Tehlikeli İlişki

TARİH:  26 Kasım 2011
GAZETE/DERGİ: 
Birgün


Psikanalize Giriş
Cronenberg en sevdiğim yönetmenler arasındadır. Ruhu ve bedeni paramparça eder, dönüştürür, eğer, büker filmlerinde. Bu kez kendi dünya görüşünün temelinde yatan bilim adamını, yani Sigmund Freud’u ve yakın çevresinden iki kişiyi, meslektaşı Carl Jung’u ve önce hastası sonra meslektaşı olan Sabina Spielrein’ı anlatmış.
Filmin adı orijinalinde “tehlikeli bir yöntem” anlamına geliyor ve psikanalizin “konuşma”ya dayalı tedavisine işaret ediyor. Ama “tehlikeli ilişki” de o kadar kötü değil, isim olarak. Jung’un hastalarıyla kurduğu ilişkiler tam anlamıyla tehlikeli ilişkiler. Jung doktor ile hastası arasında olması gereken, kesinlikle ihlal edilmemesi gereken sınırları aşan, dolayısıyla kendisini ve hastasını tehlikeye sokan biri. Freud’la bilimsel açılardan da uzlaşamıyorlar. Jung mistik meselelere dalıyor, Freud ise her zaman bilimsellik sınırları içinde kalıyor. Sabine ise müthiş bir değişim geçiriyor hayatında. Hasta olmaktan, doktor olmaya geçiyor. Ama bir de dış dünya var!!! Yahudilerin ikinci sınıf, Ari ırk mensuplarının birinci sınıf insanlar olduğu bir dünya ve o dünya Spielrein gibilerden değil Jung gibilerden yana. “Tehlikeli İlişki” sanki bir girizgah gibi duruyor. Keşke 5 saat daha sürse veya devamı çekilse. Bu haliyle eli yüzü düzgün bir film ama bir şekilde derinden etkilemeyi başaramıyor. Freud’un hastalarıyla arasına net sınırlar çizmesi gerekli ama sanki Cronenberg de seyircisiyle arasına net sınırlar çekmek istemiş. Buna hiç gerek yok ki!

ZENNE

TARİH:  14 Ocak 2012
GAZETE/DERGİ: 
Birgün  

O kadar da değil!    

“Zenne” nerdeyse kaş yapayım derken göz çıkarmış bir film. Emine Uçar İlbuğa BirGün’de filmin değerlendirmesini yapmıştı. Bu yazıdan bir bölümü alıyorum: “Filmde geleneksel muhafazakar duruşun yalnızca Ahmet’in annesi ile temsili gibi, Can’ın birlikte yaşadığı teyzesinin Ahmet’in sevgilisi Daniel’e kur yapması (Daniel’in oturduğu koltuğa poposunu uzatması), yine Can’ın teyzesinin sevgilisi ile cinsel ilişkiye girdiği sahnelerin filmde neden yer aldığı soruları Zenne’de ayrıca tartışılması gereken konular olmaktadır. Ayrıca Daniel karakteri ile günümüz modern Avrupa’sında farklı kimliklerin daha özgür ve sorunsuz yaşadıklarına ilişkin olumlu bakışın da sorgulanması gerekmektedir. Çünkü bugün yasal olarak hemcinsler arasındaki evliliğin mümkün olduğu ülkelerde de farklı cinsel kimliklerin kamusal alanda yaşam koşullarının kent ve kırsal alanda, sınıf ayrımında, gay ya da transseksüel kimlikler gibi çok çeşitli faktörler göz önüne alındığında çok da tozpembe olmadığı görülecektir.”
“Zenne” eşcinsel haklarını savunayım derken neredeyse kadın düşmanı bir tutuma savrulmuş, öyküsünü ve karakterlerini iyi çatamamış, askerlik bürosundaki sahneleri neredeyse komedi haline getirmiş bir film. Ama yine de kimi iyi diyalogları, iyi oyunculukları ve bir sorunu gündeme getirmesi takdire şayan.

