Komşu Kızı

TARİH:  27 Ağustos 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

THE GIRL NEXT DOOR; Yönetmen: Luke Greenfield; Oyuncular: Emile Hirsch, Elisha Cuthbert, Timothy Olyphant; Türü: Romantik-Komedi; Ülke: ABD 2004 

Lise’den mezun olmak üzere olan Matthew’un (Emile Hirsch) önemli bir sorunu vardır. Okul yıllığına unutamadığı anısı olarak yazacak bir şeyi yoktur. Çünkü Matthew hep uslu ve çalışkan bir çocuk olmuştur. Okulu kırmamış, kızlarla flört etmemiştir. Hedefini büyük tutmuştur: Georgetown Üniversitesi’nde okuyup ilerde A.B.D. Başkanı olmak. Ama anısızlık da katlanılır gibi değildir. İşte tam bu sırada şans kapısını çalar. Karşı eve bir fıstık taşınmıştır. Kızı röntgenlerken (daha doğrusu kızın teşhirci şovunu izlerken) enselenir. Ve Matthew’le Danielle (24 dizisinden tanıdığımız Elisha Cuthbert) böylece tanışır. Ama Danielle’in sırrı kısa süre sonra ortaya çıkar. Kız, porno filmlerde oynamıştır ve belalısı, porno prodüktörü Kelly (Timothy Olyphant) Danielle’den vazgeçmek niyetinde değildir. Matthew ülkesine getirtmeye çalıştığı Kamboçyalı dahi genç için topladığı parayı Kelly’ye kaptırınca, bir de 25,000 Dolar bulmak gibi bir sorunla karşı karşıya kalır. 

Bütün bu belalardan kurtulmaya çalışırken Matthew başkanlık hayallerinden vaz geçecek ama kader ona pek ahlaki olmasa da, yinee de legal yollardan zengin olma ve istediği üniversitede okuma sansını tanıyacaktır. 

Komşu Kızı biraz uzatsa da eğlendirmeyi başaran bir film. ”Kızı kötü yoldan kurtarma” klişesine takılıp kalmaması hatta kahramanına kötü yolda parlak bir gelecek çizimesi bir sürü filmde gördüğümüz ahlakçı yalanlardan daha iyi. Ama yine de Kelly’nin rakibi pornocunun sonunda filmin iyi adamı olmasını hazmetmek zor. 

Kayıp Aranıyor Debra Winger

TARİH:  27 Ağustos 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kayıp Aranıyor: Debra Winger

Searching for Debra Winger; Yönetmen: Rosanna Arquette; Oyuncular: Shearon Stone, Meg Ryan, Jane Fonda, Charlotte Rampling, Melanie Griffith, Whoopi Goldberg; Türü: Belgesel; Ülke: ABD 2002 

“Hem anne ve eş olup hem de nema oyunculuğunda kariyer yapmak mümkün müdür?” sorusuna ünlü yıldızlar cevap arıyor

Belgesellerin birbiri ardına gösterim şansı bulabilmesi çok sevindirici bir gelişme. “Kayıp Aranıyor: Debra Winger” adının aksine özellikle Debra Winger’la ilgili bir film değil. Yönetmen ve oyuncu Rosanna Arquette kendi yaşadığı sorunlardan yola çıkarak bazı sorulara cevap arıyor: “Hem anne ve eş olup hem de sinema oyunculuğunda kariyer yapmak mümkün müdür?” “Meslektaşlarım bu sorunlarla nasıl başa çıktılar?” “Belli bir yaştan sonra kadın oyuncuların kariyeri neden sona erer?” 

Jane Fonda, Whoopi Goldberg, Emmanuelle Beart, Meg Ryan, Holly Hunter, Sharon Stone, Gwyneth Paltrow, Mellanie Griffith, Charlotte Rampling, Vanessa Redgrave, Salma Hayek, Frances McDormand, elbette Debra Winger ve başkaları bu soruları yanıtlıyorlar. Çok yeni bir şey ortaya çıkmıyor ama film kendisini ilgiyle izlettiriyor. 

