Mucizeyi Kadınlar Yaratır

TARİH:  24 Eylül 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Palavrayı Hollywood yaratır

Şu kadın milletini ne yapacağını bilemiyor kapitalizm. Bir yandan ev kadını ve şefkatli anne, bir yandan fettan cinsel obje, bir yandan tuttuğunu koparan dişli iş kadını, bir yandan da sempatik komşu kızı olmalarını bekliyor. “Mucizeyi Kadınlar Yaratır” tek bir kadının bunların hepsini aynı anda olabileceğini iddia ediyor. Sadece bununla yetinmiyor, kocayı aldatmadan aşk macerası yaşamaya da bir örnek sunuyor. Yani aşk var ama seks yok çünkü koca aldatılmayı hakeden bir hıyar değil. Kadının içinde yer aldığı finans sektörü de insanlara hizmet ederken haklı kazanç elde eden masum bir sektör zaten. Ödipal karmaşa bile karmaşa denmeyecek kadar mülayim.
Peki, bu kadar iyi niyetli bir filmden kadınlar kendilerini iyi hissederek çıkacaklar mı? Hiç sanmıyorum. O kadar insanüstü bir şey ki kadınlardan beklenen, hiçbir gerçek kadın bu mucizeyi yaratamaz. Sadece beklentinin altında ezilir. Ayrıca iş hayatı da kimseye hadi git çocuklarınla ilgilen demez. Kısacası kadınlara acı çektireceğini sandığım bir film bu. Sarah Jessica Parker oynuyor başrolde. Babası, pardon aşığı, pardon oğlu, pardon iş arkadaşı ve işvereni rolünde Pierce Brosnan poz kesiyor.

Killer Elite

TARİH:  24 Eylül 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Eski özel harekatçılar

“Katillerin Üst Tabakası” gibi bir anlama geliyor “Killer Elite”. Bazı filmlere neden Türkçe isim verilmiyor bilmiyorum; galiba artık herkes İngilizce biliyor ülkemizde. Bir film sadece Kürtçe ya da Arapça adla çıksa vizyona, çıngar çıkabilir ama yabancı bir dille çıkması normal. Oysa Kürtçe ve Arapça TRT kanalları var ülkemizde.

“Killer Elite”in baş kahramanı Danny adlı (Jason Statham) bir İngiliz özel harekât komandosu. Danny pis bir katil ama film bize onu vicdanlı bir insan olarak tanıtmaya kararlı. Bu pis herif bir gün Meksikalı bir politikacıyı küçük oğlunun gözleri önünde vuruyor. Artık, çocuğu da az kalsın vuracağı için mi, yoksa çocuğa yaşattığı travmayı kaldıramadığı için mi, her neyse, mesleği bırakıp inzivaya çekiliyor. Ama babası yerine koyduğu ustası ve iş arkadaşı Hunter (Robert de Niro) sevimsiz bir Ummanlı şeyh tarafından kaçırılıyor. Şeyh Danny’ye “Ustanı sana geri veririm ama bir şartım var: Sen de benim oğullarımı öldüren ve rakip şeyhin iktidara geçmesini sağlayan İngiliz SAS komandolarını öldüreceksin!” diyor. Artık öldürmeyeceğine dair yemin etmiş olan Danny mecburen işe koyuluyor. Ama karşısında emekli SAS’çıların oluşturduğu “Feathermen” (tüy adamlar) cemiyetini buluyor. Bunlar da kendi adamlarını yani eski SAS’çıları korumaya kararlılar ve Spike (Clive Owen) gibi, Danny’ye rakip olabilecek kalibrede adamları var.