Demir Leydi

TARİH:  14 Ocak 2012
GAZETE/DERGİ: 
Birgün  

Bakkalın kızı!
İşte filmde ne kapitalist sınıf ne de kapitalizmin yardakçısı akademi dünyası var. Sanki Thatcher bakkal babasının doktrinleriyle dünyayı yönetmeye kalkan ve başaran bir kasaba kızı gibi çizilmiş. Hadi oradan! Ya bu filmi yapanlar salak ya da bizi salak sanıyorlar!

Demir Leydi çok ama çok kötü  bir film. Gerçekten sinir bozucu derecede aptalca bir bakışın  ürünü. Thatcher bilindiği gibi sosyal devletin azılı bir düşmanıydı. Bugün dünyanın içinde bulunduğu korkunç durumdan sorumlu politikacıların başında gelmese de, Reagan’ın ardından ikinci sırada yer alır. Güney Afrika’daki ırkçı apartheid sisteminin ve Şili’nin kanlı diktatörü Pinochet’in destekçisiydi. Kendisi de elini kana bulamıştır Arjantin’le savaşta. Savaş  meydanını terk eden Arjantin gemilerini bombalatmıştır. Arjantin’in faşist cuntasından hiç de daha haklı ve ahlaklı değildir, Thatcher’ın temsil ettiği rejim.

Thatcher elbette tek başına değildi. Thatcher kapitalist sınıfı temsil ediyordu. Onu iktidara o sınıf getirdi. Thatcher’ın arkasında büyük bir entelektüel destek de vardı. Chicago Üniversitesi’nin meşhur hocası Milton Friedman’ın neo-liberal doktrinleri unutulmadı daha. Nasıl unutulsun ki, aşağılık ekonomi bilimi entelijensiyası Friedman’a Nobel ödülü vermişti. Türkiye’de de bu sahte bilimi öğretir ekonomi bölümleri. Başta, benim de vaktimi ziyan eden Boğaziçi Üniversitesi* olmak üzere!

İşte filmde ne kapitalist sınıf ne de kapitalizmin yardakçısı akademi dünyası var. Sanki Thatcher bakkal babasının doktrinleriyle dünyayı yönetmeye kalkan ve başaran bir kasaba kızı gibi çizilmiş. Hadi oradan! Ya bu filmi yapanlar salak ya da bizi salak sanıyorlar!

*(Tamamen kişisel bir not ama yazmasam içimde kalacaktı: BÜ’de tez aşamasındayken yani bütün derslerimi tamamlamışken master’ı bırakmıştım. Bu yıl tez yazmak için aftan yararlanmak istediğimde önüme dağ gibi bir engel çıkardı bölüm. Bütün o iğrenç matematiksel dersleri yeniden almam gerekiyormuş! Ölürüm de o dersleri bir daha almam! Üstelik bunu 200 TL’mi aldıkları İngilizce muafiyet sınavından sonra söylüyorlar! Oysa benim aklımda neo-liberalizmin sinema dünyasını nasıl etkilediğine yönelik bir tez yazmak vardı… BÜ Ekonomi’de böyle şeylere yer yokmuş! Yine de hakkını teslim edelim: BÜ, hem öğrencisi hem öğretim üyeleriyle başı en dik duran üniversite olmaya devam ediyor. Sinemaya katkısı da müthiş! Bunlarla da gurur duyuyorum.)

Theodoros Angelopoulos

TARİH:  4 Şubat 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün  

Angelopoulos, çağın hızını, yıkıcılığını sevmeyen bir adamdı. Filmlerinde yok olan kırsal hayatı, yok olan Yunan halkını anlattı. Ve bunun biçimini de giderek hızlanan kurgu tekniklerine karşı, yavaşlığı öne çıkararak yaptı. Angelopoulos’un aşırı hızlı giden bir motosikletin altında kalıp ölmesi trajik bir olay… ve sanki Angelopoulos’un önlemeye çalıştığı her şeyin de bir zaferi gibi. Theodoros Angelopoulos bir söyleşisinde kendisini dünyayı değiştireceğine inanan kuşağın bir temsilcisi olarak gördüğünü ama rüyanın 2000’lerde artık sona erdiğini, umudunu yitirdiğini söylemişti.Yine bir söyleşide etkilendiği düşünürler olarak Marx, Lenin, Freud ve Hegel’i zikretmişti.