Devlerin aşkı

TARİH:  27 Ağustos 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

ŞREK 2 

SHREK 2; Yönetmen: Andrew Adamson, Kelly Asbury, Conrad Vernon; Seslendirenler: Okan Bayülgen, Mehmet Ali Erbil, Oya Presçiler; Türü: Animasyon-Macera; Ülke: ABD 2004 

Yaşınız kaç olursa olsun Şrek 2’de size hitap eden bir şeyler bulma şansınz var. Sadece haftanın en iyisi değil, en iyi çizgi fimlerden de biri Srek 2

Şrek 2 ilk filmin başarısını tekrarlayan ender devam filmlerinden. Şrek filmlerinin 

yaptığı klasik masallara takla attırma işlemi aslında yeni bir şey değil ama dizi bunu hem daha iyi yapıyor hem de daha ileri götürüyor Şrek 2 de, ilkinin bıraktığı yerden görevi devralıp, güzellik, başarı, zenginlik, güç gibi klasik masallarda bir şekilde yüceltilen kavramlar karşısına iki bataklık devinin mütavazı aşkını koyuyor. Filmin kötü kahramanının ise kapitalist olarak resmedilen Peri Anne olması da başka bir hoşluk. 

İlk Şrek her şeye rağmen yine de klasik bir gibi sona ermişti. İki asık sonsuza dek yaşayacaklardı. Ama öyle olmadığı devam filminde ortaya çıkıyor. Öyle ya, hiçbir evlilik asla sadece iki kişinin evliliği değildir. Aileler, arkadaşlar vardır. Sıra Şrek’in kayınpeder ve kayınvalidesiyle tanışmasına gelmiştir. Ayrıca Prenses Fiona’nın oğluyla evlenmesini isteyen kötü Peri Anne de vardır. 

Bir çizgi filmin konusu sonuçta ne kadar ilginç olabilir ki? Ama filmi güzelleştiren zaten karakterlerin sevimliliği (yeni karakter Çizmeli Kedi de çok başarılı), espriler, başka filmlere yapılan göndermeler ve bir çocuk filminin çok ötesine geçen şarkı seçimi. İçinde Tom Waits, Nick Cave, David Bowie ve Eels’in olduğu bir film müziği söz konusu. Bu soundtrack’in de gösterdiği gibi Şrek 2 sadece çocuklar düşünülerek yapılmış bir film değil. Yaşınız kaç olursa olsun Şrek 2’de size hitap eden bir şeyler bulma sansınız var. Sadece haftanın en iyisi değil, en ivi çizgi filmlerden de biri Şrek 2. 

Patronun Kızı

TARİH:  20 Ağustos 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

MY BOSS’S DAUGHTER; Yönetmen: David Zucker; Oyuncular: Ashton Kutcher, Tara Reid, Jeffrey Tambor; Türü: Romantik-Komedi; Ülke: ABD 2003 

Zevkler ve renkler tartışılmasaydı eleştirmenlik diye bir meslek de olmazdı. “Patronun Kızı” internetteki kısa araştırmamdan gördüğüm kadarıyla çok ama çok kötü eleştiriler almış. “Bu filmi beğenmek için geri zekalı olmak gerek” diyenler dahi var. Neyse ki sevdiğim dergilerden Village Voice yılın en iyi komedisine aday göstermiş. Yoksa belki bu yazıyı yazmaya cesaret edemeyecektim. Çünkü ben gözümden yaşlar gelinceye kadar güldüm. 

“Patronun Kızı” bir yanlışlıklar komedisi. 

Tom Stansfield (Ashton Kutcher) patronunun kızı Lisa’dan (Tara Reid) hoşlanmaktadır. Bir gece kızın kendisini partiye davet ettiğini sanır ve akşam eve gider. Oysa bir yanlış anlama söz konusudur. Tamamen saçmalıklar üzerine kurulu ve hiçbir ahlaki ders içermeyen delidolu bir komedi. 

