ZOMBIELAND: Yaşayan ölüler ülkesinde

TARİH:  26 Aralık 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Holywood zombilerinin dünyasında yeni bir şey yok.  Asosyal bir çocuğun erkekliğini keşfediyoruz hep birlikte. Klişe sürüyor…
Zombieland bir komedi filmi, bir yol filmi, en çok da bir “gönül ki yetişmekte filmi” ama bir tek şey değil: bir korku filmi. Oysa adına bakarsanız film zombiler ülkesini anlatıyor ve zombiler de korkunç yaratıklardır. Gerçi  ‘Shaun of the Dead’ ile zombilerden korkmamayı da öğrendiğimiz için bu da yeni bir şey değil.

KAHRAMAN GENCİN ŞANSSIZLIĞI
Aslında bambaşka bir çerçeve içinde de anlatılabilecek bir hikayesi var filmin. Hikayenin özünde bir gencin ergenlikten çıkıp, erkek olması yatıyor. Bunun için de, klasik öykü yapısının gerektirdiği gibi gencimizin bir yolculuk içinde çeşitli kahramanlıklar yapması, baba figürünün yol göstericiliğinde inisiasyon sürecini tamamlaması gerekiyor.  Gencimiz bu işleri yaptıktan sonra kızı hak ediyor tabii ki.
‘Zombieland’ gelecekte bir zamanda ABD’de geçiyor. Bir salgın hastalık yüzünden hemen herkes zombileşmiş, yani yaşayan ölülere dönüşmüş. Zombiler bilindiği gibi insan yerler. Bu filmdeki zombiler de öyle, yalnız bir farkları var: klasik zombilerden, çok daha hızlılar. Filmimizin kahramanı gencimiz de aslında başlangıçta bir anlamda bir yaşayan ölü. Son derece asosyal bir hayat sürüyor, hiç arkadaşı yok, cinsel açıdan bakir. Tam ilk kız arkadaşını edindiğini sandığı sırada, salgın başlıyor ve beğendiği kız bir zombiye dönüşüyor. Genç kahramanımız bunun üzerine okuduğu üniversite kentinden ailesinin yanına dönmeye çalışıyor ve yolda kendisine yeni bir baba figürü ( Woody Harrelson deli ve delici bakışlarıyla her zamanki gibi sevimli) buluyor. Ve o baba figürü eşliğinde korkularını yeniyor ve kendi kadınını hak eden bir erkeğe dönüşüyor.
‘Zombieland’ matrak bir film ve keyifle izleniyor. Tabii ki mantığınızı bir kenara bırakma koşuluyla. Yeni bir şey söylemiyor oluşunu, bir anlamda hasta insanların yani zombilerin haşarat gibi katledilişlerini, (bir babanın kaybettiği oğlunun yasını tutması gibi) ender duygusal anların bile ciddiye alınmamasını problem etmezseniz, gidin ve eğlenin derim. Tabii aynı zamanda, ABD’nin zombileşmesinden politik bir mesaj çıkarıp, kendinizi faydalı bir iş yaptığınıza inandırma şansınız da var.

Yahşi Batı: Batsın şu Batı

TARİH:  2 Ocak 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

İşçilik iyi, dekor, kostüm falan gayet iyi, oyunculuklar da iyi. Ama, amaç komediyse yeterince komik değildi film. Başka da bir amaç yok zaten gördüğüm kadarıyla
Görsel olarak olmasa da sözel ve ima ettikleriyle neredeyse pornografik bir film “Yahşi Batı”. Girenler, çıkanlar hiç bitmiyor film boyunca.
Ortaokul düzeyi mi desem, ilkokul mu bilemedim. Genel düzey böyle ama arada çok parlak sahneler de var “Yahşi Batı”da.
Filmin baş erkeği ile baş  kadınının (Cem Yılmaz ile Demet Evgar) verandada sohbet ettikleri akşam sahnesi o kadar iyi ki…
Ama, filmden bir espriyle ifade etmeye çalışırsak, bu sahnenin filmin bütünüyle ilişkisi, at şeyiyle kelebek arasındaki ilişkiye benziyor .
Tabii ki abartıyorum, filmi atın şeyine benzetmek gibi bir niyetim yok. Peki neye benziyor “Yahşi Batı”? Gora’ya, Arog’a çok benziyor, Hokkabaz’a ise az benziyor. Ben Cem Yılmaz sinemasında Hokkabaz çizgisinden yanayım. Ama seyircinin çoğu Arog, Gora çizgisinden yana.
Filmin hikayesi biliniyor gerçi ya: İki Osmanlı ajanı padişahtan, ABD başkanı Garfield’e hediye götürmek üzere Amerika’ya ayak basarlar.
Hediye çalınır ve onlar da emanetlerini geri almak için mücadeleye başlarlar. Politik bir öfkesi de var filmin.
ABD başkanının aşağılayıcı davranışları  kahramanlarımızdan hak ettiği cevabı alır. Ah şu filmlerimizdeki gururlu davranışlarımızı gerçek hayatta da görebilsek. İşçilik iyi, dekor, kostüm falan gayet iyi, oyunculuklar da iyi. Ama, amaç komediyse benim için yeterince komik değildi film. Başka da bir amaç yok zaten gördüğüm kadarıyla. Ama film hem kendini satacak hem de Cola-Turca’yı sattıracaktır.
Yahşi Batı’nın aynı zamanda bir reklam filmi olduğunu söylemeyi de ihmal etmemiş olayım.

