‘Ben ne halt ettim?’

 TARİH:  6 Ağustos 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

GOING ON 30; Yönetmen: Gary Winick; Oyuncular: Jennifer Garner, Mark Ruffalo, Judy Greer; Türü: Romantik-Komedi-Dram; Ülke: ABD 2004 

Talking Heads’in “Remain in Light” adlı albümünde “Once in A Lifetime” diye bir şarkı vardır. Bu şarkının bazı dizeleri şöyledir: “Ve kendini güzel bir evde, güzel bir eşle bulabilirsin/ Ve kendine “Nasıl bu hale geldim?” diye sorabilirsin/(…./ Ve kendi kendine “TANRIM!… BEN NE HALT ETTİM?” diyebilirsin. 

“Keşke 30 Olsam”ın yazarları (Josh Goldsmith ve Cathy Yuspa) büyük ihtimalle bu şarkıdan esinlenmişler. Çünkü filmin kahramanı tam da şarkının kahramanının yaşadığı bir şaşkınlık yaşıyor. 13 yaşındaki Jenna (Jennif Garner) kendisini, birden tanımadığı bir evde, tanımadığı bir adamla birlikte buluyor. Üstelik artık 30 yaşındadır ve aradan geçen 17 yıl hakkında bir fikri de yoktur. Talking Heads’in sözünü ettiğim şarkısına işaret eden bir ipucu daha var filmde. Jenna, artık her gençlik filminde karşımıza çıkan tiki kızlar çetesine üye olmak için can atan, kendi halinde bir yeniyetmeyken evinde bir doğum günü partisi düzenler. Kendisine aşık olan ama Jenna’nın değer vermediği Matt (büyük halini Mark Ruffalo oynuyor) partide Talking Heads’in “Burning Down the House” adlı şarkısını çalar. Tabii, 13 yaşındaki tiki kızlara hitap edecek bir şarkı değildir bu ve Matt tek başına dans eder. Bu partide popülerleşme hayallerini yitiren, dalga geçilen ve aşık olduğu çocuktan ilgi görmeyen Jenna “ah, keşke 30 yaşında, çekici bir kadın olsam” der ve hooop! 30 yaşında buluverir kendini. Başarılı bir iş kadınıdır. “Poise” adlı kadın dergisinin başındadır ve memeleri avuç dolduracak hale gelmiştir. Her şey 13 yaşında hayal ettiği gibidir. Ama Jenna’nın vücudundaki ve kariyerindeki gelişmeye aklı ve ruhu yetişememiştir. O hâlâ 13 yasındaki bir kız çocuğudur bir yandan da. ŞarkıcıEminem’den söz edilince, M&M (aynen eminem okunuyor) draje çikolatalarını anlar. Yine de her nasılsa kimse onun aslında 13 yaşında olduğunu anlamaz. Hatta dergide yine her nasılsa dahiyane bulunan değişiklikler tasarlar. Tek sorun, bir zamanlar kendisine aşık olan Matt’in yokluğudur. Matt iyi bir fotoğrafçı olmuştur zaman içinde ve Jenna’dan çok farklı değerlere sahiptir. Bakalım Jenna, Matt’i geri kazanabilecek midir? Jenna’nın başarılı iş kadınıyla, Matt’in marjinal sanatçısı aradaki uçurumu kapatabilecek midir? 

“Keşke 30 Olsam”ın derin analizler yapmak gibi bir kaygısı yok. Sonuçta eğlendirme amaçlı, hafif bir film. Bazı espriler de gerçekten iyi ama ne yazık ki yeterince çok değiller. Benzer temaları işleyen Tom Hanks’li “Big” gibi daha iyi filmler yapılmıştı. Filmin kariyer dünyasının değerleri karşısında Matt gibi görece aykırı bir tipin değerlerinden yana tavır alması kayda değer. Bir de bu role Matt Ruffalo’nun seçimi de çok isabetli olmuş. Jennifer Garner için ise aynı şeyleri söylemek güç, film boyunca Julia Roberts’ın kötü bir taklidi gibiydi. 

Kamranizm

TARİH:  6 Ağustos 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

Ekonomi okuyordum ama üniversiteye asıl sinema kulübü için gidiyordum. Dersler, okuldaki yani sinema kulübündeki varlığımı sürdürebilmenin ön koşulu olarak başarmak zorunda olduğum angaryalardı. İyi ki de öyleymiş. Boğaziçi Üniversitesi’nin ekonomi bölümünde manalı bir şey öğrenemedim ama sinema kulübünde hem iyi vakit geçirdim hem de bugün de hâlâ yararlandığım çok şey öğrendim. O günlerden birinde kulüpten bir arkadaşımız, bir film çekimi için figüran arandığını söylediğinde birkaç arkadaş hemen kabul ettik. Sonradan yangında harap olan Union Francaise adlı binada çekilen düğün sahnesinde misafirleri oynayacaktık. Film Ömer Kavur’un yönettiği, senaryosunda Selim İleri’nin de imzası bulunan “Kırık Bir Aşk Hikayesi”ydi. Başrollerinde Hümeyra, Kadir İnanır ve Kamran Usluer oynuyordu. Set eğlenceli bir yer değildi. Ama dedikodular eğlenceliydi. Mesela filmin bir sahnesinde yanlış hatırlamıyorsam Halil Ergün’ün, Kadir İnanır’la kavga etmesi gerekiyordu. Kadir İnanır karşı koymayacak ve dayak yiyecekti ama Kadirizm diye bir şey vardı elbette. Sonuçta Kadirizm, Selim İleri ve Ömer Kavur karşısında galip geliyor ve kavga en azından berabere bitiyordu. “Kırık Bir Aşk Hikayesi” 1982 yılı Antalya Film Şenliği’nde beş ödül birden aldı. Söylemeye gerek yok, en iyi figüran kategorisi bugün olduğu gibi o gün de yoktu. Olsaydı da ben, o da sırtımdan yarım saniye gözükmüştüm. 