Hiç Korkmuyorum

TARİH:  20 Ağustos 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

LO NON HO PAURA; Yönetmen: Gabriele Salvatores; Oyuncular: Giuseppe Cristiano, Aitana Sanchez-Gijon, Diego Abatantuono; Türü: Dram; Ülke: İtalya-İspanya-İngiltere 2003 

Gabriel Salvatores bu kez bir delikanlının olgunlaşma öyküsünü kısmen gerilim kalıpları içinde anlatmış. Bir rehin alma var öykünün merkezinde. Filmin genç kahramanı doğru bildiği şeyi yaparken ailesi de dahil olmak üzere bütün köy halkını karşısına alma cesaretini göstermek zorundadır. Fakat ne yazık ki Salvatores, genç Michele’nin (Giuseppe Cristiano) ruhunda bu durumun yaratacağı çelişkilerin üzerine gitmek yerine, güzel doğa manzaraları çekmeye daha çok önem vermiş. Hele final tam anlamıyla dökülüyor. Sonunda kötü adam rolüne münhasıran kuzeyden gelen yabancının tayin edilmesi filmin sonunu iyice sakilleştiriyor. Olmamış. 

Yeni bir antikahramanımız oldu

TARİH:  20 Ağustos 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

KASAP

CHOPPER; Yönetmen: Andrew Dominik; Oyuncular: Eric Bana, Simon Lyndon, David Field; Türü: Suç-Dram; Ülke: Avustralya 2000 

‘Truva’ filminin yakışıklı Hector’u Eric Bana, yirmi kilo alarak canlandırdığı korkunç ‘Kasap’ rolüyle sinema tarihine geçecek kadar iyi 

Total Film dergisi, Robert De Niro’nun “Taksi Şoförü’nde (1976) canlandırdığı Travis Bickle karakterini sinema tarihinin en iyi antikahramanı seçmiş. Bu seçime ben de katılırım. Ama listede ikinci sırada yer alması gereken isim bence Eric Bana’nın “Kasap’ta canlandırdığı Mark “Chopper” Read olmalıydı. Oysa ilk 10’da “Chopper”ın adı geçmiyor. Evet, Eric Bana bu rolde sinema tarihine geçecek kadar iyi. Travis zamanında seyircileri nasıl etkilediyse, “Chopper” da bugün aynı şeyi yapıyor. Bugün derken aslında “Kasap” 3 yıllık bir film ve ilk İf Bağımsız Filmler Festivali’nde de gösterilmişti. 

Antikahramanlarla özdeşleşmek seyirci için aslında sorunlu bir durum yaratıyor. Bu kahramanlar paranoyak katiller; Travis de Chopper da yargıç ve celladı oynama hakkını ve kendinde görüyorlar. Onlar bir tür misyon yerine getirdiklerine inanıyorlar: Toplumu pisliklerden temizlemek. Bu açıkça faşizan bir davranış biçimi. Zaten “Taksi Şoförü” filminin senaristi Paul Schrader yeni sağ diye adlandırılan bir akımın içinde değerlendiriliyordu. (Militarist görüşleriyle tanınan Japon yazar Mişima hakkında da bir film çevirmişti). 

Bütün bunların farkında olmak yine de ne Travis’in ne de Chopper’ın ruhumu ele geçirmesini engellemeye yetmiyor. Belki de benim de ruhumun derinliklerinde paranoyak, faşizan bir katil yatıyor. (Bu noktada yazar bu itiraf karşısında şaşıran okura döner ve: “Bir şey mi dedin? Benimle mi konuşuyorsun? Burada başka biri yok!”*, der.) 

