Kıbrıs’ta bir şeyler oluyor

TARİH:  14 Haziran 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kıbrıs’la ilgili asıl konumuz Altın Ada Film Festivali. Ancak Kıbrıs’ta katıldığım Deep Purple konseri bana küçük heyecanlar verirken, 70’lerine merdiven dayamış adamların hâlâ ergen öfkesiyle müzik yapmasında ve uzun uzun sololar attırmasında acıklı bir şeyler gördüm. 

Geçen hafta Kıbrıs’a ABD Başkan Yardımcısı Biden’la aynı zamanlarda ayak bastık. Biden, Kıbrıs karasularında bulunan petrol ve doğal kaynaklarıyla ilgileniyordu. Ben ise adada kasım ayında yapılacak film festivaliyle. Aynı günlerde adanın başka konukları daha vardı. Deep Purple, British Airways (BA) uçağıyla bir konser için Kuzey Kıbrıs’a geldi. Deep Purple konseri coşkulu bir kalabalık tarafından izlendi. Konserde ben de anlık küçük heyecanlar yaşasam da, 70’lerine merdiven dayamış adamların hâlâ ergen öfkesiyle müzik yapmasında ve uzun uzun sololar attırmasında acıklı bir şeyler gördüm. Deep Purple’ın Kuzey Kıbrıs’a gelmesi başlı başına bir olay; BA ile gelmeleri daha da büyük bir olaydı çünkü Kıbrıs’a sadece Türk şirketleri uçuyordu bugüne kadar. 

Kısacası bazı şeyler hızla değişiyor ve değişmeye devam edecek gibi. Hele bir de petrol çıkarma konusunda iki taraf anlaşmaya varırsa, adanın zenginliği katlanarak artacak ki Kıbrıs’ın benim yıllar öncesinden aklımdan kalan Kıbrıs’la pek alakası zaten kalmamıştı. Benim 90 başlarından hatırladığım adada hayat yoktu resmen, şimdi ise gözle görülür bir zenginlik ve canlılık var. 

Ama asıl konumuz Altın Ada Film Festivali ya da İngilizce adıyla Golden Island International Film Festival (GIIFF). Festival bu yıl ilk kez Kasım ayı içinde Kıbrıs’ın çeşitli bölgelerinde düzenlenecek. Bunların arasında iki kesim arasındaki tampon bölgede var; çünkü festival sponsorlarından Alman Goethe Enstitüsü burada yer alıyor. Fakat zaten festivalin amacı adayı bir bütün olarak kapsayabilmek. Dolayısıyla Güneyli sinema insanları ve sinemaseverlerin festivale katılmaları bekleniyor. Umarız festivalin adanın halklarının kültürel açıdan yakınlaşmasında bir rolü olur. Festivalin Kıbrıs’ta üretilmiş kısa ve belgesel filmlere yönelik bir de yarışması olacak. En iyi kısa filme ve en iyi belgesel filme 2,000 avroluk ödüller – var. Ayrıca en iyi yeni sinemacılar için de ödül var. Festivalin her yıl odağına aldığı bir ülke sineması olacak. Bu yılın ülkesi İngiltere. Ayrıca insan hakları, yolculuk, kadın ve çevre konularında filmler içeren bölümler de olacak. 

Festival Yeşim Güzelpınar’ın başkanlığındaki Balık Arts ile Altınada Kültür Sanat Derneği tarafından Creditwest Bank’ın sponsorluğunda düzenleniyor. Söylemeden edemeyeceğim, Yeşim’le yıllar önce DİSK’e  bağlı Bank-Sen’de birlikte çalışmıştık. Yıllar sonra yollarımızın sinemada kesişmesi mucizevi geliyor. Festivalin hamileri ise Lordlar Kamarası’nın ilk Türk asıllı kadın üyesi Barones Meral Hussein-Ece ve Kıbrıs kökenli ünlü aktör Tamer Hassan (Batman Başlıyor, Titanların Savaşı vb). 

