Evlilik Sınavı

TARİH:  2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


Kültürler çatışması
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere’de geçiyor filmimiz. Zengin bir İngiliz ailenin toy oğlu Amerikalı bir araba yarışçısı kadınla tanışır. Çift evlenip, oğlanın yaşadığı malikaneye gelir. Gelinin kaynanası bu parasız ve Amerikalı “soysuz” gelinden daha en baştan hiç haz etmez.
Aile parasal açıdan pek de parlak durumda değildir ve oğlanın anasının aklında müstakbel gelin adayı olarak komşu çiftliğin sahibinin kızı vardır. Baba ise kendi dünyasına kapanmış, sinik bir adamdır. Babanın bu durumunun nedeni savaşta yaşadığı büyük travmadır. Birliğinden kimseyi sağ geri getirememiştir ve suçluluk duyguları içindedir. Gelinin ise sonradan ortaya çıkacak bir sırrı vardır.
‘Evlilik Sınavı’ biraz fazla “İngiliz” olması dışında düzgün bir film. O “kuru” ve hızlı mizahı yakalamak kimi zaman güçlük yaratıyor. Ama bunun dışında seyrettiğinize pişman olmayacağınız bir film “Evlilik Sınavı”. Baba rolünde Colin Firth özellikle övgüye değer. Kristin Scott Thomas da soğuk nevale anne rolünde çok iyi. Keşke Jessica Biel de ortalamanın üstünde olabilseymiş. Ama olsun, savaş karşıtı, aristokrasi karşıtı yanıyla da “Evlilik Sınavı” tavsiyeye şayan bir film.

Donmuş Irmak

TARİH:  2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


‘DONMUŞ IRMAK’ ABD’de yoksul ve çaresiz
Sundance’ten ve New York film eleştirmenlerinden ödüllü bir ilk fil “Donmuş Irmak”. ABD’nin yoksullarına ve yasadışı göçmenlere dürüst ve samimi bakışıyla haftanın en iyi filmi.
Meksika sınırı değil bu kez kaçak göçmenlerin ABD’ye giriş yaptığı yer, alışageldiğimiz gibi. Film Kanada sınırında donmuş bir ırmak üzerinden iki çaresiz kadının yaptığı insan kaçakçılığını konu alıyor. Kadınlardan biri Amerika’nın yerlilerinden, tek çocuklu bir Mohawk. Diğeri ise iki çocuğuyla yaşama mücadelesi veren bir Beyaz. Ve tabii bir de kaçak giriş yapan Pakistanlılar ve Çinliler var fakat onları çok az görüyoruz. Dünyanın en zengin ülkesinde yoksulların hali üzerine karanlık ve son derece sert bir tablo karşımızdaki. Melissa Leo Oscar adaylığı da kazandığı rolünde çok inandırıcı.
Film bazen melodrama ve kadın (anne) dayanışmasının klişe tablolarına gönül indirse de aklıda kalıcı bir yer edinmeyi başarıyor.

Altın Koza’dan

TARİH:  13 Haziran 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün



‘Pus’, ‘Hayatın Tuzu’ ve ‘İkiDil, Bir Bavul
Adana Altın Koza’da ilk defa gösterime çıkan tek uzun metraj yarışma filmi Tayfun Pirselimoğlu’nun ‘Pus’uydu. Pirselimoğlu ‘Ben sıkıcı filmler yapıyorum’ diyor. Ama tabii ki amacı seyirciyi sıkmak değil; ona bunaltıcı, karanlık bir dünyadan kendisinin de sorumlu olduğunu hatırlatmak istiyor. Bu karanlık dünyayı eğlendirerek sunmak da istemiyor. Film İstanbul’un dibindeki Altın Şehir’de geçiyor. Burası, şehirden çok bir makineyi, çökmekte olan bir fabrikayı andırıyor. Ekonomik kriz bütün acımasızlığıyla sürerken, insanlar sadece bu makinenin bir parçasıysalar yaşama şansına sahip olabiliyorlar.
Yaşamak da sadece hayatta kalabilmek anlamında var. Ama makine de çatırdıyor ve dişlileri birer bire kopup gidiyor. Bütün bu acımasız gerçek filme damgasını vuruyor fakat ‘Pus’ gerçekçi bir film de değil. Minimalist üslubuyla diyaloğu çok aza indirmiş, kişilerin geçmişi ya da birbirleriyle ilişkilerine dair verileri minimumda tutmuş bir film. Bir seyircinin de film sonrasında vurguladığı gibi baş kahramanı Camus’nün ‘Yabancı’sından izler taşıyor. ‘Pus’ zor bir film fakat ‘Rıza’ da zor bir filmdi. ‘Rıza’nın ilk etkisi de ‘sıkıcı’ olduğuydu fakat film içimde büyümüş ve derinde bir yerlere dokunmuştu. ‘Pus’u gösterime girdiğinde daha ayrıntılı yazacağım.

