BEYAZ BANT: Hepsi bu mu?

TARİH:  1 Mayıs 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Haneke çok, çok derin bir adam izlenimi veriyor ama pek o kadar da anlamlı şeyler söylemiyor. Çok usta bir sinemacı olduğuna şüphe yok Altın Palmiyeli yönetmenin. Oyuncu yönetimi mükemmel, mizansenler, kadrajlar çok iyi… ‘Beyaz Bant’ın teması da ağır mı ağır! Filmin tarihe ışık tutma iddiası daha en başta açıklanıyor zaten. Evet, bu büyük iddia, olabildiğince alçakgönüllüce seslendiriliyor; bilgiler eksik deniliyor, kulaktan dolma deniliyor ama iddia yine de orada duruyor!
Filmin konusu 1910’ların başında, Almanya’nın kuzeyindeki Protestan bir köyde geçiyor. Filmin bir anlatıcısı var: köyün öğretmeni. Öğretmen filmin konu aldığı yıllarda henüz genç ve bekâr. Otuzlu yaşlarının başında. Fakat anlatıcının sesi çok yaşlı, yani öğretmen bize bu olayları, üzerlerinden bir çok şey, özellikle de birinci ve ikinci dünya savaşları geçtikten sonrasını anlatıyor. Ve göreceklerimizin gelecekte olacak olanlara ışık tutabileceğini söylüyor. Akla bin bir şey geliyor tabii ki, kapitalizmin ve emperyalizmin yol açtığı paylaşım savaşlarına, Almanya’da faşizmin yükselişine, sosyalizmin yenilişine değin acaba ne söyleyecek Haneke bize? Yakın tarihi yeni bir gözle görmemizi sağlayacak ne biliyor? Neredeyse insanlığa dair önemli bir sırrın açığa çıkarılmasını umuyoruz. Beklentimizin büyük olmasını kendisi istiyor Haneke bu açılış cümleleriyle. Dolayısıyla filmden ya “vay canına!” diye çıkacağız, ya da “ee, hepsi bu mu?” diyerek.

TÜM EYLEMLERİN ORTAK YANI: İNTİKAM
Filmde çok sayıda kişilik var ama öne çıkan, derinlemesine kavradığımız herhangi bir karakter yok. Anlatıcı öğretmen dışında üç önemli erkek var: köyün baronu ve köyün rahibi iktidarı temsil ediyorlar. Para ve siyasete baron hakim, ruhlar ise rahibin denetiminde. Onlar kadar olmasa da bir üçüncü iktidar sahibi olarak da doktor geliyor. Bilim de ondan soruluyor. Bu erkek egemen sistemin çevresinde de şu ya da bu ölçüde ezilen kadınlar ve fena halde hırpalanan çocuklar var. Köyde birçok açıklanamayan tekinsiz olay gerçekleşiyor. İki çocuk fena halde şiddete maruz kalıyor, köy doktoru kurulan tuzağa düşüyor ve sakatlanıyor, bir ambar ateşe veriliyor vb. Olayların failleri bulunamıyor. Bir köylü kadının değirmende çürük tahtaların kırılmasıyla düşüp ölümü ve ardından oğlunun intikam almak için yaptığı eylem diğerlerinden, neden sonuç ilişkisinin ve failinin belirgin olmasıyla ayrılıyor. Ama bütün eylemlerin ortak bir yanı var: İntikam amacıyla yapılıyorlar ve tamamen yıkıcı nitelikteler. Dolayısıyla da kötüler. Atalardan başlayıp çocuklarla süren bir kötülük çemberinin içinde olduğumuzu anlıyoruz bir süre sonra. Haneke sınıflar arasında da bir ayrım yapmıyor. Derken Birinci Dünya Savaşı başlıyor. Köy halkı heyecanla karşılıyor savaş haberini.

SEYİRCİYLE ARAYA MESAFE KOYMAK
Babalarının acımasızlığına tepki olarak acımasız eylemler yapan çocuklarla iki dünya savaşı, Almanya’da Nazizmin yükselişi filan açıklanabilir mi? Bu baba-çocuk sarmalıyla tarihsel olaylara ışık tutma iddiası çok yüzeysel; çok derinmiş gibi görünmesine aldanmayın lütfen. Baba-oğul ilişkisinin önemsiz ve sonuçsuz olduğunu söylemiyorum tabii ki. Ama tarih bu perspektiften açıklanamaz. Çoktan önemini yitirmiş feodal ilişkilerle, kapitalizmin savaşları arasında neden sonuç ilişkileri kurulamaz. Kaldı ki filmin kendi mantığı içinde de saçma şeyler var. Baronun oğlu Sigi, kendisine işkence yapanları neden açıklamıyor mesela. Ya da Sigi ikinci defa şiddete maruz kaldığında, bir önceki eylemin faillerinin kimler olduğu neden anlaşılmıyor, gibi…
Minimalizmle, seyirciyle araya mesafe koymayla da ilgili söyleyeceğim birkaç söz var. Seyirciyi manipüle etmeme kaygısıyla önümüze konan tiplerden, modellerden sıkılıyorum. Doktor, rahip, feodal bey gibi tarihsel tipler değil, karakterler görmek istiyorum sinemada. Seyirciyi manipüle etmemenin yolu anonim tipler çizmek olmamalı!
Haneke, büyük bir yönetmen ama hedefleri boyundan daha büyük olduğu için yapabileceğinin çok altında işler çıkarıyor. İnsanlığa dair değil, insanlara dair filmler yapsa çok iyi bir yönetmen olabilecek. Yine de Haneke’nin, yaşlandıkça yumuşama emareleri göstermesini, sevebileceğimiz tipler çizmesini olumlu bir gelişme olarak görüyorum. Haneke, bir önceki filmi ‘Saklı’da da 6 yaşındaki bir çocuğun kötülüğünden söz etmiş, o çocuğun kötülüğüyle Fransa-Cezayir ilişkilerine ışık tutmaya çalışmıştı. O filmi de beğenmemiştim ve ender bir şey olmuş, okurlarımdan eleştiri e-postaları almıştım. Ne yapayım, Haneke benzer şeyler söyledikçe ben de benzer eleştiriler yazacağım. Bence geçen yıl Cannes’da büyük ödülü ‘Beyaz Bant’ değil ‘Parlak Yıldız’ hak etmiş ki o da bu hafta gösterime giriyor.

