BİR DİLİM SUÇ

TARİH:  29 Temmuz 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Britanya’nın suç dünyası 

“Bir Dilim Suç” yardımcı rollerde iyi oyunculuk performanslarına vesile olan bir “suç” filmi. Ama karakterlerin hiçbirinin özellikle de “XXXX”in akılda kalıcı bir yanı yok. 

Orijinal adı: Layer Cake Yönetmen: Matthew Vaughn 

Oyuncular: Daniel Craio, Tom Hardy, Jamie Foreman, Sally Hawkins Türü: Aksiyon-Gerilim Ülke: İngiltere 

Guy Ritchie’nin “Lock, Smoke and Two Smoking Barrels” adlı ilk filmi bizde ‘Ateşten Kalbe, Akıldan Dumana’ adıyla gösterilmişti. Adıyla en yaratıcı Türkçeleştirme girişimlerinden biri olması dışında bu film Guy Ritchie’yi de meşhur etmiş ve yeni Tarantino olarak selamlanmasına neden olmuştu. 

“Ateşten Kalbe, Akıldan Dumana” ve Ritchie’nin sonraki filmi “Kapışma”nın yapımcı koltuğunda oturan Matthew Vaughn “Bir Dilim Suç”ta bu kez yönetmenliğe geçmiş. 

Ritchie’nin filmleriyle bu filmin bir akrabalığı var. “Bir Dilim Suç” da Britanya’nın suç dünyasına bakıyor ama gördükleri diğer filmler kadar komik değil. 

Filmin “XXXX” (Daniel Craig) adlı kahramanı bir işadamı, ticaretle uğraşıyor, toptancı ile perakendeci arasında aracılık yapıyor. Ama uğraşı yasa dışı çünkü aracılığını yaptığı metalar uyuşturucu kategorisine giriyor. 

O, içinde bulunduğumuz dönemi, ABD’de içkinin yasak olduğu dönem gibi geçici olarak görüyor ve bir gün büyük sermayenin olaya doğrudan el koyacağını düşünüyor. Kim bilir belki de o gün çoktan gelmiştir de haberimiz yoktur. “XXXX” kendisi gibi küçük oyuncuların para kazanacağı bu dönemde cukkayı doğrultup, işten ayrılmayı planlıyor. 

Adımlarını çok dikkatli atıyor, fazla ihtirasa kapılmıyor, kimsenin gerçek adını öğrenmesine izin vermiyor. Ama bir gün patronu ona hiç hoşlanmadığı işler yüklüyor. Birincisi, patronunun kayıp kızını bulmak, ikincisi piyasanın güvenilmez adamlarından birinden yüklü miktarda ekstazi hapını alıp patronuna teslim etmek. İşin içinde iş olduğunu söylemeye gerek var mı? Tabii bir sürü dolap dönüyor, bir sürü kafa koparılıyor falan… 

Sonuç: “Bir Dilim Suç” yardımcı rollerde iyi oyunculuk performanslarına vesile olan bir “suç” filmi. Ama yine de karakterlerin hiçbiri özellikle de “XXXX”in akılda kalıcı bir yanı yok. Hele yaşadığı aşk hikâyesinin ayakları o kadar havada ki, “XXXX”in o ana kadar hiç kadın görmediğini düşündürtüyor. 

Filmin en komik sahnesinin iki sevimsiz gangsterin öldürülmesi olduğunu da belirtelim. Açıkçası, sağ olsun Tarantino ve benzerleri ben de artık bu sahnelere duyarsızlaşmayı ve gülmeyi öğrendim. Bunun iyi bir şey olup olmadığından kuşkuluyum yalnızca. Geriye pek bir şey kalmasa da yine de “Bir Dilim Suç”un vasatın üstünde seyrettiğini teslim etmek lazım. 