Vatan ve kraliçe aşkına cinayetler işlemiş bu eski derin devlet elemanları arasında bir savaş başlıyor. Bu savaşta hem Danny hem de Clive iyileri temsil ediyorlar. Nasıl yani mi? Kimi temsil edecekler ki? Onlar ülkeleri için “kurşun da atan kurşun da yiyen” cesur insanlar. Ülkeleri onlardan demokrasi ve insanlıkla bağdaşmayan şeyler istemiş olabilir. Yine de bu Britanya’nın da kötü olduğu anlamına gelmez. Asıl kötü ve hatta tek kötü tabii ki ihtiyar Arap şeyhi ve sevimsiz oğlu. Zaten genç prens bile ülkesini “çöl” diye aşağılıyor. Hangi şeyhin ülkeyi sömüreceğine Britanya karar vermişse ve kendi payını almışsa, o kadar da kötü bir şey yapmış sayılmaz değil mi? Zaten filmde iyi Arap karakter diye bir şey de ara ki bulasın.

Film, bütün tarfaları bir tür aile olarak resmediyor. Danny’ye “kid” ya da “kiddo” (evlat) diye hitap eden Hunter baba figürlerinden biri. Danny de oğul tabii ki. Spike “Feathermen”in becerikli ve isyankâr oğlu, cemiyetteki emekli SAS’çılar ise onun baba figürleri. Bir de tabii şeyh ve oğulları var. Yani savaşan üç aile var birbiriyle. Karşımızdakine politik bir gerilim filmi değil de, mafyatik aileler arası bir gerilim filmi gözüyle bakmak sanırım en sağlıklısı olacak. Eğlendiriyor mu derseniz, zerre kadar bile değil diyebilirim. Kavga dövüş seyredeceksem kung-fu filmi seyretmeyi tercih ederim. Hiç olmazsa bir koreografi oluyor o filmlerde. Bir de Arap düşmanlığı kung-fu sinemasının olmazsa olmazı değil.

Eylül

TARİH:  22 Ekim 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün  

Yavaş yavaş…

Altın Koza’dan en iyi yönetmen, en iyi kurgu, en iyi ses tasarımı ve en iyi kadın oyucu ödülleriyle dönen Eylül, minimalizme tahammülü olanlar için…

“Eylül” herhalde son yılların en kötü Altın Koza yarışmasından en iyi yönetmen, en iyi kurgu, en iyi ses tasarımı ve en iyi kadın oyucu ödülleriyle döndü. Diğer filmlerin düzeyine bakılırsa daha fazlasını da alabilirdi.  Ama bu demek değil ki “Eylül” eli yüzü düzgünün ötesinde bir film. Onu da filmin benimsediği “minimalist” üslup içindeki yeri açısından söylüyorum. Minimalizmle sorununuz yoksa “Eylül” hedefine az çok ulaşan bir film. Ama ben minimalizmden fena halde sıkıldım. Bela Tarr’ın “Torino Atı”nı bile çok az şey anlattığı için sevmemiştim. Minimalizm böyle bir şey, çok az şeyi çok yavaş bir tempoyla gösteriyor. Amaç seyirciyi düşündürtmek, kahramanlarının yabancılaşmışlıklarına ve çıkmazlarına dahil etmek. Bir eleştirmenin “sıkıldım” demesi mesleki intihar gibi bir şeydir, adama ne yani eğlenmek için mi sinemaya gidiyorsun diye sorarlar. Ya da, bize ne sıkılıp sıkılmadığından, senden filmin analizin yapmanı bekliyoruz, derler. Haklı da olurlar. Ama Galile nasıl sözlerinin intihar anlamına geldiğini bile bile “dünya dönüyor” demişse, ben de aynı şeyi yapacağım: Minimalizm sıkıyor!

Banksy’nin şöyle bir lafı varmış: “Reklamcılıktan en çok nefret etmemin nedeni, en parlak, yaratıcı ve hırslı genç insanları kendisine çekmesi ve bizi, sanatçılarımız olarak yavaş ve kendiyle saplantılı insanlarla baş başa bırakması. İnsanlık tarihinde hiçbir zaman bu kadar az şey söylemek için bu kadar çok şey bu kadar çok kişi tarafından kullanılmamıştır.” 

“Eylül” bir kuyumcunun, onun karısının ve Doğu Avrupalı bir seks kölesinin ilişkisini anlatıyor.
 

