Kan Arzusu:Kore’nin ithal vampirleri

Bela Lugosi’li orijinal ‘Dracula’ filmi 1931’de yani kapitalizmin büyük krizinin yaşandığı yıllarda gösterime girmiş. Şimdi de 1929’dan sonra yaşanılan en büyük ekonomik krizle karşı karşıyayız. Ama her şey birbirinin aynı değil, tarih tekerrür ederken değişiyor da. Yeni vampir filmlerinde mekânlar çok daha sıradan eskisine göre. Şatoların yerini  sosyal konutlar ve sıkıcı şehirler almış.
“Kan Arzusu’nun kahramanları boğucu bir kumaş dükkânı ve onun üstündeki evde yaşıyor. Din ve haç gibi simgeler vampirlere karşı koruyucu bir işleve sahiptir klasik filmlerde. Kan Arzusu’nda ise vampirin kendisi bir Katolik rahip! Ama bundan yönetmen Park Chan-wook’un (aslında Park Çan-Wuk diye yazmalıyız) Kore Katolizmi üzerine olumsuz bir şeyler söylediği fikrine kapılmayın.
Aksine yönetmen bir röportajında Kore’de Katolikliğin askeri diktatörlükle mücadelede hep en ön saflarda yer aldığını, bu nedenle de oldukça liberal olduğunu söylüyor. Filmdeki karanlık atmosfer ve suçluluk duygusunu, dine değil geçmiş askeri diktatörlüğün bıraktığı tortuya yüklemek gerekiyormuş. Peki vampir niye rahip derseniz, amacının vampir alt-türünü klişelerinden kurtarıp özüne yaklaştırmak olduğunu söylüyor Park. ‘Kan Arzusu’nda vampirler nihayetinde iyice korkunçlaşıyor ama onları cemiyet bu hale getiriyor! Filmin iki vampiri de ezilen ve acı çeken figürler başlangıçta.
KAN İÇEN RAHİP
Ve yine yönetmenin söylediği bir şeyi not emek lazım: Vampirlik Kore’ye yurtdışından geliyor, ithal bir ürün yani. Filmin konusuna biraz değinelim: Genç  bir rahip, insanlara yardım edememenin suçluluğuyla Afrika’da tıbbi bir deneye katılıyor. Sonuçta kanına bulaşan virüs onu öldürüyor ama rahip diriliyor. Bu mucize rahibin şifacı olarak görünmesine neden oluyor. Bir gün eski bir arkadaşına şifa veriyor ve derken bu arkadaşının karısına tutulmaya başlıyor. Cinsel arzusuyla birlikte canavarlaşması da başlıyor rahibin. Kan içmeye başlıyor. Ardından arkadaşının karısıyla işbirliği yapıp, arkadaşını öldürüyor. Ama suçluluk duygusu iki sevgilinin hayatını zehir etmeye başlıyor…
Cinsellik ve suçluluk duygusu, cinsellik ve cinayet şüphesiz psikanalitik bir okumaya açık. Rahip tam bir aile ortamına düşüyor ve bir anlamda ailenin bir ferdine dönüşüyor. Ve ardından o aileden bir kadınla ilişkiye geçiyor. Oldukça ensest kokan bir durum yaşanıyor yani. Ve ardından cinayetler ve suçluluk duygusu başlıyor.
Ama ‘Kan Arzusu’ yönetmenin de röportajlarında işaret ettiği başka öğeler de içeriyor. Vampirizmin ithal oluşu, askeri diktatörlüğün tortuları, sömüren-sömürülen ilişkisi gibi. Bütün bunların sonucunda derdine odaklanamamış, dolambaçlı yollara sapmış ve gösterişli ama gereğinden fazla uzamış bir film çıkmış. Ayrıca kahramanlarımızın ruh halleri de insanda derin analizler yapma arzusu uyandıran bir biçimde verilememiş. Bütün bunları söylerken ‘Kan Arzusu’nun yine de ortalamanın üstünde bir film olduğunu belirtmeliyim. Zaten filmin son Cannes Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü var. Filmin Emile Zola’nın ‘Therese Raquin’ adlı eserine dayandığını da belirteyim.

KURT ADAM: Babalar, oğullar ve cinayet
Orijinalini hatırlamadığımdan iki filmin benzerlik ya da farklarından söz edemeyeceğim. Film 19. yüzyıl sonlarında geçiyor. Karmaşık bir aile içi aşk, seks ve cinayet fantezisi anlatılıyor filmde ve kötülüğün kaynağı yine yurtdışı. Tıpkı haftanın diğer filmi Kan Arzusu’nda olduğu gibi Kurt Adam’da da virüs dışarıdan geliyor. Bu kez hastalığın getiren zengin ve güçlü bir soylu ve de bir aile babası olan Sir Talbot.
KLASİK BİR KONU…
Talbot ailesinin bütün fertleri babanın saçtığı zehirden ya da dehşetten nasiplerini alıyor. Aynı kadını arzulayan erkekler bir evde yaşarlarsa başlarına neler geleceğini iyi biliyoruz. Hem kadınları hem de erkekleri korkunç bir savaş bekliyor ve bu savaştan kimse sağ çıkmıyor. Babalar ve oğullar arasındaki bu ebedi savaşta kadınlar değişiyor ama savaşın şiddeti değişmiyor. ‘Kurt Adam’ fena film değil.
Klasik bir konuyu fazla derine inmeden düzgün bir şekilde anlatıyor. İyi oyuncu kadrosu da film gibi ne sırıtıyor ne de derin izler bırakıyor. ‘Kan Arzusu’ kadar orijinal değil ama ondan daha derli toplu bir film ‘Kurt Adam’.

Veda: Ölenle ölünmez ama…

TARİH:  27 Şubat 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Meşhur diyalog vardır ya, ressam ile izleyicisi arasında geçen, adam sorar “Bu ne biçim balık?”; ressam cevaplar: “O balık değil, resim!”. Atatürk’e ya da genelde gerçekte yaşamış insanlara dair filmlere de öyle bakmak lâzım herhalde. ‘Veda’ya bakarken “Bu ne biçim Atatürk?” diye sormaktansa, yönetmenin yarattığı fantezi figürüne bakmak lâzım. Yani, okuyacağınız yazıda Atatürk’e dair bir şey olmayacak. Filmdeki ‘Atatürk’ adlı fantezi ürünü karaktere dair şeyler olacak. Ve tabii diğer karakterler için de aynısı geçerli.
Film, Mustafa Kemal Atatürk’ün (MKA diyerek yabancılaştıralım) çocukluktan ölümüne dek arkadaşı kalan Salih Bozok’un anılarına dayanıyor. Bozok, MKA ölmek üzereyken oğluna bir veda mektubu yazmaya koyuluyor. Bozok, mektupta MKA ölünce, kendisinin de neden intihar edeceğini anlatmayı deniyor oğluna. Bozok’un bunu anlatmayı başardığı söylenemese de, Mustafa Kemal’in hayatının hızlı ve kısa bir özetini geçiyor seyirciye. Bu hayat hikâyesinde bugüne kadar duymadığımız pek önemli bir şey yok.
Yönetmen, filmin kahramanı MKA’ya Bozok’un hayran bakan gözleriyle baktığı için bize de kendince kusursuz bir insan portresi çiziyor. Ama neye niyet, neye kısmet… Mesela ben filmin gösterdiği MKA’ya hiç de hayran olmadım. Filmin MKA’sı kasıntı ve sevimsiz bir çocuk. Arkadaşlarıyla birdirbir oynamayı bile bir ilke meselesi haline getiriyor, oyunun içine limon sıkıyor. Herkes gibi eğilip üzerinden atlanılmasına izin vermeyi gurur meselesi yapıyor. Birdirbir oynamak yerine, savaş oyunu oynamayı tercih ediyor. Ben çocuk olsam bu MKA’yla arkadaş olmak istemezdim. Ama hem Bozok hem de Livaneli belli ki filmin MKA’sının bu garip, şiddet eğilimli ve kasıntı davranışlarında büyük bir dehanın pırıltılarını görüyorlar.