Haneke, yeniden

TARİH:  8 Mayıs 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Tahmin ettiğim gibi Haneke yazım tepki aldı. Sağ olsun Haneke… Onun sayesinde okurlarımla tanışıyorum, yazışıyorum. Beyaz Bant’a geri dönelim o zaman. Haneke şunu söylüyor: Faşizm biziz! Bunu dediği konusunda birçok yazar hemfikir. Altyazı’da Ayça Çiftçi yazısını şu cümleyle bitiriyor: “Çünkü kamera (….) doğrudan bize döndüğünde, benzer suçları yakalayacağını akıldan çıkarmamızı istemiyor.” Derginin aynı sayısında Kaya Genç de şunları yazmış “… papaz bize kendi papazlığımız hatırlatıyor; onu sevmiyoruz ve oyuz, babamızı sevmiyoruz ve babamızız, başbakanı sevmiyoruz ve başbakanız.” Taraf yazarı Nazlı Erdol’un filmle ilgili yazısının başlığı “Kimse Masum Değil”. Örnekleri çoğaltmak mümkün ve bu yazarların saptaması doğru: Haneke herkesin suçlu olduğunu söylüyor. Tıpkı filmdeki papazın kollarına beyaz bir bant takarak çocuklarının ruhlarına suçluluk duygusunu işlemesi gibi, Haneke de filmiyle zihnimize “beyaz bir bant” takıyor, suçlu olduğumuzu hatırlatmak için. Haneke’nin seyircisiyle ilişkisi, papazın çocuklarıyla ilişkisine benziyor. Tavrı, kastre edici, güçsüzleştirici, depolitize edici bir patriyarkın tavrı. Suçlunun biz olduğumuz iddasını kabul etmiyorum. Hayır, faşizm biz değiliz! Nasıl Allende ile Pinochet bir ve aynı değilse, nasıl Kenan Evren cuntası (başbakan yardımcısı Özal’ı ve “eskiden işçiler gülüyordu, artık biz güleceğiz” diyen işadamlarıyla birlikte) ile işkenceden geçirilen, öldürülen sosyalistler, aydınlar ve gençler bir ve aynı değillerse, nasıl Naziler ile toplama kamplarında yok edilen solcular, Çingeneler, eşcinseller ve Yahudiler bir ve aynı değillerse,biz de faşistlerle bir ve aynı değiliz. Ben faşistlerin suçlarına ortak değilim! Bu yazıları okuyan çoğunluk da değil! Haneke kendini suçlu hissediyorsa hissetsin, bizi ortak etmeye çalışmasın! Bize papazlık yapmasın! Tabii ki faşistlerle faşist olmayanlar arasında tür farkı yok. Tabii ki, gündelik hayat içinde korkunç bir ezme ezilme ilişkisi, hiyerarşi, ırkçılık vb sürüp gidiyor.
Tabii ki kimse sütten çıkma ak kaşık değil. Tabii ki, bize uygulanan şiddet, ruhumuzu bir biçimde sakatlıyor. Ve tabii ki bir bebek bile (mesela annesinin sütünü paylaşmamak için) kardeş katili olabilecek potansiyele sahip. Damarlarımızda bu asil kan var! Bunları biliyoruz. Ama bunlar faşizmi açıklamaz. Siyasetten, ekonomiden, sınıf savaşımından ve kapitalistler arası paylaşım savaşlarından hiç söz etmeden faşizmden söz edemezsiniz. Şu da var: “Faşizmden herkes sorumlu” demekle, “faşizmden kimse sorumlu değil” demek arasında, N.Y. Times eleştirmeni A. O. Scott’un da dediği gibi, bir fark yok (Radikal’den Uğur Vardan bu yazıya dikkatimizi çekmişti). Bu söylemin etkileyici olduğunu kabul ediyorum; manalı bulmuyorum fakat. Tecavüzcüyle tecavüz edilen bir ve aynıysa, daha fazla söz söylemenin de manası olamaz. Oysa mesele mağduru zaten pençesinde kıvrandığı suçluluk duygusundan kurtarmak ve kendisine karşı suç işleyenlere karşı mücadele edebilmesini sağlamaktır! Haneke bu gücü mağdura vermek bir yana dursun, mağdurun aslında ne kadar zalim olduğunu ve ilerde daha da zalimleşeceğini söylüyor, bize. Haneke’ninki politik bir söylem değil metafizik bir söylem sonuçta. Çocukların canavarca davranışlarından söz ediyorsanız (engelli bir çocuğa işkence etmek gibi) ve bunla Nazizm arasında ilişki kuruyorsanız insanın kötülüğünden söz ediyorsunuz demektir. Buradan da politik bir söylem üretmek mümkün gözükmüyor bana. Aksine buradan çıksa çıksa apolitiklik çıkar.

Robin Hood: Efsane bir türlü başlamıyor!

TARİH:  15 Mayıs 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

En yeni Robin Hood enteresan bir film çünkü efsanenin başladığı anda film bitiyor. Robin Hood 1200’lü yıllarda İngiltere’nin Nottingham bölgesindeki Sherwood Ormanı’nda yaşadığı varsayılan folklorik bir karakter. Robin Hood’un asıl özelliği tabii ki adalet ve eşitlikten yana oluşu, zenginlerden çalıp yoksullara dağıtması. Ridley Scott’un yönettiği son film ise, bu efsane karaktere tamamen gerçekmiş muamelesi çekiyor ve işini gereğinden fazla ciddiye alıyor. Açıkçası ben sıkıldım filmi seyrederken ama bu konuda yalnız kaldığımı söylemeliyim. Çevremdeki genel kanı filmin çok başarılı olduğu yönündeydi.

