KAHRAMANLAR OKULU

TARİH: 9 Eylül 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Orijinal Adı: Sky High Yönetmen: Mike Mitchell Oyuncular: Kurt Russell, Kelly Preston, Michael Angarano, Danielle Panabaker Türü: Aksiyon – Komedi Ülke: ABD 

Kahramanlık zor zanaat 

“Kahramanlar Okulu” bir yandan olağanüstü güçlere sahip kahramanlar temasını yenilerken bir yandan da aynı temayla dalga geçmeyi ve hatta muzipçe sorgulamayı başarıyor. Filmin odağında anne ve babasının mezun olduğu liseye yeni başlayan 14 yaşındaki Will Strongold (Michael Angarano) var. Mike’in babası müthiş güçlü Commander (Kurt Russell) iken annesi ise uçan kahraman Jetsream (Kelly Preston). Dolayısıyla Will üzerindeki beklentiler de oldukça yüksek. Gel gelelim Will’in sahip olması beklenen olağanüstü güçleri henüz görünürde yoklar, belki de hiç olmayacaklar. Will’in lisesi ise sıradan bir lise değil; “Sky High” kahramanların yeteneklerinin geliştirdiği ama her şeyden önce kimin kahraman kimin yamak olacağının belirlendiği yer. Will bu sınavda çakar ve yetenekleri belli belirsiz parlamak, bir kobaya dönüşmek ve sıvışmak olan çocuklarla birlikte yamak olur. Bir de bütün bu kahraman/yamak sınıflandırmasını faşizan bulan ve yeteneklerini sergilemeyi reddeden Layla (Danielle Panabaker) vardır aralarında. Layla, Will’e kesikken, Will’in gözü kendisinden yaşça büyük olan teknoloji uzmanı Gwen Grayson’dadır (Mary Elizabeth Winstead). Üstelik Gwen de Will’le çok ilgilidir. İşin içinde iş vardır elbette. “Kahramanlar Okulu” belki pek sürpriz içermiyor ama yamaklarla kahramanlar arasındaki ayrımı silmesiyle, oyuncularının sevimliliğiyle kalbimizi fethediyor. Elbette akılda kalacak bir yanı yok ama yeniyetmeler için ideal bir film. 

GECE UÇUŞU

TARİH: 9 Eylül 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kadının fendi şiddeti yener mi? 

Orijinal Adı: Red-Eye Yönetmen, Wes Craven Oyuncular: Rachel McAdams, Cillian Murphy, Brian Cox, Kyle Gallner Türü: Aksiyon-Dram Ülke, ABD 

Bir tutam feminizm, bir çimdik Bush’un terörle savaşına destek ve fena kotarılmamış bir gerilim; işte te “Gece Uçuşu”. Wes Craven’ın son filminin başarısız olduğu söylenemez ama çıktıktan sonra geride bir şey kalması da söz konusu değil. Bir şeylerin kötü gideceği daha ilk planlardan belli oluyor. Birisi üzerinde “J.R.” harfleri işli bir cüzdanı çalıyor, başka birileri üstünde taze balık yazılı kasalarda gizli bir sandığı kamyona yüklüyor. Olayların odağındaki otel menaceri Lisa (Rachel McAdams) ise her şeyden habersiz büyükannesinin cenazesinden evine dönmek için havaalanına giderken, yerine bakan acemi yardımcısının sorularına cevap yetiştirmekle meşgul o sıralarda. Sırasını beklerken çıkan bir tartışmada arkasındaki adamın desteğini aldığında bir flört başlıyor. Ama adım Jackson Rippner (“Karın Deşen Jack’in İngilizcesi “Jack the Ripper”la uğursuz bir benzerliği var) olduğunu sonradan öğreneceğimiz bu adamı Cillian Murphy’nin oynaması deneyimli seyircide hemen alarm zillerini çaldırıyor. 