KIRIK Kucaklaşmalar: İspanya’nın politik tarihi

Daha önce de yazmıştım ya, yine yazayım: Almodovar’ın son döneminin büyük hayranlarından değilim. Son 10 yılda yaptığı işlerden ‘Konuş Onunla’ kanımca bir başyapıttır. Ama, hayranlığım burada başlıyor ve bitiyor. ‘Volver’i (Dönüş) mesela hiç ama hiç beğenmedim.  ‘Annem Hakkında Her Şey’ bence şöyle böyle bir filmdi. Ama bu dönemde (1999-2009) Almodovar, çağının en büyük yönetmenlerinden biri muamelesi gördü, almadığı ödül kalmadı.
BÜYÜK DEĞİŞİM
‘Kırık Kucaklaşmalar’a büyük beklentilerle gitmedim. Beklediğimden iyi buldum ‘Kırık Kucaklaşmalar’ı ama… Gerçekten çok ustaca çekimler var filmde, hangileri diye sormayın, ancak bir kez daha izlersem anlatabilirim. Hani Nuri Bilge Ceylan’ın ‘İklimler’de seyirciyi ters köşeye yatıran plaj sahneleri vardır, ona benzer bir-iki plan var bu filmde de. Sinemaseverlere hitap edecek çok şey var, bin bir tane gönderme, selam çakma şu bu… Zaten ‘Kırık Kucaklaşmalar’, sinema üzerine bir film. Bir yönetmen ile oyuncusunun aşkı, prodüktörün onların aşkını kıskanması, bir belgeselci çocuğun olayların parçası olması çabası, nihayetinde yönetmenin kurgusuyla ulaşılan mutlu son filmin öğeleri… Ama sinemaya olan aşk ilanını bir kenara bırakacak olursak öyküsündeki muazzam dramatik gelişmelere rağmen, seyirciye bir duygu geçirmeyi başaramayan bir film kalıyor geriye.
Kör bir senarist var, adı Harry Caine (İngilizce fırtına anlamına gelen ‘hurricane’ sözcüğüne de benziyor ama muhtemelen ‘Yurttaş Kane’e bir gönderme de içeriyor). Harry körlüğünden yararlanıp ağına düşürdüğü kızlarla iş pişiren bir üç kağıtçı gibi çiziliyor başta. Üstelik Harry gerçekten kör mü, o da belli değil ama buna benden başka takılan yazara rastlamadım. Harry tasarlanmış, yapma bir karakter, kahramanın asıl ismi Mateo Blanco. Bir trafik kazası geçiriyor, sevgilini kaybediyor ve kendisini bu kazadan sonra Harry olarak yeniden ‘inşa’ ediyor Mateo. ‘Körlüğün’, “yeni kimliğinin gerekli bir parçası” olduğunu söylüyor başta ve bunun bir rol olduğunu ima ediyor. Bir başka sahnede de kapı deliğinden dışarı bakıyor kör kahramanımız. Ama filmin geri kalanında da tam bir kör gibi davranıyor. Kısacası Harry’ye şüpheyle yaklaşıyoruz, körlüğü bile bir soru işareti olarak kalıyor. Harry, kazadan önce yani Mateo’yken film yönetmeniymiş ve Lena adlı oyuncusuyla büyük bir aşk yaşamış. Fakat Lena da havada bir karakter. ‘Gündüz Güzeli’ filminin kahramanı Severine gibi, hayatının bir yarısında mazbut bir sekreter ve babasının kızıyken, diğer yarısında fahişelik yapıyor Lena/Severine. Sonra birden onu patronunun sevgilisi olarak, büyük bir değişim geçirmiş biçimde görüyoruz. Kanser hastası babasına yardım eden o sekreter kız nasıl değişti?
MEĞER BİR ALEGORİYMİŞ…
Karakterler böyle çizilince anlatılan son derece dramatik öykü, şaka mı ciddi mi, anlaşılmıyor. Bu durum diğer karakterler için de geçerli. Yani hiç birinin ayakları yere basmıyor, hepsi yalap şap. Prodüktörün ‘gay’ oğlu ne öyle? Ya gerçek babasının kim olduğunu yeni öğrenen ama neredeyse hiç duygusal tepki göstermeyen diğer genç? Olay örgüsü desen karmaşık, sıkıcı ve uzun. Dokunaklı olması gereken hiçbir şey dokunaklı değil. Almodovar röportajlarında filminin politik bir içeriği olduğundan da söz ediyor. Kör senarist Harry Caine’e dönüşen yönetmen Mateo’nun hikâyesi meğerse İspanya’nın politik tarihinin de bir alegorisiymiş. Franco döneminin acılarına yıllarca dönüp bakamayan İspanya’nın haliyle Harry Caine’in durumu arasında paralellik varmış. Harry de geçmişi çok acı verdiği için kendisine yepyeni bir kimlik edinmiş ve geri dönüp bakmamış. Belki körlüğü de seçilmiş bir körlük, filmin en az iki kez ima ettiği gibi. Fakat ben bu politik göndermeler hakkındaki bu yazıları okumasam, hayatta kendi kendime filmden çıkaramazdım. Harry’nin acı çeken bir adam olduğuna bile pek ikna olmamışken…
Filmin finalinde beş dakikalık bir ‘başka film’ var. Mateo’nun Lena’yla çektiği, prodüktörün katlettiği ama sonradan yeniden kurgulanarak kurtarılan ‘Genç Kızlar ve Bavullar’ adlı filmden bir bölüm görüyoruz bu beş dakikada. Gördüklerimiz Almodovar’ın ‘Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar’ının bir benzeri. Bütün film içinde en eğlenceli bölüm bu. “Aslolan sinemadır, gerisi kırık dökük kucaklaşmalardan ibarettir” gibi bir şey mi söylüyor film bize? Onu bilmem, aldığım mesaj şu: Yönetmen, dönüp kendi kendisine ve çalıştığı medyuma bakmaya başlamışsa, alarm zilleri de çalmaya başlamıştır. Fakat, Penelope Cruz’dan söz etmeden bu yazı bitmemeli. Ne kadar kusurlu bir kusursuz güzelliktir bu Cruz’unki! Maşallah!
AMELIA: Klişeler geçidi…
Amelia Earhart ABD’nin ve dolayısıyla dünyanın ilk önemli kadın pilotu ve bir yıl içinde onunla ikinci defa karşılaşıyoruz filmlerde. Earhart Atlantik Okyanusu’nu tek başına aşan ilk kadın olarak tarihe geçmiş durumda. ‘Müzede Bir Gece II’de Amelia Earhart’ı Amy Adams canlandırmıştı. Bu kez Hilary Swank aynı rolde.
İlk film bir komediydi, çocuklara yönelikti, fakat iki filmde anlatılan kadınların aynı kadın olduğuna inanmak imkânsız. ‘Müzede Bir Gece II’, zamanına göre çok ilerde bir ilişki anlayışı olan, başına buyruk ve bağımsız bu kadın pilotu bir şirinlik muskasına, saf ve biraz da aptal bir kadına dönüştürmüştü. Zaten kötü bir film olan ‘Müzede Bir Gece II’den daha da tiksindim şimdi.
KADININ ADI VAR, SOYADI YOK!
Fakat ‘Amelia’ da çok kötü bir film öte yandan. Bir klişeler resmi geçidi sanki film baştan sona. Kahramanımız küçükken tarla üzerinde uçan bir uçak görür ve… Evet bildiniz, pilot olmaya karar verir.
Bu kadar bilgi bize yeter. Sonra iki erkekle ilişkisi olur. Biriyle evlenir, diğeriyle kısa bir aşk yaşar. Falan filan. Film bir tek Amelia Earhart’ın uçağının kaybolduğu sahnede, yani kahramanın son uçuşu sırasında bir etki yaratıyor, gerisi iki saate yakın süren bir sıkıntıdan ibaret.
Bir de dikkat ettiniz mi, biyografinin kahramanı erkekse filmin adı o erkeğin soyadı, kadınsa o kadının ön adı oluyor. Kadının adı değil de soyadı yok galiba.
İsveç’in küçük kenti
YILIN en iyi filmler listelerine baktığınızda ‘Gir Kanıma’ ile sık sık karşılaşacaksınız. Mesela prestijli ‘Sight & Sound’ dergisine göre yılın en iyi 5. filmi ‘Gir Kanıma’. Yine aynı dergide bir yazı filmi ne olduğu üzerinden değil de ne olmadığı üzerinden anlatmaya çalışıyor. Kısacası değişik bir filmle karşı karşıyayız. ‘Gir Kanıma’ bir vampir filmi ama klasik anlamda bir vampir filmi de değil. Bir aşk öyküsü ama kahramanlarından biri erkek diğeri ise cinsiyetsiz (kız görünümünde gerçi). Hatta, aynı zamanda toplumsal gerçekçi bir film olduğunu iddia ediyor yaratıcıları. Gerçekten de küçük bir İsveç kentinde, 1980’lerdeki yaşamı, insanların yabancılaşmışlığını da anlatan bir film ‘Gir Kanıma’.
Ama bir cümleyle özetle derseniz, 10 yaşlarındaki iki çocuğun acımasız yetişkinler dünyasında ayakta kalabilme mücadelesini ve dostluğunu anlatan fantastik/gerçekçi bir korku filmi derim. Yani daha doğrusu gidin, kendiniz karar verin! Filmin adını Morrissey’in bir şarkısından aldığını belirtelim; ‘Gir Kanıma’yı değil de, ‘Doğru Kişiyi İçeri Al’ anlamına gelen ‘Let the Right One In’ adlı asıl adını.