Angelopoulos’un ölümü sanki bir şeyleri de simgeliyor. “Ulysses”in Bakışı” filminde bir karakter “Yunan halkı ölmekte olan bir ırktır” diyordu. Angelopoulos öldü, Yunan halkı da hiç iyi durumda değil. Dünyanın geri kalanı gibi…

Berlin Kapanı

TARİH:  4 Şubat 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün  

Naz machen
Ata Demirer farklı bir damardan gidiyor sinemada. Bu eski Yeşilçam’a daha yakın duran bir damar. İnsancıl ve pozitif mesajlar vermeye özen gösteriyor. Çok da başarılı tiplemeler yaratıyor. Eyvah Eyvah’lardaki Trakyalı tiplemesi ne kadar iyiyse, Berlin Kaplanı’ndaki Almancı tiplemesi de o kadar iyi. Filmin kahramanı Ayhan Kaplan ikinci kuşak bir Almancı. Başarısız bir boksör. Kaplan, “s” harfini Almanlar gibi “z” olarak okuyor (sebze değil zebze diyor mesela), Türkçe kelimeler aklına gelmediğinden yarı Almanca yarı Türkçe konuşuyor. Başlıktaki “naz machen” de Kaplan’ın filmdeki bir sözü, “naz yapmak” demek istiyor. Kaplan’ın bir de bizde artık pek kalmayan bir saflığı var. Trafikte şoförlerin birbirlerini radardan selektör yaparak korumaya çalışmalarını kafası almıyor mesela. Ya da yakın akrabalarının kendisini kazıklayacaklarını da ummuyor. Hoş, herhalde yakınlarını kazıklayan tipten dünyanın her yerinde vardır.

Ayhan Kaplan bir maçta verdiği sözü tutup nakavt olmadığı için tehdit altında kalıyor. Tam bu sırada Türkiye’den akrabaları çıkageliyor. Kaplan’ın da ortak olduğu bir arazi var. Akrabalar bu araziyi satmak, dolayısıyla bu deniz kıyısındaki bozulmamış cennete 5 yıldızlı bir otel kurulmasına müsaade etmek istiyorlar. Bu sayede büyük de para kazanacaklar. Ama Kaplan’a kazanılan para daha küçük gösterilecek…

Neyse her şey tatlıya bağlanıyor. Berlin Kaplanı başarılı Almancı tiplemesinin üstüne ne yazık ki fazla bir şey koyamıyor. Film yeterince komik ya da yeterince romantik (filmde bir aşk da var elbette) değil.

Kaderin garip bir tesadüfü Oscar’ın büyük adaylarından “Senden Bana Kalan”ı (The Descendants) Berlin Kaplanı ile aynı gün gördüm. İki filmde de başına aldığı darbeyle bilincini yitiren ikincil bir karakter vardı. İki filmde de deniz kenarında bir cennet köşesinin satılması söz konusuydu. İki filmde de buraya bir otel yapılacaktı. Ve iki filmde de bu kötü plan gerçekleşmedi. (Bu iki filmi seyrettiğim gün kafamı şiddetli bir şekilde çarptığımı, çarpmanın şiddetiyle yere düştüğümü de eklemeliyim. Emlak meselesine hiç girmeyeyim.)

Doğanın yok edilmesine karşı bir bilinç yükseliyor ama kapitalizm her yerde dünyayı hızla yok etmeye devam ediyor. Oscar adayı bir filmden, Berlin Kaplanı’na herkes aynı derdi anlatıyor. Sorun şu ki, hiç bir şey değişmiyor.