ROBİN HOOD’UN DÜNÜ BUGÜNÜ
Robin Longstride, Robin Hood olmadan önce Aslan Yürekli Rişar’ın ordusunda okçu olarak görev alıyor. Haçlı seferlerinde Müslüman katliamlarından sonra Rişar geriye dönerken de karşısına çıkan kaleleri ve şatoları yağmalıyor. Ama bu sırada ölüyor. Zaten ordudan ve kraldan sıtkı sıyrılmış olan Longstride ve arkadaşları başlarının çaresine bakıyorlar. Ölmüş şövalyelerin kılığına girerek ülkelerine geri dönüyorlar. Ama Longstride, şövalye Robert Loxley’ye ölmeden önce verdiği sözü tutuyor ve şövalyenin kılıcını babasına geri götürüyor. Baba Loxley, Robin Longstride’dan oğluymuş gibi davranmasını istiyor, böylece öldüğünde toprakları gelini Marion’un elinden alınamayacaktır. Filmin üç kağıtlarından biri de toprak ağası bir baronun eşi olan Marion’u nerdeyse emekçi bir köylü kadın gibi çizmesi.
Rişar’ın tahtına geçen John ise kendisine bağlı derebeyliklerini acımasızca vergilendirmektedir. Akıl hocası ise Fransızlara çalışan Godfrey’dir. Godfrey bir yandan İngiltere’de iç savaş çıkarmaya çalışırken bir yandan da Fransızların İngiltere’yi işgal etmesi için çaba harcar. Robert Loxley rolündeki geleceğin Robin Hood’u olacak olan Robin Longstride (hâlâ beni takip edebiliyor musunuz?) ise bu arada babasının bir mason (yani taş ustası) olduğunu ve Magna Carta’nın (kralla derebeyleri arasındaki hukuk bildirgesini) ilk taslağını yazdığını öğrenir ve sonra bir yandan Fransızlarla savaşır ve vatanını kurtarırken, bir yandan da kralın yetkilerini kısıtlama mücadelesine girer. Ülkesini işgalden kurtarır ama kendini kralın nefretinden kurtaramaz. Ve sonuçta kanun dışı bir hayat sürmek üzere ormana (hood’a) çekilir. Soylu ama topraklarını krala kaptırmış sevgilisi Marion da onunla birliktedir elbette. Kısacası kral eğer engellemeseymiş, Robin Hood ve Marion beş bin hektar toprağın rantını afiyetle yiyecekler, köylülerin ise nefesi kokmaya devam edecekmiş. Robin Hood efsanesi de olmayacakmış.
ABD’nin gündemiyle bizim gündemimiz çok farklı ve ABD’li film eleştirmenlerinin (buna değinen iki eleştiri okudum) bu filmde ABD faşistlerinin yeni hareketi  ‘tea party’ yanlısı bir  mesaj görmeleri insanı başta şaşırtıyor. Tea party’ciler aşırı liberaller ve liberalizm uç noktasına çekildiğinde faşizmle buluşuyor. Bir zamanlar 170 kişinin ölümüne neden olan Oklahoma bombacısı Timothy McVeigh de mesela bizim politik kategorilerimizle anlaması zor biridir. McVeigh, hükümeti faşistlikle suçlayan bir faşistti mesela. Tea Party’cilerin gündemindeki en önemli madde vergilerin azaltılması. Robin Hood’da da en önemli konu kral ile baronlar arasındaki vergi kavgası. Film kralı vergi toplamada tamamen haksız gösteriyor. Muhtemelen öyledir. Fakat bugünün ABD’sinde vergiden yana olmak daha fazla sosyal devlet istemek ve sağlık reformunu desteklemek, vergi karşıtı olmak ise daha fazla “bırakınız yapsınlarcı” olmak anlamına geliyor. Filmler de bugünün seyircisi için yapıldığına göre Robin Hood filmi vergi karşıtı baronların yanında yer alırken, günümüzün vergi karşıtı zengin kapitalistlerini, tea party’cileri desteklemiş mi oluyor? İddia öyle yaptığı yönünde. Anlaşılan bu konu daha bir müddet tartışılacak.
Filmin elbette görkemli sahneleri var ama karakterler çok iyi oyuncuların varlığına karşın derin değiller. Fakat Max von Sydow’u muhtemelen son büyük rollerinden birinde görmek için seyredebilirsiniz filmi.  Bir de efsanenin gerçekten başlayacağı devam filmlerine hazırlık yapmak için. Umarız onlar daha eğlenceli olurlar. Ve düşmeselermiş kötü kraldan temelde farklı olmayacak soyluları kahramanlaştırmak yerine gerçek yoksullardan yana filmler olsunlar.

BAHTI KARA

TARİH:  22 Mayıs 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Mağduriyet halleri
Yeni Türk(iye) sineması diye bir şey varsa onun temel özelliği bir kaybı temel alması  kanımca. Kaybedilen babadır, annedir, arkadaşlardır, umutlardır, aşklardır ya da gelecektir, ufuk çizgisidir ama illa ki bir kayıp duygusu temeldir. Bunu Babam ve Oğlum’da, Yusuf üçlemesinde (Yumurta, Süt, Bal), Sonbahar’da, Kosmos’da, Pandora’nın Kutusu’nda bir şekilde görebilirsiniz. Bu kayıp duygusu bazen biraz yüceltilerek verilir, bazen biraz acırız halimize, hatta yaralarımızla biraz da gurur duyarız. ‘Bahtı Kara’ da kaybın psikolojisini anlatan bir film. Ama bugüne kadar gördüklerimizden bir adım daha öteye gidiyor kahramanlarını anlatırken. Onlarla empati kuruyor ve onlara sevecen bir gözle bakıyor ama aynı zamanda bu mağduriyet halinin nasıl komikleştiğini, giderek asosyal bir yere doğru evrildiğini, nasıl bencilliğe ve sorumsuzluğa kapı araladığını da gösteriyor. Kahramanlarını yargılamadan yapıyor bunu, sanatın yapması gerektiği gibi.