LATİFE: BİR ARZU NESNESİ
Her erkek çocuk gibi Mustafa’nın da ilk aşkı annesi. Mustafa, babasının ölümünden sonra tekrar evlenen annesini müthiş kıskanıyor ve evi terk edip, aylarca annesinin yanına dönmüyor. Üvey babasının elinden annesini alamasa da hiç olmazsa yıllar sonra üvey babasının yeğeni Fikriye’yle birlikte oluyor. Yani babasının elinden bir kadını kapıyor sonunda! Mustafa Kemal’le Fikriye’nin, sevgili olmadan önce, abi-kardeş çerçevesinde bir ilişki sürdüklerini de belirteyim. Mustafa, daha sonra Latife’yi seçip Fikriye’ye ihanet ediyor etmesine ama bir dil sürçmesi, asıl kadının hep Fikriye (kızkardeşi/babasının yeğeni/annenin ikamesi) olduğunu gösteriyor.
Latife, muhtemelen bir arzu nesnesi olmaktan çok, politik bir seçim Mustafa için. Latife modern, Batılı, özgür ve zengin bir kadın ve başta olumlu bir tip olarak karşımıza çıkıyor. Teorik olarak hoş görünen özgür ve Batılılaşmış kadın, Latife’de cisimleşmiş haliyle nevrotik ve pabuç dilli bir cadaloza dönüşüyor kısa süre içinde (Zübeyde kaynananın beklentisi çıkıyor!). Film (yani yönetmen) Latife’yi anlamak için zerre kadar çaba harcamıyor. Yoksa yönetmen, Batılılaşma fantezisinin pek de iyi sonuç vermediğini, vermeyeceğini mi söylüyor bu olumsuz Latife tiplemesiyle? Sanmam. MKA’ya uymayan iyi değildir, o kadar. Daha derin bir mana, yorum yok.
Peki bu Bozok-MKA ilişkisi nasıl bir şey? Bozok neden bağımsız bir kişilik geliştiremiyor, neden firavunlarla birlikte gömülen hizmetkârları gibi efendisiyle birlikte ölmek istiyor? Kendi ailesine neden değer veremiyor? Bu simbiyotik yaşam biçimi filmde açıklığa kavuşmuyor. Güçlü bir erkeğe hayranlık duyan zayıf erkek figürü Livaneli’nin kitabından uyarlanan “Mutluluk”ta da vardı. Orda da profesör karakteri, Doğulu, güçlü erkeğin yolculuğuna hayranlıkla hizmet ediyordu. Bir sarhoşluk anında da o erkek gibi olmayı arzuladığını söylüyordu. Bozok da biraz o profesör gibi ama onun çok daha patolojik  bir hali tabii ki.

BEST OF ATATÜRK…
Filmin amaçlamadan komikleştiği anlar var: Mesela MKA, babayiğit bir askerle, güreş konulu bir sohbet sürdürürken, Latife balkondan sarkıp, akşamları maiyetindeki subaylarla yeterince vakit geçirdiğini, bir de sabahlarını askerlere ayırmamasını söylediğinde, salonda gülüşmeler oldu. Üstelik bu sahnede MKA kalp krizi geçiriyordu. Yönetmen için büyük talihsizlik, çünkü hedeflenen tepkinin “gülüşme” olmadığı açık.
Tabii filmde MKA’nın askeri ve politik zaferlerine değin sahneler de var. Ama bunlar “best of Atatürk” şeklinde bağlamsız bir şekilde filme serpiştirildikleri ve bilinen efsaneleri abartarak yenilemekten öteye gitmedikleri için tartışılmayı hak etmiyorlar. Kaldı ki konuları ben de ayrıntılı bilmiyorum.
Sonuç mu? Baş kahramanını  anlamak değil yüceltmek için yola çıktığı ve diğer kahramanlarını sadece yüzeysel biçimde ele aldığı içi kötü bir film “Veda”. Ayrıca müziğin kanırtıcı kullanıldığı, oyuncuların, özellikle çocuk oyuncuların kötü yönetildiği de söylenebilir. Oysa ortada gerçekten anlaşılmayı hak eden tarihsel figürler var. Mustafa Kemal, Latife, Fikriye, Salih ve diğerleri ya da şöyle söyleyelim, gerçek ya da tamamen hayali, tarihsel olarak mühim ya da değil hiç kimse bu filmdekiler gibi sığ biçimde ele alınmamalı.

EŞREFPAŞALILAR: Propaganda savaşları

TARİH:  6 Mart 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Türkiye’de sosyal ve politik hayatta neler oluyorsa sinemada da o oluyor yani Kemalistlerle (ılımlı) İslamcılar savaşıyor. Olan bize oluyor çünkü birbiri ardına son derece kötü, misyon filmleri izliyoruz. “Eşrefpaşalılar”ın da “Veda” gibi bir kahramanı, bir kurtarıcı önderi var ve bu önder bir imam. Diyanet İşleri’nin yani devletin bir memuru bu imam, halkın vergileriyle maaşı ödenen biri ama filmdeki konumlandırılışı enteresan; bu imam sanki, vahşi Batı’da kasabaya dışarıdan gelen gözüpek yiğit ve yalnız bir kovboy. Kasabada ise devlet, asayiş hak getire. Kaosun hüküm sürdüğü bu garip kasabada tıpkı westernlerde olduğu gibi yabancıları sevmiyorlar. Hele bu yabancı devletin kolluk güçlerinden filan ise. Fakat yabancının sivil polis değil, sivil imam olduğu anlaşılınca işler değişiyor. Tabii bu sivil kelimesi ne anlama geliyor, bunu da herhalde birilerinin açıklaması lazım.

BU KEZ LİDER BİR İMAM
Bizde hükümet dışı kuruluşlara, sivil toplum kuruluşu deniyor. İmam hükümet dışı bir kuruluşun adamı olmadığına göre sivil değil. Ama sivilin bir de “asker olmayan” şeklinde kullanılışı var, o manada imam sivil. Bizim inanmamız istenen durum ise net: Devlet (cumhuriyet projesi  diye de okunabilir) İstanbul’un, merkezindeki (Haliç civarında) bu kasabaya uğramamış. Mafya, semtte görünen tek güç, polisin esamesi yok, çocuklar okula gitmiyor ve en korkuncu: Din elden gitmiş! Cami altın kalpli bir hırsızın çalıntı eşya deposu ve de evi olmuş, çevresi bir çöplüğe dönüşmüş. Halk cumaya gitmeyeli kim bilir kaç yıl olmuş. Bu semtin sakinlerinin İzmir’in kabadayılarıyla ünlü Eşrefpaşa’sından olmaları da tesadüfi bir durum gibi gelmiyor. İzmir en az dindar ve en laik kentlerimizden biri. Yani cumhuriyet projesini simgeleyebilecek nitelikte bir kent. Film, tümüyle başarısız bulduğu bu projeye bir alternatif getiriyor. İzmir’i “düşman” işgalinden bir kez daha kurtarıyor. Bu kez lider Atatürk değil bir imam. Bu imamın Fethullah Gülen’e karşılık geldiği söyleniyor, Gülen’in İzmir’deki imamlık günleri hatırlatılarak. Öte yandan Eşrefpaşa, Recep Tayyip Erdoğan’ın semti Kasımpaşa’nın İzmir’deki karşılığı sanki. Ben açıkçası imamı fiziksel olarak Recep Tayyip Erdoğan’a da çok benzettim.
İşte bu imam, kasabanın mafyasını da, hırsızını da hizaya getiriyor, çocuklara okuma yazma öğretiyor (Atatürk’ün Kastamonu’da alfabeyi öğretmesini hatırlatıyor), camiye çeki düzen veriyor ve özelleştirmeci mantıkla hiçbir şeyi devletten beklememe doktrinini de hayata geçiriyor. Nasıl mı? Diyanet işlerinden ödenek istemek yerine mahalleli Kayserili bir tüccardan hibe olarak halı alıyor camiye. Diyanet İşleri de yakında özelleştirilecek mi acaba? İyi fikir olabilir gerçekten. Fakat burada liberal ve sadakacı mantık işbaşında. Sermaye hibe edecek, sadaka verecek ve böylece tahakkümünü de perçinleyecek. Sahi, Diyanet İşleri bütçeden aldığı devasa payı ne yapıyor? Bir camiye halı alacak gücü yok mu? İmam, Darwin’i filan da okumuş biri bu arada, atom-elektron ilişkisiyle Azrail’in öldürme faaliyetleri arasındaki kurduğu bağ parmak ısırtıcı (saçmasapan diye okunur). Ekmek çalan bir çocuğu bütün mahallenin öfkeyle kovaladığı, evlenme teklifi almayan genç kızların derhal kötü yola düşme egzersizlerine başladığı bu fantastik mahalleye bu fantastik imam yakışmış. Sivil toplumun, din ve din adamları çevresinde örgütlenerek ve sermayedarların vasiyetini kabul ederek asıl kurtuluşa ulaşacağını ileri süren bir misyon filmi “Eşrefpaşalılar”. Bunun için de alabildiğince gerçeği çarpıtıyor. Hiçbir inandırıcılığı olmayan karakterleri ve olay örgüsüyle yılın en kötü filmlerine şimdiden önemli bir aday.

Zindan adası: McCarthy dönemi ABD’si

TARİH:  13 Mart 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir filmin düşündürücü olması, güzel bir şey. “Zindan Adası”ndan pek düşünceli çıkmadım, bana pek de yabancısı olmadığım bir tarzda, pek de yeni bir şey söylemeyen bir film gibi gelmişti. Filmle ilgili yazıları, filmin temel aldığı romanın yazarıyla yapılan söyleşileri okuduktan sonra, şimdi filmi bir kez daha izlemem gerektiğini düşünüyorum. Sandığımın tersine sağdan değil soldan bakan, McCarthy dönemi üzerinden ABD’nin yakın geçmişini, Bush dönemimi eleştiren bir film var karşımızda. Fakat, film rengini biraz daha açık etseymiş keşke.