KEVIN HAKKINDA KONUŞMALIYIZ

TARİH:  4 Şubat 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün  

Bağlanamayan anneler
Bazı anneler farklı oluyor. Çocuklarına bağlanamıyorlar. Bu tarz bir anne tipini Belma Baş’ın “Zefir” adlı filminde görmüştük. O filmdeki anne ile Kevin Hakkında Konuşmalıyız’daki (KHK) anne Eva birbirlerine benziyorlar.  Sadece onlar benzemiyor, yarattıkları çocuklar da benzer özelliklere sahipler. İyi kalpli, sevecen çocuklar değiller bunlar. Zefir’in annesi, sadece kızına değil belli bir mekâna ve eve de bağlanamıyordu. Bir tür gezgindi. Kendisine dünya üzerinde peşinde koşulacak davalar, korunacak çocuklar arayan bir anneydi ama kendi çocuğuna verecek pek bir şeyi yoktu. KHK’nın Eva’sı da bir gezgin ve o da ne kimseye ne de bir yere bağlanabiliyor.

Biz Zefir’i bir kenara bırakıp, KHK’ya dönelim. Eva çeşitli rolleri arasında bağ kuramamış, hayatını oluşturan unsurları birbiriyle entegre edememiş bir insan. Evinden de nefret ettiğini söylüyor bir aşamada. Annelik benimseyemediği bir rol Eva’nın. İnanarak oynayamıyor bu rolü ve kötü oyunculuğuyla oğlu Kevin’i sevildiğine ikna edemiyor. Eva’nın tutkuyla yaptığı tek şey işi gibi ama o iş hakkında da çok az şey görüyoruz. İspanya’da domates festivalinde çok mutlu görünüyor, başka da bir şey görmüyoruz. Fakat çok daha fazlasını yaşamış olmalı ki, kitabı “efsanevi maceraperest”in eseri olarak tanıtılıyor kitapevlerinin vitrinlerinde. Demek ki Eva çok gezmiş, çok macera yaşamış. Kimseye bağlanamadığı, sevemediği için yaşamış bu maceraları. Ve bu durumunun farkında olduğu için suçluluk duygusu peşini bırakmıyor Eva’nın. İşini, eşini, evini ve çocuğunu/çocuklarını  entegre bir bütünün parçaları kılamayan Eva’nın hayatını yönetmen Lynne Ramsay kopuk kopuk, paramparça bir kurguyla anlatmış. Zaman içinde sürekli sıçramalarla, ileri geri gitmelerle görüyoruz Eva’nın paramparça hayatını. Eva, parçaları bir araya getirmeye çalışıyor film boyunca. Ama hem yaşamış ve yaşamakta olduğu travma çok büyük hem de geçmişi deşmek tek başına altından kalkılacak bir iş değil.

Ramsay’in filminin gücü ve zayıflığı bu parçalı yapıdan kaynaklanıyor. Bu yapı filmi bir yandan ilginç kılıyor ve kahramanın bilincinin parçalanmış halini yansıtıyor ama yapbozla uğraşmaktan karakterleri tanımakta güçlük çekiyoruz. Bu yapı aynı zamanda bir sürü boşluğu da gizliyor. Diğer başka sorunlara girmeden şunu söylemek lâzım: Filmde Eva’nın oğlu Kevin bir kötü tohum, şeytani bir çocuk izlenimi verdi seyreden hemen herkese. Çünkü film boyunca Kevin’in sevimli tek bir anını bile görmedik. Oysa yönetmenin söylemek istediği bu değildi, diye düşünüyorum. Annenin daha hamilelikten başlayarak çocuğuna bağlanamadığını herhalde boşuna göstermedi. Peki o zaman çocuğa da biraz empati göstermeyi niye becerememiş yönetmen, anlaşılır değil. Bir tek filmin en sonunda Eva ile Kevin arasında gerçek bir iletişimin kurulabilme ihtimaline işaret ettiğinde Kevin’in de insan olduğu filmin aklına geliyor sanki. Hem de yetişkin olmayan bir insan.

KHK çok kusurlu bir film. Fragmantal yapısı olmasa sakatlığı daha net görünecekmiş. Tilda Swinton ise tabii ki Eva rolünde gayet iyi.

Arapçaya teşekkür ederim!