Paris’te Gece Yarısı

TARİH:  22 Ekim 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün  

Allen’dan sığ bir film daha

Spot: Allen masumiyetini cümle âleme kabul ettirmek için sürekli yeni argümanlar sunuyor: Bütün filmleri bize aynı liberal sloganı söylüyor: Sekste ve aşkta sınır tanımayın, ne hoşunuza giderse onu yapın! Çok eşlilik mi? Tamamdır! Oğlunuzun karısıyla sevişmek mi istiyorsunuz? Bir sakıncası yok!
Woody Allen niye film yapmaya devam ediyor diye sormam anlamsız aslında. Adamın filmleri beğeniliyor, Cannes’da açılış filmi filan yapılıyor. Niye film yapmasın o zaman? Ama filmlerinin en iyi ihtimalle “vasat” olduklarını Woody Allen herkesten daha iyi biliyor ve söylüyor da. E, be adam gelmişsin 75 yaşına, dünyalığını herhalde çoktan doğrultmuşsundur da, vasat olduğun bir işte çalışmaya neden devam ediyorsun? Bana bunun tek bir cevabı varmış gibi geliyor. Woody Allen bilindiği gibi, eşinin evlatlık edindiği kızla evlendi. Bu da hem ensest hem de pedofili tartışmalarına neden oldu. Allen mahkemelerde aklandı ve saygınlığından bir şey yitirmedi. Ama sanırım dava Allen’ın ruhunda devam ediyor. Bütün filmleri bize aynı liberal sloganı söylüyor: Sekste ve aşkta sınır tanımayın, ne hoşunuza giderse onu yapın! Çok eşlilik mi? Tamamdır! Oğlunuzun karısıyla sevişmek mi istiyorsunuz? Bir sakıncası yok! Evinize sığınan kızınız yaşındaki bir kadınla aşk mı yaşamak istiyorsunuz? No problem! Vs, vs. Yani ne hoşunuza giderse, ne size uygunsa. Kısacası bir filminin adı gibi “Whatever Works”! Allen kafasında süren davaya sürekli yeni kanıtlar, yeni argümanlar sunuyor, masumiyetini cümle âleme kabul ettirmek için.

Aslında bu sınırsız özgürlüğün işlemediğini pekâlâ biliyordur Allen da. Bonobo maymunu olmak çekici bir fikir gibi gelebilir ama değiliz. Olma ihtimalimiz de yok. “Paris’te Gece Yarısı” sekste ve aşkta sınır tanımadığı varsayılan bir grup insanın içine atıyor Allen’ı. Daha doğrusu filmde Allen’ı temsil eden Gil’i oynayan Owen Wilson’ı. Gil bir roman yazmak isteyen ama Hollywood’a senaryo yazarak hayatını kazanan biri. Nişanlısı ve nişanlısının ailesiyle Paris’e gelmiş. Nişanlısıyla apayrı insanlar ve belli ki birbirlerinden haz da etmiyorlar ama öyle işte. Derken Gil hep gitmek istediği 1920’lerin Paris’ine gidiyor mucizevî bir şekilde. Orada hayranı olduğu sanatçıların klişeleriyle karşılaşıyor. O klişeler klişe klişe  laflar ediyorlar…

Filmi sonuna kadar seyretme şansım olmadığını belirteyim. Başka bir randevum nedeniyle bitimine yakın sinemadan çıkmak zorunda kaldım. Ama sonuna kadar seyretsem de film hakkındaki görüşüm sanırım değişmezdi: Sığ, sığ, sığ!   