Sherlock Holmes:ABD yi kurtaran dedektif

TARİH:  16 Ocak 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Arthur Conan Doyle, Sherlock Holmes adlı kahramanının maceralarını anlatan roman ve hikayelerini 1887-1926 yılları arasında yazmış. Holmes bilimsel düşünceye ve araştırmaya değer veren, dağınık, kadınlarla arası pek olmayan, bir miktar kendine zarar verme eğilimli bir karakter. Holmes’un dedektiflik yöntemleri suç yeri araştırmalarının gelişiminde önemli rol oynamış. Doğumundan bu yana 120 yıldan fazla zaman geçmiş bu kahraman Guy Ritchie’nin filmiyle yeniden (çoğunluk için ilk kez) hayatımıza giriyor. 

Filmin kötü kahramanı  Sir Blackwood’un, dinsel inanç ve korkuları manipüle ederek, kimyasal silahlar kullanarak Amerika’nın özgürlüğünü tehdit ediyor oluşunun günümüzde sokaktaki Amerikalının ruhunda neye karşılık geldiği çok açık: Bin Ladin ve El-Kaide. Tabii asıl Bush yönetiminin dinsel duyguları sömürerek ve her türlü silahı kullanarak halkların özgürlüğünü tehdit ettiğini, ülkeleri sömürgeleştirdiğini söylemek mümkün ama film oradan bakmıyor. Conan Doyle, Holmes’un hikayelerini yazarken, suç yeri araştırma yöntemlerinin gelişimine katkıda bulunabileceğini öngörmüş olabilirdi, ama ABD’nin iki binli yıllardaki ‘teröre karşı savaş’ına katkıda bulunmayı hayal etmiş olamazdı. Holmes ve yardımcısı Watson, satanist törenlerde kadınları öldüren Blackwood’u yakalarlar.

Blackwood asılır ama mucizevi bir şekilde yeniden hayata döner. Amacı İngiliz parlamentosunu doğaüstü (şeytani) güçlere sahip olduğuna inandırarak kontrol altına almak ve Amerika’yı yeniden kolonileştirmektir. İllüzyon ve kimyasal silahlar ise temel araçlarıdır. Ritchie, kendisinden beklendiği üzere son derece enerjik, hızlı bir film yapmış. Sherlock Holmes, Iron Man’den süper kahramanlık deneyimi olan Robert Downey Jr. tarafından canlandırılmış. Downey Jr. da bu süper kahramana bir miktar insani kusur bulaştırarak işini başarıyla yapmış. 

Filmin diğer kahramanları açıkçası fazla silikler. Watson’da Jude Law iz bırakmıyor. Rachel McAdams kötü/iyi kadın Irene Adler’da daha çok süs eşyası işlevi görüyor. Kelly Reilly o kadar az görünüyor ki, süs eşyası bile olamıyor.  Film, iki saatin üzerinde sürse de Ritchie sinemasal cambazlıklarıyla seyircinin ilgisini ayakta tutmayı başarıyor. Ritchie’nin becerilerine şapka çıkarıyoruz. Ama geriye bir şey de kalmıyor: Bilimin ve burjuvazinin, kör inançlar ve aristokrasi karşısında nihai zafere ulaşacağına olan tazelenmiş inancımızdan başka. Obama Amerika’sına (dünyasına) da bu yakışır zaten.

