıl insanlıktan çıkardığını anlatmak üzere tasarlanmış öğretici bir mesel daha çok. İnsan hayatının en önemli bölümü çalışmada geçse de, insanlar ken dilerini yaptıkları iş üzerinden tanımlasalar da, bu konuda çok fazla film yapılmıyor. Gavras’ın filmi bu açıdan önemli ama tek bir fikirden yola çıkmanın sıkıcılığını da taşıyor ne yazık ki. 

Gavras’ınkinden çok daha yumuşak, çok daha sulandırılmış bir tarzda olsa da “Babamın Kâbusu” da aynı mesele etrafında dönüyor. Bir spor dergisi hin reklam pazarlama bölümünün müdürü olan 51 yaşındaki Dan (Dennis Quaid) birdenbire kendisini, çocuğu yaşındaki bir yuppi olan Carter’in (Topher Grace) yardımcısı konumunda bulur. Dergisi, dev bir holding tarafından alınmıştır çünkü ve yeniden yapılanma sırasında kendisine bu layık görülmüştür. Aslında Dan çok şanslıdır, işin içinde Gulmak da vardır. Üstelik Dan’in büyük kızı Alex (Scarlet Johansson) pahalı bir üniversiteye transfer olmuş, karısı ise geç yaşına rağmen üçüncü çocuklarına hamile kalmıştır. Neyse ki genç Carter bütün hırsına rağmen iyi biridir ve Dan’i sahip olamadığı babasının yerine koyacaktır. Bu arada Carter’ın, bir de Alex’le aşk yaşamaya başlaması işleri daha da karıştırır. Şirket birleşmelerinin acımasız dünyasında yeni bir birleşme dalgası hayatlarını değişti rene kadar Dan ve Carter ne işlerini ne de insanlıklarını kaybetmeden yaşamaya çalışmayı sürdürürler. 

“Babamın Kâbusu”nda her şey sonuçta bir şekilde yoluna giriyor ve kötüler dışında kaybeden olmuyor. Ama film bütün hafifliği içinde sistemin insanlık dışılığına ve işsizlik sorununa cılız da olsa bir ışık tutuyor. Aslında güçlü bir ışık tutsa ne değişecek ki? Bush, Blair ya da Erdoğan özelleştirmeyi savunmaya devam edecek, soldan güçlü bir alternatif kim bilir ne zaman çıkacak, biz bize seyredip Biz bize konuşacağız. Her neyse…”Babamın Kâbusu’nda Tron and Wine, Peter Gabriel ve David Byrne gibi isimlerin şarkıları var; güzeller. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com