ADNAN’IN HAYATTA HER ŞEYİ YARIM KALIYOR
Filmin temel kahramanlarını  bir babayla oğlu oluşturuyor: Adnan (Reha Özcan) ve Burak (Kamer Çelenk). Ailenin üçüncü üyesi yani anne ve eş Gül ise beş yıl önce ölmüş. Gül’ün ağabeyi Can (Haktan Pak), onun eşi Deniz (Yeşim Ceren Bozoğlu) ve oğulları Berk (Tolga Sarıtaş) ise Adnan ve Burak’ın en yakın çevresini oluşturuyor; hatta bu iki aile iç içe yaşıyorlar. Gül’ün ölümü Adnan’ı bir girdap gibi dibe çekmiş. Yaşadığı kayıp, onu bir kendine acıma/kendini suçlama sarmalına hapsetmiş. Ne işlevsel bir baba, ne işlevsel bir emekçi olabiliyor. Hayatta her yaptığı iş yarım yamalak kalıyor, her şeyi yüzüne gözüne bulaştırıyor ve hep birilerinden kendi paçasını toplamasını umuyor. Oysa koruyup kollaması gereken ergen bir oğlu var. Burak da babasının bu halinden nefret ediyor ve ona zerre kadar saygı duymuyor. Adnan’ın bilinçli bir şekilde seçtiği bir hayat tarzı değil elbette ki bu ama sonuçları herkes için kötü.
Burak işlevsel bir ailesi olan yeğeni Berk’i kıskanıyor ve sürekli onunla didişiyor. Adnan ise çalıştığı otoparkta önce bir arabanın camını kırıyor, ardından aynı arabanın duvara çarpmasına neden oluyor, derken bir evi su basmasına neden oluyor, kavga çıkarıp adam yaralıyor ve bu böyle sürüp gidiyor. Zaten yoksul olan Adnan’ın neden olduğu zararları tazmin edecek parası elbette yok ve tek umudu küçük bir lokanta işleten eniştesi Can. Ama Can’ın da hem olanakları sınırlı hem de sabrı taşmış durumda. İntiharın eşiğine gelen Adnan’a tek yardım edebilecek kişi ise babası kadar sorunlu bir portre çizen Burak oluyor yine de.
‘Bahtı Kara’ birçok açıdan çok özgün bir film. Birçok sahnede yakalanan doğallık kim ne derse desin, sinema tarihimize geçecek nitelikte. Bunda yönetmen Theron Patterson’ın (evet bir Amerikalı!) oyuncu yönetiminde tercih ettiği doğaçlama tekniğinin sanırım önemli rolü var. Patterson senaryoyu okumalarına izin vermemiş oyuncularının; onlara sahneyi anlatmış ve onlardan yaratıcılıklarını kullanmalarını istemiş. Bunu filmin senaryosuz çekildiği gibi yorumlayanlar çıktı. Bu boş laflara takılmayıp sonuca baktığımızda bence süper üç oyunculuk performansıyla karşılaşıyoruz. Genç Kamer Çelenk, Reha Özcan ve Yeşim Ceren Bozoğlu olağanüstüler. Haktan Pak çok iyi, Tolga Sarıtaş da aksamıyor.

FİLMDE AKSAYAN YANLAR DA VAR
Filmin oyunculuk konusundaki yenilikçi tutumunun dışında sinemamızda az görünen bir yanı da içerdiği rüya sahnesi. Rüya tabii ki ilk defa yok sinemamızda. Ama bu kadar rüya gibi rüya az vardır. Belki de filmin eksik, olmamış bulunmasında bu sahnenin de önemli yeri var. Burak rüyasında, başka bir ailenin evine giriyor yanlışlıkla, sonra annesiyle oturup babasının videosunu seyrediyor televizyonda ve sonra bu videonun içine giriyor. Burak’ın ‘normal’ bir aile özlemi ve babasıyla çatışmasını kanımca çok iyi anlatıyor bu sahneler. Filmin aksayan yanları da var. Otoparkçının oğlu rolünde Ali Gürkanat tutuk bir oyun çıkarıyor, kavga sahnesinde ciddi bir yaralanma olabilirmiş gibi gözükmüyor vb. Ama sanırım filmi beğenmeyenlere asıl sorun gibi gelen şey filmin net açıklamalarda bulunmaktansa ucu açık bir yapıya sahip olmasıydı ki bu bence filmin sorunu değil erdemi. Filmin yoruma açık yapısı, bitmemiş gibi duran hali hayata yakın duruyor ve seyirciye düşünecek alan bırakan bir tavra işaret ediyor.  Ferzan Özpetek İtalyanlara İtalyanları anlatabiliyorsa, Ben Hopkins gibi bir İngiliz, Theron Patterson gibi bir Amerikalı da bize bizi anlatabilir, anlatıyor da.

Acımasız ve tekinsiz hayatlar

TARİH:  29 Mayıs 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

“PUS”

Tayfun Pirselimoğlu sistemin ezdiği, adam yerine koymadığı, kendilerini tümüyle değersiz ve işe yaramaz hissettirdiği insanları anlatıyor bize. Ekonomik anlamda ezilme ve yoksullaşmanın ötesinde (ki bunlar çok önemli, belirleyici bir yer tutuyor onların hayatlarında,) kimliksizleşme, silinmeye varıyor kahramanlarının yaşadıkları.
Ekonomik krizin başladığı günümüzde geçiyor “Pus”. Televizyondan duyduğumuz sesler, acımasız ilişkileri anlatıyor: bir anda kapının önüne konulanlar, fedakarlıkları hiçe sayılanlar, işsizleşenlerin hikayelerini duyuyoruz… İstanbul denen heyulanın yolumuzun düşmemesini dileyeceğimiz semtlerinden Altınşehir’de geçiyor film. Bu semtlerde sanki her şey gri, sanki hayatı sürdürme çabası dışında yapılan, hayata renk katabilecek hiçbir şey yok.
Filmin merkezinde Reşat var. Annesiyle oturan, bir korsan dvd imalathanesinde çalışan, yalnız ve mutsuz biri Reşat. Bir motosikleti olsa belki komşu kızıyla arasında bir şeyler olacak ama… Alamazsa, çalacak. Zaten Reşat, hep çalıyor, gerekli gereksiz, her şeyi. “Ben varım!” demenin bir yolu belki de bu.