KORKUNÇ, TRAJİK VE KOMİK
‘Hayatın Tuzu’ bambaşka bir şehirde Bitlis’te geçiyor fakat aynı ekonomik sıkıntılar, işsizlik, çıkışsızlık duygusu bu filmde de var. Hatta korsan cd/dvd’cilik yapan kahramanlarıyla başka ortak yönleri de var iki filmin. Bu kez biri imam, biri İstanbul’da tutunamayıp geri dönen korsancı bir kardeş, biri fabrikadaki işinden bunalıp kendi işini kurmayı hayal eden başka bir erkek kardeş ve üniversiteye girmeye çalışan bir kızkardeşten oluşuyor temel kişilikler.
‘Hayatın Tuzu’na 12 Eylül’de üzerimize çöken karanlık da damgasını vuruyor. 12 Eylül kentin ve kentlilerin gelişimini bir aşamada durdurmuş, onları bir tür deliliğe mahkum etmiş . Film bu atmosferi vermekte başarılı olurken bir yandan da omurgasını tam oturtmakta güçlük çekmiş. ‘İki Dil Bir Bavul’u aslında Adana’da değil, hemen öncesinde Documentarist’te seyrettim. Film Denizlili tipik bir Cumhuriyet çocuğu öğretmenin, bir Kürt köyünde Türkçe bilmeyen çocuklarla geçirdiği bir öğretim yılını ele alıyor. Bu konuyu Sabite Kaya da ‘Herşey Bembeyaz’ (2006) adlı kısa filminde işlemişti. Kaya’nın filmini çektiği koşullar bugün olumlu anlamda çok değişmiş. Kaya filmini çekerken kendisini ne kadar baskı altında hissettiğini anlatmıştı. Bu filme de olumsuz yönde yansımıştı. ‘İki Dil Bir Bavul’ görece çok daha şanslı. Tamamen yasal izinlerle ve küçümsenmeyecek bir mali destekle çekilmiş.
Fakat asıl konu aynı, burada bir değişiklik yok. Saldım çayıra, mevlam kayıra mantığıyla öğretmenler, bilmedikleri bir dilin konuşulduğu köylere gönderiliyor ve oradaki gariban çocuklar da bilmedikleri bir dilde eğitim almaya çalışıyor. Korkunç, trajik ve de ister istemez komik bir durum yaşanan. Bu nasıl eğitim sistemi, bu ne biçim fırsat eşitliği, bu nasıl yıllardır göz ardı edilebilen kanayan bir yara! Bir Kürt köyünde ilkokulu bitirmek en iyi ihtimalle Türkçe ve okuma yazmayı öğrenmek demek. Öğretmen bunu başarırsa ne ala. Daha fazlası zaten mümkün değil. Tek sevinebileceğimiz şey bu konuda artık filmlerin de yasal izinlerle yapılabildiği. ‘İki Dil Bir Bavul’un sevapları, kusurlarından (mevsimler arasındaki dengesizlik ya da belgeselin dürüstlüğü tartışmaları -bkz Altyazı-) daha fazla.