Kamran Usluer’i ben o filmle tanıdım. Resim öğretmeni Bedri rolünde çok iyiydi. Bir Selim İleri karakterinin sinemada belki de en uygun karşılığıydı. Ama Kamran Usluer’in sinema oyunculuğu kariyeri çok daha gerilere gidiyordu. 1973’te, 5. Adana Altın Koza Film Şenliği’nde “Gelin” filmindeki rolüyle “en iyi yardımcı erkek oyuncu” ödülünü almıştı. Kariyerinin sonlarına doğru, 2000 yılında 12. Ankara Film Festivali’nde de “Salkım Hanımın Taneleri” filmiyle “en iyi erkek oyuncu” ödülünü kazanacaktı. Usluer en çok ama herhalde “Eşkıya” filmindeki “Berfo” rolüyle anılacaktır. Tekerlekli sandalyesinde, oksijen tüplerine bağlı haliyle bile ürkütücü olmayı bilmişti. Karizmatik olmak böyle bir şeydi. Kaybedeni, kötü adamı oynasa da, dayak yese de iz bırakabilmek. Buna, Kamranizm desek acaba bize kızar mıydı? 

Neden detektif oldum?

TARİH:  30 Temmuz 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

HAYATIN BENİM; TAKING LIVES; Yönetmen: D.J. Caruso; Oyuncular: Angelina Jolie, Ethan Hawke;  Türü: Suç/Aksiyon; Yılı: ABD – Kanada 2001 

Öldürdüğü kişilerin kimliğine bürünen bir seri katil, FBI ajanı güzel bir kadın detektif, karanlık bir atmosfer… “Hayatın Benim”in öğeleri birçok filmi hatırlatıyor. Katilin başka kimliklere bürünmesi Ripley’i, Angelina Jolie’nin canlandırdığı Illeana Scott adlı detektif “Kuzuların Sessizliği’nin Clarence’ini, karanlık sahneler ise “Seven”ı (Yedi) düşündürüyor. Bu filmlerin hepsi bir şekilde anılarımızda yer etti ama “Hayatın Benim” için bu pek söz konusu olamayacak. Çünkü bu filmde yerine oturmayan çok şey var. Başta katilin kimliği olmak üzere. Öncelikle katilin eşcinsel olduğuna yönelik çok ipucu var fakat bu sanki üstü örtülmeye çalışılan bir unsur. Katil bir erkek ve kurbanları da erkek. Arkadan boğularak öldürülüyorlar. Katil onların yerine geçiyor, onlara özeniyor. Ripley geliyor akla, Kuzuların Sessizliği”nin travesti katili geliyor. Ama “Hayatın Benim” mantıksal sonucuna ulaştırmıyor bu ipuçlarını. Detektif Scott’ın neden bu mesleği seçtiğine değin de bir şeyler söylemekten kaçınılıyor. Katilin annesinin polisi uyarıp, oğlum çok tehlikeli demesi için de bir neden yok çünkü annenin oğlunun neler yaptığından haberi olmaması gerek. Finalde her şeyin planlandığı gibi gitmesi açıkça saçma. 

Filmi seyredecek olanların keyfini kaçırmamak için daha fazla şey ifşa etmemem gerekiyor. Kısacası “Hayatın Benim” Angelina Jolie ve Ethan Hawke gibi başrol oyuncularının iyi performanslarına, yan rollerde Kiefer Sutherland ve Gena Rowlands gibi deneyimli adların varlığına rağmen hedefini tutturamayan inandırıcı olamayan bir film. 

Kadınlarda hâlâ umut var

TARİH:  6 Ağustos 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

STEPFORD KADINLARI; Yönetmen: Frank Oz; Oyuncular: Nicole Kidman, Bette Midler, Matthew Broderick; Türü: Müzikal/Komedi/ Romantik; Ülkesi: ABD 2004

Çocuk da yaparım, kariyer de, diyordu Nil Karaibrahimgil bir reklam jingle’ında. Ama galiba bu iş o kadar kolay değil. Mesele çocuk yapmakta değil, kariyer yapmakta. Sevişmek yeterli çocuk yapmak için. Ama kariyer yapmak için didişmek gerekiyor. Hele kapitalizmin rekabetçi, yarışmacı ortamında. En yukarıya tırmanmak, en acımasızların, en hırslıların, en duyarsızların yapabileceği bir iş. Erkeklerin bu kimliğe bürünmelerine alışıldı ama iş kadınlara gelince durum biraz daha hassaslaşıyor. Kadınların sertleşmesine, acımasızlaşmasına alışılamadı. Bu alışılamamadan anti-feminist sonuçlar da çıkarılabilir, kadınlıkta hala bir umut ışığı görüldüğü de. 