SAVAŞ SUÇU İŞLEMEK
“Zindan Adası” iki dedektifin suça eğilimli ruh hastalarının “tedavi” edildiği bir adaya gelmeleriyle başlıyor. Dedektifler sıkı koruma altındaki bir hastanın kaçışının ardındaki sırrı araştırıyorlar. Hasta üç çocuğunu öldürmüş bir kadın. Baş dedektifin bir de kişisel meselesi var: Karısının ölümüne neden olan yangını çıkaran kundakçı da adadaki hastanede. Dedektifin karısının ölümünün dışında yaşamış olduğu başka travmalar da var. İkinci Dünya Savaşı sırasında Dachau’daki toplama kampında Nazilerin vahşetini görmüş, oradaki insanları kurtaramamış olmanın suçluluk duygusunu yaşamış. Bunla da kalmamış kendisi de orada teslim olmuş Nazileri öldürerek savaş suçu işlemiş. Suçluluk duygusu katmerlenmiş. Adadaki doktorlar ise çok güvenilir görünmüyorlar. Birisi Almanya’dan göç etmiş, belki de eski bir Nazi. Diğeri ilaç ya da ameliyata dayalı tedaviler yerine konuşma tedavisi uygulamayı yeğlediğini söylüyor ama o da yine de güvenilir gözükmüyor. Dedektifler bir süre sonra kendi zihinlerinin de gizlice verilen ilaçlarla bulandırıldığını düşünmeye başlıyorlar. Seyirci olarak biz ne görüyoruz? Bulanık zihinlerin algıladıklarını mı? Yoksa…?
Film, 1954’te yani Soğuk Savaş döneminde geçiyor. ABD’de müthiş bir paranoyanın hüküm sürdüğü, solculara, komünistlere yaşam hakkı tanınmadığı, senatör McCarthy öncülüğünde düşünce özgürlüğünün yok edildiği bir dönem. Ve yazar Dennis Lehane’i kitabını yazmaya iten neden de McCarthy dönemiyle, Bush dönemi arasında kurduğu benzerlikler.
11 Eylül sonrasında çıkan yasalar (Patriot Act özellikle) ABD’de ifade özgürlüğünü kısıtlamış; terörizme karşı savaş teranesi altında bütün aykırı sesleri susturmuştu. Lehane’i dehşete düşüren de bu olmuş. “İfade edemezseniz düşünemezsiniz, beyniniz bu baskıyı kaldıramaz ve kafaca da değişirsiniz” (12 Eylül sonrasında bizim başımıza da gelen bu) diyen Lehane, 2001 sonrasını 1954’e bakarak anlatmış.
Fırtınayla dış dünyadan kopmuş bir adada, klostrofobik bir ortam yaratmış ve travmalarını aşıp hayata devam etmede güçlük çeken bir kahramanı başrole oturtmuş.

BEYİN YIKAMA ÇALIŞMALARI
Mesele şurda, Bush sonrasında iktidara gelen Obama temel politikalarda bir değişiklik yapmamasına rağmen, ruh hali çok değişti. Artık Amerikan aydını başkanına ve ordusuna güveniyor, ülkesine inanıyor. Dünyada da az çok aynı hava esiyor. Lehane’in romanının çıktığı tarihle (2003), Martin Scorsese’nin filminin vizyona girdiği tarih (2010) arasında yedi yıl var. Filmi bugünün ABD’sinin resmi olarak okumak güçleşti. O zaman da film, bildik sularda yüzen bir psikolojik gerilimmiş gibi algılanabiliyor. Oysa filmde, kimin hikayesinin doğruyu yansıttığı belli değil. Ben düz okumam sonrasında filme biraz da kızmıştım, sanki ABD’de psikoloji bilimi, beyin yıkama çalışmalarına hizmet etmemiş gibi bir anlam çıkıyor diye. Bir de tabii, politik alt-metin romanda filme göre daha belirgin olabilir, romanı okumadığım için bilemiyorum. Kısacası filmi seyredin ve resmi ideolojiye güvenilmeyeceğini aklınızda tutun. Eleştirmeniniz de, çıkan yazıları, Lehane’le yapılan söyleşileri okumasaydı, başka bir yazı yazmış olacaktı. Bunu her zaman yap(a)mayabilir, bu da (genelde) aklınızda olsun!
Hurt Locker: İmaj, sen nelere kadirsin!
Son Oscar ödülünün adayları  Bush’un son yıllarında karşı karşıya gelselerdi sonuç  çok farklı olurdu. O yıllarda ‘Avatar’ silip süpürür, ‘Hurt Locker’ ise muhtemelen aday bile olamazdı. 11 Eylül’den hemen sonra Hollywood’a büyük bir sükunet hakimdi. Oscar törenleri sıkı denetim altındaydı ve kimse, Bush yönetimi aleyhine bir şey söyleyemiyordu. Ya rejimden yanaydınız ya da karşısında. O dönemlerde aslında ABD’nin yaptıklarıyla imajı gayet iyi örtüşüyordu. Saldırgan politikalara saldırgan bir söylem hakimdi. Ama çoğunluğunu liberallerin oluşturduğu Hollywood entelijensiyası bu söylemle uyumunu uzun süre sürdürmedi. Bush’a karşı oluşan Michael Moore’un açtığı çatlak büyüdü.
Liberallerin gücü yine de Cumhuriyetçi Partiyi iktidardan indirmeye yetmeyecekti belki ama imdada ekonomik kriz yetişti ve gayet demokrat bir söylem tutturan Obama iktidara geldi. Ve sadece Amerika’nın aydınları, sanatçıları değil, dünya ABD’yle barışıverdi. ABD’nin yerlerde sürünen imajı birden düzeliverdi. Aslında değişen sadece de buydu, imajdı yani. İşgaller sürüyor, hatta savaş Pakistan’a yayılıyor ve İran’la gerginlik tırmanıyordu. Ekonomi cephesinde de krizin sorumlusu bankalar halkın parasıyla kurtarılıyordu. Mal aynı maldı ama ambalaj değişmişti. Bu da anlaşılan Hollywood’un devleti ve ordusuyla barışması için yeterliydi.

BİLİNÇLİ STRATEJİ
Birçok açıdan muhafazakar ve klişelerden oluşan bir film olmakla birlikte yine de bir başka gezegenin işgalini eleştiren, karşı çıkan ‘Avatar’, Bush’lu yıllarda Akademi’nin hissiyatına karşılık gelecek ve Oscar’ı alacaktı. Ama ‘Avatar’ geç kaldı. ‘Hurt Locker’ ise bilinçli bir stratejiyle zamanının gelmesi için bekletilen, bittikten bir yıldan daha uzun bir süre sonra vizyona sokulan bir film. Bir zamanlama başarısı! Çünkü artık iktidarda Obama var ve ABD artık eski zorba ABD değil! Yani, artık ABD’li sinemacılar ve aydınların çoğu buna inanıyor. Hurt Locker’da katleden, tecavüz eden, işkence uygulayan Amerikan askerleri yok. Filmde bomba imha eden, Iraklılarla iletişim kurmaya çalışan, sadece Amerikalıları değil Iraklıları da kurtaran askerler var. Artık orduyla barışma zamanı gelmişti zaten. Ve Hurt Locker bu hissiyata tercüman oldu, sonuçta da Oscarları götürdü.
Bir filmi anlattıklarıyla değil de anlatmadıklarıyla eleştirmek haksızlık mı? Irak’taki Amerikan askerinin dar perspektifinden olaylara bakmak yanlış mı? Evet, yanlış. Bundan hiç şüphem yok. Eğer aydınsanız bu sorumluluğunuz var. Kathryn Bigelow’un, Irak savaşı hakkında ne düşündüğü sorulduğunda “ben hakim değilim, bilemem” tarzı cevaplar vererek kaçması (Sabah’ta çıkan röportajından) oralarda kabul edilebilir belki ama buralarda kabul edilemez. Irak Savaşı hakkında fikrin yoksa, fikrin olan konularda film yap!
Kaldı ki elbette bir fikri var Bigelow’un. Film boyunca anlaşılmaz bir dille (Arapça yani) konuşan, güvenilemeyecek, güvendiğinizde ise sizi öldürecek Iraklılarla dolu film. Kısaca Irak’ta Iraklılar “ötekiler”i oynuyor. Bir de Bigelow’un Oscar’ı kazanan ilk kadın olması nedeniyle elde ettiği tarihi konum var. Bigelow kadın yönetmenlerin en erkeği. Aksiyon filmleri yapan, erkek dünyasını anlatan bir kadın. Hurt Locker’da filmin kahramanı olan bomba imha uzmanı kısa süreyle ülkesine dönüyor ve karısı ile oğluna kavuşuyor. Ama bu evcil dünya ne kahramana ne de Bigelow’a uygun. Ne yani şimdi süpermarkette hangi mısır gevreğini almakla mı uğraşacak adamımız, bomba imha edip ölümün kıyısında yaşamak varken? Kendine bir dünya kurmayı beceremeyen bu adamın ruh halini derinlemesine anlatmaya çalışsa yine de saygı değer bir iş çıkarmış olurdu yönetmen. Ya da kapitalist dünyada gündelik hayatın eleştirisine soyunsa. Ama yönetmenin bunlarla kaybedecek vakti yok, kahraman askerlere (biraz kafadan kontak da olsalar) selam çakmak varken. Yazık, entelektüel düzeyi yerlerde sürünen bir film daha Oscar’ı aldı. Bütün dünya, biz de dahil bu gösteriye dahil olduk.