Aklı Havada: Cellatların yalnızlığı

TARİH:  16 Ocak 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Filmin sonu, bir ailen var mı yok mu, yalnız mısın değil misine bağlanıyor  ve kapitalizmin cellatlarına, tetikçilerine sempati üretmekten öteye gitmiyor
Biraz tecrübeli bir sinema izleyicisine şöyle bir kahraman tarifi çizsem: “Filmin kahramanı  başta yalnızdır. Aileye, arkadaşlığa, dostluğa, kısacası  kalıcı hiçbir bağa inanmaz. Sabit bir evi bile yoktur nerdeyse.”  Ve sonra sorsam, “bu filmin kahramanının inançları filmin sonunda nasıl olacaktır?” diye.

Alacağım cevap “kahramanın inançları sarsılmış olacaktır. Sevmenin ve sevilmenin, kalıcı  ilişkiler kurmanın değerini anlayacaktır”, şeklinde olacaktır. ‘Aklı Havada’ işte bu formüle uyan bir film. Bir farkı  var gerçi, klasik formülden bir miktar sapıyor ve kahramanını  finalde kelimenin  tam anlamıyla havada bırakıyor ama sonuçta ‘sev, sevil, aileye inan’dan da başka bir şey de söylemiyor. Film, ele aldığı konu itibariyle kapitalizme, krize, sınıf ilişkilerine dair radikal şeyler söyleme şansına sahipken bunu kullanmıyor.

KAPİTALİSTLERLE EMEKÇİLER

Dünyanın en cazip erkeğini yani George Clooney’yi hangi rolde oynatırsanız oynatın daha baştan kahramanınıza karşı yoğun bir sempatiyle işe başlamış olursunuz. Clooney’nin olduğu bir filmde ondan daha cazip, daha ‘cool’, daha seksi biri olabilir mi? Olamaz! Zaten film de Clooney’nin karakterini çok cool olarak tasvir ediyor başta. Had safhada profesyonel, son derece etkin ve yetkin bir iş adamı olan Ryan Bingham’ı tanıyoruz. Bingham’ın çalıştığı şirketin işi “işten adam atma”. Bingham da şirketin en iyi adamı (tetikçisi, celladı, ne derseniz deyin).  Post-modern üretim döneminde işler nasıl taşeron şirketlere havale ediliyorsa işten atmalar da taşeron şirketlere havale edilmiş meğerse.

Bingham insanlara kovulduklarını güzel bir biçimde ambalajlayarak söylüyor, onları iş bulmalarında yardımcı olacakları vaadiyle kandırıyor, Tekel işçilerine önerilenin benzeri paketlerle yatıştırıyor ve yeni maceralara atılıyor. Bir yandan uçuş milleri toplarken diğer yandan da kendisi gibi bir iş kadınıyla otellerde başlayan bir ilişki yaşamaya başlıyor. Bingham yaptığı işe dair ahlaki bir problem yaşamıyor. Krize girmesi ahlaki nedenlerle değil, işin şeklinin değişmesi kaygısıyla oluşuyor.  İşe yeni bir kadın çalışan giriyor ve işten atmaların yüzyüze değil, telekonferansla halledilmesini öneriyor. Böylece uçak masraflarından tasarruf edilecektir.

Bir anda Bingham insani, yeni işe giren kişi gayrı-insani bir niteliğe bürünüyor. Bingham’ın tek derdi ise bir büroya çakılıp kalmak. Yoksa insani, gayrı-insani falan takıldığı yok.  Bu yeni kadının ise aslında filmin en insani karakteri olduğunu sonradan anlıyoruz. Fakat, kendisi her zaman bir karikatür gibi davranıyor. Bingham ve sevgilisinin cool’luğunun yanında o, pek de önemi olmayan çocuksu bir karakter olarak kalıyor. Sonunda bir anlamda Bingham’a yenilmiş de oluyor. Bingham zafer kazanıyor ama o da hayatının ne kadar boş olduğunu anlıyor. Fakat mesele iş, işten atma-atılma, sömürü falan değil. Fakat sonuçta mesele bir ailen var mı yok mu, yalnız mısın değil misine bağlanıyor. Sonuçta kapitalizmin cellatlarına, tetikçilerine sempati üretmekten öteye gitmiyor ‘Aklı Havada’. Modern infaz yöntemleri yerine, geleneksel infaz yöntemlerini yeğliyor bir yandan da. Ama işten atanlarla, işten atılanlar, kapitalistlerle emekçiler arasındaki çelişkiye teğet geçiyor. Teğet geçmek, hiç dokunmamaktan iyidir denilebilir tabii ki.

EJDER KAPANI: Bir ensest fantezisi

TARİH:  23 Ocak 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Filmin kahramanı olan sadist katilin kız kardeşi, tecavüze uğramış, nihayetinde ölmüş. Kızın sübyancı (pedofil) katili yakalanmış ama kısa bir süre yattıktan sonra afla serbest bırakılmış. Filmin kahramanı (aslında yazdıklarıma çok güvenmeyin, filmin sırlarını açık etmemek için ben de kandırmacalı bir dil kullanıyorum) kız kardeşinin katilini ve o katille benzer profile sahip, afla çıkmış tecavüzcüleri birer birer öldürüyor. Bu arada güneydoğuda yaşayan bir tür varanın (büyük kertenkele) zehrini de kullanıyor (Kürt sorununun zehri?). Halk bu ‘sapık’ katillerin öldürülmesinden pek memnun! Devlet adamları ise nedense tecavüzcüleri öldüren katilin yakalanamaması durumunda hükümetin düşeceğini sanıyor. Yani burası Türkiye olmasa neyse ama… Burada hükümetler böyle olayların çok daha ağırlarında bile düşmedi ki… Kaldı ki millet memnun.
Filmin tartıştığı bir af ve hukuk meselesi var. Eğer toplum hayatına tehdit oluşturan birileri, cezalarını çekmeden serbest bırakılırsa, başka birileri de onları öldürür, halk da bu kişileri destekler diyor film. Fakat film, tam anlamıyla bireysel adaletten, bu faşizan çizgiden yana demek güç. Açık bir şekilde, şiddetin estetikleştirilmesi durumu var filmde. Yumruğun yendiği anda ağızdan fışkıran kan bize fotoğraf dondurularak veriliyor. Bu ve benzeri sahneler açıkça maço bir erkekliği, şiddeti yüceltiyor. Üstelik bu şiddeti uygulayanlar kanunları arkasına almış polisler. Fakat yine de, şiddet kimi zaman yüceltilse de filmin de hastalıklı bir hali var ki, tam da nerde durduğunu belirsizleştiriyor.  İşkenceci katili destekliyor muyuz, desteklemiyor muyuz? Bu sorunun cevabı büyük ölçüde “evet, destekliyoruz” olsa da, söz konusu karakter çok sevilebilecek biri gibi gelmedi bana. Ama bu benim kanım da olabilir.
Filmin bana asıl ilginç gelen yanı ise, aile içi cinsel dinamikleriydi. Filmde sembolik bir aile oluşturan üç polis var. Abbas (Uğur Yücel)bu üçlüde baba figürü. Baba figürü derken, benim yakıştırdığım bir şey değil bu. Filmin diğer iki polisi, Cello (Kenan İmirzalıoğlu)ve Ezo (Berrak Tüzünataç)onu baba olarak gördüklerini dile getirirken, o da onlara kızım ve oğlum diye hitap ediyor. Dolayısıyla Tüzünataç ve İmirzalıoğlu’nun canlandırdığı karakterler de birbirleriyle kardeş oluyorlar. Sembolik anlamda elbette. Filmin işkenceci seri katili (katilleri) aynı travmayı yaşamışlar: kız kardeşleri tecavüze uğramış. Peki bu seri katil (katiller) ne yapıyor? Tecavüzcüleri hadım ediyor ve kendi sembolik kız kardeşiyle yatıyor. Ve babanın kendisini cezalandırmasını bekliyor.  Baba da onu cezalandırıyor! Sanki kızkardeşinin katilleriyle, tecavüzcüleriyle özdeşleşen bir intikamcı var. Kendi yasak arzusunun bedeli olarak yaşamaktan korktuğu kastarasyonu (hadım edilme/penisin kesilmesi)kurbanlarına uyguluyor. Bir ensest fantezisi ve/veya kabusu gibi bütün film.