GİZEMLİ GEÇMİŞ

TARİH:  29 Temmuz 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Hafıza: Kayıp Kıtanın Keşfi 

Orijinal adı: Trouble Yönetmen: Harry Cleven Oyuncular: Benoit Magimel. Natacha Régnier, Nathan Lacroix, Olivier Gourmet Türü: Gerilim Ülke: Fransa 

Son yıllarda hafızaya ilişkin filmlerde gözle görülür bir artış var: “Akıl Defteri”, “Insomnia”. “Son Kurgu”. “Kelebek Etkisi”, “Novo”. “Gizemli Parçalar”, “Eternal Sunshine of the Spotless Mind”, “Mançuryalı Aday”, “Makinist” ve Reha Erdem’in sonbaharda gösterime girecek olan “Korkuyorum Anne”si ilk aklıma gelen örnekler. Hafıza kişiyi koruyan bir işleve sahip olabildiği gibi, tam tersi kişiyi baskı altına alabilen, acı çekmesine yol açabilen bir işleve de sahip olabiliyor. Gerçekle yüzleşmek bu yüzden bazıları için rahatlatıcı, bazıları için ise rahatsız edici. “Gizemli Geçmiş”in kahramanı Matyas (Benoit Magimel) gördüğü kâbuslardan rahatsız olsa da hafızasındaki boşlukların farkında değil. Anne ve babasını altı yaşındayken kaybettiğini sanıyor ve bir tek yumurta ikizi kardeşi olduğunu bilmiyor. Bir gün annesinin yeni vefat ettiğini bildiren bir mektup aldığında çok şaşırıyor dolayısıyla. Üstelik miras meselelerini görüşmek için gittiği noterde kendisine tıpatıp benzeyen ikiz kardeşi Thomas’la karşılaşıyor. Thomas; Matyas’ın hayatına girdikçe, Matyas’ın kafası daha da karışıyor. Thomas’ın garip davranışları Matyas’ın, hamile karısı Claire (Natacha Regnier) ve oğluyla ilişkileri üzerinde çok olumsuz bir etki yapıyor. Matyas sonunda kendi geçmişindeki karanlık noktayı hatırlıyor ama artık eski kimliğiyle varlığını sürdüremez hale geliyor. İki kardeş arasındaki hesaplaşmanın sonunda zaferin kardeşlerden hangisine ait olduğu yorumunuza kalmış. 

“Gizemli Geçmiş” hafıza ve kardeş rekabeti gibi konularda çok önemli şeyler söyleyen bir film değil. Derdi daha çok belirli bir gerilim atmosferi yaratmak ve seyircinin merakını sonuna kadar ayakta tutmak. Bunda da kısmen başarılı oluyor. 

SON SOSYALİST MITTERAND

TARİH:  19 Ağustos 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Mitterand Tarihin neresinde?

 Orijinal adı:Mitterand Le dernier Mitterrand Yönetmen: Robert Guédiguian Oyuncular: Michel Bouquet, Jalil Lespert, Philippe Fretun, Anne ContineauTürü: Dram Ülke: Fransa 

Bir tür saltanatın sona erişinin öyküsü olarak nitelendirilebilecek “Son Sosyalist Mitterand”, bir yaşam sürecinin en acılı anının öyküsünü karşımıza çıkarıyor. François Mitterand (Michel Bouquet) ile yolları kesişen genç bir gazetecinin hayatlarını ele alan filmde, hastalıkla mücadele eden ve kalan son gücünü korumaya çalışan yaşlı adamı izlerken bulunduğu politik konumunun haricinde, topyekûn bir yaşam anlayışı ve hayat tarzı gözlerimizin önüne seriliyor. Filmin yönetmeni Robert Guédiguian, film için şöyle diyor: “Kendime yine bugün bu soruyu sorduğumda globalleşen kapitalizme bir alternatif olarak anlattığım bu tarihi karakter, şu ana dek yaptığım her şey gibi en mükemmelidir: O da bugünkü problemleri sinemayla çözmeye çalışmaktır”. 

Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi

TARİH:  19 Ağustos 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

42 kere fesuphanallah

Orijinal adı: The Hitchhiker’s Guide to Galaxy Yönetmen: Garth Jennings Oyuncular: Anna Chancellor, Mos Def, Martin Freeman, Zooney Deschanel Türü: Macera-Komedi-Bilimkurgu Ülke: ABD-İngiltere