PARALEL HAYATLAR
Paralel bir hikayede ise yürümeyen bir ilişkiye tanık oluyoruz. Kadın bir konfeksiyon atölyesinde, adam mezbahada çalışıyor. İkisi de, tıpkı Reşat gibi filmin akışı içinde işlerini kaybedecekler. Adamla kadın birlikte yaşamayı sürdürseler de birbiriyle konuşmuyorlar. Ve adam karısını askerlik arkadaşı, gayrı meşru alemin adamı Salih’e öldürtmeye karar veriyor.
Tesadüf Reşat’ı bu çiftin hayatına sokuyor. Salih bir gün Reşat’ın dükkanına bir paket bıraktıktan sonra öldürülüyor. Reşat, Salih’in bıraktığı paketi alıyor. Paketten, arkasında konfeksiyon işçisi kadının adresi yazan bir fotoğraf ve bir tabaca çıkıyor. Reşat adresten adamı buluyor ve anlaşmayı öğreniyor. Adam Salih’in, Reşat’ı bu iş için görevlendirdiğini sanıyor. Reşat bu yeni kimliğini yani kiralık katilliği benimsiyor. Birisinin yaşamına hükmetmek midir, bu güçlü konum mudur Reşat’a çekici gelen?
Filmin üç kahramanının da hayatı gözlerimizin önünde, kayıp gitmeye başlıyor. Zaten hiçbir zaman hiç birinin ayakları sağlam bir zemine basmamıştı. Pirselimoğlu özellikle kahramanlarıyla seyircisinin arasına bir mesafe koymaya, özdeşleştirmemeye önem veriyor. Ne Reşat’la annesini, ne de adamla kadını bir kez bile birbirleriyle konuşurken görmüyoruz. Bu elbette, doğalcı bir anlatım tarzı değil. Fakat, filmin merkezinde olmayan insanların davranışları gayet doğal. Bu farklılık, filmin üslubunda bir sorun yaratıyor, kanımca.
“Pus”un atmosferi baştan sona gri. Bir kez bile neşe filmin içine sızmıyor. Adamla kadına bir parça daha yakınlaşıyoruz ama Reşat karakteri o kadar donuk ve kapalı ki! Bu kadar uzakta birinin neşesiz ve tatsız yaşamını izlemek bir süre sonra yorucu bir hal almaya başlıyor.

BENZERLİKLER
Pirselimoğlu filmleriyle, Reha Erdem’in filmleri arasında garip kesişmeler var, değinmeden geçemeyeceğim. Koskoca İstanbul’da aynı umumi tuvaleti ikisi de görüntülemişlerdi bir önceki filmleri “Rıza” ve “Hayat Var”da. Son filmleri “Pus” ve “Kosmos”ta ikisi de bizi mezbahalardan içeri sokuyor. (Bir tesadüf de “Şavaklar” filminde de mezbahaya sokulmamız.) “Pus”un başrolündeki Ruhi Sarı ile, “Kosmos”un başrolündeki Sermet Yeşil bir kardeş gibi birbirlerine benziyorlar ve ikisinin soyadlarına da dikkat edin lütfen! Acayip değil mi? Tabii Pirselimoğlu sinemasıyla Demirkubuz sineması arasında da benzerliklerden söz edilebilir. İkisi de varoşlarda yaşayanları anlatmayı, televizyonu filmlerine sokmayı seviyor. Fakat, Pirselimoğlu ne o ne de diğeri. Sinemamızın henüz hak ettiği ilgiyi görmemiş ama göreceğinden de emin olduğumuz önemli bir yönetmeni Pirselimoğlu.
Bir şeye değinmeden geçemeyeceğim . Sinema dergisinde Müjde Işıl’la yaptığı söyleşide yönetmen Zincirlikuyu Mezarlığı’nın kapısındaki “her canlı ölümü tadacaktır” sözünden bahsediyor ve bu söze kızmak yerine, üzerine düşünmek gerektiğini söylüyor. Ben, bu sözü beğenmeyenlerdenim. Ölüm tadılan bir şey değildir çünkü. Ardından yaşamayı sürdürdüğünüze inanıyorsanız anlamlıdır bu söz sadece. Yani cennet ve cehennem, ölümden sonra “insan” kimliğinde bir hayatınız varsa, ölümü “tatmış” olabilirsiniz ancak. Yok, bunlara inanmıyorsanız, dindar değilseniz, o zaman ölüm varsa siz yoksunuz demektir. Tadından söz edebileceğiniz bir deneyim olarak ölüm de yoktur. Ama öleceğimizin bilincinde olmak, elbette önemlidir. Mesele buysa, ona katılıyorum elbette.

“EV” Entelektüel terör

TARİH:  5 Haziran 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Televizyon yarışmaları, insanları  ne kadar aşağılarsa o kadar çok rating topluyor. Seyirciler, yarışmacıların acı çekmesini, küçük düşmesini seyretmekten zevk alıyor. Bunu yapıp satanlar ve bu işten para kazanlar iğrençler. Seyretmekten zevk alanlar, bu programlara malzeme olanlar peki? Onlar da masum değil, elbette. Ama onlar tedavi edileceklerine, hastalıkları sömürülen kurbanlara benziyorlar daha çok.
Hiç sansür olmayan bir ülke yok. Muhakkak bazı sınırlar konulur. En basitinden, çocuk pornosu her ülkede yasaktır. Dolayısıyla sansüre tamamen karşı olmak diye bir şey hiçbir yerde söz konusu değil. Ben de hiçbir şey sansürlenmesin, her şey serbest olsun demem mesela. Bu tip yarışma programları yasaklansa mesela, kılım kıpırdamadığı gibi, sevinirim de. Çünkü, insanları aşağılamaya, onurlarını kırmaya yönelik programlar bunlar. Ama bizde sansür böyle anlaşılmıyor tabii. Aşağılama ya da sömürüyle alakalı olmasa da seks (yakında Lars von Trier’in ‘Deccal’ini sansürlü izleyeceğiz) sansürlenir mesela.

EĞLENCE ANLAYIŞLARIMIZ FARKLI
Televizyonlarda sigara görüntüsü sansürlenir ama bu yarışma programları sansürlenmez. En son da Adana Altın Koza Film Festivali tümden sansürlendi. Gerekçe: “Eğlenecek” zaman değilmiş, çünkü İsrail’in yaptıkları ortadaymış! Festivali yasaklayanların eğlence anlayışı bu tip televizyon yarışmaları veya Cem Yılmaz, Şahan Gökbakar filmleriyle sınırlı olsa gerek. Film festivalinin eğlence olmadığıyla, Filistin’e ayrılan bir bölüm içerdiğiyle ilgili çok doğru şeyler söylendi SİYAD, Ankara Film Derneği ve Türkiye Sinema Platformu tarafından. Ama bir de şöyle bakalım. Evet, festival eğlendirir. Evet, sinema bir şenliktir, Onat Kutlar’ın dediği gibi. Ama iyi sinema, sizin anladığınız anlamda eğlendirmez. Eğlenmekten bizim anladığımız şeyle sizin anladığınız şey farklı. Bizim anladığımız eğlenceden daha iyiye yönelme, daha fazla yakınlaşma ve daha fazla güç birliği yapma arzusu doğar. Film festivalinde eğlenmekle Adana pavyonlarında eğlenmek türdeş eğlence biçimleri değildir. Sizin eğlenmekten anladığınız şeyle bizim eğlenmekten anladığımız şey çok farklı, film festivalini yasaklayan saygıdeğer belediye yetkilileri! Ve tabii, başkasının yaptığı festival ihalesinde bir şekilde yer almamak da kanınıza dokunmuştur. Ne de olsa milyonlarca lira söz konusu değil mi? Herkes biliyor ki, be festivali ertelemek için bahane arıyordunuz. Referans gazetesinde Şenay Aydemir bu bahane arama çabalarınızdan söz etmişti zaten. Peki, bunca insanın programını altüst etmek, hevesini kırmak nasıl bir duygu? İhaleyi yeniden açtığınızda çok eğleneceksinizdir eminiz ama Altın Koza’nın onuru çiğnenmişliğiyle kalacak.