PSİKANALİTİK OKUMALAR
Kenan İmirzalıoğlu’nun canlandırdığı karakterin, bir sorgu sırasında suçluyu, karısını düzmekle tehdit etmesi de onun cinselliğine dair bir şeyler söylüyor. Cello’nun başkalarının kadınlarıyla bir derdi var . ‘Adını Sen Koy’u hatırlıyor musunuz? Orada arkadaşının nişanlısına aşık olan karakterle bir akrabalığı var Cello’nun.
Abbas’ın Ezo’ya çaktırmadan kendisini bir erkek olarak nasıl gördüğünü sormasını da not etmek gerek (Abbas, Ezo’ya Cello hakkında ne düşündüğünü soruyor ama öyle bir soruyor ki aslında kendisi hakkında ne düşündüğünü öğrenmek istediği sonucu çıkıyor!) Filmin finalinde Abbas’ın , Cello’yu öbür dünyaya uğurladıktan sonra camide dua etmesi anlamlı. O haremine göz diken oğlunu tanrıya kurban etmiş İbrahim Peygamber gibi. Ve kendisi de Allah Baba’sına sığınıyor.
Amatör psikanalistlik çabasını  bir kenara bırakıp, filmin sinemasal olarak nasıl bir tat bıraktığına bakacak olursak… Bir defa filmin fena halde ‘Se7en’ filminin etkisi altında olduğunu söylemek lazım. Fakat ‘Se7en’ın aksinekarakterlerin dertleri seyirciyi pek saracak cinsten değil. Milli Görüşçüler, Fethullahçılar ve Ülkücüler arasında bölündüğü söylenen polis teşkilatında Ezo’nun atletlerle dolaşması pek inandırıcı gözükmüyor. Keza Abbas karakteri de biraz taklit duygusu veriyor. Kenan İmirzalıoğlu ise ürkütücü, tekinsiz bir polis rolüne oturmuş. Gerçek hayatta görsem korkardım. Kurbanlarla ki aynı zamanda tecavüzcü suçlular oluyorlar, hiç tanışmıyoruz. Onlara ne acıyoruz, ne öfkeleniyoruz. Gerilim sağlayacak pek bir unsur yok filmde. Kimse için tasalanmıyoruz, katil yakalanacak mı diye dert etmiyoruz. Nihai hesaplaşmada da bir zirve yaşanmıyor. Psikanalitik okumalarla film ilginçleşse de bunun hedeflenen bir şey olduğunu sanmıyorum. Sonuçta bir stil çalışması olarak fena değil ama başta da dediğim gibi tehlikeli sularda yüzen bir film bu.
Son bir not: Sırrı Süreyya Önder filmin sürpriz oyuncusu ve kesinlikle de en iyilerinden biri. Hoş geldin Sırrı hocam!

Onat Kutlar cinayeti ve PKK

Son günlerimiz siyasi cinayetlerle dolu geçiyor. Özgür Mumcu’nun, babası Uğur Mumcu’nun katli ile ilgili söyledikleri önce tartışma yarattı ve bu cinayeti yeniden gündeme getirdi. Özgür Mumcu, babasının son günlerinde PKK ile MİT arasındaki ilişkileri araştırdığını söylerken, cinayeti kimlerin işlemiş olabileceğine dair de bir ipucu veriyordu.
Ardından Mehmet Ali Ağca hapisten çıktı ve Abdi İpekçi cinayeti yeniden gündeme geldi. İpekçi’yi kimin öldürdüğü sorusu hala yanıtlanmış değil. Oral Çelik mi, Ağca mı? Ağca’yı kimler korudu ve korumaya devam ediyor?
Sonra Hrant Dink’i ölümünün  üçüncü yıldönümünde andık ve yine benzer soruları sorduk. Bu cinayetin arkasında kimler var? Neden devlet bu cinayeti önlemedi?
Fakat benim bu yazıyı yazmamın nedeni, genelde siyasi cinayetleri anmak değil, pek öne çıkmayan Onat Kutlar cinayeti üzerine bir şeyler söylemek. Bu cinayetle ilgili süre giden bilgisizlik bana çok dokunuyor çünkü sinema tarihimizin en önemli simlerinden Kutlar’ı öldüren bomba benim ablam Yasemin’i de öldürmüştü.
Geçtiğimiz 11 Ocak günü Onat Kutlar’ın ölümünün 15. yıldönümüydü. Kutlar bu önemli yıldönümünde hakkıyla anılmadı. Levent’teki Beşiktaş Belediyesi’nin işlettiği (işletemediği demek daha doğru olur) Onat Kutlar Sinema Salonu’nda hiçbir anma etkinliği düzenlenmedi örneğin.
Fakat asıl sorun şu: Onat Kutlar cinayeti ile ilgili olguları bilen yok! 30 Aralık 1994’te Taksim’de Opera Pastanesi’ne konan bomba Sinematek’in kurucusu, aydınlar dilekçesinin mimarlarından, senarist, hikaye ve deneme yazarı Onat Kutlar’ı ve ablam arkeolog, rehber Yasemin Cebenoyan’ı öldürmüştü. Kutlar 12 gün daha yaşamış, ama bağırsaklarındaki delik doktorların gözünden kaçtığı için ölmüştü, Yasemin ise patlama anında hayatını kaybetti. Bu konuda hemen hemen herkes ya bombayı koyanların yakalanmadığını, dolayısıyla olayın faili meçhul olarak kaldığını düşünüyor ya da cinayeti İslamcı bir örgütün işlediğini sanıyor. Bilinmeyen ise şu: PKK bu eylemi yapan örgüt olarak belirlendi ve Deniz Demir adlı PKK militanı bu cinayeti üstlendi. Yargıtay’ın da onamasıyla Demir’in cezası 2007’de kesinleşti. İki kişinin ölümüne, birçok kişinin yaralanmasına neden olan Demir’in topu topu 11 yıl yatması gerekiyordu. Ama Yargıtay kararı açıklandığında, Demir serbestti; 9,5 yıl yattıktan sonra serbest bırakılmıştı. Devlet 2.5 yıllık alacağını Demir’den aldı mı, almadı mı bilmiyorum. Pek de umursamıyorum doğrusu. Pişmanlık yasasından yararlandığı için cezası indirilen ve davası sonuçlanmadan tahliye edilen Demir’le devletin arasındaki sıcak ilişki beni ilgilendirmiyor. Bu ilişkiden beni rahatlatacak bir sonuç çıkmaz.
Peki, ne biraz içime su serperdi? Bu gelişmeleri herkesin bilmesi ve takip etmesini isterdim. Onat Kutlar’ı öldüren bombayı koymaktan dolayı PKK’nin mahkûm edilmiş olduğunu herkesin bilmesini isterdim. PKK’yle arasına mesafe koymayan siyaset ve kültür insanlarının bu cinayetlerin ağırlığını taşımasını isterdim. PKK’den bu yargı kararına karşı çıkan bir açıklama duymadım. Böyle bir açıklama yapmaya zorlayan bir ortam da yok doğrusu. Hiçbir aydın bu örgütü suçlamazken, PKK’nin çıkıp “yargı kararının gerçeği yansıtmadığını” iddia etmesi ya da bu ölümlere neden olduğu için “özür dilemesi”ni beklemek saçma. Ne gerek var durgun suyu bulandırmaya?
Yargı kararıyla gerçekler bütün açıklığıyla ortaya çıkmış mıdır, diye sorulabilir elbette, haklı olarak. Kim bilebilir bunu? Bilmediğimiz ve bilemeyeceğimiz birçok hesap dönmüş ve dönmekte olabilir. Mumcu’yu, İpekçi’yi ve  Dink’i kimlerin öldürdüğü açıklığa kavuşabildi mi? Söz konusu davalarda soruşturma ve yargılama süreçlerinin iyi işlediğini söylemek mümkün mü?
Ama Onat Kutlar cinayetinde kimsenin görmezden gelemeyeceği kesinleşmiş bir yargı kararı var. PKK’nın sözcüleri bu karara itiraz edecekse etsinler, eylemi üstlenmiyorlarsa bunu söylesinler. Eğer eylemi üstleniyorlar ise o zaman da özür dilesinler, hesap versinler. Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli aydınlardan biri olan Onat Kutlar’ın (ve Yasemin Cebenoyan’ın ve…) ölümünden sorumlu tutulmanın ağırlığını PKK’yle arasına mesafe koymayan, koyamayan herkesin yaşaması gerekiyor.
Hiçbir yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için bu yazıyı neden yazdığımı tekrar belirtmek ihtiyacı duyuyorum:
»Entelektüeller, aydınlar Onat Kutlar’ın ölümünden PKK’nin sorumlu tutulduğunu, kesinleşmiş yargı kararınca bir PKK militanının hapis yattığını bilmiyor. Bu bilgisizliğin sayısız örneğine tanık oldum. Kutlar’ın çok yakınında bulunmuş, sinemayla, edebiyatla, kültürle son derece ilgili insanlar yargının PKK’yi mahkûm eden kararından habersiz. Onlar bilmeyince ya da yanlış bilince de kimse gerçeği öğrenemiyor. Bunu kabul edemiyorum. Bu bilginin neredeyse sadece bende olması beni zehirliyor.
»PKK’den açıklama istiyorum. Yaşasalardı Kürtlerin haklarının önde gelen savunucuları olmayı sürdürecek olan insanları öldürmekle suçlanıyor PKK. Bu suçlamaya karşı nasıl sessiz kalıyor bu örgüt?
Onat Kutlar ve Yasemin Cebenoyan’ın ölümüyle ilgili yargı kararlarını bilmesi gereken çevrelerin bilmesini ve bu cinayetlerden suçlanan örgütün ya kendisini savunmasını ya da hesap vermesini istiyorum.