TARİH:  4 Şubat 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ben Cumhuriyet gazetesi okuyarak büyüdüm. Dolayısıyla Arap kökenli olan her şeyi küçümsedim ve dışladım. Çünkü Cumhuriyet gazetesinin yazarları Arap kökenli olan her şeyden tiksinirdi. Arabeskten tiksinirdi, Arapça kökenli sözcüklerden tiksinirdi. Arap dünyası sadece ve sadece gericiliği, bağnazlığı  ve pisliği temsil ederdi. Bu önyargılarla yüklü tutum, benim de kanıma işlemişti.

Ben zamanla değiştim. Ama Araplara ve Arapçaya yönelik önyargının örneklerine sürekli rastlıyorum.
Atilla Aşut gazetemize hoş gelmiş! Fakat 30 Ocak tarihli ve “İğne ve Çuvaldız” başlıklı ilk yazısına ciddi bir itirazım var:

“ Hazır “Medya Mahallesi”nden söz açılmışken, Ayşenur Arslan’ın dilinden düşürmediği “hakkaten” sözüne de değinmeden geçmeyelim. Dilimizde böyle bir sözcük var mı? Değerli meslektaşımız, “hakikaten” sözcüğünü ekranda “hakkaten” diye seslendirerek genç kuşaklara kötü örnek oluyor. Oysa güç söylenen bu Arapça sözcük yerine, dilini “gerçekten” demeye alıştırsa sorun kalmayacak…” diye yazmış Atilla bey.

Öncelikle Arapça bizim için yabancı bir dil değil. Çünkü Arapça bu topraklarda en çok konuşulan dillerden biri; Türkçe, Kırmançi ve Zazakiden sonra Arapça gelir. Bu nedenle de TRT Arapça bir kanal açmadı mı? ÖDP’nin belediye başkanlığına sahip olduğu Samandağ’da yaşayanlar arasında Arap kökenliler önemli bir niceliğe karşılık gelmiyor mu? Hataylılara gidip, “hakikaten zor söylenen Arapça bir sözcük, onun yerine dilinizi gerçekten demeye alıştırın” denilebilir mi?
Ve bir de şu var: Hakikat ve gerçek farklı kavramlar. Mesela İngilizcede hakikat için “truth”, gerçek için ise “real” ya da “reality” gibi farklı sözcükler var. Yani istesek de “truth” için kullanabileceğimiz başka bir sözcüğümüz yok, tek seçeneğimiz “hakikat”. Gerçek, hakikat ile aynı anlama gelmiyor.

Ayrıca birçok Türkçe sözcüğü de yutarak konuşuruz. “Geliyo musun?” diye sorarız, “geliyor musun?” diyen pek yoktur. Mesele sözcüğün Arapça ya da Türkçe kökenli olmasıyla alakalı değil aslında. “Hakikaten”i bir spikerin “hakkaten” olarak söylemesi bir sorun olabilir ama bizim kendi aramızda hakkaten dememiz neden bir sorun teşkil etsin ki? Kimse gündelik konuşmasında spikerler gibi konuşmak zorunda değil.

Arapçaya kızmak sadece nankörlük olur. İletişimimize katkılarından dolayı Arap kültürüne ve diline bir teşekkür borçluyuz. Hatta Arapça olmasa birbirimize “teşekkür” bile edemeyecektik çünkü teşekkür de Arapça kökenli. Yoksa güç söylenen Arapça kökenli bu sözcük yerine bir komutana selam verir gibi “sağ ol!” mu dememiz lazım? 

Peliküldeki kan izleri

TARİH:  17 Mart 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün   Peliküldeki kan izleri   FETİH 1453  

Ey “Fetih 1453”ü yapanlar, ey koşa koşa bu filme giden ve hayranlıkla seyreden kitleler, ey bu filmi hak ettiği gibi eleştirmeyen meslektaşlarım, ey çoğunluk, size yazıyorum bu yazıyı!