‘EV’DE HANGİ YAŞANAN SANSÜRLENİR
‘Ev’ filminin bu yazdıklarımla ilgisi dolaylı olarak var sadece. Kısacası filmi vesile ettim başka konularda konuşmak için. ‘Ev’e gelince: ‘Biri Bizi Gözetliyor’ yarışmalarından birinde geçiyor film. ‘BBG’ evinde her şey bilinen banalliğinde ve sıkıcılığında cereyan ediyor. Derken yarışmacılardan en entel olanı (filmlerin oyuncuların değil yönetmenlerin imzasını taşıdığını iddia edecek düzeyde sinema bilgisi olanı) seyircilerden en çok oyu alıp, en ağlak yarışmacıyı eliyor. Aslında ilk tercihi değil ağlak oğlan, ama diğer seçeneklerin ‘koruma duvarları’ var ve ayrıca entel oyuncu, ağlak oğlana iyilik ettiğini düşünüyor. Tam ağlak oğlan dışarı çıktığı sırada, bir baskın gerçekleşiyor. İçeriye eli silahlı biri giriyor. Saldırganla birlikte içerdeki ‘entelektüel’ düzey daha da yükseliyor. Çünkü, saldırganın yarışmanın formatına, içeriğine ve sahte ilişkilerine yönelik ciddi eleştirileri var ve yarışmacılara yaşadıkları ikiyüzlülüğü gösterme iddiasında. Onları çeşitli  seçeneklerle yüz yüze bırakıyor: Birbirleriyle sevişmek ya da birbirlerini öldürmek gibi. Sansür kurulu hangisini yapsalar o görüntüleri sansürlerdi sizce? Ya da yarışmacıların oto-sansür mekanizması hangi durumda daha yüksek alarm verirdi? Bunlar olurken, saldırgan da yerleştirdiği bombalarla kendisine bir koruma duvarı oluşturmuş durumdadır. Polisin içeriye müdahale etmesini bu bombalar engeller.
Saldırganın programa öfkesini anlıyoruz ama psikopatlığa varan tepkisini anlamamız için film yeterince veri sunmuyor. ‘Ev’in en zayıf yanı bu. Film, eleştiri oklarını da bu tip yarışmalarla ceplerini dolduran yapımcılardan ya da bu kültürün asıl sahiplerinden çok bu programların malzemesi olan, evet, insanı çok sinirlendiren ama yine de kurban durumunda olan yarışmacılara çeviriyor. Fakat oyuncuların performansları ve akıcı anlatımıyla ‘Ev’ başarılı bir ilk film.  Alper ve Caner Özyurtlu kardeşler, sinemaya hoş gelmişler.

DECCAL Kaos hüküm sürüyor!

TARİH:  12 Haziran 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Lars von Trier özel hayatı hakkında en çok şey bildiğimiz yönetmenlerden biri. Onun sinemasıyla ilgilenen herhangi biri kısa sürede özel hayatına dair bazı bilgileri edinmekten kaçınamaz. Von Trier’in anne ve babasının komünist ve nüdist (çıplaklık taraftarı) oldukları, küçük Lars’ı neredeyse hiç sınırlamadan yetiştirdikleri bilinir. Lars’ın bu serbest eğitimden hem olumlu hem de olumsuz etkilendiğini de biliriz. Olumlu yanı kendi kendisini kontrol ve disipline etmeyi öğrenmiştir. Kötü yanı ise her an kaosun kucağına düşeceğine dair bin bir tane korku geliştirmiş olmasıdır.
Trier, 30 küsur yaşındayken, ölüm döşeğindeki annesinden babası bildiği kişinin asıl babası olmadığını öğrenir. Annesi doğacak çocuğu sanatçı genleri taşısın diye bir müzisyenle sevişmiştir. Doğrusu annenin tam isabet kaydettiğini söylemek mümkün ama Lars için üzülmemek de mümkün değil.