NAOMI KLEİN: Haiti’ye Şok Doktrini Uygulanmasın

Naomi Klein’ın Boğaziçi Üniversitesi’nde bir konuşma yapacağını Kürşat Kahramanoğlu’ndan gelen bir e-postayla öğrendim. E-postada Kahramanoğlu ayrıca Klein’la yapmayı planladığı söyleşiyi yapamayacağını, çünkü o tarihlerde burada olmayacağı yazıyordu. Naomi Klein! Adını duyar duymaz çok heyecanlanmıştım çünkü Klein son yıllarda beni en çok etkileyen kitabın yazarıydı. “Şok Doktrini – Felaket Kapitalizminin Yükselişi” adlı kitabı neo-liberalizmin tarihsel ve teorik temellerini, sermayenin politik ve doğal felaketlerden yararlanarak emek karşısında nasıl kazanımlar elde ettiğini çok yalın ve son derece akıcı bir dille anlatıyordu. Sadece bu da yoktu kitapta. İşkence tezgâhlarından geçmiş, şoka uğratılmış, terörize edilmiş bir kuşaktan geliyordum. Kitabın ilk bölümü modern işkence tekniklerinin ABD üniversitelerinin psikoloji bölümlerinde CIA işbirliğiyle nasıl geliştirildiğini anlatıyordu. Kişiyi silmek ve yeniden yazmak gibi saçma ve korkunç bir hedefle başlayan çalışmalar, işkence tekniklerinin geliştirilmesine evrilmişti.
DEVREYE GİREN ŞOK TEDAVİLERİ
“Silmek ve yeniden yazmak” sermayenin de hedeflediği bir çalışma biçimiydi. Ekonomide bunun teorisi ve propagandası ise Nobel ödüllü Milton Friedman tarafından yapılıyor. Bir toplum şoka uğramışsa normal koşullarda kabul etmeyeceği birçok uygulamaya ses çıkaramayabilir. Eğer deprem, sel ya da tsunami gibi doğal bir felaketin yarattığı şok varsa ne ala, yoksa da darbelerin yarattığı terör bu şoku suni olarak sağlıyor. Şokun ardından da gelsin özelleştirmeler, gelsin sosyal harcamalarda kesintiler, deregülasyon ve işçi haklarının tırpanlanması. Bu şok tedavisinin prototipi de Pinochet liderliğindeki Şili’ydi. Türkiye de 12 Eylül’le aynı tezgâhtan geçti. Türkiye’de neoliberal politikaları (24 Ocak kararlarını) Turgut Özal yazdı, Demirel hükümetinin uygulamaya gücü yetmeyince de cunta ve başbakan yardımcılığına getirilen Özal birlikte sahneye koydu. Bugün kaderin cilvesi, sıkı Turgut Özal hayranı olan gazeteciler ve politikacılar aynı zamanda en sıkı darbe karşıtlarının da kendileri olduğunu ileri sürebilmektedir. Mesela Taraf gazetesi Özal için “Tantana Yapmadan Devrim Başlattı” diye bir başlık atabilmiştir. Hâlâ sosyalizmi savunduğunu iddia eden kimi yazarlar, yurtdışına çıkışta alınan döviz miktarını sınırlamamasından dolayı Özal’ın özgürlükçü biri olduğunu ilan etmiştir. Oysa sermayenin (yerli ve yabancı) istediği, AKP’nin de uygulayıcısı olduğu neo-liberal politikalar militarizmin öz evladıdır. Fakat Kelin’ın kitabının Türkiye’yi de doğrudan anlattığını sanmayın. Hayır, kitapta Türkiye yok ama Türkiye’nin yaşadıklarına çok benzer birçok örnek var.
“Şok Doktrini” sermaye ile emek arasındaki sınıf savaşında, neo-liberalizmin sermaye lehine nasıl kazanımlar elde ettiğinin bir dökümünü yapmasının ötesinde de konulara değiniyor ve işkenceden de söz ediyor demiştim. Beni kişisel olarak en çok etkileyen bölümü kitabın işkencenin bireyler üzerindeki etkisinden söz eden ilk bölümü oldu. Psikolojideki gerileme (regresyon) kavramıyla burada tanıştım. Ağır travmaların, korkuların bireyleri nasıl gerilettiğini bu kitapta gördüm. Ben işkencenin ağırını yaşamadım ama Boğaziçi Üniversitesi’nden alındıktan sonra Birinci Şube, Selimiye, Alemdağ, Sağmalcılar ve Yalova’ya uzanan ve hayatımın yaklaşık iki buçuk senesine yayılan o berbat süreçte yine de büyük bir travma yaşadım. Dolayısıyla kitabın özellikle ilk bölümünü okurken kendi içimde de çok gergin bir yolculuk yaptım ve kendi regresyonumla da yüzleştim.
SUNDANCE FİLM FESTİVALİ
Bu nedenlerden dolayı Naomi  Klein’la söyleşi yapmaya gönüllü oldum ve kendisiyle Büyük Londra Oteli’nde buluştuk. Klein, Boğaziçi Üniversitesi’nde  2010 Hrant Dink İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Konferansı bağlamında vereceği konuşmaya hazırlanmak istediği için söyleşi süresini sınırlı tutmayı istiyordu. Kendisine önce bir parça BirGün’den söz ettim, gazeteyi gösterdim ve film eleştirmeni olduğumu söyledim. Konu o zaman doğal olarak Naomi Klein’ın İstanbul’dan sonraki durağı olan Sundance Film Festivali’ne geldi. Ben de Sundance’e 2000 yılında katılmıştım. Sundance’teki müzik ve sinema etkinlikleri derken konu Klein’ın kocası Avi Lewis’le birlikte yaptığı “The Take” (Almak) adlı belgesele geldi. Bu film Arjantin’de bir fabrikaya el koyan işçilerin yaşadıklarını anlatıyor. 2001 kriziyle birlikte işverenin kapattığı fabrikaya çalışanlar el koyuyor ve işletiyor. Ama elbette polisle ve mahkemelerle mücadele etmeleri gerekiyor.
Filmin bir bölümünde Lhasa de Sela, Mercedes Sosa’nın bir şarkısını (“Yo Vengo a Ofrecer Mi Coracon) seslendiriyor. Lhasa, Temmuz 2005’te İstanbul Caz Festivali’ne katılmış ve benim hayatımda en beğendiğim birkaç konserden birini vermişti. Meme kanserine yakalanan Lhasa’yı maalesef geçtiğimiz 3 Ocak’ta yitirdik.