Murphy’nin açık mavi gözleri “Batman Başlıyor”da da “Korkuluk” karakterine yeterince korkunçluk katmıştı. Ama Jackson gerçek kimliğini açıklayana kadar Lisa tehlikenin farkına varmıyor. Uçuş sırasında Jackson işini açıklıyor: Suikastler düzenleyen, hükümetler deviren yasadışı bir şebekede çalışmaktadır. Lisa babasının öldürülmesini istemiyorsa Jackson’ın istediğini yapmalıdır. Televizyonda “teröristlerin dikkatini çekecek” eylemler yapılması gerektiği üzerine bir konuşma ya parken gördüğümüz Ulusal Güvenlik Bakan Yardımcısı Keefe’in otelde kalacağı odanın değiştirilmesini istemektedir Jackson. Belli ki bir suikast planı söz konusudur. Lisa, Jackson’ın pek aşağıladığı kadın duyarlılığıyla hem vatanının güvenliğinden sorumlu adamı ve onun ailesini (aile de önemli tabii, ne de olsa erkekler savaşta harcanabilir) hem de babasını kurtarabilecek midir? Aslında cevabını ben vermesem de biliyorsunuz ama yine de meslek icabı söylemeyeceğim. Kısaca hikâye sürprizsiz ve pek de inandırıcı olmayan biçimde akıp gidiyor. 

“Gece Uçuşu” kaba hatlarıyla iyilerle kötülerin, terörle aile ve vatan güvenliğinin çatıştığı bir film. Karakterlerde de bir derinlik yok. Ama yine de özellikle Rachel McAdams ve diğer oyuncular rollerinde başarılılar. Wes Craven belli ki ulusal güvenlik ve terörle savaş adına yapılanlar üzerine pek düşünme gereği duymamış. Çerçeveyi iyilerle kötüler basitliğinde koyduğu içinde itiraz edecek bir şey ıyok. Kısacas ustaca kotarılmış ama boş bir film “Gece Uçuşu”.

AŞK YAZIM

TARİH: 9 Eylül 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Galiptir bu yolda mağlup 

‘Aşk Yazım’ filmi iki genç kız arasında yaşanan lezbiyen ilişkiden yola çıkıyor. Film, sınıfsal farklılıklar içeren aşklara da asla güvenilmemesi gerektiğini hatırlatıyor

Orijinal Adı: My Summer of love Yönetmen: Pawel Pawlikowski Oyuncular: Nathalie Press Emily Blunt, Paddy Considine, Dean Andrews Türü: Dram Ülke: İngiltere 

Yabancı basında çıkan eleştirilere bakılacak olursa “Aşk Yazım” neredeyse bir başyapıt. 

O kadar da değil! Tamam, filmin bazı erdemleri var ama kusurları da bol. Bir defa ne o “belgeselmiş gibi” yapan kamera? Sanki acar bir muhabir olay mahallinden bildiriyor, kamera sallanıyor, ileri geri zoom’lar yapıyor, şu bu… Bazen başarılı olabilen bir üslup ama bu filmde fazla zorlama bir intiba uyandırdı bende. 

Hikâye de bir romandan uyarlanmış olmasına rağmen bir ayrıntı ya da arka plan zenginliği içermiyor. Kahramanların ne motivasyonları net ne de o noktaya nasıl geldikleri. Temelde üç karakter var. Mona (Natalie Press) ve abisi Phil (Paddy Considi ne) küçük bir kasabada yaşıyorlar. Phil hapiste yatıp çıktıktan sonra değişmiş, serseriliği ve şiddete olan eğilimini geride bırakmış. 

Dahası koyu bir Hıristiyan olmuş. Üst katında oturdukları ve işlettikleri pub’ı da bir tür tapınağa dönüştürmeye karar vermiş. İşin garibi, bu küçücük yerde Mona dışında kimse Phil’in dürüstlüğünden şüphe etmiyor. Büyük peygamberler bile sümüklü çocukluklarının bilindiği kentlerde peygamberliklerine insanları inandırmakta güçlük çekmişken, kasabayı terörize etmiş Phil çevresine hatırı sayılır bir kitle toplamakta zorlanmıyor. Derken, Mona beyaz atlı prensesine yani Tamsin’e (Emily Blunt) rastlıyor. Tamsin çok zengin bir ailenin kızı ve öğrenci. 

Yaz tatilini geçirmek için ailesinin malikanesine gelmiş ama okulla sorunları olduğunu söylüyor. Sanki okula geri dönmeyecekmiş izlenimini veriyor Mona’ya. Mona’nın bir şarkıcı tarafından cinsel olarak sömürülüp bir kenara atılışını oldukça şematik bir sahnede görmüştük daha önce. 