Aşk Ateşi

TARİH:  13 Haziran 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Paramparça aşklar, filmler
Senarist Arriaga ilk yönetmenliğinde yine biçimsel cambazlıklar peşinde. Bu parçalı biçim Arriaga’ya hem yarıyor, hem de yaramıyor. Filmlerin gizemini arttırıyor ama
film bittiğinde seyirci yapbozu
bir araya getirmek gibi çetrefilli bir durumla baş başa kalıyor
‘Babil’, ‘Paramparça Aşklar, Köpekler’ ve ‘21 Gram’ın senaristi Guillermo Arriaga ilk kez ‘Aşk Ateşi’ ile yönetmenlik koltuğuna oturmuş. Sözünü ettiğim filmler ‘hyperlink’ türün önemli örnekleriydi ve kesişen hayatların öykülerini anlatıyordu. Zaten ‘hyperlink’ de bu bağlantıyı ifade eden bir sözcük. Bu filmlerin ortak özelliklerinden biri de muhakkak trajik bir kazanın varlığıydı. Bu kaza birbiriyle alakasız insanlar arasında bir kader ortaklığı yaratıyordu.

YOĞUN BİR DRAM
Tabii bir de filmlerin çarpıcı biçimi vardı. Zaman ve mekân içinde ileri geri sıçramalar, farklı kahramanların öykülerinin iç içe geçmesi söz konusuydu. ‘Aşk Ateşi’nin bu filmlerin yakın akrabası olmasıyla birlikte, bir farklılığı da var. O da alakasız görünen insanların baştan beri yakın ilişki içinde olduklarının sonunda anlaşılması. Fakat daha fazla ayrıntıya girmek filmi iğdiş etmek olur. İçerik çok banal ve klişelerle dolu olduğu için biçimden kaynaklanan merak unsurunu da yok edersem, geriye korkarım keyif alınacak bir şey kalmaz.
Arriaga, Sinema dergisinde yayınlanan söyleşisinde Shakespeare trajedilerini örnek aldığını söylüyor. ‘Aşk Ateşi’nde de trajik bir olay var, filmin başlarında gördüğümüz. Film bu trajik kazaya yol açan kahramanın vicdan azabıyla hesaplaşması ve doğru yolu nihayetinde bulması üzerine. İçerik hakkında yazmamaya çalışmak elimi kolumu çok bağlıyor ne yazık ki. Eşlerini aldatan bir çift, onların kendilerini taklit eden çocukları, lüks bir lokantanın kendine zarar verme eğilimindeki yöneticisi filmin kahramanları diyeyim.
Fakat bu içerik biçimsel cambazlıklarından arındırılıp düz bir şekilde anlatılsa ne olurdu? Arriaga’nın diğer senaryoları için de aynı soru sorulabilir. Bence, baştan itibaren kahramanların gelişimini izlemek onları daha iyi anlamamızı sağlardı. Fakat öykülerin ağdalılığı ve banalliği de ortaya çıkardı. Bu parçalı biçim Arriaga’ya hem yarıyor, hem de yaramıyor. Filmlerin gizemini arttırıyor ama film bittiğinde seyirci yapbozu bir araya getirmek gibi bir durumla baş başa kalıyor. Ama ne olursa olsun, biçimsel ne cambazlık yapılırsa yapılsın belirleyici olan içerik gibi duruyor. Başta da sözünü ettiğim filmler içerdikleri yoğun dramatik anlara rağmen, en azından ben de kalıcı bir etkiye sahip olmamışlar. Karakterler uçup gitmiş. Sorunun nedeni hem öykülerin kanımca banalliği, hem de bu sıçramalı biçim. Ama dediğim gibi o biçim de olmasaydı belki de bu filmler hiç çekilmeyeceklerdi.

Hitler olmasaydı ne olurdu?