Belediye Festivalleri, Hrant Dink ve sol

TARİH:  22 Ekim 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün  

“Altın Portakal’daki pespayeliği gördünüz. Mide bulandırıcı bir solculuk ayini. Öteki’nin, eşcinselin, kadının adeta ırzına geçtiler. Öyle bir sömürü ki, insanın düşün ya hu yakamızdan demesi geliyor.” (Markar Esayan; Taraf 17/11/2011)

Bu cümlelerde temelde yanlış olan şu: Antalya Altın Portakal Film Festivali solu temsil etmez. Altın Portakal bir solculuk ayini falan değildir. Antalya belediyelerinin 48 yıldır düzenlediği bir etkinliktir. AKP de düzenler, CHP de.
 Onun dışında yazar festivali pespaye görebilir, bu onun en doğal hakkıdır. Ben bu yıl gitmedim, görmedim. Ama eleştirilerin farkındayım. Ayşe Arman’lı sinema jürisi olur mu? Ahu Tuğba’ya ödül verdirilir mi? Üstelik de darbeyi protesto niteliği taşıyan ödüller bunlar! Filmlerin genel kalitesinden kimse memnun değil. Hele birinci seçilen filmi daha beğeneni duymadım. Belgeselciler her zamanki gibi isyandalar. İkinci sınıf konuk olmak kolay hazmedilecek bir şey değil tabii ki. Elbette bu festivalin varlığı başlı başına pozitif bir şeydir ama eleştirilmesi gereken çok şey var Antalya’da.

Peki, Ali Şimşek ve Eyüphan Erkul’a ne oluyor da, Altın Portakal’ın avukatlığına soyunuyorlar? Altın Portakal’la solculuk özdeş değildir dersin Esayan’a… İyi şeyler de vardı dersin, 12 Eylül darbesinin protesto edilmesini ve diğer olumlu olayları örnek gösterirsin… Eleştirilerini de sıralarsın. Biter gider. AKP’nin ya da AKP yanlılarının düzenlediği Altın Koza farklı mıydı, diye de sorarsın! Orada da ona bakarsan solculuk ayini yapıldı kapanış töreninde. Özcan Alper ve başkaları gayet sol bir söylem içindeydiler. Yılmaz Güney adına ödül verilen bir festival Altın Koza! Daha sol ne olabilir? Hadi ona da solculuk ayini desene! Ama sağcıların, liberallerin tek derdi CHP olduğu için sadece görmek istediklerini görürler. Emir Kusturica’yı AKP’li Bursa Belediyesi çağırınca görmezler, CHP’li Antalya Belediyesi çağırınca görürler. Bu ikiyüzlülüklerini ifşa edersin ama CHP’li belediyenin bir temsilcisi gibi de savunmaya geçmezsin.

Hele hele yazarın, yani Markar Esayan’ın etnik kimliği Ermeni olduğu için Hrant Dink’in adını bu tartışmaya katmazsın durup dururken. Adama sen kim oluyorsun da Hrant Dink adına konuşuyorsun diye sorarlar. Ben Hrant Dink’in oğlunun, kızının bile babaları adına konuştuğunu duymadım. Duymadım çünkü hem kendilerine hem de babalarına saygıları var. Konuşuyorlarsa kendi adlarına konuşuyorlar. Babam olsa şöyle derdi, böyle yapardı demiyorlar. “Ben böyle düşünüyorum, böyle yapıyorum” diyorlar. Markar Esayan Ermeni olmasaydı Hrant Dink’le ölçülecek miydi yine? Bu ne demek bir saniye olsun düşünüyor mu Şimşek ve Erkul? “Madem ki Ermenisin, Hrant Dink’e hesap vermelisin” diye bir şey mi var?

Bir de şu var: Hrant Dink’in BirGün’de yazmış olması bütün BirGün yazarlarını onun adına konuşmaya yetkili kılar mı? Gazetede yazan, yazmış bulunan her yazar adına konuşma hakkına sahip miyiz? Ben bu hakkı Şimşek’e veya başka birisine vermiyorum, eğer başkaları adına konuşma hakkım varsa kendi hakkımı da kullanmıyorum. Erkul’un “adamı şöyle yaparlar, böyle yaparlar” üslubunu da çok yadırgadım, yakışıksız buldum.   