Erkeklerden ağzı yanan Mona, Tamsin’in ilgisine kayıtsız kalmıyor ve bir aşk başlıyor sınıfsal açıdan çok farklı yerlere ait iki kız arasında, Mona çok dürüst ve açık bir kızken, Tamsin Freud’dan, Nietzche’den söz eden biraz soğuk ve burnu büyük bir tip. Ama Tamsin’in kendisiyle dalga geçmesi Phil’in yobazlığından sıyrılmasının da başlangıcını oluşturuyor ki bu süreç de çok fazla hızlı gelişiyor. Finalde Mona herkesten yediği kazıklara rağmen yıkılmadım ayaktayım” ve de hatta “galiptir bu yolda mağlup” ifadesiyle yoluna devam ediyor ki bu da fazla klişe bir sahne, E, peki erdemleri ne diyecek olursanız bu filmin, oyuncular iyi, yobazlığı eleştiriyor ve sınıfsal farklıklar içeren aşklara asla güvenilmemesi gerektiğini hatırlatıyor. 

BİR DİLİM SUÇ

TARİH:  29 Temmuz 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Britanya’nın suç dünyası 

“Bir Dilim Suç” yardımcı rollerde iyi oyunculuk performanslarına vesile olan bir “suç” filmi. Ama karakterlerin hiçbirinin özellikle de “XXXX”in akılda kalıcı bir yanı yok. 

Orijinal adı: Layer Cake Yönetmen: Matthew Vaughn 

Oyuncular: Daniel Craio, Tom Hardy, Jamie Foreman, Sally Hawkins Türü: Aksiyon-Gerilim Ülke: İngiltere 

Guy Ritchie’nin “Lock, Smoke and Two Smoking Barrels” adlı ilk filmi bizde ‘Ateşten Kalbe, Akıldan Dumana’ adıyla gösterilmişti. Adıyla en yaratıcı Türkçeleştirme girişimlerinden biri olması dışında bu film Guy Ritchie’yi de meşhur etmiş ve yeni Tarantino olarak selamlanmasına neden olmuştu. 

“Ateşten Kalbe, Akıldan Dumana” ve Ritchie’nin sonraki filmi “Kapışma”nın yapımcı koltuğunda oturan Matthew Vaughn “Bir Dilim Suç”ta bu kez yönetmenliğe geçmiş. 

Ritchie’nin filmleriyle bu filmin bir akrabalığı var. “Bir Dilim Suç” da Britanya’nın suç dünyasına bakıyor ama gördükleri diğer filmler kadar komik değil. 

Filmin “XXXX” (Daniel Craig) adlı kahramanı bir işadamı, ticaretle uğraşıyor, toptancı ile perakendeci arasında aracılık yapıyor. Ama uğraşı yasa dışı çünkü aracılığını yaptığı metalar uyuşturucu kategorisine giriyor. 

O, içinde bulunduğumuz dönemi, ABD’de içkinin yasak olduğu dönem gibi geçici olarak görüyor ve bir gün büyük sermayenin olaya doğrudan el koyacağını düşünüyor. Kim bilir belki de o gün çoktan gelmiştir de haberimiz yoktur. “XXXX” kendisi gibi küçük oyuncuların para kazanacağı bu dönemde cukkayı doğrultup, işten ayrılmayı planlıyor. 

Adımlarını çok dikkatli atıyor, fazla ihtirasa kapılmıyor, kimsenin gerçek adını öğrenmesine izin vermiyor. Ama bir gün patronu ona hiç hoşlanmadığı işler yüklüyor. Birincisi, patronunun kayıp kızını bulmak, ikincisi piyasanın güvenilmez adamlarından birinden yüklü miktarda ekstazi hapını alıp patronuna teslim etmek. İşin içinde iş olduğunu söylemeye gerek var mı? Tabii bir sürü dolap dönüyor, bir sürü kafa koparılıyor falan… 

Sonuç: “Bir Dilim Suç” yardımcı rollerde iyi oyunculuk performanslarına vesile olan bir “suç” filmi. Ama yine de karakterlerin hiçbiri özellikle de “XXXX”in akılda kalıcı bir yanı yok. Hele yaşadığı aşk hikâyesinin ayakları o kadar havada ki, “XXXX”in o ana kadar hiç kadın görmediğini düşündürtüyor. 