TARİH:  6 Haziran 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


Amatör oyuncuları ve natüralist anlatımıyla ‘Bir Pazar Günü’ sanki zamandışı bir film gibi duruyor…
‘Bİr Pazar Günü’ beş sıradan insanın bir hafta sonunda geçiyor. Yıl 1929-30, şehir Berlin. Şarap pazarlamacısı Wolfgang sokakta tanıştığı figüran Christl’la Pazar günü göl kenarında piknik yapmak için sözleşiyor. Taksici Erwin modellik yapan depressif kız arkadaşıyla geçirdiği tatsız akşamın ardından yalnız başına pikniğe geliyor. Christl’ın en iyi arkadaşı Brigitte de pikniğe katılıyor. Christl, Wolfgang’ın hızlı yakınlaşma çabasına sert tepki göstermesinin bedelini pahalı ödüyor ve Wolfgang’ı Brigitte’ye kaptırıyor.  Başka flörtler ve tartışmalar ve sonra veda zamanı geliyor. Bir dahaki pazara tekrar buluşacaklar mı yoksa erkekler maç seyretmeyi mi tercih edecekler? Bunu bilemiyoruz ama bilinen kesin bir şey var: Hafta sonunun sona erdiği ve tüketici bir çalışma haftasının daha başladığı.
Kısacası ‘Bir Pazar Günü’nde öyle heyecanlı bir şey olmuyor. Amatör oyuncuları ve natüralist  anlatımıyla ‘Bir Pazar Günü’ sanki zamandışı bir film gibi duruyor. Fransız izlenimciliği ya da Yeni Dalgası’yla, İtalyan yeni-gerçekçiliğiyle, günümüzün Uzakdoğulu ustaları Hou Hsiao Hsien ve Kore-Eda’yla ve hatta bu yıl Altın Lale’yi kazanan ‘Köprüdekiler’e bir akrabalık saptamak mümkün ama film bütün bunları önceliyor. Filmin çekildiği yılın Büyük Bunalım’ın başlamasına ve Hitler’in iktidarının öncesine denk gelmesi bütün bunların izinin neden filmde görülmediği sorusunu sordurtabilir.
Ama asıl düşündürücü olan Hitler olmasaydı, hem Almanya’nın hem de bizim Almanya’ya bakışımızın ne kadar da farklı olabileceğini fark etmek. O zaman Almanlar tarihin en büyük suçlarından biriyle kirlenmemiş, son derece insani, sıcak ve öncü nitelikli sanat eserleri üreten bir halk olarak imgelemimizde yerini alacaktı. Filmin arkasındaki adlardan Robert ve Curt Siodmak kardeşler, Billy Wilder, Fred Zinnemann ve Edgar Ulmer, Nazizmin yükselişiyle birlikte ABD’ye göç edecekler ve Hollywood sinemasına büyük katkılarda bulunacaklardı. Alman sineması bu adları kaybetmeseydi bugün nerde olurdu kim bilir?
(Not: Filmi bugün saat 18:00’de Goethe Institut’ta
izleyebilirisniz. Bu yazıyı Documentarist’in
katalogu için yazmıştım.)

Emperyalizme suçüstü

TARİH:  6 Haziran 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


‘Denizin Lanetlileri’ ve ‘Darwin’in Kabusu’ emperyalizmi tabiri caizse suçüstü yakalayan iki belgesel
Documentarist’te sözü edilecek çok film var ama beni en çok etkileyenlerden söz edeceğim sadece. Biliyorsunuz, Suriye sınırındaki arazinin yabancı tarım şirketlerine peşkeş çekilmesi söz konusu. Erdoğan, zaten açık açık memleketi satmayı görevi ilan etmişti. Bu açıdan bakıldığında Suriye sınırındaki arazinin 44 yıllığına verilmesi, aslında bugüne kadar yaptıklarının sadece küçük bir örneği. Ama konunun başka özellikleri de olduğu için, Erdoğan’a yaygın bir şekilde ‘one minute’ dendi. İyi de oldu.
Bugün emperyalizm sözcüğünü kullandığınızda otomatik olarak, ulusalcı, gerici, milliyetçi ve çağdışı ilan ediliyorsunuz. ‘Denizin Lanetlileri’ ve ‘Darwin’in Kâbusu’ emperyalizmi tabiri caizse suçüstü yakalayan iki belgesel. İlk film, Fas’taki yerli balıkçıları ve Fas açıklarında avlanan bir İsveç balıkçı teknesinin mürettebatını konu alıyor temelde. Ayrıca Fas’ın balıkçı köyündeki diğer insanlar, dilenci bir kadın, bakkal gibi karakterler de filme giriyor.
Fas’ın neo-liberalizme teslim olmuş hükümeti, AKP’nin yaptığı gibi ülkenin kaynaklarını yabancı balıkçılara peşkeş çekmiş. Balık stokları tükenen ve av yasaklarıyla ümüğü sıkılan balıkçılar ayaklanınca üstlerine şiddetle gelmiş Fas hükümeti. Öldürmüş, yaralamış, içeri tıkmış ve bastırmış. Tanıdık geliyor mu?