Yakında gösterime girecek olan “Honey” ve “Keşke 30 Olsam” filmlerinin kadın kahramanları kariyer yapmanın duyarsızlaşmakla eş anlamlı olduğu sonucunu çıkarıyor. Bugün gösterime giren “Stepford Kadınları” da tipik bir başarılı iş kadını portresi çizmekle işe başlıyor. Joanna (Nicole Kidman) gözlerinde dolar işaretleri dönen, hırslı bir televizyon kanalı yöneticisi. Ama bol reytingli programlarından birinin mağduru kanal için tehdit oluşturunca, kendisini kapı dışında bulur. Kocası Walter (Mathew Broderick) ve iki çocuğuyla birlikte New York’u terk edip, Connecticut’taki Stepford’a taşınmaya karar verdiklerinde Joanna en koyusundan bir depresyon içindedir. Ama Stepford yitirilen insani değerlerin kazanılacağı en son yerdir. Buranın kadınları bir başka uçta yaşamaktadır. Hepsi kadın hayatının evle sınırlı olduğu bir dönemde yaşıyor gibidirler. Kıyafetleri 50’lerden kalmış gibidir, hepsi alımlı, bakımlı ve güzeldir ve aerobik hareketleri bile ev işleriyle ilişkilendirilmiştir. Claire (Glenn Close) ve eşi Mike (Christopher Walken) görünüşe göre bu kasabayı fiilen yönetmektedirler. Joanna bu mükemmel seks ve ev kölesi kadınların ardında yatan gerçeği aramada kendisi gibi uyumsuz iki New Yorklunun, Bobbie (Bette Midler) ve eşcinsel Roger’ın (Roger Bart) yardımına başvurur. 

Film komediyle gerilim arasında salınırken Stepford’un erkeklerin, kadınlar üzerinde yitirdikleri kontrolü yeniden ele almak için geliştirdikleri bir düzene sahip olduğunu düşünürüz. Ama işin aslı tam öyle de değildir. 

Film hakkında duyduklarımız, stüdyonun sonuçtan memnun olmayıp değişikliklere gittiği yönünde. Ama sonuçta kafası karışık bir film çıkmış ortaya. Mesela Stepford kadınları birer robot mu, yoksa kafasına çip yerleştirilmiş insanlar mı? Eğer ikinci seçenek doğruysa, nasıl bir ATM makinesi gibi para veriyorlar? Toplumsal cinsiyet rolleri, iş ve ev hayatı ikilemi üzerine ilginç şeyler söyleyebilecek bir konuya el atmasına rağmen film ne yapıp edip ciddiye alınacak bir şey söylememeyi başarıyor. 

Siz dışarda kaç kişisiniz?

TARİH:  23 Temmuz 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

DELİLER EVİ; DOM DURAKOV; Yönetmen: Andrei Konchalovsky; Oyuncular: Julia Vysotsky, Eugeni Mironov; Türü: Dram;  Ülke: Rusya, Fransa 2002

Yedi yeni filmli bir haftanın en iyisi, Rusya’da bir psikiyatri kliniğinde geçen Andrey Konçalovski’nin “Deliler Evi”. 

Konçalovski’nin sinema serüveni Rusya’da Tarkovski’nin senaristi olarak başlayıp, Amerika’da macera filmleri çekmekle sürdükten sonra yeniden anayurda dönmekle sonuçlanmış gibi görünüyor. Bu geri dönüş iyi de olmuş. Bir zamanlar kardeşi Mikhalkof’un da çektiği tarzda, insanın yüreğini ısıtan, fanteziyle gerçekçiliğin karışımı bir film çıkmış ortaya. 

“Deliler Evi” gerçek bir olaydan esinlenmiş. 1996’daki ilk Rus-Çeçen Savaşı sırasında İnguş sınır bölgesindeki bir psikiyatri kliniği, çalışanların hastaneyi terk etmesinin ardından bir süre hastalar tarafından idare edilmiş. Film işte bu klinikte geçiyor. 

Önce klinikteki ortamla tanışıyoruz. Burası batının steril hastanelerinden değil elbette. Savaş başlamadan önce de döküntü, yoksul bir yer.

Hastaların en büyük eğlencesi ise gece geçen trenleri seyredip hayal kurmak. Genç ve güzel Janna’nın (Julia Visotski) ise daha özel bir hayali var. Janna, 80’lerin pop idollerinden Bryan Adams’ın çıkagelip kendisiyle evleneceğini hayal ediyor. 

Hayat bu minvalde sürerken, savaşın ortaya yaklaşması üzerine baştabip hastaları tahliye edecek bir araç bulmak için, diğer çalışanlar ise kendilerini kurtarmak amacıyla hastaneyi terk ediyor. Önce Çeçen savaşçılar (yanlarında Litvanyalı bir kadın savaşçı da var) işgal ediyor hastaneyi. Sonra da Ruslar. Konçalovski bir taraf tutmuyor bu savaşta. Her iki tarafı da eşit derecede insanilikte resmediyor. Rus askerlerle Çeçenler bir yandan savaşırken bir yandan da ticaret yapıyorlar: Esrar karşılığında, mermi ya da para karşılığında şehitlerini değiştiriyorlar. 

Ama asıl dram yine Janna’nın ruhunda yaşanıyor. Çeçen asker Ahmed’in (Sultan Islamov) şakadan yaptığı evlenme teklifini Brayn Adams’a olan aşkına rağmen ciddiye alıyor Janna. Tabii ki kalbi fena halde kırılıyor ama film yine de umutlu bitiyor. 

“Deliler Evi”, akıl hastalarını fazlasıyla sevimli ve çocuksu çizmekle, duygusallıkla ve “dışardakiler mi daha deli içerdekiler mi?” klişesiyle oynamakla eleştirilmiş. Bu eleştiriler temelsiz değil ama çok da önemli değil bence. “Deliler Evi” çok insancıl bir film ve kendinizi filmin sıcaklığına bırakmak yapılacak en akıllıca şey bizce. 