Filmin en komik sahnesinin iki sevimsiz gangsterin öldürülmesi olduğunu da belirtelim. Açıkçası, sağ olsun Tarantino ve benzerleri ben de artık bu sahnelere duyarsızlaşmayı ve gülmeyi öğrendim. Bunun iyi bir şey olup olmadığından kuşkuluyum yalnızca. Geriye pek bir şey kalmasa da yine de “Bir Dilim Suç”un vasatın üstünde seyrettiğini teslim etmek lazım. 

GİZEMLİ GEÇMİŞ

TARİH:  29 Temmuz 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Hafıza: Kayıp Kıtanın Keşfi 

Orijinal adı: Trouble Yönetmen: Harry Cleven Oyuncular: Benoit Magimel. Natacha Régnier, Nathan Lacroix, Olivier Gourmet Türü: Gerilim Ülke: Fransa 

Son yıllarda hafızaya ilişkin filmlerde gözle görülür bir artış var: “Akıl Defteri”, “Insomnia”. “Son Kurgu”. “Kelebek Etkisi”, “Novo”. “Gizemli Parçalar”, “Eternal Sunshine of the Spotless Mind”, “Mançuryalı Aday”, “Makinist” ve Reha Erdem’in sonbaharda gösterime girecek olan “Korkuyorum Anne”si ilk aklıma gelen örnekler. Hafıza kişiyi koruyan bir işleve sahip olabildiği gibi, tam tersi kişiyi baskı altına alabilen, acı çekmesine yol açabilen bir işleve de sahip olabiliyor. Gerçekle yüzleşmek bu yüzden bazıları için rahatlatıcı, bazıları için ise rahatsız edici. “Gizemli Geçmiş”in kahramanı Matyas (Benoit Magimel) gördüğü kâbuslardan rahatsız olsa da hafızasındaki boşlukların farkında değil. Anne ve babasını altı yaşındayken kaybettiğini sanıyor ve bir tek yumurta ikizi kardeşi olduğunu bilmiyor. Bir gün annesinin yeni vefat ettiğini bildiren bir mektup aldığında çok şaşırıyor dolayısıyla. Üstelik miras meselelerini görüşmek için gittiği noterde kendisine tıpatıp benzeyen ikiz kardeşi Thomas’la karşılaşıyor. Thomas; Matyas’ın hayatına girdikçe, Matyas’ın kafası daha da karışıyor. Thomas’ın garip davranışları Matyas’ın, hamile karısı Claire (Natacha Regnier) ve oğluyla ilişkileri üzerinde çok olumsuz bir etki yapıyor. Matyas sonunda kendi geçmişindeki karanlık noktayı hatırlıyor ama artık eski kimliğiyle varlığını sürdüremez hale geliyor. İki kardeş arasındaki hesaplaşmanın sonunda zaferin kardeşlerden hangisine ait olduğu yorumunuza kalmış. 

“Gizemli Geçmiş” hafıza ve kardeş rekabeti gibi konularda çok önemli şeyler söyleyen bir film değil. Derdi daha çok belirli bir gerilim atmosferi yaratmak ve seyircinin merakını sonuna kadar ayakta tutmak. Bunda da kısmen başarılı oluyor. 

SON SOSYALİST MITTERAND

TARİH:  19 Ağustos 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Mitterand Tarihin neresinde?

 Orijinal adı:Mitterand Le dernier Mitterrand Yönetmen: Robert Guédiguian Oyuncular: Michel Bouquet, Jalil Lespert, Philippe Fretun, Anne ContineauTürü: Dram Ülke: Fransa 

Bir tür saltanatın sona erişinin öyküsü olarak nitelendirilebilecek “Son Sosyalist Mitterand”, bir yaşam sürecinin en acılı anının öyküsünü karşımıza çıkarıyor. François Mitterand (Michel Bouquet) ile yolları kesişen genç bir gazetecinin hayatlarını ele alan filmde, hastalıkla mücadele eden ve kalan son gücünü korumaya çalışan yaşlı adamı izlerken bulunduğu politik konumunun haricinde, topyekûn bir yaşam anlayışı ve hayat tarzı gözlerimizin önüne seriliyor. Filmin yönetmeni Robert Guédiguian, film için şöyle diyor: “Kendime yine bugün bu soruyu sorduğumda globalleşen kapitalizme bir alternatif olarak anlattığım bu tarihi karakter, şu ana dek yaptığım her şey gibi en mükemmelidir: O da bugünkü problemleri sinemayla çözmeye çalışmaktır”. 

Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi

TARİH:  19 Ağustos 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

42 kere fesuphanallah

Orijinal adı: The Hitchhiker’s Guide to Galaxy Yönetmen: Garth Jennings Oyuncular: Anna Chancellor, Mos Def, Martin Freeman, Zooney Deschanel Türü: Macera-Komedi-Bilimkurgu Ülke: ABD-İngiltere

Bu sezon “Steve Zissou İle Suda Yaşam”la boy ölçüşebilecek ölçüde manasız bir film daha seyretmek nasip olmaz sanıyordum ama yanılmışım. “Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi” beş, on dakika kadar süren gayet eğlenceli girizgah bölümünden sonra amaçsızca uzay boşluğunda dolanıyor. “Steve Zissou…” hiç olmazsa stil sahibiydi, “…Galaksi Rehberi”nde o da yok. Douglas Adams’ın romanları, sinemadan önce medyanın her türünde boy göstermiş, radyo tiyatrosu da olmuş, televizyon dizisi de… Bunlardan en tutulanı radyodakiymiş çünkü romanların serbest çağrışımlarla daldan dala atlayan, caz doğaç lamasına benzeyen yapısı sözel ifadeye görsellikten daha uygunmuş. Bilenlerin yalancısıyız. Ama sinema versiyonunun birinci elden tanığı olarak sözelcilerin muhtemelen haklı olduklarını rahatlıkla söyleyebilirim. 

Oysa filmin kahramanı beceriksiz Arthur Dent’in (Martin Freeman) yol geçeceği için evinin yıkılacağını öğrendiği başlangıç sahnesi ve dünyada geçen ilk bölüm çok keyifli bir film vaat ediyordu. Arthur’un o sırada bilmediği ise yakın arkadaşı Ford Prefect’in (aynı zamanda hiphop’çı Mos Def) bir uzaylı olduğu ve Vogonluların dünyanın üzerinden bir yol geçireceğidir. Ford, Arthur’a hayatını borçludur ve onu kurtararak bu borcunu öder. İkili kendilerini bir Vogon gemisinde bulur. Ve olaylar gelişmez de oradan oraya atlar. Arada Arthur bir aşk hikâyesi yaşar, Derin Düşünce adlı bir bilgisayar dünyanın anlamı sorusuna “42” cevabını verir ve saire ve saire. Arada bürokrasinin manasızlığı üzerine yapılan manalı birkaç espri bize kalan kâr olur; bir de Mos Def’in sürpriz iyi oyunculuğunu saymak lazım. Bu kadarı ne yazık ki filmi kurtarmaya yeterli olmuyor. 

Monty Python benzer absürdlükleri çok daha anarşist ve esprili bir üslupla yapıyordu. 

Karamsar robot Martin ise, Winnie the Pooh çocuk kitapları dizisindeki karamsar eşek İyor’dan çok farklı değil. Daha fazlasına layık olmalıyız. 

İskelet Anahtar

TARİH:  26 Ağustos 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün


Kölelerin intikamı 
Orijinal adı: The Skeleton Key Yönetmen: lain Softley Oyuncular: Kate Hudson, Gena Rowlands, Peter Sarsgaard, John Hurt Türü: Gerilim-Dram, Ülke: ABD 

Avrupalılar ABD’yi kurarken Afrikalı köle emeğinden 400 yıl boyunca yararlanmışlar. İnsan gibi görmedikleri, aşağıladıkları ve sömürdükleri Afrikalılardan korkmuşlar da. Yaptıklarının cezasız kalmayacağı korkusuyla büyük ihtimalle. “İskelet anahtar” bu korkunun hala yaşa dığını gösteriyor, büyücülük yaptıkları gerekçesiyle linç edilen zencileri bir kez de beyaz perde de linç ediyor. 