TALAN EDİLEN DENİZ
Balıkçılar iyice güneye Moritanya sınırına gelmişler ama orada da pek bir şey bırakmamış yabancılar ve bırakmamayı sürdürüyorlar. Filmdeki İsveç teknesinin kaptanı, işlerin İsveç’te ne kadar zor olduğunu anlatıyor. İsveç’te balık avlamak politik bir mesele diyor. İsveç kendi denizlerindeki eko-sistemi ve balık stoklarını büyük bir duyarlılıkla koruyor. Bu da İsveçli balıkçıların canını sıkıyor. Fakat Fas’ta durum öyle değil. Trolleriyle şanslı bir gecede 400 bin kilo balık yakalayabiliyorlar. Sonarlarıyla balığı elleriyle koymuş gibi buluyorlar. Ne arayan var ne de karışan. Oysa karadaki küçük tekneleriyle aç bir ilaç bekleşen Faslı balıkçılar av yasaklarından denize açılmaya fırsat bulamıyor. Teknolojik olanakları da yok. Küçük tekneleriyle 1 kilo balık yakalasalar kendilerini şanslı addediyorlar. Faslılar artık balık yiyemiyor. Eğer balıkçı olmak isteyen bir kadınsanız sizi başka engeller bekliyor. Balıkçılar kooperatifi kadınlara avlanma ruhsatı vermiyor.
‘Darwin’in Kâbusu’ ise birkaç yıl önce İstanbul Film Festivali’nde izlediğim ama Documentarist’te yeniden gösterilen bir film. Tanzanya’da Viktorya Gölü’nde yaşananlar Fas’ta yaşananların bir benzeri. Gölün bereketli levreğini AB’li denizciler avlayıp, işleyip AB ülkelerine gönderiyor. Tanzanyalının kursağından protein geçmiyor. Balık karşılığında Tanzanya’ya gelen ise silah. İç savaşlarda birbirlerini tüketsinler diye. Tanzanya hükümeti ise aç halkını doyurmayı aklından bile geçirmiyor. AB’ye verilen imtiyazlardan sadece küçük bir azınlık yararlanıyor
Avrupa emperyalist değil, muasır medeniyet diyordu Baskın Oran. Medeniyet buysa…
Sırf bu iki filmi gösterdiği için bile kendi yağıyla kavrulmaya çalışan Documentarist’e ne kadar teşekkür etsek azdır.

Teklif

TARİH:  20 Haziran 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


‘Teklif’ son derece sıradan bir romantik komedi.  Ama patlamış mısır eşliğinde ‘mutlu son’ istiyorsanız başka…
Bu haftanın seyrettiğim iki filmi de bin kez örneğini gördüğümüz türden filmler. ‘Teklif’ son derece sıradan bir romantik komedi. Hoş anları var elbette. Yani türü seviyor, patlamış mısır eşliğinde hoş mekânlarda hoş görünümlü insanların kavga edip, barışmalarını ve muratlarına ermelerini seyretmek istiyorsanız buyurun.