KÖTÜLÜK HEP GALİP GELİR
Bu sınır tanımayan yaşamlar Lars von Trier sinemasında etkisini bir şekilde gösterir. Filmlerinin birçoğunda idealistler ideallerinin tam tersini yapar konumda bulurlar kendilerini. Hayatı sınırlandırmaya, belirli kavramlarla açıklamaya çalışırken hayatın indirgenemeyecek bir şey olduğunu görmek durumunda kalırlar. İdeolojilerle hayata bir yön verilebileceğine inanmaz von Trier, inanmayı çok istese de. İyi niyetlere de inanmaz. Sonunda kötülük hep galip gelecektir. Çünkü doğa kötüdür.
Kökenleri bilinmeyen bir geçmişe giden bir kötülükten söz eden Haneke’ye duymadığım bir sempati duyuyorum fakat Lars von Trier’e. Haneke’de otoriter bir patriyark figürü görürken, von Trier’de daha çok kurban durumundaki bir çocuk görüyorum. Çok daha öfkeli ve çok daha tutkulu ve sanki umudunu yitirmemiş biri var von Trier imgesinde. Oysa Trier’le de hiç anlaşmıyoruz ideolojik açıdan. Hala Katolik midir bilmiyorum, son filmi Anti-İsa ya da Anti-Hıristiyan (Deccal) anlamına geldiğine göre değişmiş olmalı. Ama zaten öteden beri Nietzscheci bir yanı da var Trier’in ve “Der Antichrist” (kitaptaki anlamı anti-Hıristiyan) zaten Nietzsche’nin bir kitabının da adı (kitapta Nietzsche, başka birçok şeyin yanı sıra hem Hıristiyanlığın hem de sosyalizmin eşitlikçi anlayışlarına şiddetle karşı çıkar). Film Akademisi yıllarında Trier’e arkadaşları Erik Nietzsche dermiş. Filmin orijinal adındaki t harfi ise biyolojideki dişilik işareti ile aynıdır. Yani başlıkta, filmde de olduğu gibi bir kadın/dişi karşıtlığından söz edilebilir.
Öte yandan von Trier filmini Tarkovski’ye adamış. Tarkovski ise auteur yönetmenlerin en koyu Hıristiyanlarındandır (Ortodox). “Anti-Hıristiyan” adlı bir film niye Hıristiyan bir yönetmene adanıyor ki? Filmin yapısına bakınca Tarkovski’nin en az iki filmiyle, Solaris ve Stalker’la akrabalık görmek mümkün. Filmi, bir çocuğun ölümünden sonra anne ve babaya bakan filmler kategorisinde de ele almak mümkün tabii. Çocuk kaybı temasına birçok büyük yönetmen el atmış. Rossellini “Europa 51”de, Nicholas Roeg “Don’t Look Now”da (Büyü), Atom Egoyan “Exotica” ve “Başka Bir Dünya”da (Sweet Hereafter), Nanni Moretti “Oğul Odası”nda, Nuri Bilge Ceylan “Üç Maymun”da ve Todd Field “Yatak Odasında”da bu konuya el atmışlardı. Lars von Trier’in kendisi “Geri Zekalılar”da ve “Medea”da bu konuya farklı bir biçimde bakmıştı. Bir çocuğun kaybı bir ailenin, bir anne-babanın yaşayabileceği en büyük travmalardan. En hafifinden kendini suçlamak, evlat kaybının kaçınılmaz sonuçlarından biri. “Europa 51”de olduğu gibi sonunda akıl hastanesine kapatılabilirsiniz ya da “Yatak Odasında”da olduğu gibi bir cinayet işleyebilirsiniz. Ya da Fabrice Du Weltz’in “Vinyan”ında olduğu gibi vahşi bir doğal yaşama karışabilirsiniz. Baş edilemeyen bir gerçeklik varsa önünüzde, çocukluğunuza rücu etmek de isteyebilirsiniz (regresyon).

FİLM İÇİN KADIN DÜŞMANI DENEBİLİR
“Deccal” von Trier’in teknik virtüözitesini göstermekten kendini alıkoyamadığı etkileyici bir sahneyle başlıyor. (Sahneye çıkınca marifetini göstermeden duramayan jonglörlere benzetiyor kendini Von Trier. Aslında bu sahneyi pek zevkli bulmuyor. Daha doğrusu “aşırı güzel” buluyor). Karı koca sevişirken, buna tanık olan 2-3 yaşlarındaki evlatları, çocuk kafesinden çıkıp, pencereden kendisini aşağı bırakıveriyor (Trier “Europa”da da seksle ölümü paralel kurgulamıştı. Bu kez kadın sevişirken, babası intihar ediyordu). Kadın derin bir depresyona giriyor. Bir psikolog olan kocası karısının tedavisini kendisi üstleniyor. Burada adam aşmaması gereken çok önemli bir sınırı aşıyor. Koca ve psikolog rollerini birbirine karıştırıyor. Üstelik kendisi de aynı sorundan, evlat kaybının acısından muzdaripken. Adam karısının korkularının kaynağına ulaşmaya çalışıyor ama kadının sağlığı görünürde yerindeyken onunla çok da ilgilenmiş olmadığını görüyoruz. Adam karısının kadın katli (jinosid) ile ilgili akademik çalışmalarını hep küçümsemiş ve bitip bitmediğiyle de ilgilenmemiş. Derken kadının “Eden” (ayni cennet) adını verdikleri dağdaki kulübelerinden çok korktuğu ortaya çıkıyor ve çift oraya gidiyor. Burada belki Tarkovski filmlerine benzer bir durum var. Hem Solaris’te hem de Stalker’da kahraman bir yolculukla bir bölgeye gider ve bu bölgede bilinçdışı bir şekilde ortaya çıkar. Solaris’teki kahraman da üstelik psikologdur (“Oğul Odası”ndaki oğlunu kaybeden baba da, tesadüf bu ya, psikologdur) ve karısını kaybetmiştir. “Deccal”deki “Eden” adlı bölge de, bu Tarkovski filmlerindekine benzer bir yer. Burada da bilinçdışının bütün karanlık yanları açığa çıkar, hem de en kaotik halleriyle. Zaten ihlal edilmiş sınırların, tamamen bulanıklaştığı, her şeyin çamur gibi bir araya geçtiği bir ortama geçilir, Eden’e vardığımızda. Burada gördüklerimiz kocanın bilinçdışını mı temsil eder? Bana sanki öyleymiş gibi geliyor. Bu bilinçdışında kadın korkusu ve kadınlığa öfke önemli bir yer tutuyor. Filme, rahatlıkla kadın düşmanı denilebilir. Filmin finalinde ortaya çıkan, yüzleri, dolayısıyla bireysellikleri olmayan kadın sürüsü, erkeğin kadına duyduğu bu öfkenin kökeninde, anneyle ilişkinin yattığını işaret ediyor gibi. Çünkü anne, kadınlığı, kadınlar anneyi temsil eder, çocuk için. Ama kadın düşmanı deyip de geçmemek de lazım. Unutmayalım ki erkeğin, kendini beğenmişliği ve her şeyi kontrol edebileceği kanısıyla sınırları ihlal etmesi de söz konusu.
Filmde birçok çeviri yanlışı  var. Eksersiz, alıştırma (exercise) yerine deney (experiment) denmesi gibi. Ama bir tanesi ciddi anlam kaymasına yol açacak cinsten: Filmde kadının üzerinde çalıştığı konunun başlığı “kadın katli” ya da “kadın kırımı” olarak çevirebileceğimiz “gynocide”. Oysa çeviride sürekli olarak “soykırım” denilmiş. Soykırım ise bir harf farkla yazılıyor: “genocide”. Soykırım kadın erkek ayrımı yapmadan bir etnik grubu kıyıma uğratmak iken, kadın kırımı etnisiteden bağımsız sadece kadınların öldürülmesi demek. Ciddi bir anlam farkı var. Çevirmenlerden daha dikkatli olmalarını rica ediyoruz, işverenlerinden de çevirmenleri buna özendirmek için gerekeni yapmalarını.
‘Deccal’ seyredilmeli mi peki? Bence kesinlikle evet. Nefret de etseniz, deli saçması olarak da bulsanız, karşınızda çok sıradışı bir film var. Ve son olarak yine istesek de istemesek de edindiğimiz bir bilgi: Trier bu filmi çekerken çok ağır bir depresyon geçiriyormuş. Belki de evladını kaybetmiş bir babaya benzetmiştir durumunu.