Dersimiz Atatürk: Okuldan yine kaçış yok!

TARİH:  20 Mart 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ortaokul ve lisede çok okul kırdım, sıkıcı derslerden kaçıp sinemaya gittim. Sonunda da film eleştirmeni oldum. Ama ders beni sinemada da buldu. Şimdi sinemayı kırsam nereye gideceğim? “Dersimiz Atatürk” adının vaat ettiği gibi bir eğitim filmi. Teneffüs zili çalsa da kurtulsak dedirten türden. Filmin başında yönetmen Hamdi Akalın filmin çocuklara ve gençlere yönelik olduğunu belirtti. Ama bu durum filmin benim gibi yetişkinlere sıkıcı gelmesinin nedeni değil. Çocuklara da sıkıcı gelecektir. Bana tarih dersleri çok sıkıcı geliyordu çocukken, unutmadım. Nedenleri belli: tarih bir olaylar silsilesi olarak aktarılır, kralların, padişahların komutanların kahramanlıklarından ibarettir.  Neden sonuç ilişkileri son derece yüzeyseldir. Padişahlar sefahat alemine dalar, imparatorluk geriler falan filan. Batı neden gelişir de Osmanlı geri kalır, savaşlar neden çıkar(ılır) anlamanız mümkün değildir.

DEDENİN ANLATTIKLARI
“Dersimiz Atatürk” de aynı tarih anlatımının bir parçası. Anlamsız ve sıkıcı. Film boyunca ortaokul ve lise boyunca yaşadıklarım gözümün önünden geçti. Filmin senaristi Turgut Özakman ve yönetmeni Hamdi Alkan da aynı sıkıntıları yaşamamışlar mıydı acaba? Yaşadılarsa nasıl oluyordu da aynı anlayışı sürdürüp çocukların bu filmden eğlenerek ve öğrenerek çıkacaklarını umuyorlardı?
Filmde bir yazar karakteri var Çetin Tekindor’un canlandırdığı. Bu yazar Mert adlı bir çocuğun dedesi. Mert ve sınıf arkadaşları, Atatürk hakkında bir sunum hazırlamaları gerektiğinde yazar dedeye başvuruyorlar. Yazar dede de oturup onlara Atatürk’ü görsel materyallerle de süsleyerek anlatıyor. Filmi bu anlatı oluşturuyor.  Dede filmin başlarında bir ortaçağ tanımı yapıyor. Bu tanım şöyle “ortaçağ = bilgisizlik+yoksulluk+gerilik+bağnazlık”. Koskoca ortaçağ bu muymuş? Buymuş, çünkü bu tanım ezberlememiz için bir kez daha tekrar ediliyor. Bu ortaçağda nasıl bir bilgi birikimi oluşmuş, üretici güçler ile üretim ilişkileri nasıl dönüşümlerden geçmişler ve en önemlisi ortaçağ nasıl olmuş da yeni çağa yol vermiş? Hangi dinamikler bu değişime yol açmış? Osmanlı İmparatorluğu ortaçağı yaşıyor gibiyken, Atatürk çıkıp önderlik etmiş ve ortaçağdan çıkmışız. Türkiye için en azından açıklama bundan ibaret. (Demek ki Fatih ortaçağı kapatıp yeni çağı başkaları için açmış, kendi devleti için değil.)
Sonra başlıyor düşmanlar edebiyatı. Küçükken kavramakta en güçlük çektiğim şey, düşmanın göreceli bir kavram olduğuydu. Bizim de başkasının düşmanı  olabileceğimizi ders kitaplarından değil, Zagor adlı resimli romandan öğrenmiştim. Zagor bile ders kitaplarından daha ileriydi.
Cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk’ün köylere  “yaşama sevinci” götürdüğünü ekliyor bir ara yazar dede. Akabinde izlediğimiz sahnede köylülerin yaşama sevincini görüyoruz. Gülmeyen, ciddi suratlarla hazır olda durmuşlar, bir kısmı asker selamı veriyor.
Atatürk zeki bir çoban çocuğu himayesine alıyor. Yanaklarından kan fışkıran bu çocuk güçlensin diye hastaneye yatırılıyor. Bir hastalığı olmayan bir çocuk neden hastaneye yatırılır, iyi beslenmenin başka yolu yok mudur? Anlayan bana da açıklasın. “Dersimiz Atatürk” Can Dündar’ın “yanlışlar”ını da düzeltiyor. Ata’nın içki sofralarının nasıl bir saygı ve ölçülülük içinde yapıldığını da görüyoruz. Bu sofralarda anladığımız kadarıyla Atatürk, konuklarına brifing veriyor. Görüntüler böyle bir ortama işaret ediyor.
Bunun gibi daha birçok şey söylenebilir ama gerekli değil. Mühim bunlar da tabii ama asıl mesele başta söylediğim gibi tarih anlayışı. Bu anlayışta kahramanlar ve hayranlıkla onu izleyen faniler ve bir takım olaylar var. Bir  analiz, bir açıklama yok.

HERKES JAKOBEN
Film sırasında bir de şunu düşündüm: Herkes jakoben, kimse kendi başına bırakıldığında, başına bir öğretmen konulmadığında bu halkın bir yere gidebileceğine inanmıyor! Liberaller AB yasalarıyla tepeden (Avrupa’dan) inme bir demokrasinin geleceğini umuyor. Kemalistler, Atatürk’e tapıyorlar ve önderler ve öğretmenler aracılığıyla halkı eğitmeyi umuyorlar. Ilımlı İslamcılar imamdan bir öğretmen, bir ulu önder yaratıyor ve halkın onun aracılığıyla doğru yolu bulmasını bekliyor. Komünistler de işçi sınıfına bilincin dışarıdan getirileceğini söyler öteden beri zaten. O zaman jakobenizmle barışalım, kimsenin farklı bir yöntem önereceği yoksa.

SERSERİ MAYINLAR: Hüzün ile haz arasında

TARİH:  27 Mart 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ferzan Özpetek’in son filmi ‘Serseri Mayınlar’ İtalyan’ın güneyindeki tarihi Lecce kentinde köklü bir kapitalist ailenin çevresinde geçiyor. Filmin açıklayıcı kavramı (şiarı, düsturu, motto’su?) “aşktan daha karmaşık tek şey ailedir”. Film, ağır temalar etrafında gelişmesine rağmen oldukça hafif  bir tona sahip. Komedi dramdan çok daha baskın. Ailelerinin beklentilerine, geleneksel rollere uymak ile kendi arzuları doğrultusunda bir yaşam kurmak arasında sıkışmış kahramanlara filmin önerisi açık: “Yüreğinin götürdüğü yere git”. Ama bunu yapmanın hiç de kolay olmadığının farkında yönetmen. Filmde kimse tam olarak kendisinden beklenen rollerden sıyrılamıyor. Bir ayakları çemberin içindeyken, diğer ayaklarıyla çıkmaya çalışıyorlar. Kurulu düzenin güvencesiyle, bilinmeyenin, maddi açıdan güvensiz bir yaşamın tedirgin ediciliği ve aileyi yıkmanın getireceği korku ve suçluluk duygusu kuşaklar boyunca fertleri iki arada bir derede kalmaya zorluyor. Serseri mayınlık, aslında filmdeki sanayici ailenin bazı fertlerinin kısa dönemli yaşadığı durumlar, gerçekte hepsi şöyle ya da böyle yerleşikler. Asıl serseri mayınlar taşradaki bu ailenin fertleri değil, Roma’dan gelen konuklar. Taşra nihayetinde baskıcı, dedikodularla örülü klostrofobik dünyasını kahramanlarımıza bir şekilde dayatıyor.
Film, bu köklü ailenin en yaşlı  üyesi olana babaannenin anılarıyla başlıyor. O sırada genç bir kız olan babaanne evlenmek üzereyken müstakbel kocasının yanından kaçıp, asıl sevdiği adam olan müstakbel kayınbiraderinin yanına gidiyor. “Ya beni al ya da kendimi öldüreceğim” der gibi, genç kadın… Kendisini öldürmediğini biliyoruz, yüzündeki hüzün de sonucun ne olduğuna işaret ediyor. Baki kalan ömür boyu sürecek bir kalp kırıklığı oluyor. Filmin temalarından biri olan kardeş rekabetinin ilk işareti de burada örtük olarak var. İki erkek kardeş aynı kadını arzulamış, biri almış.