Klein, Lhasa’yla ilişkisine dair şunları söyledi:  “Hâlâ şoktayım. Lhasa’nın daha iyi olduğunu, hastalığını atlatacağını sanıyordum. Fark etmediydim durumunun ciddiyetini. Çok özverili bir insandı. Filmden önce tanışmıyorduk. Mercedes Sosa’nın şarkısını söyleyebilecek birini arıyorduk. Sosa’yı söylemek çok zordur. Lhasa’nın bunu yapabileceğini düşündük. Lhasa filmin kaba halini seyredince hemen şarkıyı söylemeyi kabul etti. Oradaki fabrika işçilerinin mücadelesine inanmıştı ve onlara destek olunması gerektiğini düşünüyordu. “Doğru zamanda, doğru yerde söylenmiş bir şarkı çok güçlü olabilen bir şeydir” derdi. Çok üzgünüm. Lhasa büyük bir sanatçıydı.”
“NİYE TÜRKİYE’DEN SÖZ ETMİYORSUNUZ”
İlk sorum Klein’ı üzmüştü ama ikincisi güldürdü çünkü tipik bir Türk sorusuydu: “‘Şok Doktrin’de neden hiç Türkiye’den söz etmiyorsunuz?”
Bu soruyu Klein’a ilk soran Türkiyeli ben değilmişim tabii ki. Hatta neredeyse takıntılı bir şekilde, başka hiçbir ülkenin vatandaşlarının yapmadığı kadar çok bu soruyu soruyormuşuz! “ Türkiye neo-liberalizmin Paris’idir, nasıl kitapta olmaz!” diye Klein’ın başının etini yemiş vatandaşlarım meğerse. Kısacası Türklük hakkında bir fikri var Klein’ın: Kendisiyle kafayı yemiş, benmerkezci bir millet! Eh vatanımı, elimden geldiğince doğru yansıtmak benim görevim. Gülme faslı bitince Klein sorumu yanıtladı: Kitapta ele aldığı ülkeler tipik özellikleriyle kimi olguları en iyi yansıtan örneklerdi. Her ülkeyi ele almamıştı çünkü böyle yapsaydı çok fazla tekrara düşecekti. Mesela Haiti Başkanı Aristide ile görüşmüş, Haiti üzerine bir bölüm de yazmıştı ama daha sonra kitaptan çıkarmıştı.
Haiti gündeme gelince yine tipik Türkiyeli yaklaşımıyla konuyu İstanbul’a getirdim. İstanbul’un da büyük bir ya da iki deprem beklediğini, Haiti örneğinden sonra bize yapacağı bir uyarı olup olmadığını sordum. Klein, Haiti’yle de çok ilgiliydi ve “Haiti’ye Şok Doktrini Uygulanmasın” diye bir kampanya yürütüyordu. Bu şu demekti: IMF ve Dünya Bankası öncülüğünde uluslararası sermaye her krizden sonra olduğu gibi, çöken ülke ekonomisine doğrudan el koymak için bu fırsatı değerlendirmemeliydi. Bunun gerçekleşmemesi için çaba harcanmalıydı. Nitekim bu kampanya küçük bir sonuç da vermiş gibi. IMF baskılar karşısında Haiti’ye vereceği koşullu krediyi hibeye çevirmeyi düşünüyordu.
Klein bu konuda da şunları söyledi: “Haiti’de yaşanan çöküntünün büyüklüğü uzun yılların ürünü. Haiti yıllar boyunca müdahalelere maruz kaldı. Aristide sosyal politikalar uygulamaya kalkınca ABD’nin katkılarıyla devrildi. Aynı ABD kuklaları yönetilemeyecek kadar yozlaşınca Aristide’i yine başa getirdi ama elini kolunu bağlayarak. Haiti eskiden pirinçte kendine yeterli bir ülkeydi. İthalat kotaları, IMF’nin baskısıyla kaldırıldı ve ülkeye sübvansiyonlu Amerikan pirinci yağdı. Bugün Haiti kendi pirincini üretemiyor. Ulusal sanayi çökmüş durumda.”
HAYAL KIRIKLIĞI VE FAŞİZAN EĞİLİM
Ulusal deyince alarm zilleri çaldı, kafamda. Zaten Klein “Socialist Worker” (sosyalist işçi) adlı sitede yayımlanan söyleşisinde işçi sınıfının 1930’larda başlayan kazanımları arasında ekonomik ulusalcılık gibi bir kavramdan söz ediyordu. Ulusalcılığın herhangi bir türü iyi olabilir miydi ki?
Klein’a ulusalcılığın ülkemizde artık faşizmle eş anlamda kullanılır hale geldiğini ve ekonomik ulusalcılığa kazanım derken ne demek istediğini sordum haliyle. Klein, elbette meselenin sermayenin hangi millete ait olduğuyla doğrudan ilgisi olmadığını söyledi. Mesele neo-liberalizmle birlikte Batı sermayesinin yağmaladığı ulusal ekonomilerde işçi haklarının daha ileri gidip gitmediği, yaşam standartlarının artıp artmadığı, maaşların yükselip yükselmediğiyle ilgiliydi. Ve bütün bu alanlarda ilerleme değil gerilemeler, daha kötüye gidişler yaşanıyordu. Sorun buradaydı ve dolayısıyla globalizmin kötü etkisi de çalışanların hayat standartlarını düşürmesindeydi.
Peki nasıl oluyordu da neoliberaller bu devasa krizden sonra ideolojik egemenliklerini koruyabiliyor, Avrupa’da seçim kazanabiliyorlardı? Klein, Obama’nın Wall Street krizi sayesinde seçimi kazandığını, yoksa McCain-Palin ikilisinin zafere ulaşacaklarını söyledi.
Devletlerin, halkın cebinden yaptığı devasa yardımlarla büyük bankaları kurtarması neo-liberallere kan vermişti. Ama en kötüsü sola yatırım yapan, oy veren genç kuşağın uğrayacağı hayal kırıklığıydı. Bu hayal kırıklığı şimdi faşizan eğilimleri besliyordu ve Britanya’daki BNP (Britsh National Party-Britanya Ulusal Partisi)gibi faşist oluşumlar ABD’de de görülmeye başlamıştı.
Son olarak kapitalizmin insani, iyi huylu bir versiyonunun mümkün olup olmadığını sordum. Dünyanın geldiği bu aşamada bunun mümkün olduğunu sanmadığını söyledi.
Vaktim çoktan bitmişti, daha sormayı istediğim çok soru olmasına rağmen. Ama yapılabilecek tek şey kitaplarını imzalatıp, bir hatıra fotoğrafı çektirip, vedalaşmaktı artık. Bu sohbetin gerçekleşmesini sağlayan yazarımız Koray Çalışkan’a çok teşekkürler!