Bu sezon “Steve Zissou İle Suda Yaşam”la boy ölçüşebilecek ölçüde manasız bir film daha seyretmek nasip olmaz sanıyordum ama yanılmışım. “Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi” beş, on dakika kadar süren gayet eğlenceli girizgah bölümünden sonra amaçsızca uzay boşluğunda dolanıyor. “Steve Zissou…” hiç olmazsa stil sahibiydi, “…Galaksi Rehberi”nde o da yok. Douglas Adams’ın romanları, sinemadan önce medyanın her türünde boy göstermiş, radyo tiyatrosu da olmuş, televizyon dizisi de… Bunlardan en tutulanı radyodakiymiş çünkü romanların serbest çağrışımlarla daldan dala atlayan, caz doğaç lamasına benzeyen yapısı sözel ifadeye görsellikten daha uygunmuş. Bilenlerin yalancısıyız. Ama sinema versiyonunun birinci elden tanığı olarak sözelcilerin muhtemelen haklı olduklarını rahatlıkla söyleyebilirim. 

Oysa filmin kahramanı beceriksiz Arthur Dent’in (Martin Freeman) yol geçeceği için evinin yıkılacağını öğrendiği başlangıç sahnesi ve dünyada geçen ilk bölüm çok keyifli bir film vaat ediyordu. Arthur’un o sırada bilmediği ise yakın arkadaşı Ford Prefect’in (aynı zamanda hiphop’çı Mos Def) bir uzaylı olduğu ve Vogonluların dünyanın üzerinden bir yol geçireceğidir. Ford, Arthur’a hayatını borçludur ve onu kurtararak bu borcunu öder. İkili kendilerini bir Vogon gemisinde bulur. Ve olaylar gelişmez de oradan oraya atlar. Arada Arthur bir aşk hikâyesi yaşar, Derin Düşünce adlı bir bilgisayar dünyanın anlamı sorusuna “42” cevabını verir ve saire ve saire. Arada bürokrasinin manasızlığı üzerine yapılan manalı birkaç espri bize kalan kâr olur; bir de Mos Def’in sürpriz iyi oyunculuğunu saymak lazım. Bu kadarı ne yazık ki filmi kurtarmaya yeterli olmuyor. 

Monty Python benzer absürdlükleri çok daha anarşist ve esprili bir üslupla yapıyordu. 

Karamsar robot Martin ise, Winnie the Pooh çocuk kitapları dizisindeki karamsar eşek İyor’dan çok farklı değil. Daha fazlasına layık olmalıyız. 

İskelet Anahtar

TARİH:  26 Ağustos 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün


Kölelerin intikamı 
Orijinal adı: The Skeleton Key Yönetmen: lain Softley Oyuncular: Kate Hudson, Gena Rowlands, Peter Sarsgaard, John Hurt Türü: Gerilim-Dram, Ülke: ABD 

Avrupalılar ABD’yi kurarken Afrikalı köle emeğinden 400 yıl boyunca yararlanmışlar. İnsan gibi görmedikleri, aşağıladıkları ve sömürdükleri Afrikalılardan korkmuşlar da. Yaptıklarının cezasız kalmayacağı korkusuyla büyük ihtimalle. “İskelet anahtar” bu korkunun hala yaşa dığını gösteriyor, büyücülük yaptıkları gerekçesiyle linç edilen zencileri bir kez de beyaz perde de linç ediyor. 

Genç hemşire Caroline (Kate Hudson) babasının ölümü sırasında yanında bulunamamaktan dolayı vicdan azabı içindedir. Çalıştığı hastanede hastalara duyarlı davranılmadığı düşüncesiyle gazetedeki bir ilana başvurup, özel hastabakıcılığa başlar. Ama New Orleans’in eski toprak ağalarının yaşadığı cinsten bir malikanede yaşayan felçli hastasının (John Hurt) eşi (Gena Rowlands) hiç de misafirperver değildir. Arabuluculuk yapan avukat (Peter Sarsgaard) sayesinde işi almayı kabullenir. Ev sahibesi ona evin bütün kapılarını açan bir iskelet anahtar verir. Ama meraklı hemşire tavan arasındaki bir kapıyı açamaz. Tabii “merak kediyi öldürür” şeklindeki Amerikan ata sözünü duymadığı için ne yapıp edip o odaya girer ve zencilerin uyguladıkları “hoodoo (voodoo’yla karıştırılmasın) büyüsüyle ilgili materyallerle tanışır. 

Evin ve orada yaşayanların uzun bir tarihi vardır. Büyü, ırkçılık, linç olayları bu tarihin parçalarıdır ve artık hemşiremiz de o tarihin yeni bir halkasını oluşturmaya doğru ilerlemektedir. 