HERKES POTANSİYEL BİSEKSÜEL Mİ?
Diğer kardeş rekabeti ise Tommaso ile Antonio arasında. Babaları sahibi olduğu makarna fabrikasının oğulları tarafından yönetilmesini arzuluyor. Geleneksel bir adam olan baba, çocuklarını bağımsız bireyler olarak değil kendisinin bir uzantısı olarak görüyor. Kırk yıllık eşi ve kırk yıllık metresiyle, kurulu işiyle başarılı olduğuna inancı tam. Ne annesinin kalp kırıklığının farkında ne de oğullarının başka yaşamlar hayal ettiğinin. Roma’da ekonomi okuduğu zannedilen ama aslında edebiyat okuyan küçük oğul Tommaso bir gündemle aile ocağına dönüyor. Akşam yemeğinde babasına yazar olmak ve Roma’da yaşamak istediğini ve her şeyden önemlisi “gey” olduğunu açıklayacağını abisi Antonio’ya söylüyor. Ama zaten, babasının işini istemediği halde üstlenmiş bulunan ve kardeşinin Roma’daki özgürlüğünü kıskanan Antonio’nun yemekte başrolü kardeşine kaptırmaya niyeti olmadığını göreceğiz.
Yemekteki gelişmeler Tommaso’nun kentte kalması ve işin başına geçmesi, Antonio’nun evden ayrılmasıyla sonuçlanıyor. Açılımını yapamayan Tommaso sıkıntıyla işini sürdürürken fabrikanın diğer ortağının kızı Alba’yla flört etmeye başlıyor. Yoksa homofobiden sorumlu bakanımız Aliye Kavaf’ın dediği gibi, “eşcinsellik iyileştirilebilir bir hastalık” mı (yoksa yoksa, herkes potansiyel biseksüel mi)? Antonio’nun annesi de oğlunun  “iyileşebilir” olup olmadığını merak ediyor. Özpetek’in bu soruya ironik bir cevabı var zaten: “On aspirin yutun geçer, tabii aspirin almanıza engel bir durum yoksa”. Anlaşılan eşcinsellerin aspirine alerjisi var çünkü Roma’dan erkek sevgilisinin gelmesiyle Tommaso ile Alba arasındaki filizlenmekte olan romans sona eriyor.
Kavaf’ın açıklamalarından sonra bazı sivil toplum kuruluşları da “eşcinselliğin bastırılması, normal bir şeymiş gösterilmemesi” gerektiğini vazeden bir bildiri yayımladılar. Aksi takdirde insanlığın sonu gelebilirmiş çünkü üreyemezmişiz! Bu varsayım eşcinselliğin çok güçlü bir çekim gücü olduğunu ve bastırılmazsa herkesin eşcinsel olacağını kabul ediyor. Enteresan bir bakış açısı. Demek ki aslında heteroseksüellik doğal olmayan davranış biçimi, ancak eşcinselliğin bastırılmasıyla, “hastalık” olarak damgalanmasıyla varlığını sürdürebiliyor heteroseksüellik. Acaba bu “siviller” dediklerinin bu anlama geldiğinin farkındalar mı? Uygarlık (sivilizasyon) dediğimiz epeyce dişli canavar da böyle bir şey!
“Serseri Mayınlar” hazla hüzün arasında sıkışmış insanların filmi. Özpetek hazza (yemek yemek, cinsellik, estetik güzellik vb.) çok önem veriyor. Kahramanları varlıklı, güzel mekânlarda yaşayan güzel insanlar. Onların “kendileri” olma mücadelesi de evrensel, insana dair bir mesele. “Serseri Mayınlar” rahat izlenen önemli meselelere değinen ama kararlı biçimde hafif bir film. Bunda da bir sakınca yok. Ama Özpetek, çerçevesini daha genişletse, ailenin sahip olduğu fabrikanın çalışanlarına da, varlıklı ailenin onlarla ilişkisine de değinse belki de ustalarından Bertolucci’nin “1900”ü tadında epik filmlere imza atmaya başlayacak. Berlusconi İtalyası daha ağır temalara çağırıyor adeta sanatçıları.

İTALYA’DAKİ GERİLEME…
Film sonrasında Ferzan Özpetek sinema yazarlarına bir yemek daveti verdi. Bu yemekteki sohbet sırasında İtalya’da bir gerileme yaşandığından da söz etti. Eski kuşaklar yenilerden daha açık görüşlüydü, Özpetek’e son zamanlarda “İslamcı mısınız?” gibi sorular yöneltilmeye başlamıştı… Bu değişimi “11 Eylül” sonrasında fırsatın değerlendirilmesi ve muhafazakâr politikaların hayata geçirilmesine bağlıyordu yönetmen. Filmdeki baba figürü gibi İtalya’yı yöneten burjuvaların en önemli kusurları homofobileri değil. Keşke öyle olsaydı. Toplumsal ilişkileri bir bütün olarak geriletmeye kararlılar ne yazık ki.

İSTANBUL FİLM FESTİVALİ’NDEN: SUÇ ORDUSU

TARİH:  3 Nisan 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Vizyon filmlerinin düzeysizliği, sinema eleştirmenliğini tatsız bir meslek haline getirdi. Festivaller nefes alabildiğimiz, sinema sevgimizi sürdürebildiğimiz vahalara dönüştü. Bu hafta bana ayrılan bölümü festivalden seçtiğim bir filme ayırmak istedim bu nedenle. Ermeni – Alman kökenli Fransa doğumlu yönetmen Robert Guediguian’ın “Suç Ordusu” adlı filmi ideal bir seçim gibi gözüküyordu. Guediguian “Maurice ve Jeannette” adlı filmiyle daha önce gönüllerimizi fethetmiş, işçi sınıfına duyarlı, sosyalist bir yönetmen olarak kayıtlarımıza girmişti. Son filmi “Suç Ordusu” Türkiye doğumlu komünist bir Fransız Ermeni’nin II. Dünya Savaşı sırasındaki hayatını anlatıyordu üstelik. Missak Manuşyan adlı bu direnişçinin adını daha önce duymuştum. “Kızıl Afiş” adlı bir filme konu olmuştu o ve arkadaşlarının hikayesi. Fakat filmin beklemediğim, sürpriz bir yaklaşımı var tarihe ve sosyalist direnişçilere.

DİRENİŞ HER ZAMAN
Filmin ön plana çıkardığı  3 direnişçi var. Missak Manuşyan, Marcell Rayman ve Thomas Elek. Manuşyan en yaşlıları ve en önemlileri.  Zaten kurulacak olan hücrenin şefi de o. Rayman ve Elek Yahudi kökenliler ve oldukça gençler. Aynı zamanda risk almayı seven ve biraz da maceracı tipler. Elek komünistliğini daha vurgulayan karakter içlerinde.
Manuşyan ise bir şair. Babası 1915’te Türk askerlerce öldürülmüş, annesi ve erkek kardeşi de bu facianın ardından fazla yaşayamamışlar. “Bütün Ermeniler gibi, bir yetimim” diyor Manuşyan.
Manuşyan, önce yasak bildiriler bulundurduğu ve sol görüşlü olduğu için işbirlikçi Fransız polisi tarafından tutuklanıyor ve bir Alman hapishanesine gönderiliyor. Fransızların pek göstermeyi sevmediği şeyleri, yani Fransız işbirlikçiliğini, vahşetini göstermekten çekinmiyor film. Her öldürülen Alman askeri için 10 direnişçinin öldürüldüğü bir zamanda, Manuşyan komünist olmadığına dair bir belgeyi imzalamaya ikna ediliyor, oluyor. Böylece hapisten çıkıyor ve karısının yanına dönüyor. Fakat, içerden çıkanlar, potansiyel işbirlikçi veya “yem” olarak görüldükleri için parti bir süre Manuşyan’la irtibatı koparıyor. Manuşyan ise imzaladığı belgenin utancı ve ezikliği içinde. Faşistlerin en büyük başarılarından biri de insanları yaşayan ölüler haline getirmek, kimliklerini yok etmek. Fakat bir süre sonra yukardan emir geliyor Manuşyan’a. Bir hücre oluşturacak ve silahlı eylemlere başlayacaktır. Manuşyan etik anlayışının adam öldürmesine engel olduğunu söyleyince, şefinin onu ikna eden argümanları ve sonra gelişen olaylar bence tartışmayı gerektiriyor. Şefi Manuşyan’a, yoldaşlarının öldürülmesini, Yahudilere Nazilerin uyguladığı zulmü kısacası içinde bulundukları rejimin vahşetini hatırlatmıyor. Manuşyan’a ailesinin Türkler tarafından nasıl öldürüldüğünü hatırlatıyor. İdeolojik herhangi bir tartışma da olmuyor. Manuşyan ilk eyleminde bir manga Alman askerinin üzerine bir el bombası atıyor. Ve bombayı atarken abisinin görüntüsü perdeye geliyor. Yani faşist Alman askerlerinin öldürülmesi Türklerden alınan bir kişisel intikam eylemi haline geliyor. Burada sosyalizm ideali, Nazizme duyulan nefret değil ön planda olan. Daha sonra Manuşyan karısı Melinee’ye “eskiden intikam almayı yanlış bulduğunu ama artık bundan emin olmadığını” söylüyor. İntikam almayı ben de yanlış buluyorum ama buradaki intikam iyice neden-sonuç ilişkisinden kopmuş durumda. Türklerden intikam için Alman askeri öldürmek? Ayrıca, bu adamın ideolojisine ne oldu?