Travis’le Chopper arasında bariz benzerlikler var ve hatta “Kasap”ın yönetmeni bir sahnede Eric Bana’yı ağır çekim sokakta yürüterek “Taksi Şoförü”ne gönderme yaptığını söylüyor. İki kahraman da filmin sonunda medyanın ilgisine mazhar oluyor. Ama iki kahramanı birbirinden ayıran şeyler de var. Travis karakterinin başkaldırısı ve öfkesinin daha toplumsal bir yanı vardı. Sadece suçluları değil politikacıları da hedef alıyordu. Umutsuzca aşık olduğu kadın tarafından terk edilince tırlatıyordu ve kimseyi kendisine haraç vermediği için vurmuyordu. O hakikaten kendince topluma faydalı bir şey yapıyordu. Chopper ise başından beri suçluları haraca kesen bir tür kendine Müslüman Robin Hood. O da namuslu insanlara bulaşmıyor ama suçluları cezalandırırken kendisine çalışıyor. Travis’in dengesizliğinin altında Vietnam Savaşı’na katılmışlığı varken, Chopper’ınkinde bariz toplumsal bir neden yok. Belki sadece bir türlü kendini beğendiremediği babasının etkisi var. Bu farklardan dolayı zaten Chopper antikahramanlar listemde Travis’in altında yer alıyor. 

Peki Chopper’ı yani Kasap’ı etkileyici kılan ne? Başta Eric Bana’nın muhteşem oyunculuğu. Hemen hemen her sahnede onu görüyoruz ve gözümüzü ayıramıyoruz. Film Avustralyalı gerçek bir katil ve yazarın hayat öyküsünden esinlenmiş fakat baştan bir biyografi olmadığını belirtiyor. “Kasap” lakaplı Mark Read öfkesini dizginleyemeyen, cahil ama zeki, kolayca adam öldüren ya da yaralayan ama ardından pişmanlık duyan, neyi niye yaptığını kendisi de bilmeyen bir kahraman. Hayatta önem verdiği kişiler var ve onları ne olursa olsun kaybetmek istemiyor. Kendisini öldürmeye çalışsalar bile. Öldürdüğü ya da eziyet ettiği hiç kimse bize sevimli yanlarıyla da gösterilmediği için Chopper’a çok kızamıyoruz. Tabii ki onaylamıyoruz canım, siz daha önce söylediklerime bakmayın. Ama bazen onun gibi acı geçirmez biri olmak ve herkese haddini bildirmek hoş olurdu. 

Reklam filmleri ve video klip yönetmenliğinden gelen Andrew Dominik bu filmiyle izlenmesi gereken yönetmenler listemize girdi. Özellikle renkleri tamamen sahnenin duygusuna göre kullanması ve oyuncu yönetimindeki başarısı sıra dışı. Eric Bana’ya gelince, o zaten bu filmden sonra dünya çapında bir star oldu. 

* Taksi Şoforü filminde Travis’in ayna karşısındaki repliğinden

Öfkeli bir “Romeo”

TARİH:  13 Ağustos 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

FUREUR; Yönetmen: Karim Dridi; Oyuncular: Samuel Le Bihan, Nan Yu, Yann Tregouet;

Öfke’nin müziğini yapanlar arasında Jah Wobble’u gördüğümde, özgün yanları olan bir filmle karşılaşacağımı ummuştum. Ama karşılaştığım hikaye “Romeo ve Julliet” kadar klasik çıktı. Yani “bir araya gelemeyiz çünkü kader öyle istiyor” aşklarından biriyle karşı karşıyayız. İspanyol asıllı iki kardeş, Rapha (Samuel Le Bihan) ve Manu (Yann Tregouet) Paris’in yoksul mahallelerinden birinde araba tamirhanesi işletmektedir. Filmin kötü adamı çinli Tony (Luang Pinit) her nedense kardeşlerin tamirhanesine gözünü dikmiştir. Tony’ ile eski bir boksör olan Rapha, eski rakiptirler aynı zamanda. Rapha Tony’nin cazip teklifini geri çevirmekle kalmaz, nişanlısı Çinh’i (Nan Yu) de Tony’nin elinden alır. İnsanın içini sıkacak kadar çok kavga dövüşlü tatsız bir film. Bu kadar çok kavga yerine seks içerse kesin sansürden geçmezdi ama nedense adam dövmek, sevişmekten daha tehlikeli bir şey sansür kurulumuzca. Yanlış anlaşılmasın, elbette sansür öyle olmasın böyle olsun demiyorum. Fırsat çıkmışken zihniyetteki bu garipliğe dikkat çekmek istiyorum, o kadar. 