“Kötü Kızlar” nereye?

TARİH:  16 Temmuz 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

MEAN GIRLS; KÖTÜ KIZLAR; Yönetmen: Mark S. Waters; Oyuncular: Lindsay Lohan, Rachel McAdams, Lacey Chabert, Amanda Seyfried, Tina Fey, Lizzy Caplan, Daniel Franzese, Tim Meadows, Amy Poehler; Türü: Komedi

Haftanın bir başka lise merkezli filmi de ”Kötü Kızlar”. “Kötü Kızlar”ın ilham kaynağı Rosalind Wiseman’ın “Kraliçe Arılar ve İşçi Arılar: Okullardaki Çeteler, Dedikodular, Erkek Arkadaşlar ve Ergenliğin Diğer Gerçekleri KarşısındaKızların Hazırlıklı Olmasına Yardım Edin” adlı kitabıymış. Saturday Night Live adlı televizyon dizisinin yazarlarından Lisa Fey (aynı zamanda filmdeki matematik ögretmeni) kitabı senaryolaştırmış. Filmin kahramanı hatalarını Cady (Lindsay Lohan) adlı genç kız 16 yaşına kadar zoolog anne ve başlıyor ve babasıyla Afrika’da okul yüzü film izlenim görmeden yetişir. Amerika’ya geri döndüklerinde ise balta girmemiş ormanlardan daha tehlikeli olan lise ortamıyla tanışacaktır. Okulda kendilerine Estetikler (orijinalinde “Plastikler”) denilen tiki kızların arasına düşer. Onlardan her türlü kızsal entrikayı yapmayı öğrenir. Hedef yakışıklı bir genci tavlamaktır. Ama sonunda hatalarını anlayacak, dersini alacaktır. “Kötü Kızlar” iyi başlıyor ve keyifle seyredilecek bir film izlenimi veriyor. Ama sonra yalpalamaya başlıyor: bir tür kara komedi olmakla sabun köpüğü gibi komedi olmak arasında bocalarken, bir de ders veren final işin tadını iyice kaçırıyor. Oyunculuk fena değil, özellikle plastik kızlardan Gretchen’ı oynayan Lacey Chabert çok iyi. Birkaç iyi espri ve güzel genç kızlar yeterli diyorsanız… 

Benim cici Fil’im…

TARİH:  16 Temmuz 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

ELEPHANT; FİL; Yönetmen: Gus Van Sant; Oyuncular: Eric Deulen, Alex Frost; Tür: Dram 

Van Sant’in Columbine katliamını anlattığı ve geçen yıl Altın Palmiye’yi kazanan filmi ‘Fil’ gösterimde. Yönetmen Michael Moore da aynı konuyu ”Benim Cici Silahım” adlı belgeselinde tartışmaya açmıştı. 

Gus Van Sant’in geçen yıl Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanan filmi “Fil”, esinini 

gerçek bir olaydan alıyor: 1999’da Columbine Lisesi’ni basan iki öğrenci 13 kişiyi öldürmüş, sonra da intihar etmişlerdi. Bu olay, AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali’nde izlediğimiz “Sıfırıncı Gün”ün de ilham kaynağıydı. Columbine katliamı, 11 Eylül kadar olmasa da ABD’yi sarsan olaylar arasında yerini aldı. Nasıl olmuştu böyle bir şey? Görünüşte her türlü imkana sahip olan gençleri böyle bir şiddete yönelten neydi? Michael Moore da tartışmaya “Benim Cici Silahım”la katılmış ve silah sahibi olmanın kolaylığını nedenler arasında göstermişti. 

HERKESIN FİL TARİFİ BAŞKA 

Kimileri, heavy metal müziği baş suçlu ilan etti, kimileri sinemadaki şiddeti, kimileri de televizyonu sorumlu tuttu. Van Sant olası nedenlere değiniyor: Katliamcı gençlerden Alex sınıf arkadaşının saldırısına uğruyor, suç ortağı Eric’le şiddet dolu bilgisayar oyunları oynayıp, Nazi belgeseli izliyor, ikili giderayak eşcinsel bir ilişki içine giriyor, yani bastırılmış bir cinsel 

kimlikleri var. Ve internet’ten kolayca silah sipariş edebiliyorlar. Ama Van Sant bunların hiçbirini de ”işte neden bu”diye göstermiyor.

Aksine Van Sant ”açıklanabilirliğine” inanmıyor bu korkunç olayın. Bu görüşünü filmle ilgili söyleşilerinde dile getirmiş. 

Filmin adı ise Alan Clarke’ın Kuzey İrlanda üzerine yaptığı bir belgeselden geliyor. Clarke belgeseline “Fil” adını koyarken, ”odada bir fil varsa, onu görmezden gelemezsiniz” lafından esinlenmiş. Ama Van Sant, Clarke’ın “körlerin fili” tarif edişi meselinden etkilendiğini sanıyormuş. Yani körlerden kimi filin bacağına dokunur, ona göre bir tarif yapar; kimi burnuna, kimi dişlerine… 

Herkesin fil tarifi başka olur. Kıssadan hisse, fili tek bir uzvuna indirgeyemezsiniz, bütününü görmek gerekir doğru bir tarife ulaşmak için. Van Sant için ise bu, yani bütünü görmek zaten nafile bir çaba. 