SEN YAHUDİ DEĞİLSİN
Manuşyan ilerde bir sahnede Marcel Rayman’la tartışırken de aynı motif ortaya çıkıyor. Rayman “sen Yahudi değilsin ki” deyince Manuşyan ailesinin Türkler tarafından öldürüldüğünü hatırlatıyor, komünist olduğunu hatırlatmak yerine. Yine başka bir sahnede Hitler’in meşhur sözünü hatırlatıyor “Ermenileri bugün kim hatırlıyor?”.
“Suç Ordusu” bir komünistin direniş  öyküsünün yönünü, milliyetçi bir intikam öyküsüne doğru  kıvırıyor. Etnik kimlikler ideolojiyi eziyor. Üst düzey direnişçiler (Manuşyan ve hücresini yönlendirenler) son derece itici ve duyarsız tipler. Bunun gerçek hayatta böyle olmuş olması tabii ki çok mümkün. Kendi siyasal tarihimizde de böylelerini çokça görmedik mi? Ama film ideolojik bir tartışmaya girmekten kaçınıyor. Mahallenin dürüst, heyecanlı, kanı kaynayan delikanlıları şeflerinin ihanetine uğruyor nihayetinde. Bu noktada yeniden etnik kimliğe rücu ediyoruz. İdeologlara veya ideolojiye inanmak için fazla bir neden yok ama intikam için yeterince neden var filmde.
Ve son soru: Tarihte Türklerin Almanlarla birlikte anılmasına hazır mısınız?

Festival, Emek ve fazlası…

TARİH:  10 Nisan 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

İstanbul Film Festivali protestolu bir törenle açıldı. İlk kez Emek Sineması devre dışı kalmıştı ve protestocular borazanlarını bunu protesto etmek için öttürdüler. İyi de ettiler, konuya biraz dikkat çekebildilerse ne iyi. Bir şey değişecek mi, bilemeyiz ama umudumuzu yitirmemek lazım. Bu protestonun yeri ve zamanı mıydı diye bir tartışma sürüyor. İKSV kültür hayatımıza çok önemli katkılarda bulunmuş ve bulunmayı sürdüren bir vakıf ve ben de yıllarca Caz Festivali’nin danışmanları arasında yer aldım.
İKSV’yi seviyorum, İKSV’lilerden ve de kentin kültür hayatına yapmayı sürdürdükleri katkıdan dolayı. Emek’in kapatılmasından en çok mağdur olanların başında İstanbul Film Festivali geliyor ve bu konuya festivalin başkanı Azize Tan her fırsatta dikkat çekti. Festivalin basın toplantısında da durumu protesto eden bir konuşma yapmıştı. Tan’ın Emek’in kapanmasından en çok üzülen kişiler arasında olduğundan şüphem yok. Tan’ın İKSV içinde yalnız olmadığını da biliyorum. Tan ve vakfın genel müdürü Görgün Taner, Emek Sineması önünde gerçekleştirilen eyleme de katıldılar.  Fakat öte yandan vakfın onur, mütevelliler ve yönetim kurullarına baktığımızda tam da Emek’in yıkılmasına neden olan piyasa mantığının egemen olduğu bir tabloyla karşılaşıyoruz.

SİNEMA VE KENTSEL DÖNÜŞÜM
AKP’nin ve dolayısıyla devletin önde gelen bütün isimlerini bu listelerde görebilirsiniz. Tabii birçok büyük şirket ve onların büyük ortakları da buralarda yer alıyor. Bu şirketlerin temsilcilerinin ya da AKP’li isimlerin bir çoğunun piyasa mantığını, kamu yararının üstünde tutan bir zihniyete sahip oldukları açık. Daha doğrusu serbest piyasanın zaten kamu yararına olduğunu ileri süreceklerdir çoğu. İKSV kâr amacı gütmeyen ve kültür hizmeti veren bir vakıf öte yandan. Bu çelişkili yapısından dolayı Emek’in kapatılmasında hem pay sahibi, hem de mağdur durumunda kalıyor İKSV. “Emek Sineması’na seyirci gelmiyor, piyasa kurallarına göre kapanması ve yerine bir alış veriş merkezi yapılması normaldir” gibi bir argümana İKSV kurullarındaki kaç kişi karşı çıkar? Özellikle de İKSV’nin yönetim kurulunda yer alan Beyoğlu Belediyesi Başkanı Ahmet Misbah Demircan ve İstanbul B.B. Başkanı Kadir Topbaş karşı çıkarlar mı? Eğer çıkıyorlarsa Emek’in yıkılmasının altındaki kararlarda niye imzaları var?
Kentsel dönüşüm politik bir süreç, İKSV’den de bir kurum olarak bu yapısıyla bu politik sürece karşı çıkmasını bekleyemeyiz. Cumartesi akşamının eylemcileri İKSV’yi doğrudan hedef almadılar zaten ama daha fazla çaba harcamaya davet ettiler. Kültürle ilgili hiç kimsenin de İKSV’yi doğrudan hedef alabilecek bir lüksü yok bu kentte çünkü İKSV’ye ihtiyacımız var. Emek’in kapatılmaması ve kentsel dönüşüm denilen yıkım ve rant projelerine karşı daha fazla mücadeleye ihtiyaç olduğu gibi.
Filmlere gelince. Açılış filmi, geleneksel olarak bütün açılış filmleri gibi hafif bir filmdi. Bir kızın annesi ve babası hakkındaki gerçeği öğrenişi, bir orkestranın geçmişte kendisine yapılan yanlışı düzeltmesi inandırıcılıktan uzak, tam masalsı da olmayan bir anlatımla karşımıza geldi. Brejnev döneminde bu denli güçlü bir antisemitizm var mıydı SSCB’de, bilemem ama filme göre bir kuşak Bolşoy Orkestrası müzisyeni içlerinde Yahudileri barındırdıkları için harcanmışlardı. Yahudi olanlar ise Sibirya’da soğuktan donarak ölecekleri bir ortama sürgün edilmişlerdi. Rusya’nın bugünkü hali, oligarkları filan da hafif bir eleştiriden nasiplerini alıyordu ama asıl korkunç olarak gösterilen tabii ki eski sosyalist rejimdi. Bir de bu kurtuluş hikayesi, mesela Türkiye’de kaçak çalışmak zorunda kalan Ermeni işçilere, seks kölesi yapılan Rus ve Ukraynalı kadınlara ne ifade eder, onu da merak ediyorum.
Joseph Losey’nin “Kaza Gecesi” klasiklerin gerçekten de ayrı bir ligde olduklarını kanıtlayan bir film oldu. Mükemmel değildi, kusurları vardı ama en derin karakter çalışması yine de bu filmdeydi. Filmin baş kahramanı Stephen sadece ve sadece başkalarının kadınlarına ilgi duyan Oxford’lu bir öğretim üyesi.
Genç ve soylu bir kız öğrencisine ilgisi, bir başka öğrencisinin aynı kıza ilgisini açık etmesiyle başlıyor. Eski bir sevgilisine de yeniden yönelmesi yine başka bir erkeğin söz konusu kadına ilgi duyduğunu belli etmesinin ardından gerçekleşiyor. Babasıyla bitmemiş olan rekabeti, başka erkeklerle sürüyor. Adamı açıklamak için belki biraz Ödipal karmaşadan anlamak gerekiyor. Tabii sınıfsal bir rekabet de kahramanların ilişkisinde alttan alta sürüp gidiyor. Dirk Bogarde ve Stanley Baker çok iyi onuyor ama filmin arzu nesnesi genç öğrenci kızı fazlasıyla yüzeysel kalmış.