Eğer, bir gün karşınıza Hollywood’dan ya da başka bir yerden bir film çıkarsa ve bu filmde Müslümanlar, Araplar, Türkler ya da genel olarak Orta Doğulular hakir görülürse, hiç kızmayın, buna hakkınız yok! Eğer o filmde Haçlı zihniyeti göklere çıkarılır, kutsal topraklarını ele geçirmeye çalışan Haçlılar, kitabın emirlerini yerine getiriyor diye yüceltirse, sesinizi hiç çıkarmayın! Eğer o filmde, Mehmetçiklerinizin boğazını yırtan mızraklar ya da kurşunlara sevinmeniz beklenirse, hiç gocunmayın! Eğer o filmde, sultanlarınız haremde yarı çıplak cariyeler arasında zevk-ü safa yaparken resmedilirse, sakın ha oryantalizm kavramını ağzınıza almayın! Madem ki “Fetih 1453”ü beğendiniz, bunlara hakkınız yok! Çünkü “Fetih 1453” bu dediklerimin Türkçü-İslamcı versiyonundan başka bir şey değil.

Ve eğer bir gün topraklarınız işgal edilir ve ülkenizi fetheden kâfirler camilerinize girip çocuklarınızı Bill Clinton gibi kucaklar ve ardından “dini vecibelerinizi yerine getirmekte özgürsünüz” deyip ardından camiinizi kiliseye çevirirse ve sizi kendi dininden olanlara göre daha ağır bir şekilde vergilendirirse hiç kızmayın! Eğer bin bir zorlukla, ateist-komünist SSCB’nin desteğiyle kurduğunuz cumhuriyetiniz bir gün yeniden Avrupa’nın hasta adamı olup parçalanırsa buna da hiç üzülmeyin! Siz bu filmi görmüş ve sonunu bilerek yeniden seyretmek istemiştiniz! Ortadoğu’da halen çeşitli versiyonları gösterimde olan bu film biraz da sizin filminiz sayılır! Siz finanse ettiniz, siz oylarınızla veya fikri desteğinizle yapımcısı oldunuz! Yalnız, bilin ki sonunuz Osmanlı gibi olduğunda paçanızı toplamanıza yardım edecek bir sosyalist devlet olmayacak yanınızda.

Tabii sizin de kendi aranızda bazı farklar olacak. Başbakanımızın dediği gibi, ayaklarla başlar bir olmaz! Felaketlerden hepiniz aynı ölçüde almayacaksınız nasibinizi. Mesela ülkenize ne olursa olsun “Fetih 1453”ün Med Yapım’daki sahiplerine muhtemeldir ki hiçbir şey olmayacak. Bu filme para verip seyrederek onları zengin edenleriniz olacak kırılan, dökülenler çünkü siz ayaklarsınız! Ne gam! Siz vatanınızı koruduğunuza inanarak gideceksiniz gideceğiniz yere! Onlarsa yeni düzene çoktan ayak uydurmuş olacaklar. Hadi bakalım, kolay gelsin!

23. Ankara Film Festivali

TARİH:  31 Mart 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün


Ankara Uluslar arası Film Festivali bu yıl 23. kez izleyicilerle buluştu. Gayet doyurucu bir programı vardı  festivalin. Altman, Antonioni, Bela Tarr ve Chantal Akerman gibi ustaların eski/ yeni filmleri sadece festivali doyurucu bir etkinlik düzeyine çıkarıyordu zaten. Bu yılki ulusal uzun metraj film yarışması seçiciler kurulunda ben de yer aldım. Profesör Sami Şekeroğlu, yazar Osman Şahin (mahpushane arkadaşım), yönetmen Çiğdem Vitrinel ve görüntü yönetmeni Doğan Sarıgüzel jüri arkadaşlarımdı. Böylesine değerli üyeleri olan bir jüride yer almaktan büyük gurur duydum ama bundan öte çok da keyif aldım. Uyumlu bir ekiptik, dolayısıyla karar toplantımız da son derece verimli ve sakin geçti. Elbette ki kararlarımız tartışılır; hatta başka bir gün biz de farklı kararlar alabilirdik. Ama belirli bir an ve mekânda alınan kararlar bunlar ve bizce en doğru olan seçimleri yaptık. Elbette ki ödül almayan eserleri beğenmediğimiz gibi bir sonuç çıkarılmamalı.