Kanımdaki Barut

TARİH:  19 Eylül 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Tam bir karmaşa…
Baştan söyleyeyim: “Kanımdaki Barut”u ne ben ne de konuştuğum eleştirmen arkadaşlarımın hiçbirisi anlamadı. Bunun birinci nedeni, ses sorunu. Filmde birçok konuşma anlaşılamıyor. Ya boğuluyor, ya çok hafif, şu bu. Bu işin teknik kısmı. Bir de anlatımdan gelen karmaşa var. Hızlı kurgu, geri dönüşler falan tamam, ama başka bir şeyler var sorun olan. Yani filmde konuşmalar anlaşılır dahi olsa, filmin anlaşılabilir olduğundan çok kuşkuluyum. Filmi seyrettikten sonra okuduğum sinopsis de oldukça karışık.
Haluk Piyes oyunculuktan geliyor ve bu onun ilk yönetmenlik denemesi. Bu filmi bir müsvedde saymak en iyisi. Piyes, kendi deneyimlerini de işin içine katmış. Şiddet ve uyuşturucuyla başa çıkmayı başarmış ve sosyal danışman olarak benzer durumlar içinde yaşayan çocuklara hizmet vermiş. İyi niyetli bir şekilde şiddete karşı çıkmaya çalıştığını da düşünmüş yaptığı filmle. Ama film şiddete karşı filan çıkamamış, aksine şiddeti yüceltmiş. Zaten basın bülteni de yönetmenin kafa karışıklığını gayet iyi yansıtıyor.
Piyes’in anlattığı öykü  aslında derin psikanalitik bir okumaya açık. Piyes’in canlandırdığı karakter Barut adını taşıyor. Babası bir zamanlar annesini öldürmüş ve Barut bu travma içinde babasıyla ve geçmişiyle hesaplaşmaya çalışıyor. Babası annesini neden öldürmüştür? Annesi, babasını aldattığı için mi? Yoksa annesi tecavüze mi uğramıştır? Annesinin eski pezevengi ya da patronunun olayda rolü nedir? Kardeşi neden konuya ilgisizdir?
Neyse, biz anlamadık, belki seyirci anlar deyip, topu taca atalım ve Piyes’in önümüzdeki filmlerine bakalım.

Sizi Seviyorum

TARİH:  19 Eylül 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Çok eşlilik kâbusu
Bu hafta kötü Türk filmleri haftası.  ‘Sizi Seviyorum’ gördüklerim içinde (‘Sonsuz’u seyretmedim) yine de diğerlerinden daha iyi. Aslında film umduğumdan iyi başladı ama beklentilerim zaten en alt düzeydeydi.  Önce anafikir: Erkeklerin, farklı farklı kadınlarla birlikte olma fantezisi hiç de sanıldığı kadar iyi bir şey değildir! Kadınlarsa… Onlar zaten tek bir erkekle evlenmekten başka ne isterler ki? Mesele kısacası, erkekleri tek bir kadınla birlikte olmanın daha iyi bir şey olduğuna ikna etmekten ibaret.
Filmin erkek kahramanı Erkut (Emre Altuğ) nereden geldiği belli olmayan servetiyle muhteşem bir villada yaşamaktadır. Herhangi bir üretken faaliyeti yoktur. Filmin başında Erkut, tatilinden erken dönen sevgilisi Eda (BirceAkalay) tarafından bir başka kadınla basılır. Eda, Erkut’u terk eder ama aklından da çıkaramaz. Erkut da Eda’yı hâlâ sevmektedir. En yakın arkadaşı Gökhan (Durul Bazan), onu sürekli Eda’nın geri dönme ihtimali karşısında uyarır. Gökhan’a göre, Eda dönerse, bu kesinlikle bir intikam planı içinde olduğunun göstergesi olacaktır. Ve Eda döner. Fakat ne Gökhan ne de Erkut bir intikam planını nedense düşünmezler. Film, buraya kadar idare ediyor. Ama ne zaman ki Eda’nın ipe sapa gelmez intikam planı filmin eksenini oluşturmaya başlıyor, film de çekilmez bir hale geliyor. Eda gittiği, falcıdan bir planla geri dönmüştür. Planın uygulaması ise şöyledir: Erkut her sabah kalktığında yatağında farklı bir kadınla uyanıyor ve o kadın ona kendisinin Eda olduğunu söylüyor. Erkut delirdiğini düşünmeye başlıyor, doktorlara filan gidiyor. Kül yutmaz Gökhan da hiçbir şeye uyanamıyor. Ve film 9 kere aynı hikayenin benzer bir versiyonunu sahneleyerek devam ediyor. La havle dedirtene kadar. Sonunda Erkut tabii ki gerçek Eda’nın kıymetini anlıyor. Emre Altuğ rolünü başarıyla oynuyor. Başka da bir övgü sözcüğüm yok bu film için. Bir sorum var fakat, Bienal tadında sorarsak: Erkut neyle yaşıyor?