Markar Esayan sağcı bir yazarmış. Altın Portakal’ı solcu bir ayin sanırmış. Olmadığını  anlatmak bizim işimizdir. Ama işin acısı Ali Şimşek Ve Eyüphan Erkul da Altın Portakal’ı solcu bir ayin sanıyor. Oysa bu tarz festivallere asıl rengini veren popülizmdir. Ne kadın meselesi, ne 12 Eylül, ne de sinemanın kendisi belediye festivallerinin asıl meselesi değildir. Başka belediyelerin düzenlediği başka sanat festivalleri için de aynı şey rahatlıkla söylenebilir. Bize, bu festivallerde pozitif gördüğümüz şeyleri övmek, negatif gördüğümüz şeyleri eleştirmek görevi düşer. Festival avukatlığına savunmak, saçma sapan iddiaları ciddiye alıp, kabadayılık yapmak düşmez.

ZAMANA KARŞI

TARİH:  29 Ekim 2011
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Vakit nakittir
Aslında Marxist ekonominin temel savı halk tarafından bilinir: vakit nakittir. İşçiler yaşamak için emeklerini satarken aslında zamanlarını satarlar. Yani hayatlarını satarlar sermayedara. ‘Zamana Karşı’ para yerine doğrudan doğruya zamanın değişim değeri olduğu bir gelecekte geçiyor. Ve, propagandanın, kapitalizm methiyelerinin bininin bir para olduğu vizyon ortamında, sınıftan, sömürüden eşitsizlikten söz ederek çok önemli bir iş yapıyor. Belli ki bu filmin senaryosunu yaznalar Maarx’tan en azından haberdar. Sırf bu nedenle olsun ‘Zaman Karşı’yı izleyin! Onun ötesinde, film fena değil ama çok da etkileyici değil ne yazık ki.

Soğuk Savaş Yeniden

TARİH:  29 Ekim 2011
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

İKİLİ OYUN

Eski bir Sovyet ajanı peşinde koşan Amerikan ajanlarının öyküsü diye birkaç  kelimeyle özetleyebiliriz ‘İkili Oyun’u. Ama tabii casus filmleri o kadar basit değildir, her yerden ikili ajanlar fışkırır. Bu filmin kayda değer yanı, soğuk savaş yıllarının propaganda filmlerinin, yalanlarının hortlamış olduğunu görmek. Film özgürlükler ülkesi ABD propagandası olarak rahatlıkla okunabilir. Tabii ki ince bir anti-komünizm de yapıyor. Mesela Sovyet ajanlarının, Polonya’daki eski Dayanışma (Solidarnosc) hareketinin önderlerini öldürdüğü, laf arasında geçiyor. Ben böyle bir şey duymadım, okumadım bugüne kadar. İkili Oyun türe yeni bir şey katmayan, vasat bir film.

Çakma Amerika Manzaraları

TARİH:  29 Ekim 2011
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

ANADOLU KARTALLARI

Menderes döneminde “küçük Amerika”  olma hedefimizi saptamışız. Elli sene sonra bu hedefimize artık ulaşmış bulunduğumuzu, kederle söylemek durumundayız galiba. Ama ortada büyük Amerika’nın küçük versiyonu olmaktan çok, çakma Amerika olmak durumu var gibi. Zaten başka ne olabilirdi ki?
Politika cephesinde Amerika’yla stratejik ortaklıktan, model ülkeye evrilirken, sinemada da bunun yansımaları  olacaktı elbette. Bu hafta gösterime giren filmlerimizden biri çakma ‘Se7en’ rolünü yaparken, polisi sevdiriyor, diğeri ise çakma ‘Top Gun’ rolünü üstlenip askeri sevdirme rolüne soyunuyor. Devletin tahakküm araçları, devletin ideolojik aygıtlarınca besleniyor. Her şey normal, biralar sıcak.
Anadolu Kartalları ancak savaşa hazırlanan bir ülkede askere gönüllü kazandırmak için çekilebilecek türde, tatsız tutsuz bir propaganda filmi. Behzat Ç.’yle bu filmi karşılaştırmak, aynı yazıda ele almak pek doğru değil. Behzat Ç. sonuçta özgün karakterler yaratmak için çaba harcıyor. Kartallar’da ise Barbie bebeklerin Ken’i ya da G.I Joe tarzı oyuncakların canlıları var sanki. Berbat ötesi bir film Anadolu Kartalları. İnanmazsanız gidin seyredin!