“İskelet Anahtar” başarılı bir gerilim filmi değil. Germediği gibi, karakterleriyle de izleyicinin ilgisini üzerinde toplayacak bir başarı gösteremiyor. Ses efektleriyle durumu kurtarmaya çalışsa da başarılı olamıyor. Nihayetinde zencileri doğaüstü kötü güçleri olan insanlar olarak göstererek iyice ötekileştiriyor ve üstünkörü geçiştirdiği linç sahnesini de meşrulaştırıyor. 

TATLI CADI

TARİH:  26 Ağustos 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Orijinal adı: Bewitched, Yönetmen: Nora Ephron Oyuncular: Nicole Kidman, Will Ferrell, Shirley MacLaine, Michael Caine Türü: Fantastik – Komedi Ülke: ABD 

Tadından yenmeyen bir cadı 

Bu hafta büyülü filmler haftası. “İskelet Anahtarı”nda kötü emellere alet edilen büyü Tatlı Cadı’da, sorunları çözmede kullanılıyor. “Tatlı Cadı” TV’yle tanıştığımız yılların dizilerindendi. Samantha (Elizabeth Montgomery) adlı güzel bir cadı Darrin adlı şaşkın ve normal bir erkekle evlenip evinin kadını oluyordu. Ama burnunu kıvırarak büyü yapmayı da sürdürüyordu. Filmde ise Isabel (Nicole Kidman) adlı bir cadı var. O da tatlı mı tatlı… Kidman, Marilyn Monroe’nun şirinliğine özenmiş anlaşılan ama o “büyü’den yoksun ne yazık ki. Neyse, Isabel de Samantha gibi normal insanlara özeniyor, onlar gibi aşık olmak, eğlenmek falan istiyor. Tam da bulunabilecek en normal insanların yaşadığı Beverly Hills’e yerleşiyor (burada keşke fonda Pulp’ın “Common People”ı çalsa diyoruz). Bir de oynadığı son filmin (“Katmandu’da Son Yıl”) batmasından sonra yıldızı sönmeye başlayan aktör Jack Wyatt (Will Ferrell) var. Jack’in ego triplerine ve “Katmandu’da Son Yıl” adlı başarısız filmine ilişkin hoş birkaç espri var filmde. Bir de televizyonla çok daha masum bir ilişkide olduğumuz yılların hoş anısı filme tatlılık katıyor. 

WİSKİ

TARİH:  8 Temmuz 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Orijinal adı: Whisky Yönetmen: Juan Pablo Rebella – Pablo Stoll Oyuncular: Oyuncular: Andrés Pazos, Mirella Pascual, Jorge Bolani, Ana Katz Türü: Komedi Ülke: Uruguay 

Uruguay sinemasının gururu 

Whisky’nin konusu bir yerlerden aşina gelecek. Uzağa gitmeye gerek yok, Nuri Bilge Ceylan’ın “Uzak”ıyla “Whisky” arasında önemli paralellikler var. İkisinde de yabancılaşmış, yalnız, iletişim kurmada başarısız bir karakter var. 

Bu karakterin evine bir gün uzakta yaşayan bir akrabası gelir. İki akrabanın kişilikleri çok farklıdır. Ziyaretçi çok daha insanidir ve ev sahibinin hayatını sarsar ama kalın kabuğunu kırmayı başaramaz. 

Sinema dili açısından da iki film arasında benzerlikler var, ikisinin de minimalist birer sinema örneği olduğu söylenebilir. Filmin yönetmenleri Juan Pablo Rabella ve Pablo Stroll, “Uzak”ı filmlerini tamamladıktan çok sonra seyrettiklerini söylüyorlar fakat. Dolayısıyla bir esinlenme söz konu su değilmiş. “Uzak” gibi “Whisky” de çok sayıda ödül kazandı, Uruguay sinemasının gururu oldu. İspanyol Oscarları sayılan Goya ödüllerinde “en iyi vabancı film” ve Cannes’da “Fipresci” ödülleri bunlardan ikisi. 