“Entelköy Efeköy’e Karşı” en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi senaryo (Yüksel Aksu)ve en iyi umut veren kadın oyuncu (Ayşe Bosse)ödüllerini alarak festivalin birincisi oldu. Aksu’nun filmi hakkında gösterime girdiği zaman yazmıştım. “Entelköy Efeköy’e Karşı” popüler sinemayı Brecht’le buluşturan, daha doğrusu popüler ile sanat sineması arasındaki ayrımları azaltmaya çalışan ve çevreci mesajları olan eğlenceli bir film. Sanırım festivalin bir halk/izleyici ödülü olsaydı, o ödülü de kazanırdı çünkü en coşkuyla karşılanan film oydu.

Festivalin diğer öne çıkan filmleri “Aşk ve Devrim”, “Yangın Var” ve “Canavarlar Sofrası” oldu. “Aşk ve Devrim “ “Mahmut Tali Öngören Özel Ödülü” başta olmak üzere iki ödül daha kazandı: Ayberk Pekcan en iyi yardımcı erkek oyuncu, Gün Koper ise en iyi umut veren yeni erkek oyuncu ödüllerini aldılar. “Aşk ve Devrim” sosyalist bloğun çöktüğü yıllarda, ülkemizdeki öğrenci hareketine samimi ve biraz da karamsar bir bakış getiriyordu. Yönetmen Serkan Acar’ın da söylediği gibi aşk ve devrimden çok aşksız ve devrimsiz kalmayı anlatıyordu.

“Yangın Var” eski yazarımız Koray Çalışkan’ın yapımcılığında Murat Saraçoğlu’nun yönettiği bir popüler sinema örneğiydi. Bu film hakkında da daha önce yazmıştım.  “Yangın Var” popüler bir sinema örneği olmanın yanı sıra, politik olarak da doğru şeyler söyleyen, barışa katkı sağlamaya çabalayan değerli bir çalışmaydı. Filmin başrol oyuncuları Osman Sonant ve Nesrin Cavadzade en iyi erkek ve kadın oyuncu seçilirken, Erkan Erdem de en iyi kurgu ödülünü aldı.

Festivalin belki de en değişik filmi “Canavarlar Sofrası”ydı. SİYAD jürisince en iyi film seçilmesinin yanı sıra ana jüriden de dört ödül aldı. “Canavarlar Sofrası” belirsiz bir zamanda belirsiz bir ülkede geçen bir film. Anonimlik duygusunu artırmak için filmin dili İngilizce olarak seçilmiş. Distopik bir zaman söz konusu olan. Devlet kontrolünün çok arttığı, insan ilişkilerinin son derece sertleştiği, berbat bir dönem bu. Yine de insanlar sosyalleşiyorlar ama dostluk demek çok zor kurdukları ilişkilere. Cesur ve özenli bir çalışma “Canavarlar Sofrası” ama ticari şansı yok.  Ramin Matin umut veren yeni yönetmen, Deniz Eyüboğlu aydın en iyi görüntü yönetmeni, Barış Diri en iyi özgün müzik ve Gizem Erdem en iyi yardımcı kadın ödülleri alarak “Canavarlar Sofrası”nı festivalin öne çıkan filmleri arasına soktular.

Ümit Ünal’ın “Nar”ındaki çalışmasıyla Elif Z. Taşçıoğlu da en iyi sanat yönetmeni ödülünü aldı. “Nar” insan ilişkilerindeki ezen, ezilen, sömüren sömürülen dinamiklerine çarpıcı bir bakış getiren önemli bir çalışmaydı.

 Ankara Film Festivali’nin en önemli sorunu parasızlık gibi gözüküyor. Sponsor eksiği önemli bir handikap. Ayrıca büyükşehir belediyesi de festivale destek olmuyor. Ankara’nın bu en köklü ve en kapsamlı film festivali daha iyi bir bütçeyi hak ediyor. Son bir söz Ankara’nın sinema seyircisine. Filmlerin sonrasında düzenlenen soru cevap bölümlerinde seyircilerin sorduğu sorular çok düzgündü. Ankara seyircisi doğrusu gördüğüm belki de en kültürlü ve en efendi seyirci. Çok daha fazla olanağı olan bir festivali hak ediyorlar.