ADA: ZOMBİLERİN DÜĞÜNÜ

Bir yiğit düğüne gitse
Murat Emir Eren ile Talip Ertürk’ün yapmış olduklarını yapabilmek isterdim. Yani film eleştirisi yazmayı bırakıp film yapmaya başlamayı tercih ederdim. Ne kadar büyük cesaret gerektiriyor bu sıçrama! Düşünsenize yıllarca onlarca filme burun kıvırdıktan sonra kendinizi eleştiri nesnesi haline getireceksiniz. Zor iş ama ödülü de bir o kadar büyük olabilir. Madem hamama girmeye cesaret etmişler, terletmek de bizim görevimiz tabii ki. Murat ve Talip beyler, sizi şöyle alayım:
“Ada: Zombilerin Düğünü” giderek popülerleşen bir türün son örneği. Bu tür “Blair Witch Cadısı”yla öne çıktı, en son “Paranormal Activity” ile gündeme geldi. Sahte belgesel, hatta sahte belge denebilecek bir tür. Olayların içinde bulunan birinin kamerasından görünür olaylar bu türde. Sanki aracısız, kurgusuz aktarılır her şey; olayları doğrudan oldukları gibi görürüz. Kahramanlar öldüğü için, bulunan kasetler bize yaşananları oldukları gibi aktarmış gibi olur. Hem el kamerasıyla çekildiği için ucuza çıkar hem de gerçeklik duygusunda zirve yaparsınız. Bir taşla iki kuş.
“Ada”da, bir grup genç Büyükada’ya arkadaşlarının düğününe giderler. Bu sırada da içlerinden biri olan biten her şeyi kamerasıyla kayıt altına almaktadır. Kameraman sadece sessizce kayıt etmez, aynı zamanda kendine özgü espri anlayışıyla olayları yorumlar da. Tam ortamın ısındığı anda birden bir zombi çıkagelir. Ardından diğer zombiler düğünü basar. Artık eğlencenin yerini hayatta kalma mücadelesi almıştır ama mizahi ton alttan alta sürmeye devam eder.
“Ada” bize ne anlatıyor? Bana kalırsa en çok genç erkeklerin kendi hayatlarını, kendi ailelerini kurmanın eşiğindeyken duydukları dehşetli korkuyu anlatıyor. Canlı  canlı yenmekten, etlerinin koparılmasından korkuyorlar “Ada”daki yetişkin erkek adayları. Yazılarımı takip edenler hep aynı şeyleri söylediğimi düşünecek diye çekiniyorum ama etin koparılmasının kastrasyon korkusuyla alakası var bence. Bir kadına talip olmanın bedeli bu olabilir çünkü. İktidara talip olmanın bir riski vardır, iktidardakileri kızdırabilirsiniz. Başta kameraman olmak üzere “Ada”nın baş kahramanları erkeklerden oluşuyor, dolayısıyla gerdek korkusunu gözlemlediğimiz cinsiyet de alışık olduğumuz üzere kadınlar değil erkekler. Filmin en ilginç yanı bence bu korkuyu açığa vurması. Sinemalarımıza “Ada”dan önce gelen en son zombi filmi “Zombieland”di. Onda da bir delikanlının erkekliğe adım atma sürecini izliyorduk. Delikanlımız sonradan hayatına giren bir baba figürü eşliğinde zombileri yeniyor ve kızı almaya hak kazanıyordu. “Ada”da da bir baba figürü (Taner Birsel) peydahlanıyor sonradan ama “Ada”nın ne babası be de delikanlıları zombilerle mücadelede başarılı olamıyorlar. İki filmin arasındaki benzerlik ve farkların kaynağı ülkeler arasındaki farkla ilişkilidir herhalde.  Türkiye’nin gençleri de bir gün zombileri yenip kendi iktidarlarını kuracak ya da en azından buna inanacaklardır diye umalım.
“Ada” yeni ve genç kuşağın dünyasına taze bir bakış sunmakla birlikte hedefini vuramamış bir film. Ne yeterince güldürüyor ne de yeterince korkutuyor. Ne de bu “damadın gerdek gecesi korkusu” diyebileceğimiz korkuyu fazla deşiyor. Ama Eren ve Ertürk daha işin başındalar ve çok daha iyi filmler yapacaklardır. Tabii, Talip Fulya’da yaptığımız maçlarda daha az sert oynasaydı, bu yazı da daha yumuşak olabilirdi ama artık çok geç!!!