ÖPÜCÜK MASALI
Kurbağa prens ve cadı masalı diyebiliriz “Teklif”e. Cadı büyük bir kitap yayınevinin yöneticisi bir kadın yani Margaret. Kurbağa ise onun kölesi ve kişisel asistanı olan bir erkek yani Andrew. Cadı ve kurbağa öpüştüklerinde büyü bozuluyor ve kahramanlarımız prens ve prensese dönüşüyorlar. Oraya da şöyle geliyorlar: Margaret tam bir faşist yönetici, demokrasilerin olmazsa olmaz unsuru.Kanadalı olduğu için ve bir takım bürokratik işlemleri yapmadığı için ABD’den kovulma aşamasına geliyor. Köpek muamelesi çektiği asistanı Andrew’la evlenerek ülkede kalmaya ve işini kaybetmemeye karar veriyor. Andrew’ın da işte kalmak için başka çaresi olmadığından kabul ediyor. Ama gerçekten bir ilişki içinde olduklarını da ispatlamaları lazım çünkü peşlerinde aksini ispat etmeye pek hevesli bir bürokrat var. Böylece çift Andrew’ın memleketine aile ziyaretine gidiyorlar. Aaa, meğerse bizim köle Andrew Alaska’nın Sabancı’sı bir ailenin mensubu değil miymiş!! Yani aslında kurbağa memleketinde zaten prensmiş de kimsenin haberi yokmuş.
Aslında bu aşamada cadının öpmesine de pek gerek kalmıyor ama cadının da dönüşmesi lazım. Cadımız da öksüz ve yetim bir kız çocuğu olduğu için meğerse ailenin ne değerli bir şey olduğunu unutmuş bir garibanmış. Orada yaşanan sevgi yumağı karşısında kaskatı Margaret güneşte kalmış margarin kıvamına gelecektir elbette…

Bir Kadının Seks Günlüğü

TARİH:  27 Haziran 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


Yat Geçer*
Bilimsel literatürde nemfoman sözcüğü pek kullanılmazmış. ‘Bir Kadının Seks Günlüğü’ filminin kahramanı Val için bu kavramı kullanmadan önce iyi ki biraz internette dolaşmışım. Nemfomani fakat, günlük dilde kullanılan bir kavram. Kadında aşırı cinsel istekliliğe verilen bir ad. Ama aşırıyı tanımlayan ne ve kim? Kültürden ve ahlâki bakış açısından bağımsız bunu yanıtlamak mümkün değil. Ve tabii ki erkekte bir hastalık olarak görülmeyen cinsel fetihlerin, kadınlarda sorun olarak görülmesini normal mi kabul edeceğiz?

SEKSİ SATMAKLA MEŞGUL
Fakat Val mutsuz biri, dolayısıyla onun  bir sorunu olduğu için, nesnel olarak da bir sorun olduğunu kabul etmek durumundayız. Val, erkeklerle aşk yaşamadan bolca cinsel ilişki yaşıyor. Fakat aynı zamanda kendi sözcükleriyle ‘bir kadın olduğu için’ mutlu da olamıyor. Muhtemelen sevilemeyeceğini düşünüyor ve erkekleri bir mesafede tutuyor. Fakat sevgiye ve ilgiye de ihtiyacı olduğu için bu ihtiyacını kendini sakınmasızca onlara sunarak yerine getiriyor.
Sonunda partnerinden ve işinden olunca, hayatında yeni bir sayfa açılıyor ve bir erkekle duygusal ilişkiye giriyor. Filmin iyi yanı Val’in sorunlarına ucuz çözümler önermemesi. Yani Val hayatının erkeğini bulup, evlenip bir aile kuramıyor. Aşk da yürümüyor ve Val randevuevinde çalışmaya başlıyor. Mazoşist damarını da keşfediyor. Suçluluk duygusuyla kendisini cezalandırmak istiyor belki. Film ‘evlilik kurtuluştur’ gibi ucuz bir çözüm getirmezken, ‘sorun mu, ne sorunu?’ noktasına gelerek başka bir ucuz çözüme bağlıyor işi. Tabii filmin tek kusuru bu değil.
Filmin zaten derdi çok da ‘nemfomani’yi  anlamak değil. İnsanın karmaşık sorunlarına bir kavrayış getirmekten çok, seksi satmakla fazlasıyla meşgul bir film ‘Bir Kadının Seks Günlüğü’.
*M. Mungan’a saygılarımızla