GURBET KUŞLARI YENİDEN
Bambaşka bir bağlamdaki baba-oğul rekabeti ise “Ben ve Orson Welles” filminde karşımıza çıktı. Linklater’in filminde sembolik anlamda baba, oğlunun kız arkadaşını çalıyordu. Büyük yönetmen Orson Welles’in egosu da inanılmaz büyükmüş. Ama bu egonun da sürekli kendisini beslemesi gerekiyor. Başkalarını ezmeden ve yok etmeden ayakta duramayan bir ego Welles’inki. Linklater’ın filmi yönetmenin bende uyandırdığı beklentinin uzağındaydı ama yine de sevimliydi.
Atom Egoyan ise “Chloe”yle yine Freudyen sularda dolaşan bir başka film sundu bize. Bu kez Elektra kompleksi yani yine sembolik anlamda bir anne-kız rekabeti vardı ve yine sınıfsal çatışma alttan alta sürüyordu. Film kendisini izlettirmekle birlikte yine yönetmenden beklentimin altında kalan bir çalışma oldu. Todd Solondz’un “Savaş Sırasında Yaşam”ı bize ruhsal karmaşanın dibine vurmuş bir aile tablosu çiziyordu. Baba pedofiliden hapse girmişse çevresindeki bireylerin bu gerçekle kolaylıkla baş edeceklerini ummak zaten mümkün değil. Çocukların pedofil bile olsa yine de babalarına ihtiyaçları var, barış ve demokrasiden öte. Film ABD’deki Yahudi cemaatinin çelişkilerine, “unutmak ve affetmek” düsturuna kimi zaman oldukça sarkastik, kimi zaman son derece ciddi bir bakış atıyor. Canavarları, canavar olmalarından dolayı suçlayabilir miyiz gibi, zor bir soru da soruyor film.
“Gainsbourg”da fena halde sıkıldım. Fransa’nın bu en ilginç şarkıcı/şarkı yazarının hayatı bu kadar renkli olmasa ve her şeye rağmen merak uyandırmasa film benim için daha da zor olacaktı. Ama Boris Vian’ın, Juliette Greco’nun, Charlotte Gainsbourg’un, Brigitte Bardot’nun arzı endam eylediği bir filmi insan ister izlemez sonuna kadar izliyor.
Halit Refiğ’in “Gurbet Kuşları” ise maalesef diyeyim kahkahalarla izlendi. Hayır, bu aile dramını izlerken güldüğü için seyircinin bir kabahati yok. Bu sinema klasiğimiz gülünç bir film. Konusunu, “Dersimiz Atatürk”ün senaryosunun yazarı Turgut Özakman’ın bir hikayesinden alması bu gülünçlüğün nedenini yeterince açıklıyor. Filmin adı “Anadolu İnsanı İçin Hayat Dersi” olabilirmiş rahatlıkla. İstanbul’a göçenlere “Hadi bakalım gerisin gerisi köyünüze demenin” dolambaçlı bir yolunu seçmiş Refiğ ve Özakman. Bir de İstanbullu “yoz” burjuva çevreler tasviri var ki, Enver Aysever’in Cihangir tasviriyle boy ölçüşür.
Semih Kaplanoğlu’nun “Bal”ını ise ikinci bir izlemeden sonra yazmaya bırakıyorum. Doğrusu filmin maneviyat penceresinden bakan bakış açısına pek aşina değilim ve belki de filmin dertlerine hiç nüfuz edemeyebilirim.

KOSMOS: Gerileyen toplumsallığımız

TARİH:  17 Nisan 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kosmos, ağlayarak karlar içinde koşan bir adamın görüntüleriyle başlıyor. Adam şehre indiğinde (Kars) ilk gördüğü şey derede yüzen küçük bir çocuk cesedi oluyor. Karşı kıyıda ise çaresizce çığlık atan genç bir kadın var. Adam hemen hızla akan dereye girip çocuğu çıkarıyor ve ölü çocuğa can veriyor. Tabii ki şehir bu adamı bağrına basıyor. Fakat bu doğaüstü güçleri olan adam başka her açıdan da tuhaf. Ne yemek yiyor, ne de çalışıyor. Sadece şeker yiyip, çay içiyor. Filmde açıkça gösterilmese de dükkanların kasalarını soyuyor. Dini metinlerden alıntılarla konuşuyor. Ağaçlara bir maymun gibi tırmanabiliyor, hatta bir sahnede kendisini bir nevi ışınlıyor (bunu en ihtiyacı olduğu zamanda yapmıyor fakat).

KOSMOS’UN AŞKI TEK KİŞİYLE SINIRLI DEĞİL
Adam önce adının Battal olduğunu söylüyor. Daha sonra dirilttiği kızın ablasıyla tanışıyorlar. Genç kadın adının Neptün olduğunu söyleyince Battal da adının  Kosmos olmasına karar veriyor. Kosmos’la Neptün arasında söze değil de çığlıklara dayanan bir ilişki ve bir aşk başlıyor. Ama Kosmos’un aşkı bir kişiyle sınırlı değil. Şehre yeni atanan yorgun öğretmenle de sevişiyor. Ayrıca yüzbaşının aksak baldızını da oldukça şehvetli bir tedaviyle iyileştiriyor. Paralel bir hikâyede Karamazov Kardeşler’den alınma bir baba katli hikâyesi var. Bir başka paralel hikâye yine aynı eseri çağrıştırıyor: Küçük bir çocuk arkadaşlarını saldırısına uğruyor ve içine kapanıyor. Bu talihsiz çocuğun kaderi Karamazov Kardeşler’deki benzeriyle aynı oluyor.
Kosmos bu insanlara yardım ederken bir yandan da felaketlerini hazırlıyor istemeden. Karamazov kardeşlerden birine verdiği para, adamın hırsızlık ve cinayetle suçlanmasına neden oluyor. Öğretmen, Kosmos’la sevişmiş olmayı içine sindiremiyor ve intihar ediyor. Küçük çocuk, konuşmaya başlıyor ama Kosmos’un peşini bırakmadığı için soğukta üşütüp hasta oluyor.
Devlet için istenmeyen adama dönüşen Kosmos aynı geldiği gibi ağlayarak kaçıyor şehirden.
Reha Erdem, Kosmos’u olmak isteyeceği kişi olduğunu çeşitli söyleşilerinde ifade etti. Fakat bunun bir öneri değil bir arzuya işaret ettiğini de ekledi. Bana göre ise Kosmos/Battal karakteri bir aşkınlığı (transandans) değil, ‘ben’in sınırlarının belirsizleşmesini, başkasının sınırlarına tecavüzü (transgresyon), ruhsal/toplumsal olarak bir ilerlemeyi değil bir gerilemeyi (regresyon) ifade ediyor daha çok.  Olsa olsa Kosmos’un ideali Reha Erdem olur, tersi değil.
Kosmos bir devrimcinin de farkı bir şekilde sahip olabileceği bir sürü özelliğe sahip. Öncelikle aşk arıyor. Aşkın ve devrimin partisi sloganını hatırlıyor musunuz? Kosmos, sınır ve özel mülkiyet tanımıyor. Kosmos, emeğin alınıp, satılmasına karşı, bu yüzden çalışmıyor. Bütün bunlar da sosyalistlerin sahip çıkabileceği şeyler.
Ama Kosmos bütün bunları şimdi ve bu anda yaşamak istiyor. Bu yüzden de sürekli sınırlara çarpıyor. Ya da o sınırları başkalarına zarar vererek aşmaya kalkıyor. Çalışmamaya karşı oluşu asalaklığa dönüşüyor, özel mülkiyete saygı duymaması, camları indirip hırsızlık yapmakta bir sorun görmemesiyle sonuçlanıyor. Aşk arzusu, başkasının gerçekliğini görmesini engelliyor. Tedavi edici güçlerini kullanarak etkilediği ve sonra seviştiği öğretmen intihar ediyor. Kosmos bir yalnız adam, toplumsal bir gelecek hayali var gibi gözükmüyor.

KAYIP BİR ALTIN ÇAĞA ÖZLEM
Kosmos’u ilk gördüğümüzde bir kaybın yasını tutuyor. O kayıp bir önceki şehirde, kasabada geride bıraktıkları. Ağlayarak kaçıyor ilk gördüğümüzde.  Bu yas aslında belki de biraz da, daha iyi bir toplum hayalinin kaybının yası. Kosmos’u bu kadar yalnızlaştıran belki de biraz da bu. Bu kayıp kanımca gerileme diye adlandırdığım durumun da nedeni. Kosmos aşık olduğu kızla dille iletişim kurmuyor. Hayvani çığlıklarla iletişim kuruyor. Öğretmenle ilişkisinde de “hayvanla insan arasında bir fark olmadığını” söylüyor. Bence bunlar toplumsal bir varlık olmaktan umudu kesmenin ifadesi. Şaman özellikleri ise yitik bir geçmişe, kayıp bir altın çağa özlem.
Gerileme yani regresyon kavramını  kesinlikle aşağılayıcı, küçümseyici bir biçimde kullanmıyorum. Bu kavramı sanırım daha önce tek bir kez, Naomi Klein söyleşimde kullanmıştım. O yazıya bakılırsa böyle bir amacım olmadığı görülebilir zaten. Bu bir durum saptaması. Regresyondan kastım, çözüm bulunamayan sorunlar karşısında daha geri bir gelişme düzeyine evrilmek, bir şekilde çocuksulaşmak.
Kosmos’un Reha Erdem’in bir yönetmen olarak en başarılı filmi olduğunu düşünüyorum. Filmin, kurgusu, ses tasarımı, görselliği olağanüstü. Sermet Yeşil’in oyunculuğu da çok iyi. Mutlaka izleyin.
Şu anda İtalya’da “11. Lecce Avrupa Sineması Festivali”ndeyim. Festivalde FIPRESCI jüri üyesiyim. Ayrıca Yılmaz Güney üzerine düzenlenen konferansa konuşmacı olarak katıldım.   “Yeni Türk Sineması”nın belirleyici özelliği olduğunu düşündüğüm regresyon kavramı üzerinde festivalle ilgili yazımda da duracağım.