İyi, güzel, hoş… Hollywood’un indirgemeci ve katarsisi hedefleyen yaklaşımlarından gına gelmişken bu çaba elbette takdire şayan. Ama basite indirgememek daha bütüncül bir kavrayışın kapısını aralamıyorsa, farklı sorular sordurmuyorsa bir alternatif oluşturabilir mi? Van Sant açıklamamaya çalışırken de aslında bildiklerimizin dışında yeni bir şey gösteremiyor ki… 

AÇIKLAMA GETİRMİYOR

İşte yediklerini çıkaran bulimya hastası, güzellik saplantılı kızlar, işte yakışıklı sporcu genç ve güzel sevgilisi, işte sanatçı çocuk, işte inek şaban utangaç kız, işte alkolik baba vb. Bu açıklamama çabası Benny isimli tip örneğinde artık absürde kaçıyor. Katliam sırasında adının “Benny” olduğu ekranda yazan bir genç son derece sakin ve soğukkanlı bir şekilde koridorlarda yürür, bir kızın kurtulmasına yardım eder ve sonra kurşunu yer. Eeee? Niye bana bu adamı gösterdin be Van Sant? Niye adını ekrana yazdın? Niye bu adam bu kadar sakindi? Yani, “bu klasik bir Hollywood filmi olsaydı, o çocuk bir kahramanlık yapacaktı ama bu film Hollywood ürünü değil ve kahramanlık yapmayacak” demek çok mu manalı? 

Van Sant’in kişisel fili belli ki ticari sinema ama onu tersyüz etmeye çalışmak yerine keşke başka bir hayvan tahayyül etmeye çalışsaymış. 

“Fil”in insanı tatminsiz bırakan yanı kısaca tam da yapmak istediği şey: Bir açıklama getirmemek, yeni bir soru sormamak. Ama filmin bütünsel bir estetiği olduğu, müziğiyle, görüntüleriyle ve amatör oyuncularının başarısıyla övgüyü hakkettiği de bir gerçek.

Kontrpiyede kalabilirsiniz

TARİH:  9 Temmuz 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

DEHŞETİN GÖZLERİ

CABIN FEVER, Yönetmen: Eli Roth, Oyuncular: Rider Strong, Jordan Ladd, Joey Kern, Tür: Korku

”Dehşetin Gözleri” birçok filmi hatırlatıyor: Ormanda geçen konusuyla “Blair Witch Cadısı”, bulaşıcı hastalığıyla Cronenberg’in “Kuduz”u, acayip kasabalılarıyla John Boorman’in “Deliverance”ı ve hatta Bruno Dumont’un “26 Palms”ı bunlardan birkaçı. Ama saydığımız filmlerin aksine “Dehşetin Gözleri” ilerde hatırlanacak ve referans verilecek bir film değil. Kötü de değil, hatta ilgiyle izleniyor ama sonunda geriye bir şey kalmıyor. İkisi kız beş üniversite öğrencisi, sınavlarının ardından dağda bir kulübeye tatil yapmaya giderler. Yolda alışveriş ettikleri dükkanda garip tiplerle karşılaşırlar. Isırmaya meraklı bir çocuk, zenciler için tüfek bulunduran bir yaşlı dükkancı (sonradan ırkçı olmadığını öğreniriz), ısıran çocuğun düşmanca davranan babası.. 

Gençler kulübeye gelir gelmez, içlerinde sevgili olan tek çift hemen yatağa atlarlar. Erkeklerden en salak olanı sincap avlamaya gider. Diğer kızla erkek ise zor bir ilişki içindedir. Kız erkeği hep belirli bir mesafede tutar, yörüngesinden çıkmasına izin vermez ama çocuğun sevgili olma çabalarını da görmezden gelir. Sonra sincap avcısı salak ormanda her tarafı kanayan hasta bir adamla karşılaşır. Ona yardımcı olmadığı gibi, kimseye ondan da bahsetmez. Ama adam kulübede gençleri bulur. Hastalığın kendilerine bulaşması korkusuyla, gençler adam kovalarlar ve yanarak ölmesine sebep olurlar… 

Film küçük kasabaların dindarlığı ve yabancı düşmanlığı gibi konulara hafifçe değiniyor ama sonra finalde, aynı kişileri zenci beyaz birlikte şarkı söylerken gösterip, seyirciyi kontrpiyede bırakıyor. Sanki, “o kasabalıların ırkçı oldukları düşüncesi sizin kafanızda sadece” der gibi. 

Diğer karakterler de klişelere çok uymuyor. İffetli görünen kız, maceralarını anlatarak pek de öyle olmadığını gösterirken, hoppa kız göründüğünden daha fedakar çıkıyor. Bütün bu şaşırtıcı yanlarına rağmen film yine de hem çok korkutucu olmaması hem de karakterlerinin ilişkilerini fazla derine inmeden ele alması nedeniyle pek bir iz bırakmıyor. Ama türü seviyorsanız bu filmi de görün, pişman olmazsınız. 

AY IŞIĞI (MOONLİGHT)

TARİH:  18 Şubat 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kimsin sen Chiron? 