Hep bir şeyler eksik

TARİH:  13 Ağustos 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

SYLVIA; Yönetmen: Christine Jeffs; Oyuncular: Gwyneth Paltrow, Daniel Craig, Jared Harris; Türü: Dram; Ülke: Ingiltere 2003 

Sanatçıların özel hayatı neden bizi bu kadar çok ilgilendirir? Çok ender olarak onların hayatları hakkında bildiklerimiz eserlerini bizim için daha anlamlı kılar. Aksine hayran olunan kişiyle tanışmak çoğunlukla hayal kırıklığına yol açsa da bu hayatları öğrenme güdümüze engel olamayız. İlgi alanlarımız ve entelektüellik düzeyimize göre bu merakımızı ya televizyon magazin programları ya da belgeseller ve “Sylvia” gibi biyografik filmler, kitaplar vs. ile gidermeye çalışırız. Ama tatmin olmak genellikle mümkün değildir. Bir şeyler eksik kalır, birileri gerçeğin çarpıtıldığını ileri sürer, bir sürü soru baki kalır. 

“Sylvia” filmi de Sylvia Plath (Gwynneth Paltrow) ile Ted Hughes’un (Daniel Craig) ilişkisini anlatmaya çalışıyor. Adımlarını dikkatli atmaya çalışan, mutlak yargılardan kaçınmaya çalışsa da eli mecbur bazı yorumlarda bulunan bir biyo-film ”Sylvia”. Ted Hughes, Sylvia’yı aldatmış ve   

Demirelvari bir vurdumduymazlık içinde, “Yaptıysam ben yaptım” tavrındadır. Sylvia hem mesleki hem de cinsel kıskançlık içinde kıvranıp nihayetinde intihar eder ama yine de tek suçlu Hughes gibi görünmez. 

Ted ve Sylvia iki çocuk yapmıştır ama Ted çocuklarıyla hiç ilgilenmez ve Sylvia’ya sevgilisini terk edememesini kadının hamile olmasıyla açıklar. Sylvia da sadece hayatta kalmalarıyla ilgili gibidir çocukların. Onlar da çoğu büyük aşk filminde olduğu gibi sadece senaryonun gerektirdiği anlarda ortaya çıkıp gözden kaybolmayı bilen uslu çocuklardır. Söylemeden edemeyeceğim: “Doktor Jivago”da şöyle bir sahne vardır. Kara kış ortasında Jivago’yla Lara evde oturmaktadırlar. Dışarıda kurtlar ulumaya başlayınca duyarlı aşık Jivago sevgilisi Lara korkacak diye kaygılanır. Akla gelmeyen bir şey ise evde bulunan küçük kızlarıdır. O korkar mı, dehşete mi kapılır kimse umursamaz. İşte bugüne kadar hakları yenen bu çocuklar, romantik aşkların gerçek kahramanlarıdır! Onlar, hiç rol çalmazlar, hadlerini bilirler. 

Ama büyüyünce sorun olabiliyorlar. Sylvia ile Ted’in kızı Frieda Hughes filmin yapımına karşı çıkmış ama engelleyememiş. Ted Hughes da Sylvia’yla ilgili konuşmamayı yeğlemişti. Yalnızca ölümünden kısa bir süre önce yayımladığı şiirlerinde ilişkilerinden söz etmişti. Ama bizler nedense ilgili şahısların bütün bu özel hayatlarını koruma çabalarını görmezden gelmeye devam ediyoruz. Ted Hughes’a kızabiliyoruz, çocuklarını koruma gerekçesiyle Sylvia Plath’ın yazdığı bazı defterleri yok ettiği için. Sanki yazı, gerçek hayatlardan daha değerliymiş gibi. 

Sylvia ile Ted yaşadılar ve yazdılar. Bize yazdıkları kaldı. Ne yaşadıklarını ise ne bu filmle ne de başkalarıyla öğrenemeyeceğiz. Ama bu çabadan da vazgeçecek değiliz ilgili şahıslar ne kadar direnirlerse dirensinler. Eserleriyle yetinemeyeceğiz. Neden sahi?