Kaos: Örümcek Ağı

TARİH:  31 Mart 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Adını layıkıyla taşıyan, gerçekten de kaotik bir film “Kaos: Örümcek Ağı”. Sanki oyuncuları  yönetilmemiş,  sanki senaryosu ilk müsveddesiyle (draft’ıyla) çekim senaryosuna dönüştürülmüş, sanki özel efektleri amatörlerce hazırlanmış, sanki, sanki, sanki… Bu kadar kaotik bir filmi dikkatle izlemek zor oluyor, haliyle. İnsan aklı hemen başka çözüm yolları buluyor.  “Akşama ne yesek acaba?”, “Yarın hangi filmin basın gösterimi vardı?” gibi filmin sorduğundan çok daha anlamlı sorular aklınızda dolaşmaya başlıyor. İşin kötüsü, yapım şirketine ayıp da oluyor. Hiç görmediğimiz kadar iyi ağırlanmışız, nefis bir kahvaltı masasıyla karşılaşmışız sabah geldiğimizde. Ne yazsak, ne çizsek ayıp olacak. Ama elden de bir şey gelmiyor.

Filmin iyi yanları da var: Mesela temel tezine kısmen de olsa katılıyorum. Film diyor ki: “Ortadoğudaki devrimlere öyle hemen inanmayın, Arap Baharı laflarını sorgusuz sualsiz yutmayın. Emperyalizmi hesaba katın, komploların var olabileceğini düşünün”. Doğru diyor. Bence de öyle. Entelijensiyamız uzun zamandır, “emperyalizm” ve “komplo” gibi kavramları duyunca kahkahalarla gülüyor, bu kavramları kullananları sığ, milliyetçi ve cahil olmakla suçluyor. Şu doğrudur: her şeyi bu kavramlarla açıklamaya kalkanlar, ülkelerin içindeki dinamikleri, sınıf çatışmalarını hesaba katmazlar. Onlara göre her şeyi tanrısal bir güç atfettikleri ve mutlak kötü olarak gördükleri dış mihraklar yönlendirmektedir. Kötülük dışarıdadır sadece ve sadece. Bu bakış açısı da insanı yabancı düşmanı, ırkçı konumlara, daha da korkuncu nasyonal sosyalizme yani faşizme savurabilir. Ama şu da bir gerçek ki “emperyalizm“ var! Ve de özellikle Ortadoğu’da çok aktif. Aklıma “Olağan Şüpheliler”deki şu laf geliyor hep: “şeytanın en büyük başarısı, insanları var olmadığına inandırmış olmasıdır”. Emperyalizmin en büyük başarısı da aydınları var olmadığına inandırmış olmasıdır, diye düşünüyorum. Yoksa, IMF ve Dünya Bankası aracılığıyla uygulanan neo-liberal politikaları bir yana bırakalım, Irak, Afganistan ve Libya ortadayken emperyalizm yok demek için aşırı saf olmak lazım. Başbakan Erdoğan bile “Nato’nun Libya’da işi ne?” dedikten sonra, Libya’ya kruvazör gönderdi. Bir düşünmek lazım neden, niçin diye.

“Kaos: Örümcek Ağı”nın da temek mevzusu bu, yani: Emperyalizmin, Türkiye’yi de ağına düşürerek, Ortadoğu’daki misyonunu tamamlamak için yaptığı komplolar. O kadar ki, meğerse depremleri bile pis emperyalistler yaptırıyormuş. Koy fay hattına bir bomba, al sana deprem! Yok devenin pabucu!

Ama emperyalistlerin olduğu gibi filmin de bir misyonu var: TSK’nın son yıllarda çiğnenen onurunu onarmak, orduya iade-i itibar sağlamak. Bu amaçla da kahraman bir ordu istihbarat subayı tiplemesine düşmanları yani emperyalistleri dövdürtmüş. Ama her şey o kadar kaba saba, o kadar ilkel ki, filmi dikkatle izlemek mümkün değil. Bu filmin ayrıntılı bir eleştirisini yazmak dolayısıyla beni aşıyor.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com