Moonlight, kimi gerçekten duyarlı anları dışında basmakalıp tasvirler yapan ve siyah eşcinsellere acımamızı isteyen bir film. Siyah eşcinsellerin ihtiyacı acınmak mı? Sanmıyorum 

2016’nın Ocak ayında Sundance’te Nate Parker’in yönetip başrolünde oynadığı ve bir siyah köle ayaklanmasını anlatan Bir Milletin Doğuşu (BMD) festivalin yıldızı olmuştu, Sundance’te hem Büvük Jüri hem de seyirci ödüllerini kazanan film 2017 Oscarlarının da en büyük adayı olacak diye değerlendiriliyordu. 2016’da Oscar adayları içinde siyahların olmaması protestolara yol açmıştı. Bu durum siyah bir yönetmenin çektiği ve siyahların başrollerinde oynadığı “Bir Milletin Doğuşu’nun şansının misliyle artmasına neden olmuştu. Hollywood 2016’nın günahını 2017’de bir siyah ayaklanmasını anlatan bu filme ödül vererek çıkaracak gibi görülüyordu. BMD’nin haklarını satın almak için stüdyolar kapıştılar. Sonuçta bir Sundance rekoru kırıldı ve film 17,5 milyon Dolara Fox Searchlight Pictures’ın elinde kaldı. Fakat sonraki gelişmeleri düşününce elinde patladı demek daha doğru olacak. 

Ağustos 2016’da rüzgar tersine döndü. Filmin, Oscar’lardaki olası rakipleri yönetmen Nat Parker ve senaristi Jean Celestin’in kirli çamaşırlarını ortaya çıkardılar. 1999’da üniversitede öğrenciyken Parker ve Celestin, beyaz bir kız öğrenciye tecavüz etmekle suçlanmışlardı. Parker beraat etmişti. Celestin önce mahkûm olmuş, ardından dava yeniden açılmıştı; fakat davacı yeniden ifade vermediği için dava düşmüştü. Asıl trajedi tecavüze uğrayan kızın 2012’de intihar etmiş olmasıydı. Film, ekim ayında vizyona girdiğinde artık olumlu eleştiriler almıyordu. Ocak ayında göklere çıkarılan filmin aslında pek de matah olmadığı birden anlaşılmıştı. Film gerçekten de matah değil, tuhaf olan bu kadar göklere çıkarılmış ve ödüllere boğulmuş olmasıydı. Bütün bunları konjonktürden bağımsız anlamak mümkün olmaz. Filmin 2016 Ocağı’nda, Sundance’te çok beğenilmiş olmasını açıklayacak tek bir gerekçe olabilir gibi geliyor bana: Siyah sinemacıların göz ardı edildikleri düşüncesinin liberal basını etkisi altına almış olması ve basının bir tür günah çıkarma çabasına girmesi. Bugün BMD’nin Oscar’larda esamesi okunmuyor. Çünkü Nat Parker ve Jean Celestin’in günah çıkarılacak doğru merci olmadıkları anlaşılmıştı. Neyse ki kısa zamanda başka bir merci bulundu. 

Bireysel bir hikâye 

Bu hafta vizyona giren Moonlight, “BMD’den çok farklı bir film. İki filmin ortak bir özelliği varsa o da ikisinin de siyahlar tarafından yapılmış olmaları. Moonlight, kanımca eli yüzü düzgün ve fakat küçük bir film. BMD’nin büyük ve epik bir tablo çizme iddiasının yanında çok daha küçük, çok daha bireysel bir hikâye anlatıyor Moonlight. Chiron adlı bir siyahın hayatından üç dönemi ele alıyor: Chiron’ın çocukluğu, delikanlılığı ve yetişkinliği. Chiron, kendisinden önce akranlarının keşfettiği eşcinselliğini bu süreç içinde algılıyor, eşcinsel olduğu için zulme uğruyor ve sonunda ilk aşkını yaşıyor. Moonlight, baştan söyleyeyim, beni hayal kırıklığına uğrattı. Film, o kadar iyi eleştiriler aldı ki, inanılır gibi değil! Eleştirmen oylarının ortalamasını alan Metacritic sitesine göre yüz üzerinden 99, Rotten Tomatoes sitesine göre 98 puan! Neredeyse tam not yani. Filmin çok beğenilmiş olmasını açıklayacak tek bir gerekçe olabilir gibi geliyor bana: n Siyah sinemacıların gözardı edildikleri düşüncesinin liberal basını etkisi altına almış olması, bir tür günah çıkarma çabası. Yani BMD ile aynı gerekçe. Ve fakat iki filmin farklı filmler olduğunu, Moonlight’ın daha iyi bir film olduğunu ekleyeyim. Moonlight’ın bir diğer avantajı da, azınlık içinde bir azınlığı, ezilenler içinde de ezilen bir kimliği konu edinmesi. Hem eşcinsel hem de siyah olmak, iki alt-kimlik meselesini birden içeriyor. Bu senenin gözardı edilen siyahlara değin bir diğer filmi ‘Free State of Jones’ (Özgür Jones Eyaleti) gibi sınıf meselelerine girmek gibi bir hata yapmıyor Moonlight’ın yönetmeni Barry Jenkins, kimlik politikalarıyla sınırlı tutuyor filmini. Evet. Chiron başta yoksul ama sınıf atlamayı da biliyor. 