Fransız kaldıysanız eğer

TARİH:  6 Ağustos 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

MARIE VE JULIEN’İN HİKAYESİ; HISTOIRE DE MARIE ET JULIEN; Yönetmen: Jacques Rivette; Oyuncular: Emmanuelle Béart, Jerzy Radziwilowicz;  Türü: Dram; Ülke: Fransa-İtalya 2003 

‘Marie ve Julien’e Fransız kalmamak zordu. Başka türlü bir sinemaydı bu. Film yapma süreci üzerine düşünen, bu bağlamda filmin yaratıcısını yani yönetmenin kendisini de içine katan ama bunun dışında sadece kurgusal olanın içinde kalan, dışa kapalı bir filmdi. Bu şu demek: Ahlaki bir nitelik aranmamalıydı öyküsünde, karakter analizi yapmaya çalışmak boştu: olgusal ile kurgusal, hayal ile gerçek, bilinç ile bilinçaltı, ölüm ile hayat arasında bir fark gözetmiyordu film. Her şey kurgu kategorisi altındaydı. Filmin konusu film yapımı üzerineydi. Rol ile onu oynayan oyuncu, yönetmen ile yönettiği arasındaki ilişki gibi. Bu anlamda kişisel bir filmdi de. Rivette üzerine okumadan, diğer filmlerini özellikle de “Celine ve Julie Gemiyle Gidiyor’u izlemeden (“Marie ve Julien” bir anlamda “Celine ve Julie”nin devamıymış ve aynı tarihlerde yönetmenin aklına düşmüş) ve hatta belki de Rivette ile Emmanuelle Beart arasındaki ilişkiyi bilmeden bu filmi tam anlamıyla anlamlandırmak çok zor. Ayrıca anlamlandırsanız bile yine de geriye “ne yapalım yani?” gibi bir soru kalma ihtimali çok yüksek. Onun için “biz anladık, onlar anlamadı” diyenlere çok da kulak asmayın. Onların da aslında anladıkları fazla bir şey yok. 

Bir Maniniz Yoksa: Honey

TARİH:  6 Ağustos 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: Bille Woodruff; Oyuncular: Jessica Alba, Lil’ Romeo; Türü: Gençlik; Ülke: ABD; 2003 

HAFTANIN bir başka klişelerle dolu filmi de “Honey. Öykü o kadar bildik ki, o kadar olur yani. Madem klişe gani, yazmak lazım bir mani. 

Jessica Alba güzeller güzeli 

Hele yok mu o beli 

Bir de iyi bir senaryo bulsa 

Aklımı başımdan alacak, belli 

Neyse, bu kadar cıvıklık yeter. Sevgili okur, bugünlerde vasat filmler seyretmekten çok yoruldum, cıvıtmamı hoş görün. Konu klişe dedik ya, işte şöyle bir şey: Honey Daniels (Jessica Alba), Harlem’de gençlere dans dersi verir, hip-hop eşliğinde. Bir yandan bar-maid’lik yapar ve müzik kliplerinde oynamak ister. Bir beyaz yönetmen onu keşfeder. Dakka bir gol bir, dansçılıktan koreograflığa terfi eder. Hızla yükselirken, yönetmenin kötü emelleri ortaya çıkar. Honey’yi yatağa atmak ister ama Honey bacımız kariyerini elinin tersiyle iterek mahallenin gençlerine döner. Derken mahalle delikanlılarının dans ettiği salon kapatılır. Honey acaba yeni bir yer açılması için gereken parayı toplayabilecek midir? Ya mahallenin mazbut berberi, o da Honey’sine kavuşacak mıdır acaba? Sonunu açıklamayayım da sürpriz olsun. Ama denilebilir ki, bu klişeler hip-hop dinleyen genç kuşağa yabancı. Onlar için anlatılan öykü orijinal olabilir. E, kızımız da çok sevimli. Yani alan memnun veren memnun olabilir sonuçta.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com