Ama “Whisky”, “Uzak”ın bir kopyası değil. Zaten “Whisky” de başrolde üç karakter var, “Uzak”ın iki karakterinden farklı olarak. Filmin üç baş karakterini canlandıran oyuncuları Andres Pazos, Jorge Bolani ve ilk filmi olduğuna inanmanın güç olduğu Mirella Pascual çok başarılılar. “Whisky” haftanın kesinlikle en iyisi. 

Eve Dönerken

TARİH:  8 Temmuz 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir intikamın peşinde

Yönetmen: Constantine Giannaris Oyuncular: Stathis Papadopoulos, Theodora Tzimou, Giannis Stankoglou, Minas Hadjisavas Türü: Dram Ülke: Yunanistan – Türkiye 

Erkeklik, eğer bir organla özdeşse bu hangi organdır? Efendim? Yok hayır, yanıldınız, cevap o organ değil. Erkeklik kıçtadır. Kadınlık zaten negatif bir tanım olduğu için kadın tecavüze uğradığında namusu gitse de (ona sahip olduğunu düşünen erkeğinkiyle birlikte) kadınlığı gitmez (hatta kimileri için cazibesi de artabilir). Ama erkek bir duhul olayına (penetrasyona) maruz kalırsa erkekliği gider. “Eve Dönerken”in erkek kahramanının başına bu geldiğinde ve nişanlısının ailesi kızını vermekten vazgeçtiğinde o yüzden annesi “oğlum bir erkektir” diye ısrar eder. 

“Eve Dönerken” Yunanistan’da yaşanmış bir olaydan yola çıkmış. Elion Senia (Stathis Papadopoulos) Yunanistan’da yaşayan Arnavut bir göçmen işçi. Bütün yoksul göçmenler gibi ırkçı aşağılamalara maruz kalmış. Yasadışı işlere de bulaşmış; Yunanlı bir polisle birlikte silah kaçakçılığı yapmış. Yunan polisinin tecavüzüne uğramış, işkence görmüş. Başta da dediğimiz gibi yoksulluğu ve başına gelenler yüzünden nişanlısını kaybetmiş. 

Bütün bu trajik hikâye hem intikam hem de haklılığını kanıtlama amaçlı korkunç bir eyleme soyunmasına neden olmuş. Bir yolcu otobüsünü kaçırıp fidye istiyor Elion, bir de Arnavutluk’a memleketine gitmesine izin verilmesini. Elion için üzülmemek mümkün değil ama film ona fazlasıyla sempatiyle bakıyor. İnsanları silah zoruyla rehin almak, yaşama haklarını riske atmak bu kadar sempatiyi hak etmiyor. Gerek Yunan gerekse Arnavut polisinin Elion’la kıyaslanmayacak kadar kötü olmaları, acımasızca işkence yapıp adam öldürmeleri yine de Elion’u melek yapmıyor. Film hayatları bir anda allak bullak olan ve ölüm tehdidi altında yaşayan rehinelere, Elion’a gösterdiği sempatiyi göstermiyor. “Eve Dönerken” orta karar bir film, izleyicinin dikkatini sonuna kadar ayakta tutmayı başaramıyor. Yine de seyredilebilir. 

Müzik devrimcisi Costello İstanbul’da

TARİH:  8 Temmuz 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Benzersiz müzik anlayışıyla yıllara meydan okuyan Elvis Costello, grubu The Imposters ile beraber bu akşam İstanbul Caz Festivali kapsamında Harbiye Açıkhava’da 

Elvis Costello 1970’lerin ortasında Londra pub rock sahnesinde öne çıkan en büyük yeteneklerden biri. 1977 yılında “My Aim Is True” albümüyle müzik hayatına başlayan ve Liverpool’un Beatles’dan bu yana çıkardığı en önemli müzisyenlerden biri sayılan Elvis Costello benzersiz müzik algısı ile retro katkılı, R&B, Soul, rock’n’roll, caz gibi türlerin iç içe girdiği bir müzik yapıyor. 

En güçlü tarafı ise şarkı sözleri. Shakespearecı bir yoğunluk ve esneklik sahibi olan yazım stili zekanın ötesine geçti. Costello pop müzik tarihinde bir devrim niteliğinde olan, grubu The Attractions ile kaydettiği ‘Imperial Bedroom’ albümünün yanı sıra ‘She’ ve ‘I Want You’ gibi balladlara imza attı.Son dönemlerin önemli caz vokallerinden olan genç eşi Dianne Krall’ın albümlerinde de şarkı yazan sanatçının en son olarak geçen yıl ‘The Delivery Man’ adlı albümü yayınlandı. Yıllar içinde kariyerinde iniş çıkışlar yaşayan sanatçının dinleyici kitlesi de onunla yaşlandı ama özgünlüğü ve inanılmaz yeteneğiyle dinleyicilerini peşinden sürüklemeye devam ediyor. 