Chiron utangaç biri 

Keşke eşcinsellik konulu daha çok film yapılmış olsa. İlk eşcinsel temalı film, dönemin en ilerici Batı ülkesi olan Almanya’da 1919’da çekilmiş. Diğerlerinden Farklı (Anders Als Die Anderen) adlı bu filmin tarihine bakarak hem ne kadar erken hem de ne kadar geç demek mümkün. Geç, çünkü ilk konulu filmden yani ‘Aya Yolculuk’tan (1902) tam 17 yıl sonra ilk eşcinsel temalı film çekilebilmiş. Bundan sonra sözü edilen ikinci eşcinsel temalı film bundan 10 yıl sonra yapılmış: Bu yıl 3. Sessiz Sinema Günleri’nde seyretme olanağı bulduğumuz “Pandora’nın Kutusu” ki o da bir Alman yapımı (bu arada belki eşcinsellik temalı başka filmler de vardır ama ben duymadım). Yani eşcinsellik temalı filmler okyanusta küçük adacıklar gibi nadirler. Ve ister istemez birbirleriyle kıyaslanıyorlar. Moonlight’ın kahramanı Chiron’ın suskunluğu, Heath Ledger’in canlandırdığı “Brokeback Dağı’nın suskun kovboyu Ennis Del Mar’ı düşündürüyor hemen. İki film arasında 11 yıl var! 

Kısacası evet, daha fazla eşcinsel temalı film lazım. Ve fakat kişinin cinsel kimliğine indirgenmesi de bir o kadar tatmin edicilikten uzak, Moonlight’ın kahramanı Chiron için tek söyleyebileceğim şey utangaç bir gay olduğu. Chiron’ın kimliği ve kişiliği hakkında başkaca öne çıkan bir şey yok filmde. Chiron’ın hayatı üçe bölündüğünden, üç adet tatmin edicilikten uzak kısa film seyretmiş gibiyim. Bu üç film, aynı kişinin hayatındaki üç evreyi anlattığı için filmde elbette bir süreklilik var ama ne çocuk Chiron, ne genç Chiron, ne de yetişkin Chiron yeterince anlatılmış değil. 

Zanaatsız sanat olmasın 

Yoksul siyah mahallesi klişe bazı görüntüler dışında bir şey içermiyor. Okulda şiddet sahneleri de öyle. Uyuşturucu bağımlısı annenin ilgisizliği de yeni bir şey değil. Filmde değişik olan belki bir tek şey var, o da uyuşturucu ticaretiyle uğraşanların düzgün karakterler olarak çizilmiş olması ki o da bana fazla abartılı geliyor. “Uyuşturucu mu satıyor sun?” denince utançla başını önüne egen ama aynı zamanda harbi delikanlı olan adamlar bana fazla idealize geldi. ABD’de hapishaneye girip de tecavüze uğramak neredeyse bir norm iken, hapse eşcinsel girip, eline erkek eli değmeden çıkan bir karakter de yine bana zor anlaşılır geldi. Moonlight, bunun ötesinde her haliyle fazla minimal. Dram ve sinema sanatı bu kadar evrim geçirdikten sonra bu kadar azla nasıl ve niye yetiniliyor? Oyunculukları pek övülüyor Moonlight’ın. Bana bu da tuhaf geliyor. Karakterlerin yapacakları kadar az şey var ki, sergilenen duygu spektrumu o kadar dar ki! Ayrıca sallanan omuz kamerası o kadar kusuru gizleyen bir araç ki! Buna oyunculuklar da dahil. Tamam, herkes film yapabilsin, ana akım sinemanın anlatmadığı hikâyeler böylece anlatılsın. Punk ölmesin, yaşasın. Ama zanaat da unutulmasın, zanaatsiz sanat olmasın. ‘Yaşamın Kıyısında’nın (Manchester by the Sea) senaryosuyla, ‘Moonlight’ın senaryosu arasında o kadar devasa bir fark var ki! Biri bir ustanın işi, diğeri işe yeni başlamış bir çaylağın. Ama ikisi de aynı yarışmalarda yarışıyorlar. (Bu arada Yaşamın Kıyısında’nın Oscar adayı başrol oyuncusu Casey Affleck’in de kirli çamaşırları ortaya çıkarıldı, onun da geçmişte iki kadını taciz etmiş olduğu öne sürüldü.) 

Ve bir şey daha: Filmler kendi başlarına değerlendirilsinler. Rüzgarı arkasına ya da karşısına aldıkları için değil. Liberal, beyaz basının günah çıkarma araçlarına dönüşmesinler. Moonlight, kimi gerçekten duyarlı anları dışında basmakalıp tasvirler yapan ve siyah eşcinsellere acımamızı isteyen bir film. Siyah eşcinsellerin ihtiyacı acınmak mı? Sanmıyorum. 

Taş atan çocuklar

TARİH:  14 Haziran 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Kış Uykusu’ sadece Nuri Bilge Ceylan’ın en politik filmi değil, sinemamızın da en politik filmlerinden biri. Ama politik bir mücadeleyi anlattığı için politik diye tanımlanan filmlerden değil “Kış Uykusu”. Politikanın özüne damardan girdiği için politik bir film. Politikanın temelinde yatan dinamiğe yani mülk sahipleri ile mülksüzlerin ilişkilerine baktığı için politik. Ekonomiyle politikanın ilişkisinden anlamayan ama buna rağmen kendisini sosyalist diye tanımlayan ve başkalarınca da öyle tanımlanan aydınların ülkesinde yaşıyoruz. O yüzden bu filmin politikliğini göremeyenler de çıkacaktır. Bir yandan da yumurta tokuşturur gibi yönetmenleri birbirine tokuşturmayı sevenler sahneye çıkıp, “ama Yılmaz Güney şöyle yapmıştı; Nuri Bilge, Zeki Demirkubuz’dan çalmıştı” falan gibi mesnetsiz iddialarda bulunacak, Ceylan’ı neredeyse düzenin sürmesinden tek başına sorumlu tutacaklardır. Nuri Bilge Ceylan “hadi saflara” tarzı bir slogan atmıyor filmlerinde. Hayatında da atmıyor, atmasını beklemek de abes. Slogan atmıyor ama taş atan çocuklara, onların düzene karşı duydukları öfkeye empatiyle yaklaşıyor, hatta onlarla saf tutuyor. “Kış Uykusu”nda katıksız acı ve öfkesine tanık olduğumuz küçük çocuk, filmin belki de içimizi acıtan tek karakteri. Diğerleri bir tür kış uykusundayken onuru ayakta olan bir tek o var. Bir de alkole teslim olmuş eski madenci babası. Taş atan çocuk demişken, Ceylan’ın bir önceki filmi “BZA”da da bir çocuk babasının katil zanlısına, belki de gerçek babasına taş atıyordu. Aynı imgenin üst üste iki filmde de karşımıza çıkmasının bir anlamı olsa gerek. Nuri Bilge, Cannes’da aldığı ödülü gençlere adadı. Taş atan çocuk imgesi genç kuşağın isyanına verilen selamın ödüller olmasa da, filmlerde zaten yerini aldığını gösteriyor. 