İtalya’da Güney fırtınası

TARİH:  24 Nisan 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Liberal entelijensiya ezber bozmaya başlamadan önce tabu yıkmaya bayılırdı. 12 Eylül cuntasının gücü altyapıyı hazırlamıştı ama üst yapıyı  halletmek üniformalıları aşıyordu. Bu işi siviller üstlendi doğal olarak. Eski solcu iseler, inandırıcılıkları da daha yüksek oluyordu. Gülay Göktürk’ün “Nokta”sı devireceği tabular arasına Yılmaz Güney ve Nâzım Hikmet’i koymuştu mesela (sanırım 80 sonlarıydı). Aslında tabulaştırmak gerçekten de yapılan bir şeydi ve eleştirel düşüncenin önünü kapıyordu. Sol idollerine toz konduramıyordu. “Arkadaş” filminde Yılmaz Güney’in canlandırdığı devrimci Azem’in gittiği tatil beldesindeki en önemli icraatlarından biri, orada çalışan genç işçiyi uzun saçlarını kesmeye ikna etmekti. “Elalemin saçından sana be kardeşim. Solculukla saç şeklinin ne alakası var?”, demek o zamanlar kimsenin aklına gelmediği gibi, gelse de bunu söylemek cesaret işiydi. Hoş sonradan da pek kimsenin aklına gelmedi bu eleştiriyi yapmak ve sonunda hala insanların etek boyundan veya yırtmacından aşağılayıcı biçimde söz eden yazılarla solculuk yaptığını sananlara rastlamaya devam ettik. Ama liberal ya da düpedüz sağcı yazarların dertleri solu içerden eleştirmek ve böylece geliştirmek değildi elbette. Onlar 12 Eylül’ün ezdiği sola son darbeyi indirmeye çalışıyorlardı. 25 Ocak 2000’de Fatih Altaylı Hürriyet gazetesinde Yılmaz Güney’i yok etme kampanyasını başlattı. Bir sürü hakaretin ardından Altaylı yazısını şöyle bitiriyordu: “Benim için Yılmaz Güney, Türkiye’nin Avrupa’daki imajını yerle bir eden, bunu da kendi menfaatleri için yapan bir katildir. Bugün hâlâ Avrupa’da Yılmaz Güney’in mirasıdır başımıza bela olan… Gerisi palavra…”

OLAĞAN ŞÜPHELİLER
Altaylı’nın başlattığı  bu kampanyaya derhal diğer “olağan şüpheliler” de katıldı. Serdar Turgut (ki ciddiye alınabilecek bir şeyler de söylemeye çalışan tek kişidir içlerinde), Engin Ardıç ve Hadi Uluengin hemen destek yazıları döşendiler Altaylı’ya. Onlara göre de Güney sadece bir katildi, lümpendi ve kesinlikle entelektüel değildi.
İşte bizim “made in 12 eylül” fikir önderlerimize göre Türkiye’nin Avrupa’daki imajını yerle bir eden Yılmaz Güney, İtalya’nın Lecce kentinde düzenlenen  11. Avrupa Sinema Film Festivali’nin “Avrupa Sinemasının Kahramanı” bölümünün bu yılki ismiydi. Daha önceki 10 yılın kahramanları ise Krzysztof Zanussi, Carlos Saura, Otar Iosseliani, Jules Dassin, Andrzej Wajda, Edgar Reitz, Andrej Tarkovski, Theo Anghelopoulos, Nikita Michalkov  ve Costa Gavras’mış. Bu yönetmenlerin hiçbirinin ülkesinden bir gazetecinin çıkıp da, “ …..  adlı yönetmen bizim Avrupa’daki imajımızı yerle bir etti, başımıza bela oldu…” falan gibi laflar edebileceğini düşünebiliyor musunuz? Ne talihsiz bir ülkedir bu, ne biçim insanlar bu Altaylıgil?
Güney’in tam 11 filmi gösterildi bu bölümde: Seyyit Han, Aç Kurtlar, Umut, Ağıt, Arkadaş, Endişe, Zavallılar, Sürü, Düşman, Yol ve Duvar. Güney’in sadece filmleri gösterilmedi, “Yılmaz Güney Sineması” başlığı altında bir konferans düzenlendi, bir de Massimo Causo’nun editörlüğünü yaptığı “Yılmaz Güney-Liberare il Cinema” (Yılmaz Güney-Sinemayı Özgürleştirmek” adında bir kitap yayımlandı. Konferansa resmi düzeyde de katılım vardı: Büyükelçiliğimizden Ayşem Aygün Atalay, moderatör ve İtalya Sinema Yazarları derneği Başkanı Bruno Torri’nin sunumundan sonra açılış konuşmasını yaptı. Atalay ayrıca aynı akşama festival içinde yer alan Türk Filmleri Bölümü ve Yılmaz Güney Retrospektifi vesilesiyle bir yemek de verdi. Yılmaz Güney’in eşi Fatoş Güney  için bu olağanüstü bir andı elbette. İlk defa Yılmaz Güney adına resmi bir davette yer verilmiş oluyordu.

REGRESYON SİNEMASI
Konferansın üç ana konuşmacısı ben, Umberto Rossi ve Roberto Silvestri idik. Ayrıca Fatoş Güney, festival başkanı Alberto La Monica, Güney kitabının editörü Massimo Causo, Vincenzo Camerino, Luciana Castellina, Klaus Eder (FIPRESCI Genel Sekreteri), Giuseppe Gariazzo ve Silvana Silvestri de konuşmalarıyla konferansa konuşmalarıyla katkıda bulundular.
Konuşmamda Yılmaz Güney Sineması’yla bugünün Türk sineması arasındaki farklar ve benzerlikler arasında durmaya çalıştım. Temel iddiam bugünün Türk sinemasının, bir regresyon sineması olduğuydu. Regresyondan kastım daha geri olan bir gelişme düzeyine rücu, koruyucu bir babaya duyulan özlemdi. Taşraya dönüş,  şehirden, şehir hayatı ve insanından ve daha gelişkin bir sosyallikten umudu kesiş  gibi unsurların  öne çıkışıydı. Bu regresyonu da hala içinde yaşadığımız 12 Eylül’e bağlamaya çalıştım. Derviş Zaim’in bir anlamda Yeni Türk Sinemasını başlatan filmi “Tabutta Rövaşata” yla, şu an itibarıyla son filmi “Kosmos”un kahramanları arasındaki benzerlikler olduğu söylenebilir. İkisi de evsizdir, ikisi de kahvehanelerde çay içerek (ve parasını ödemeyerek) yaşar, ikisi de başkalarının mallarına tecavüz eder, ikisi de çocuksudur. Topluma uyum sağlayamazlar ama toplumsal projeleri olan asiler değildirler. Yalnız ve çaresizdirler. Kaplanoğlu’nun üçlemesi yapısı itibarıyla zaten bir gergiye dönüş içerir, bugünden başlar geçmişe gider ve kayıp, koruyucu bir baba özlemini dile getirerek ve belki de yüce bir babaya sığınarak son bulur. Ceylan’ın filmlerinde taşralılar hala insancıl bazı değerlere sahipken, kente uyum sağlamış olan kahramanlar, güvenilmez, yalan söyleyen, ideallerini yitirmiş kişilerdir. Ustaoğlu’nun Pandora’nın Kutusu’nda en akıllı ve sağlıklı kişi doğayla bağını koparmamış, Alzheimer hastası yaşlı annedir. Üç kardeşin de hali anneden çok daha kötüdür ve film insani bazı değerlerin varlığını hala sürdürdüğü taşrada sona erer. Çağan Irmak’ın “Babam ve Oğlum”u ile Özcan Alper’in Sonbahar’ında hapisten hasta halde çıkan devrimciler için son ve tek sığınak taşradaki aileleridir. İki devrimci de anne/babalarının kucağında ölürler.
Kısacası Yılmaz Güney’in ileri ve daha aydınlık olduğunu umduğu bir geleceğe bakan (en azından bazı kahramanlarıyla)sinemasıyla bugünün yeni Türk sineması  arasında ciddi bir fark vardır. Bu konuya devam etmek üzere şimdilik nokta koyayım.
Lecce Festivali’nde 3 film öne çıktı. Alman Filmi “Desperados on the Block” hem Fipresci , hem de büyük ödül olan Altın Zeytin Ağacı’nı  kazandı. Emil Rudzik böylece ilk filmiyle dikkatleri üzerine çekti. Sloevn yönetmen Igor Strek’in “9: 06”sı ve Alvaro pastor ile Antonio Naharro’nun birlikte yönettiği “Ben de”  festivalde diğer öne çıkan ve çeşitli diğer ödülleri alan filmler oldu.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com