Pontypool: Öldüren Kelimeler

TARİH:  19 Eylül 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


İngilizce: Hasta eden bir dil
Bruce McDonald Kanada’nın son yıllarda en başarılı yönetmenlerinden biri. ‘Pontypool: Öldüren Kelimeler’ de 2008’in en iyi Kanada filmi seçilmiş Toronto Film Festivali’nde. ‘Pontypool’ bir korku filmi, fakat dile dair söylediği ve tam olarak vâkıf olamadığımız entelektüel savları var. Film neredeyse tamamen küçük yerel bir radyo istasyonu içinde geçiyor. Program sunucusu ve filmin kahramanı  Grant Mazzy (Stephen McHattie) canlı yayındayken kentte garip şeyler olmaya başlıyor. İnsanlar delirmiş gibi bir doktorun muayenehanesini kuşatıyor, birbirlerini öldürüyor. McHattie birdenbire kendisini dünya medyasının odağında buluyor. Anlaşılıyor ki, kelimelerle bulaşan bir virüs insanları canavarlaştırmaktadır. Enfekte olmuş tek dil ise İngilizcedir. En çok enfekte olmuş  sözcükler ise, ‘tatlım’, ‘şekerim’ tarzı  sevgi sözcükleridir. Belki bu sözcüklerin anlamını yitirmiş  olması, içeriğini ifade etmez hale gelmiş olması sorundur. Fakat sözcükler anlamlarından tamamen arındırıldığında, virüsün etkisi de yok olmaktadır. Öte yandan ABD’nin, Arap dünyasında işlediği suçlarla da bir alakası vardır bu virüsün çünkü bir ara programa konuk olan ‘Lawrence ve Arapları’ adlı grubun da bir anlamı olmalıdır. Evet, ortada entelektüel olarak iddialı bir korku filmi var. Yönetmenin derdine vâkıf olmakta güçlük çeksem de filmin kendisini ilgiyle izlettiğini söyleyebilirim. Bunda Stephen McHattie’nin çok başarılı oyunculuğunun da büyük rolü var.

Aşk Sarhoşluğu

TARİH:  Ekim 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Uzak İhtimal
Aşk sarhoşluğu Yönetmeninin ve başrol oyuncusunun başarısına rağmen, senaryosunun zayıflığından dolayı kanımca vasatı aşamayan bir film Uzak İhtimal. Ankara’dan İstanbul’a gelen ve Galata’da bir lojmana yerleşen müezzin Musa, burada komşusu rahibe adayı Clara’yla karşılaşıyor ve ona âşık oluyor. Bir müezzinle, Hıristiyan bir rahibe adayının aşkı zaten baştan çok fazla tasarlanmış geliyor kulağa. Film bu zorluğu aşıyor ama başka sorunları var.
Musa, Nadir Sarıbacak’ın da çok başarılı oyunculuğuyla gayet inandırıcı bir tip olarak çiziliyor. Aşk karşısındaki şaşkınlığı, beceriksizliği ve tutukluğu çok iyi aktarılıyor. Fakat Clara, leyleğin uçarken yanlışlıkla İstanbul’a düşürdüğü biri gibi kalıyor. Hikâyesine ve karakterine ben kendi adıma nüfuz edemedim. Keza, Clara’nın babası ve Musa’nın hırsızlık yapan eski okul arkadaşı gibi tipler de bana ikna edici gelmedi. Her şeye rağmen yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun zayıf bir senaryodan çıkarılabilecek en iyi işi çıkarmış. Film ilk olarak Rotterdam’da, sonra İstanbul ve Adana film festivallerinde çok sayıda ödül aldı. Coşkun bir de daha güçlü bir senaryoyla çalışma fırsatı bulursa neler yapacağını merak etmemek elde değil.