Son albümü ‘Delivery Man’e gelince, bu şarkının rahmetli Johnny Cash’e uzanan bir hikâyesi var. Costello bunu kendi web sitesindeki yazıda şöyle anlatmış: “Delivery Man aslında 1986 yılında Johnny Cash için yazdığım şarkıdan çıkardığım bir karakter. Bu gerçek bir kişilik. Gazetede okuduğum bir haberde farklı bir nedenle hapise giren bir adamın 30 yıl önce çocukluk arkadaşını öldürdüğünü itiraf ettiğini yazıyordu. Bu ilginç bir durumdu, çünkü 30 sene boyunca ona vicdan azabı veren bu sırrı daha faza taşıyamayıp itiraf etmişti. Bu hikâyeyi kurgulaştırıp ‘Hidden Shame’ diye bir şarkı yaptım. Ve bu kişilik bana birçok şarkımda ilham verdi. ” Costello’nun olgunluk albümü sayılan ‘The Delivery Man’, country, rock n’ roll ve soul müziğin birbirinin içinde eridiği başarılı bir albüm. Ancak Elvis Costello’yu anlayabilmek için biraz daha eski albümlere dönmekte fayda var: Örneğin‘My Aim Is True’ (1977), ‘Armed Forces’ (1978), ‘Punch The Clock’ (1983), “Goodbye Cruel World’ (1984), ‘When I Was Cruel’ (2002). 

Elvis Costello ve Tom Waits sohbeti 

Müziğin iki kült figürü Tom Waits ve Elvis Costello 1989 yılında karşılıklı bir sohbete dalmışlar. İşte bu sohbetten bir tadımlık. Elvis Costello’yu dünya gözüyle bu akşam Türkiyeli hayranları görebilecekler, umarız Tom Waits’i de bir gün misafir edebiliriz.

Elvis: Bazen seslendirmekte zorluk çektiğim notalar yazıyorum. Onları yazıyorum ve evde söylediğim zaman, evdekileri uyandırmamak veya komşuları rahatsız etmemek için üzerinde durmuyorum, nasılsa içinden çıkarım diyorum. Ama sonra şarkıyı söylerken nefesim falan yetmeyebiliyor. Bunu yapmak yanlış ama hemen öbür dizeye geçiyorum. Galiba ben bu armoni işini hiçbir zaman öğrenemedim. Herkesin çok tuhaf bulduğu sesler bana çok doğal geliyor. Neyse o kadar da dramatik bir şey değil. Ben bunu hep yapıyorum. Ancak bazen şarkının ruhunu biraz kaybediyorsunuz. 

Tom: Bu, çeviri yapmak gibi. Her şey beynimden parmak uçlarıma doğru yol alıyor. Bu yolculukta birçok şey değişebilir. Bazen kendi plaklarımı dinliyorum ve başlangıçtaki düşüncemin sonunda ortayla çıkandan çok daha iyi olduğunu düşünüyorum. Yapmaya çalıştığım şey ortaya çıkanı canlı tutmak. Bu, ellerinizle su taşımaya bere benziyor. Hiçbir şeyi kaybetmemeye çalışıyorsunuz ama stüdyoya girdiğinizde elinizde bir şey kalmamış olabiliyor. 

Elvis: Bazen şarkıların tesadüfen olayların öncesinde yazıldığına dair bir duygu hissettiğin oluyor mu? Veya şarkıların farkında olmadan akıldaki bir kişi için yazıldığına dair? 