4. Doğulu Komşularımız Film Festivali

TARİH:  29 Ekim 2011
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Hollanda, Utrecht’te dört yıldır yakında AB üyesi olma ihtimali olan ülkelerin sinemalarını mercek altına alan bir festival düzenleniyor. Bu yıl festivalin özel ilgisi Türkiye üzerine. Nitekim festivalin açılış filmi sanatsal direktörlüğünü Hüseyin Karabey’in yaptığı ama altı yönetmenin imzasını taşıyan ‘Unutma Beni İstanbul’ yaptı. Filme yoğun bir ilgi vardı ve Karabey filmden sonra uzun bir süre seyircilerin sorularını yanıtladı. Altı bölümden oluşan filmin bölümleri farklı tatlar içeriyor ama Aida Begic’in bölümü için bir parantez açmak lazım. Bu bölümde Othello oyunundaki Desdemona karakterine hazırlanan bir oyuncu adayı ile ona yardımcı olan bir barmaid’in ilişkisi anlatılıyor. Kadın-erkek ilişkileri üzerine çok keyifli bu kısa filmde Ayça Damgacı harika bir performans sergiliyor. Bu yılın en iyi kadın oyuncu ödülünü ben şimdiden Damgacı’ya verdim!
Festivalin mercek altına aldığı  bir de yönetmenimiz var. O da Reha Erdem. Erdem’in dört filmi festival boyunca gösteriliyor: ‘Kaç Para Kaç’, ‘Korkuyorum Anne’,  ‘Beş Vakit’ ve ‘Kosmos’. Bu bölüm de Perşembe akşamı ‘Kosmos’ filminin oyuncularından Türkü Turan’ın da katılımıyla açıldı. Filmden sonra Turan ve ben seyircilerin sorularını yanıtladık. Seyircilerin filme ilgisi etkileyici idi.
Sırada daha ‘Ekümenopolis’, ‘Zefir’, ‘Kars Öyküleri’ ve ‘İki Dil Bir Bavul’ gibi yeni filmler ve ‘Selvi Boylum, Al Yazmalım’ gibi bir klasik de var. Ayrıca ‘Ben Geldim, Gidiyorum’ ve ‘Pencereler’ adlı kısa filmler de gösterilecek. Kısacası Utrecht’te bugünlerde Türk sineması başrolü kapmış durumda!

Dedemin İnsanları

TARİH:  26 Kasım 2011
GAZETE/DERGİ: 
Birgün


Buralı Olmanın Yüceliği ve Sefaleti

Dedemin İnsanları”nı seyrederken mucizevî bir şey oluyor: Kendimi daha iyi bir insan olmuşum gibi hissediyorum! Yara bere içindeki ruhum tedavi oluyor, “iyi”leşiyor. Kadim zamanlardaki büyücü doktorların yaptığı da buydu herhalde. Çağan Irmak bizi tedavi etmeye çalışıyor ve oldukça başarılı  da oluyor. Mübadele, Kıbrıs Savaşı ve “bütün kötülüklerin anası” (öyle olmasa da bunu hak ediyor) 12 Eylül’le hesaplaşıyor; ırkçılığa ağzının payını veriyor. Bütün bunları çoğu zaman tadına doyum olmaz diyaloglarla, çok iyi mizansenlerle beceriyor. Bazen teatral olsa da, duygusallık dozunu bir çimdik kaçırsa da Irmak’a “usta, eline sağlık!” diyorum. “Dedemin İnsanları”nı kaçırmayın!

© 2020 -CuneytCebenoyan.com