Karanlık bir insanlık tablosu çiziyor “Kış Uykusu”. Otel filmi denilen bir janr varsa, “Kış Uykusu” ojanrın bir örneği. Paris’te Son Tango’nun Paul’ü (Marlon Brando) gibi kendisine miras kalan bir otel de yaşar “Kış Uykusu”nun Aydın’ı (Haluk Bilginer). Ve Paul gibi yaşça kendisinden çok daha genç bir kadınla birliktedir. Aydın bir rantiyedir; rant yani kira toplayarak yaşar. Eşitsizliğin tanrının hikmeti olduğuna inanmanın rahatlığı içinde haciz memurlarını salar kiracıların üstüne. O memurlar, polislerin de yardımıyla, televizyon, buzdolabı ne varsa alırlar yoksulların evlerinden, direnenleri de çocuklarının önünde döverler. 

Aydın ise kiracılarını tanımaz bile. Odasından ya Anadolu kentlerinin estetik yoksunluğu üzerine, imamların nasıl janti giyinmeleri gerektiği üzerine ahkam kesen yazılar yazar. “Uzak”taki kentli fotoğrafçının, kasabalı yeğeninin ayakkabılarından tiksinmesi benzeri, o da imamın çamurlu ayakkabılarından tiksinir. Zenginler, yoksullardan nefret eder. Sömürür ve nefret eder. Nefret etmezlerse sömüremezler çünkü. 

Ama insanlık iyiler ve kötüler diye net çizgilerle ayrılmamıştır. 

Aydın’ın karısı Nihal (Melisa Sözen), bu ahlaksız düzenin parçası olmanın vicdan azabını hayır işleri yapmakla gidermeye çalışır. Aydın’ın kız kardeşi Necla (Demet Akbağ) zehrini yattığı kanapeden zerkeder abisinin ruhuna. Kahya Hidayet (Ayberk Pekcan) patronunu manipüle ederek düzenini sürdürür. Öğretmen Levent, içki sohbetlerinde mangalda kül bırakmayan bir narsisttir. Ve bütün bu insanlar arasında bir iktidar mücadelesi sürer gider. 

Ceylan, hemen hemen bütün oyuncularından çok iyi performanslar almış. Görüntü yönetimi müthiş. “Kış Uykusu” yılın yerli yabancı en iyi filmlerinden biri, sinema tarihimizin de en önemli filmlerinden biri olarak yerini şimdiden aldı. Bütün bunları veri kabul ettikten sonra ilk izlemede beni az da olsa rahatsız eden şeylerden de söz edeyim. “Şey” sözcüğü ve şeyin türevleri aşırı fazla kullanılmış gibi geldi. Diyalogların doğalcı olduğu anlarda bol bol “şey’edilirken, teatral bölümlerde tumturaklı cümlelerin ardı ardına sıralanmasında bir uyumsuzluk hissettim. Film, epey uzun olmasına rağmen akıyor ve hakikaten de 2 saat daha uzun olsa yine izlenir. Ama tersi de sanki geçerli, daha kısa olsa film söyleyeceğini söylemiş olur, karakterlerin nasıl insanlar olduğunu bize anlatırdı. Buna rağmen yine de eksiklik hissinin olması da tuhaf. Necla ve Nihal’i daha iyi tanıyamaz mıydık? “The Mis fits”i John Huston) hatırlatan at yakalama ve serbest bırakmayla ilgili bölüm bize ne anlatıyordu? Aydın, hayvanı niye serbest bıraktı? 

Herkesin birbiriyle hesaplaştığı ama kendisiyle hesaplaşmadığı, hesaplaşıyorsa da diğerlerinin eline koz vermeden bunu yaptığı bir film “Kış Uykusu”. Bana Karamazov Kardeşler’deki çocuğu hatırlatan (Kosmos’a da bir şekilde girmiş bulunan) isyankar ufaklık hiç konuşmasa da filmin bende en çok kalacak karakteri. 

Aydın evinde eskiden oynadığı oyunların afişlerini bulunduruyor, kimi asılı kimi duvar dibine dizili. Bu afişlerden biri Sam Shepard’ın yazdığı “Aç Sınıfin Laneti’ne ait. Aydın belki de ezbere bildiği bu metinden hiçbir şey anlamamış bir aydın. Kafasına taş atan çocuklarla oynadığı oyunlar arasında bile ilişki kuramayan biri. 

Film bize sanki şunu söylüyor: Buyrun, hesaplaşma sırası sizde, 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com