Tom: Kesinlikle. Rüyaların bazı olayları öncelemesi gibi…

Elvis: Bir şarkıyı birini düşünerek yazıyorum ve sonra o şarkıcı tamamen bundan habersiz ve bağımsız olarak alıp o şarkıyı söylüyor yani cover’lıyor. Bu bana altı kez oldu. Hatta geçenlerde çok ilginç bir deneyim yaşadım. Rolling Stone dergisinden biri bana Chet Baker’ın benim şarkılarımdan birini seslendirdiği bir kaset verdi. Onun bu şarkıyı kaydettiğini bilmiyordum: Almost Blue. Bu çok tuhaftı çünkü Bruce Weber’in ‘Chet Baker hakkında yaptığı ‘Let’s Get – Lost’ filminde geçiyordu. Daha önceden duymuş olmalıydım. O kadar duygulandım ki neredeyse ağlayacaktim. 

Tom: Chet Baker’ın müthiş bir sesi var. (1989 Option Dergisi) 

KARANLIK SU

TARİH:  22 Temmuz 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Biri yapar biri kopyalar 

‘Karanlık su’, Hideo Nakata’nın Karanlık Sular’ının Amerikan versiyonu. Ve genelde olduğu gibi bu film de, Japon versiyonunun etkileyiciliğinden oldukça uzak 

Orijinal adı: Dark Water Yönetmen: Walter Salles Jr. Oyuncular: Jennifer Connelly, Ariel Gade, Jennifer Baxter, Dougray Scott Türü: Gerilim – Dram Ülke: ABD 

Önce Japonlar yapıyor, sonra Hollywood kopyalıyor ve büyü bozuluyor. Korku filmlerinde 

son trend bu. “Karanlık Su”, Hideo Nakata’nın bizde de gösterilen “Karanlık Sular”ının Amerikan versiyonu. Ve genelde olduğu gibi bu film de Japon versiyonunun etkileyiciliğinden uzak. 

Dahlia (Jennifer Connelly) eşinden yeni boşanmış, beş yaşında bir kız çocuğu (Ariel Gade) sahibi genç bir kadındır. New York standartlarında yoksul sayılır. Manhattan’da bir ev tutacak parası yoktur; parasının yettiği yer ise bir zamanlar bir ütopyanın parçası olarak düşünülmesine rağmen ya da tam da bu yüzden ruhtan yoksun, beton bloklardan oluşan ve şehir merkezine uzak bir kompleksteki bir apartman dairesidir. Dahlia’nın kızı Ceci “burası şehir değil” der ilk gördüğünde. Ama Ceci bulduğu bir çocuk çantasına sahip olma arzusuyla evi birden beğenmeye başlayınca, ortalık kızıştırmada maharetli üçkağıtçı emlakçının (John C. Reily) da itelemesiyle Dahlia evi tutar. Ama evin ciddi bir sorunu vardır: Tavan feci şekilde akmaktadır ve üst kattan sesler gelmektedir. Dahlia bir yandan ihmal edilmiş çocukluk yıllarının acı anılarıyla boğuşurken, bir yandan da kızı Ceci’nin edindiği hayali arkadaşı nedeniyle sergilemeye başladığı garip davranışlara çözüm arar. Hayali arkadaşın kimliği ise filmin sır kalması gereken en önemli yanı. 

Japon versiyonunda kendisini çok güçlü hissettiren bir tema vardı: Çalışma hayatının zorluklarıyla boğuşan yalnız bir annenin küçük kızını koruma ve yetiştirme kaygıları filme çok dokunaklı ton bir kazandırmıştı. Ayrıca filmin korkutucu fantastik boyutu da çok daha etkileyiciydi. Yeni versiyonda da bu öğeler mevcut olmasına mevcut ama çok daha hafifletilmiş olarak.

Filmin en akılda kalıcı yanı Dahlia’nın müşterisinin parasını almaktan başka birşey düşünmeyen emlakçıyla yaşadıkları, yani evi tutma ve sonra bakımını yaptırmaya çalışma süreci. Ticaretin özü budur işte: Tüccar başkasının cebindeki parayı kendi – cebine aktarmak dışında bir şeyi dert edinmez. Ve ne kadar yoksulsanız o kadar kötü ürünler tüketmek zorundasınızdır. Hele yalnız bir kadınsanız köpekbalıklarına av olma ihtimaliniz çok daha fazladır. Sonuç olarak “Karanlık Su” yine de etkileyici yanları olan bir film. Haftanın diğer yeni filmi “Zevk Düşkünü”nün pespayeliği düşünülünce haftanın ilgiye değer tek yeni filmi olarak sivriliyor. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com