Herkesin Keyfi Yerinde

Babalar ve çocukları
“Herkesin Keyfi Yerinde” Giuseppe Tornatore’nin 1990 tarihli filmi “Stanno Tutti Bene”nin İngiliz yönetmen Kirk Jones tarafından Amerikanlaştırılmış versiyonu. Bir  İtalyan filminin  bir İngiliz tarafından Amerika’ya uyarlanması ideal bir durum değil ve bu sonuca da yansımış. Amerikan yaşam tarzına dair ayrıntıdan yana zengin bir film değil karşımızdaki.
KLİŞELERLE DOLU AMA DOKUNAKLI BİR FİLM
Filmin kahramanı dul ve yaşlı  bir baba olan Frank (Robert De Niro). Dört çocuğu çoktan yuvadan uçmuş, anneleri de ölünce çocuklar babalarından uzaklaşmışlar. Baba ne zaman bir buluşma planı yapsa, hepsinin işi çıkıyor ve buluşma gerçekleşmiyor. Frank bunun üzerine, önceden haber vermeden çocuklarını ziyaret etmeye karar veriyor. Frank zamanında telefon kablolarını PVC’yle kaplayan bir fabrikada çalışmış ve zehirli dumanlara maruz kalmış. Dolayısıyla da ciğerlerinden hasta. Bu yüzden uçamıyor, seyahatlerini karadan yapıyor. Frank’in her ziyareti bir sürprizle sonuçlanıyor. Ya çocuğunu evde bulamıyor ya da çocukları hakkında öğrendikleri bildiklerinden çok farklı çıkıyor. Frank’in baskıcı baba rolünden bıkan çocuklar, babalarına bir tiyatro oynamışlar yıllarca. Hem Frank hem de seyirci bunu öğreniyor film boyunca. Frank çocuklarını başarılı  olmaları yönünde zorlarken aslında iyi mi yoksa kötü mü yapmış? Cevap hem evet hem hayır. Peki bu film iyi bir film mi? Ne evet ne hayır, hem evet hem hayır.
Hayır, seyrettikten sonra filmden neredeyse hiçbir şey kalmıyor. Frank’in çocuklarının hiçbiri önemli bir karaktere dönüşemiyor. Baba-çocuk ilişkilerine dair beylik bir takım klişelerden başka yeni bir şey söylemiyor film.
Evet, yine de bazen insanın yüreğine dokunuyor Frank’in yalnız ve hüzünlü hali. Bazen babanızı hüzünle anabiliyorsunuz (öfkenizi de hatırlayabiliyorsunuz elbette). Ama bu etki filmi izlediğiniz sürece var. Frank de sonuçta çok yüzeysel bir karakter ve unutulmaya mahkûm. Filmin kendisi ve artık var olmayan yapım şirketi Miramax’ın son döneminde ürettiği birçok başka film gibi.
TanrInIn KitabI
Elinin körü!
ABD’de adı “Tanrının Kitabı” olan bir film yapılırsa sözü edilen kitap haliyle İncil olur, Kuran olacak değil ya. Nitekim de öyle olmuş. Film gelecekte bir zamanda geçiyor. Korkunç bir savaş olmuş. Korkunç  bombalar patlamış. Ve o bomba patladığında açıkta olanlar yanmışlar ya da kör olmuşlar. Hava sürekli gri ama güneş gözlüksüz de dolaşılmıyor. Kanunsuzluk hüküm sürüyor. Ortam Mad Max filmleriyle Leone’nin spagetti westernlerinin karışımı, kimi karakterler “Bir Zamanlar Batıda”nın müziğini ıslıkla çalarak sinefillere göz kırpıyor.
İşte bu ortamda gaipten sesler duyarak yola koyulmuş misyon adamı Eli ile tanışıyoruz. Eli gaipten sesin yönlendirmesiyle Batı’ya gidiyor. Oraya götürmesi gereken bir emaneti var: İncil’in dünyada kalmış tek kopyası. Savaş sonrasında İncil’in diğer bütün kopyaları yok edilmiş (hangi organize güç yok etmiş belli değil, ortamda organize bir güce benzer hiçbir şey yok, İncil ise öyle sınırlı sayıda üretilmiş bir kitap değil). Zaten belki de savaşın çıkış nedeni İncil’i yok etmekmiş çünkü kötü insanların ellerine düşünce kötü amaçlara hizmet ediyormuş.  
KIYAMETTE KERAMET VAR
Eli’ye gaipten gelen ses (Tanrı yani, yoksa Eli şizofren değil) Batı’da iyi insanların olduğunu söylemiş. Eli savaşın bitiminden beri yani 30 yıl boyunca Batı’ya gitmeye çalışıyor. Beladan kaçıyor, bırakıyor kötü adamlar kötülüklerini yapsınlar. Ama kötü adamlar Eli’ya bulaşırsa belalarını buluyor. Eli İncil’in koruması altında olan bir süper kahraman. İncil üzerindeyse Eli’ya kurşun bile işlemiyor ve dövüş sanatlarında uzmana olan Eli kolaylıkla çok sayıda kişiyi haklıyabiliyor. Derken mürekkep yalamış bir kötü adam çıkıyor Eli’yın karşısına. Bu adam İncil’i ele geçirirse insanları çok daha kolay yönetebileceğini biliyor. Bakalım havari Eli kendine yandaşlar da edinerek misyonunu tamamlayabilecek  mi, yoksa … Yoksa ne olacak sahi? İncil iyi adamların da kötü adamların da eline geçse de aynısı olmayacak mı? Yani İncil çoğaltılacak, sonuçta iyinin de kötünün de eline geçecek ve filmin mantığı içinde tarih tekerrür etmeyecek mi?
Peki dinin, özelde İncil’in kötüye kullanılabilir olduğunu söylemek bu filmi dine mesafeli bir konuma oturtuyor mu? Hayır, sapına kadar Hıristiyan bir film “Tanrının Kitabı”. Diğer dinlere de “dünya kültürel mirası” çerçevesinde saygılı. Ama aynı filmin İncil yerine Kuranlı bir versiyonu çekilse, kendilerinin çok hoşgörülü olduğuna inanan Hıristiyan dünyasında yaygın gösterilme şansı bulur mu, hiç sanmıyorum. Bir de filmin finalinde bir çalım (twist) yemiş olduğunuzu fark edeceksiniz. Ama bu çalımı fark etmeseniz de değişen bir şey pek olmuyor. Yani “Altıncı His”teki gibi bütün her şeyi yeniden düşünmeyi gerektiren bir durum yok ortada. Hatta bu çalım niye var, anlamış değilim. İncil’i Batıda yayan Aziz Paulus’a bir gönderme yapıyor galiba film. Bence önemsiz de olsa, bu çalımı açık etmemem gerekiyor.
Sonuç olarak kıyamet sonrası  karanlık bir dünyada geçen, kimi western klişelerini tekrarlamaktan keyif alan (“çok uzağa gitmiş olamaz!” gibi repliklerle), kimi zaman tutarsızlaşan ve inandırıcılıktan çok uzağa düşen, oldukça vahşi ve dindar bir film izlemek istiyorsanız haftanın en iyi seçeneği “Tanrının Kitabı”.

Recep İvedik 3

TARİH:  13 Şubat 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Recep: Bir siyah Türk
Recep İvedik toplumun nimetlerinden yararlanamamış, kültürden nasibini alamamış bir siyah Türk.  Recep genetik olarak da anne babasından kötü bir miras devralmış, en azından Recep’in fikri bu. Babasını taş devri insanlarına benzetiyor ve kendisini “hayvan” olarak nitelendiriyor. Yoğun kıllı vücuduyla Recep  İvedik gerçekten de maymunumsu bir niteliğe sahip. Kendi geriliğinin farkında ve bu Recep’i saldırganlaştırıyor.
Aşağılanma ihtimaline karşı sürekli bir teyakkuz halinde Recep, açık vermemeye yeminli. Bu da sonuçta “önleyici saldırı” gibi bir durum yaratıyor hayatında.
Daha başına bir şey gelmeden önlemini almaya çalışıyor ve sonuçta durup dururken deli danalar gibi önüne kim çıkarsa saldırıyor. Recep karakteri, bir yandan insani duygulardan azade değil. Sevilmek istiyor ve karşısına hoşlanabileceği bir kız çıkınca, zorlanarak da olsa onla yakınlaşma çabasına giriyor. Filmin finalinde edindiği keçisiyle çok şeker bir ilişki kuruyor.
Kısaca Recep’ten umudu kesmemek gerekiyor. Ama Recep’in onca birikmiş öfkesi ve cehaletiyle faşizme kayma ihtimali çok yüksek. Recep’in saldırganlığı  çoğu zaman züppeleri hedef alıyor ama bazen sıradan insanlar, kendisi gibi yoksun kalmışlar da Recep’ten şiddet görüyor.

KİTLELERİN ZEVK ALDIĞI…
‘Recep İvedik’ filmleri böyle sorunları kaygı edinmiş gibi durmuyor. Recep’in yoksun kalmışlıktan kaynaklanan, anlaşılır ama kendisini çoğunlukla çok baskıcı bir şekilde ifade eden öfkesi, tamamen bir eğlence unsuru olarak yer alıyor dizide. Recep gibiler aşağılanıyor mu yoksa onla özdeşlik mi kuruluyor? Galiba ikisi de… Kitleler kendilerinin belki de çok abartılı bir versiyonunu seyredip, ona gülmekten zevk alıyor.
Film olarak iyi şeyler söylemek mümkün değil ‘Recep İvedik 3’ için. Bunalıma girmiş bulunan Recep’i çeşitli ortamlarda gösteren, skeçler halinde ilerleyen, ucuza kotarılmış ve komiklik adına bolca iğrençlik barındıran bir film bu. Kötü para, iyi parayı kovar diye bir terim vardır ekonomi literatüründe.
Kötü filmler de iyi filmleri kovuyor. Sinema salonlarının çoğu şimdi ‘Recep İvedik 3’ü gösterecek. ‘Yahşi Batı’da da yaşandığı gibi. Ve iyi filmleri görebilmek için festivaller dışında pek bir seçeneğimiz kalmayacak.
Neyse ki ‘!f İstanbul’ var şu sıralar. Fırsatı değerlendirin.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com