Buz Devri: Dinozorların şafağı

TARİH:  4 Temmuz 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


Serinin yenisi  yine eğlenceli

8 yaşındaki kızım ‘Buz Devri: Dinozorların şafağı’na 10 üzerinden 10 verdi. Daha fazla söze gerek yok, çünkü kendisi en az benim kadar acımasız bir eleştirmendir.  Ayrıca sözkonusu film çocuk filmi olduğuna göre, bize söz düşmez. Yine de…
Hamile bir mamut ve kocası, yaşlı bir uzun dişli kaplan, bir tembel hayvan, bir gelincik gibi kahramanlarımız var. Mamutların aile saadeti diğerlerini bir miktar dışladığından sorunlar baş gösterir. Derken tembel hayvan, yerin yani buzun altında üç adet dev yumurta bulur. Bunlardan nur topu gibi dinozorcuklar çıkar. Tembel hayvancığımız anaç duygularla yavrularını beslerken anne dinozor çıkagelir. Buz devrinde dinozor ne arar mı dediniz? “Dünyanın Merkezine Yolculuk”ta da yerin altında dinozorlar vardı ya! Meğerse biri yer altında biri yer üstünde olmak üzere iki dünya birden varmış. Alttakiler de jura çağını yaşarmış.
Ve olaylar gelişir. ‘Buz Devri III’ gayet eğlenceli bir çocuk filmi. 3 boyut da gayet iyi başarılmış. Fazla söze gerek yok, çocuklarınızı mahrum bırakmamaya çalışın.

Seni O Kadar Çok Sevdim ki

TARİH:  4 Temmuz 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün


Orada olamayan kadın…
‘Seni O Kadar Çok Sevmiştim Ki’ sırrını sonuna kadar saklayan filmlerden. Bu sırrı açıklamak da bana düşmüyor elbette. Bu sınırlar içinde yazmak, eksik bir eleştiriyi zorunlu kılıyor ama çare yok! Herkesten yazıyı filmi seyrettikten sonra okumasını beklemek imkânsız.
Film hapiste 15 yıl yattıktan sonra çıkan ve kız kardeşinin evine yerleşen Juliette’in hikâyesi temelde. Juliette bir cinayet işlemiş, hem de görünüşe göre en korkuncundan. Hapiste 15 yıl yatmış birinin psikolojisini, suçluluk duygusuyla yaşayışını, çevresiyle iletişim kuramayışını, aklının hep başka yerde oluşunu çok iyi canlandırıyor Juliette’i oynayan Kristin Scott Thomas. O kadar iyi ki, kelimeler kifayetsiz kalır. Keza Juliette’in kız kardeşi Lea rolündeki Elsa Zylberstein da hem kocasını sakinleştirmeye çalışan hem de ablasını anlamak isteyen ailenin en küçüğü rolünde çok iyi. Lea’nın önyargılarla dolu ve tipik bir küçük burjuva olan kocası, sessiz felçli baba, Lea’nın okuldaki meslektaşı gibi yan karakterler de iyiler. Kısacası bu film insan portreleri sunmada çok başarılı, kendisini ilgiyle izlettiriyor. Finalde açıklanan sır, fakat inandırıcılığı zorluyor. Juliette’in bu sırrı nasıl herkesten gizlemiş olduğu (ki cinayet durumları otopsi gerektirir ve otopside de sır ortaya çıkar), nasıl her şeye rağmen bunu yaptığı, nasıl bu ağır yükü taşımayı kabullendiğini anlamak zor. Filmde Juliette’i denetlemekle görevli polis memurun beklenmedik intiharı da, biraz fazla, açıkçası. Fakat, yine de bunlar o kadar önemli değil, gerçekten. Keşke daha inandırıcı olsaydı tamam ama yine de bir kaybın travmasını, suçluluk psikolojisini, kardeş ilişkilerini film o kadar iyi veriyor ki. ‘Hapishaneden çıkabilirsiniz ama çocuğunuz ölmüşse, o hapis ömür boyu sürer’ deniliyor filmde. Evet, büyük travmalardan sonra ‘orada olamaz’ insanlar. Başka bir boyutta yaşarlar. Bu film o boyutu keşfe çıkıyor ve oldukça detaylı bir harita veriyor seyircisine. Hem filmin hem de başta Thomas olmak üzere filmin oyuncularının çok sayıda ödül kazandığını da belirtelim.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com