Zaman Yolcusunun Karısı

TARİH:  Ekim 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


Tıpkı ‘Karanlıktakiler’ filmi gibi, yaşanan travmalar genetik hastalıklar gibi bir kuşaktan diğerine aktarılıyor
‘Zaman Yolcusunun Karısı’ fantastik bir öykü anlatıyor ama filmde her şey olmasa da bir çok şey gerçekçi bir temel üzerinde anlamlandırılabilir, psikolojik durumların metaforu olarak görülebilir gibi geliyor bana. Filmin kahramanı Henry altı yaşındayken annesiyle birlikte büyük bir trafik kazası geçirir. Kaza sırasında annesi, Henry’ye dönüp bakarken gelmekte olan trajik sonunu göremez. Henry, annesinin ölümüyle sonuçlanan kazanın hemen ardından gelecekten gelen orta yaşlı kendisiyle karşılaşır. Yetişkin Henry, küçük Henry’yi sakinleştirmeye ve her şeyin iyi olacağına ikna etmeye çalışır.
Henry bu kazadan sonra zamanda yolculuk yapmaya başlar. Oysa film, bize Henry’nin bu garip halinin açıklamasını genetik bir bozukluk olarak sunacaktır sonra. Zamanda yolculuk genetik bir hastalıksa, Henry bu hastalığa doğuştan sahip değildir, oysa ilerde kızı daha bir fetüsken bu hastalığın etkilerini yaşamaya başlar. Yetişkin Henry daha sonra Clare ile tanışır. Bu tip filmlerde hep olduğu gibi olayları mantıksal bir yapıya oturtmak oldukça zor.
Henry Clare ile iki kez tanışır çünkü. Birinde genç bir kütüphaneci olan Henry yine genç bir kız olan Clare ile tanışırken diğerinde orta yaşlı bir Henry, küçük bir kız olan Clare ile tanışır. Her neyse Clare ile Henry evlenir ama Henry zaman içinde gidip gelmektedir. Her yolculuğunda kıyafetlerini geride bırakır ve vardığı yer ve zaman içinde çıplak olarak ortaya çıkar. Ve dolayısıyla da sapık olarak görülür. Henry’nin kayınpederi sağcı bir zengindir ve bu garip adamı belli ki pek de benimsemez. Henry ise Joan Baez benzeri bir folk şarkıcısının, bir 68 kuşağı temsilcisinin oğludur. Henry, annesinin ölümünden sonra toparlayamamış olan babasıyla da iyi ilişkiler içinde değildir. Clare, hamile kalır ama fetüsün de babanın ‘zaman yolculuğu’ bozukluğundan mustarip olduğu anlaşılır: Zamanda yolculuğa çıkan fetüs bu yüzden Clare’in düşük yapmasına neden olur. Nihayetinde yine de doğar ve babası gibi bir zaman yolcusu olur. Henry ise av düşkünü sağcı babası tarafından vurulacaktır.