ŞÜPHE Bütünüyle kuşkudayız!

TARİH:  19 Haziran 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu hafta yazmaya değer pek bir şey yok açıkçası. Neil Jordan’ın ‘İlahların Aşkı’ (Ondine) adlı filminin basım gösterimi yapılmadı. ‘Off Karadeniz’ de basın gösterimi yapmayıp galayla yetindi. ‘Gezegen 51’i ise kızımla seyredeceğim için, bilerek seyretmedim.  Geriye kala kala, Yunan filmi “Şüphe” kalıyor.

GERÇEK VE HAYAL İÇ İÇE
‘Şüphe’ de doğrusu pek yazma isteği uyandıran bir film değil. Bir Yunan filminin ülkemize gelmesi bile başlı başına bir mucize. Üstelik bugüne kadar daha çok festivallerde gösterim şansı bulan “Şüphe” pek ticari bir film de değil. Filmde gerçekle hayal ve rüyalar iç içe geçiyor ve aynı olayların farklı versiyonları sürekli tekrar ediyor. Filmin şizofren kahramanının bakışına hapsoluyoruz yani. Dolayısıyla en temel konularda bile bütünüyle şüphede kalıyoruz.
Konu şöyle: Iasonas evinde arkadaşlarına bir yemek daveti vermiş. O gece konukları arasında yeni tanıştığı Penelope de var. Iasonas ve Penelope arasındaki ilişki çok hızlı gelişir ve Penelope erkeğin evine taşınır. Ama Iasonas’ın ruh sağlığı hızla bozulur. Baş ağrıları dayanılmaz bir hal alır. Ve sonra bir şey olur! Tam ne olduğunu bilemeyiz ama Penelope yok olur. Belki Iasonas onu dövdüğü için gitmiştir. Ya da belki de çok daha kötü bir şey olmuştur. Iasonas hafızasına müdahale ederek olayları kafasında canlandırmaya çalışır. Aklında kalanları bir yola koyabilirse, hayatını da yola koyabileceğini umar. ‘Şüphe’ bana en çok, David Lynch’in “Kayıp Otoban”ını hatırlattı.
O filmde yaptığı korkunç suçla baş edemeyen karakter, kendini başka birisi olarak yeniden tasarlıyordu. “Şüphe”de böyle bir çabayı konu alıyor. Ama henüz ilk filmini çeken Alexis Alexiou’nun aynı ilginçlikte bir film yaptığını söyleyemeyeceğiz. Fazlasıyla kendisini tekrar eden ve keşke daha kısa olsaydı dedirten bir film ‘Şüphe’.

PARİS’TEN SEVGİLERLE Paris’ten nefret söylemiyle

TARİH:  26 Haziran 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Fransa, futbol milli takımlarının dünya kupasındaki saha içi ve saha dışındaki performansından dolayı utanç içindeymiş. “Paris’ten Sevgilerle” çok daha vahim bir duruma, ırkçılığa işaret ediyor ama galiba kimsenin umurunda değil. Luc Besson, Fransız sinemasının en güçlü isimlerinden biri. Belki de Besson’dan büyüğü yok; o derece yani.

FİLMDE IRKÇI BİR BAKIŞ VAR
Yönetmenliğinin yanı sıra, “Paris’ten Sevgilerle”de de olduğu gibi yazar ve yapımcı olarak da etkin. Yönetmen Pierre Morel’in bir önceki filmi “96 Saat”te (Taken) de Besson aynı konumdaydı. O filmde de Ortadoğululara yönelik ırkçı bir bakış vardı, şimdi, bu filmde de aynısı var. Sadece Ortadoğulular da değil, genelde Batılı ve Hıristiyan olmayan herkes potansiyel bir terörist ve sinek gibi öldürülmeye layık. “Paris’ten Sevgilerle”nin bakışı bu! Filmin bu nefret söylemi, hak ettiği tepkiyi aldı mı acaba Fransa’da? Bir şey duymadık şu ana kadar.
Filmin hikâyesi ise gayet uyduruk. John Travolta’nın canlandırdığı bir süper CIA ajanı, Paris’te Doğuluların karıştığı bir suikast girişimini önlemek için Paris’e gönderilir. Ona, elçilikte alt düzey görevlerde çalışan bir başka ajan yardımcı olur. Kan gövdeyi götürür, haliyle. Pis Müslümanlar ve Çinliler ve Pakistanlılar birer birer temizlenir.
Kadınları da ihmal etmez ajanlar! Bu erkek dayanışması ya da dostluğu filminde kadınlara da yer yoktur! Evet, Fransa utanmalı ama futbol takımından çok, en büyük sinemacıları Besson’un imzasını taşıyan bu ve benzeri faşizan filmlerden dolayı utanmalı.

AlacakaranlIk Efsanesi: Tutulma

TARİH:  3 Temmuz 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir genç kız rüyası
Kendimi genç kız fantezilerine, ergen erkek fantezilerinden daha yakın buluyorum. Garip, ama gerçek! Genç kız fantezisinde erotizm var; bastırılan, askıda bırakılan, bekletilen ve bekledikçe gerilen ve yoğunlaşan ve sonunda bir tek öpücüğe bile atomun parçalanmasında çıkan enerjiye yakın bir cinsel enerji yükleyen bir erotizm var. Alacakaranlık dizisinin ilki bu erotizmi iyi yakalamıştı kanımca. Ergen erkek fantezisinde ne var? Valla bana hitap eden bir şey yok.  Alacakaranlık dizisinin ikincisini izlemedim. Üçüncüsü ise ilkinin yanında bence sönük kalıyor. Ama yine de iyi bir öpüşme sahnesi var.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com