TARİH:  27 Mart 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ferzan Özpetek’in son filmi ‘Serseri Mayınlar’ İtalyan’ın güneyindeki tarihi Lecce kentinde köklü bir kapitalist ailenin çevresinde geçiyor. Filmin açıklayıcı kavramı (şiarı, düsturu, motto’su?) “aşktan daha karmaşık tek şey ailedir”. Film, ağır temalar etrafında gelişmesine rağmen oldukça hafif  bir tona sahip. Komedi dramdan çok daha baskın. Ailelerinin beklentilerine, geleneksel rollere uymak ile kendi arzuları doğrultusunda bir yaşam kurmak arasında sıkışmış kahramanlara filmin önerisi açık: “Yüreğinin götürdüğü yere git”. Ama bunu yapmanın hiç de kolay olmadığının farkında yönetmen. Filmde kimse tam olarak kendisinden beklenen rollerden sıyrılamıyor. Bir ayakları çemberin içindeyken, diğer ayaklarıyla çıkmaya çalışıyorlar. Kurulu düzenin güvencesiyle, bilinmeyenin, maddi açıdan güvensiz bir yaşamın tedirgin ediciliği ve aileyi yıkmanın getireceği korku ve suçluluk duygusu kuşaklar boyunca fertleri iki arada bir derede kalmaya zorluyor. Serseri mayınlık, aslında filmdeki sanayici ailenin bazı fertlerinin kısa dönemli yaşadığı durumlar, gerçekte hepsi şöyle ya da böyle yerleşikler. Asıl serseri mayınlar taşradaki bu ailenin fertleri değil, Roma’dan gelen konuklar. Taşra nihayetinde baskıcı, dedikodularla örülü klostrofobik dünyasını kahramanlarımıza bir şekilde dayatıyor.
Film, bu köklü ailenin en yaşlı  üyesi olana babaannenin anılarıyla başlıyor. O sırada genç bir kız olan babaanne evlenmek üzereyken müstakbel kocasının yanından kaçıp, asıl sevdiği adam olan müstakbel kayınbiraderinin yanına gidiyor. “Ya beni al ya da kendimi öldüreceğim” der gibi, genç kadın… Kendisini öldürmediğini biliyoruz, yüzündeki hüzün de sonucun ne olduğuna işaret ediyor. Baki kalan ömür boyu sürecek bir kalp kırıklığı oluyor. Filmin temalarından biri olan kardeş rekabetinin ilk işareti de burada örtük olarak var. İki erkek kardeş aynı kadını arzulamış, biri almış.

HERKES POTANSİYEL BİSEKSÜEL Mİ?
Diğer kardeş rekabeti ise Tommaso ile Antonio arasında. Babaları sahibi olduğu makarna fabrikasının oğulları tarafından yönetilmesini arzuluyor. Geleneksel bir adam olan baba, çocuklarını bağımsız bireyler olarak değil kendisinin bir uzantısı olarak görüyor. Kırk yıllık eşi ve kırk yıllık metresiyle, kurulu işiyle başarılı olduğuna inancı tam. Ne annesinin kalp kırıklığının farkında ne de oğullarının başka yaşamlar hayal ettiğinin. Roma’da ekonomi okuduğu zannedilen ama aslında edebiyat okuyan küçük oğul Tommaso bir gündemle aile ocağına dönüyor. Akşam yemeğinde babasına yazar olmak ve Roma’da yaşamak istediğini ve her şeyden önemlisi “gey” olduğunu açıklayacağını abisi Antonio’ya söylüyor. Ama zaten, babasının işini istemediği halde üstlenmiş bulunan ve kardeşinin Roma’daki özgürlüğünü kıskanan Antonio’nun yemekte başrolü kardeşine kaptırmaya niyeti olmadığını göreceğiz.
Yemekteki gelişmeler Tommaso’nun kentte kalması ve işin başına geçmesi, Antonio’nun evden ayrılmasıyla sonuçlanıyor. Açılımını yapamayan Tommaso sıkıntıyla işini sürdürürken fabrikanın diğer ortağının kızı Alba’yla flört etmeye başlıyor. Yoksa homofobiden sorumlu bakanımız Aliye Kavaf’ın dediği gibi, “eşcinsellik iyileştirilebilir bir hastalık” mı (yoksa yoksa, herkes potansiyel biseksüel mi)? Antonio’nun annesi de oğlunun  “iyileşebilir” olup olmadığını merak ediyor. Özpetek’in bu soruya ironik bir cevabı var zaten: “On aspirin yutun geçer, tabii aspirin almanıza engel bir durum yoksa”. Anlaşılan eşcinsellerin aspirine alerjisi var çünkü Roma’dan erkek sevgilisinin gelmesiyle Tommaso ile Alba arasındaki filizlenmekte olan romans sona eriyor.
Kavaf’ın açıklamalarından sonra bazı sivil toplum kuruluşları da “eşcinselliğin bastırılması, normal bir şeymiş gösterilmemesi” gerektiğini vazeden bir bildiri yayımladılar. Aksi takdirde insanlığın sonu gelebilirmiş çünkü üreyemezmişiz! Bu varsayım eşcinselliğin çok güçlü bir çekim gücü olduğunu ve bastırılmazsa herkesin eşcinsel olacağını kabul ediyor. Enteresan bir bakış açısı. Demek ki aslında heteroseksüellik doğal olmayan davranış biçimi, ancak eşcinselliğin bastırılmasıyla, “hastalık” olarak damgalanmasıyla varlığını sürdürebiliyor heteroseksüellik. Acaba bu “siviller” dediklerinin bu anlama geldiğinin farkındalar mı? Uygarlık (sivilizasyon) dediğimiz epeyce dişli canavar da böyle bir şey!
“Serseri Mayınlar” hazla hüzün arasında sıkışmış insanların filmi. Özpetek hazza (yemek yemek, cinsellik, estetik güzellik vb.) çok önem veriyor. Kahramanları varlıklı, güzel mekânlarda yaşayan güzel insanlar. Onların “kendileri” olma mücadelesi de evrensel, insana dair bir mesele. “Serseri Mayınlar” rahat izlenen önemli meselelere değinen ama kararlı biçimde hafif bir film. Bunda da bir sakınca yok. Ama Özpetek, çerçevesini daha genişletse, ailenin sahip olduğu fabrikanın çalışanlarına da, varlıklı ailenin onlarla ilişkisine de değinse belki de ustalarından Bertolucci’nin “1900”ü tadında epik filmlere imza atmaya başlayacak. Berlusconi İtalyası daha ağır temalara çağırıyor adeta sanatçıları.

İTALYA’DAKİ GERİLEME…
Film sonrasında Ferzan Özpetek sinema yazarlarına bir yemek daveti verdi. Bu yemekteki sohbet sırasında İtalya’da bir gerileme yaşandığından da söz etti. Eski kuşaklar yenilerden daha açık görüşlüydü, Özpetek’e son zamanlarda “İslamcı mısınız?” gibi sorular yöneltilmeye başlamıştı… Bu değişimi “11 Eylül” sonrasında fırsatın değerlendirilmesi ve muhafazakâr politikaların hayata geçirilmesine bağlıyordu yönetmen. Filmdeki baba figürü gibi İtalya’yı yöneten burjuvaların en önemli kusurları homofobileri değil. Keşke öyle olsaydı. Toplumsal ilişkileri bir bütün olarak geriletmeye kararlılar ne yazık ki.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

© 2020 -CuneytCebenoyan.com