SUÇLULUK DUYGUSUNU MEŞRULAŞTIRMAK
Zaman yolculuğunun filmde travma sonrası bozulan bir ruh halinin metaforu olduğunu düşünüyorum. Henry annesinin ölümünden kendisini suçlu bulmakta ve sürekli geri dönerek trajik kazayı önlemeye, rayından çıkan hayatını düzene koymaya çalışmakta ama başarılı olamamaktadır. Bu yüzden ‘şimdi ve burada’ olmayı başaramamaktadır. Henry’nin gelgitli ruh hali, zamanda yolculuğa tekabül ediyor. Henry, annesinin ölümünden kendisini suçlu bulduğu gibi, babasının da aynı suçlamayı kendisine yönelttiğini hayal etmektedir. Babası bir gün kendisini cezalandıracaktır. Öz babası olmasa da, kayınbabası öldürür Henry’yi nitekim. Tabii, bunu politik bir açıdan okumak da mümkün, yani 68’lilerin soyunun sağ dalga tarafından yok edilmesi olarak. Henry sadece babasının değil bütün dünyanın kendisini suçladığını düşünüyor aslında. Zaman yolculuklarından sonra kendisini çıplak olarak bulduğunda da insanlar tarafından suçlanıyor ve kovalanıyor. Henry zaten hırsızlık da yapıyor, giyecek bir şeyler bulmak için. Belki de suçluluk duygularını meşrulaştırmak için yapıyordur bu hırsızlıkları gerçek hayatında. Henry’nin kızının da aynı hastalıktan muzdarip olması, babası gibi zamanda yolculuk etmesi de bence ruh hastalıklarının da yeni kuşaklara aktarılmasını simgeliyor. Tıpkı, Çağan Irmak’ın ‘Karanlıktakiler’inde hastalıklı annenin hastalıklı bir oğul yetiştirmesi gibi. Yaşanan travmalar genetik hastalıklar gibi bir kuşaktan diğerine aktarılıyor.
‘Zaman Yolcusunun Karısı’ etkileyici ve melankolik bir atmosfer kurmayı başarıyor. Eric Bana ve Rachel McAdams, Henry ve Clare rollerinde gayet iyiler. Kısacası, kimi zaman metaforun fazla zorlanmasından muzdarip olsa da ‘Zaman Yolcusunun Karısı’ ilgiye değer bir film.

Büyümenin diyalektiği

TARİH:  1 Ağustos 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir meslektaşı, çizgi film dünyasının belki de tek ‘auteur’ yönetmeni Hayao Miyazaki için tipik bir 60’lar solcusu demiş ve onun stüdyodaki konumunu Troçki’ye benzetmiş. Stüdyo Ghibli Kremlin olurken, Miyazaki’nin ortağına da Stalin’e benzetilmek düşmüş. Miyazaki’nin Marksist olduğunu biliyordum ama bu benzetmeleri yeni duydum. 60’larda yaratıcı  yönetmenler arsında Marksizme yakın duranların sayısı hiç  de az değildi. Bugün parmakla sayılırlar. Miyazaki’nin siyasi görüşlerini filmlerine de yansıtarak muazzam başarılar kazanması, Japonya’nın filmleri en çok iş yapan yönetmeni olması  ne kadar şaşırtıcı ve sevindirici bir durum…
Miyazaki filmlerinde kaba-saba iyi kötü ayrımları yoktur. Aksiyona dayalı, bütün düğümlerin çözüldüğü final sahneleri yoktur. Miyazaki  filmlerinde klasik öykü de yoktur aslında. Her şey karşıtına dönüşebilir, çatışabilir, yeniden uzlaşabilir. Sürekli bir akış vardır. Doğanın kirletilmesine isyan, illa ki vardır. Ve türlü zorluklarla karşılaşan ama büyümeyi, olgunlaşmayı başaran çocuklar vardır.
‘Küçük Deniz Kızı Ponyo’, Andersen’in masalını temel almış. Miyazaki’nin tercih ettiği biçimde elle çizilmiş. “Denizin dibi, tıpkı bilinçdışı dünyamız gibi, yukarıda çarpan dalgalarla kesişir. Küçük kız ve oğlan çocuğu, aşk ve sorumluluk, okyanus ve hayat filmde en sade halleriyle betimlenmiştir. Günümüzün ıstırap ve belirsizliğine benim cevabım budur” diyor yönetmen (Sinema dergisinden). ‘Ponyo’, Miyazaki’nin en yalın filmlerinden gerçekten de. Çocuğunuzu alın ve gidin.

Müzede Bir Gece 2

TARİH:  23 Mayıs 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


Hollywood usulü tarih
‘Müzede Bir Gece 2’ birincisinin bıraktığı yerden devam ediyor. New York’taki Doğal Tarih Müzesi’ndeki tarihi kişiliklerin mankenleri, fosil iskeletler, doldurulmuş hayvanlar bu kez Washington D.C.’deki Smithsonian müzelerinin depolarına kaldırılırlar. Çünkü artık yeni bir teknolojiyle, üç boyutlu hologramlarla sunum yapılacaktır. Müzenin eski bekçisi Larry Daley (Ben Stiller) ise işadamı olmuştur. Fakat müze yaratıkları yeniden canlanırlar. Bu kez kötüler bir Mısır firavununun öncülüğünde dünyayı eele geçirme planları yapmaktadır. Daley bu gidişatı önlemek için yola koyulur.
‘Müzede Bir Gece 2’ tarihi kişilikler hakkında az çok bir bilgiye sahip çocukları eğlendirebilecek bir film. Tabii ki tarihe Hoolywood merkezli bakış açısını benimsemek gibi bir sorun var. Kızılderili katili Genaral Custer’ı Kızılderililere önderlik yapan bir konumda göstermek bir örnek. Tabii ki en kötü karakter bir Ortadoğulu, yani bir Mısır firavunu. Diğer kötü karakterler olan Napoleon, Korkunç Ivan, Cengiz Han gibi isimler hep politik şahsiyetler iken Amerikalı kötünün zaten Amerika için de kötü olan Al Capone gibi bir gangster oluşu başka bir örnek. Duruma son anda müdahale eden ve ortalığı temizleyen dev ise Amerikan başkanlarından Abraham Lincoln.  Fakat filmin finalinde Daley’nin iş adamlığından yeniden işçi sınıfı arasına dönüşünü de bir hoşluk olarak görmek mümkün.
Başarılı görsel efektleri  ve bazı hoş esprileriyle seyredilebilir bir film yine de ‘Müzede Bir Gece 2’. Amerikan Sabiha Gökçen’i Amelia Earhart rolündeki Amy Adams da çekiciliğiyle yeni Nicole Kidman olmaya aday gözüküyor.

Arkadaşımın Aşkı

TARİH:  23 Mayıs 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Maçolar ve erkekler
Ve kadınının aşağılanıp maçoluğunun yüceltildiği filmlere bir yenisi daha ekleniyor…
Yeni tip bir romantik komedi anlayışı var. Kadınlar konusunda son derece duyarsız, cinsellik anlayışı son derece maço ve ilkel olan erkek kahramanlar üzerine kurulu. Tabii ki bu erkekler sonunda hidayete eriyorlar ve aşka teslim oluyorlar ama onları bir film boyunca seyretmek bana mide bulandırıcı geliyor.
‘Arkadaşımın Aşkı’nda iki arkadaş var. Filmin asıl kahramanı Tank yukardaki tiplemeye uygun bir karakter. Sert ve tavizsiz bir maço. Kadınlara cinsellik konusunda son derece doğrudan yaklaşıyor. Bu doğrudanlık mesela ‘Vicky Christina Barcelona’daki Javier Bardem çekiciliğinden de son derece uzak. Ama Tank başarılı da oluyor. Kadınlar bu yaklaşıma cevap veriyorlar. Hatta Tank işi profesyonelliğe de dökmüş. Arkadaşlarının aşık olduğu kadınları tavlıyor ve sonra onlara son derece kötü davranıyor. Kadınlar sonunda Tank’in arkadaşının nasıl bulunmaz Hint kumaşı olduğuna karar veriyor ve Tank’in arkadaşına geri dönüyor. Tank’i bu ‘işle’ görevlendiren tabii ki bizzat arkadaşları. Filmin hikâyesi Tank’in oda arkadaşı ve uzaktan akrabası Dustin’in, Tank’ten kız arkadaşını yola getirmesini istemesi üzerine kurulu. Bu kez işler her zamankinden farklı yürüyor elbette.
Bana öyle geliyor ki bu filmler kadını aşağılıyor ve maçoluğu yüceltiyor. Pornografiyi eleştirir gibi yaparken onaylıyor. Ya da belki de ben geri kafalının tekiyim, bilemem.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com