Genç hemşire Caroline (Kate Hudson) babasının ölümü sırasında yanında bulunamamaktan dolayı vicdan azabı içindedir. Çalıştığı hastanede hastalara duyarlı davranılmadığı düşüncesiyle gazetedeki bir ilana başvurup, özel hastabakıcılığa başlar. Ama New Orleans’in eski toprak ağalarının yaşadığı cinsten bir malikanede yaşayan felçli hastasının (John Hurt) eşi (Gena Rowlands) hiç de misafirperver değildir. Arabuluculuk yapan avukat (Peter Sarsgaard) sayesinde işi almayı kabullenir. Ev sahibesi ona evin bütün kapılarını açan bir iskelet anahtar verir. Ama meraklı hemşire tavan arasındaki bir kapıyı açamaz. Tabii “merak kediyi öldürür” şeklindeki Amerikan ata sözünü duymadığı için ne yapıp edip o odaya girer ve zencilerin uyguladıkları “hoodoo (voodoo’yla karıştırılmasın) büyüsüyle ilgili materyallerle tanışır. 

Evin ve orada yaşayanların uzun bir tarihi vardır. Büyü, ırkçılık, linç olayları bu tarihin parçalarıdır ve artık hemşiremiz de o tarihin yeni bir halkasını oluşturmaya doğru ilerlemektedir. 

“İskelet Anahtar” başarılı bir gerilim filmi değil. Germediği gibi, karakterleriyle de izleyicinin ilgisini üzerinde toplayacak bir başarı gösteremiyor. Ses efektleriyle durumu kurtarmaya çalışsa da başarılı olamıyor. Nihayetinde zencileri doğaüstü kötü güçleri olan insanlar olarak göstererek iyice ötekileştiriyor ve üstünkörü geçiştirdiği linç sahnesini de meşrulaştırıyor. 

TATLI CADI

TARİH:  26 Ağustos 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Orijinal adı: Bewitched, Yönetmen: Nora Ephron Oyuncular: Nicole Kidman, Will Ferrell, Shirley MacLaine, Michael Caine Türü: Fantastik – Komedi Ülke: ABD 

Tadından yenmeyen bir cadı 

Bu hafta büyülü filmler haftası. “İskelet Anahtarı”nda kötü emellere alet edilen büyü Tatlı Cadı’da, sorunları çözmede kullanılıyor. “Tatlı Cadı” TV’yle tanıştığımız yılların dizilerindendi. Samantha (Elizabeth Montgomery) adlı güzel bir cadı Darrin adlı şaşkın ve normal bir erkekle evlenip evinin kadını oluyordu. Ama burnunu kıvırarak büyü yapmayı da sürdürüyordu. Filmde ise Isabel (Nicole Kidman) adlı bir cadı var. O da tatlı mı tatlı… Kidman, Marilyn Monroe’nun şirinliğine özenmiş anlaşılan ama o “büyü’den yoksun ne yazık ki. Neyse, Isabel de Samantha gibi normal insanlara özeniyor, onlar gibi aşık olmak, eğlenmek falan istiyor. Tam da bulunabilecek en normal insanların yaşadığı Beverly Hills’e yerleşiyor (burada keşke fonda Pulp’ın “Common People”ı çalsa diyoruz). Bir de oynadığı son filmin (“Katmandu’da Son Yıl”) batmasından sonra yıldızı sönmeye başlayan aktör Jack Wyatt (Will Ferrell) var. Jack’in ego triplerine ve “Katmandu’da Son Yıl” adlı başarısız filmine ilişkin hoş birkaç espri var filmde. Bir de televizyonla çok daha masum bir ilişkide olduğumuz yılların hoş anısı filme tatlılık katıyor. 

WİSKİ

TARİH:  8 Temmuz 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Orijinal adı: Whisky Yönetmen: Juan Pablo Rebella – Pablo Stoll Oyuncular: Oyuncular: Andrés Pazos, Mirella Pascual, Jorge Bolani, Ana Katz Türü: Komedi Ülke: Uruguay 

Uruguay sinemasının gururu 

Whisky’nin konusu bir yerlerden aşina gelecek. Uzağa gitmeye gerek yok, Nuri Bilge Ceylan’ın “Uzak”ıyla “Whisky” arasında önemli paralellikler var. İkisinde de yabancılaşmış, yalnız, iletişim kurmada başarısız bir karakter var. 

Bu karakterin evine bir gün uzakta yaşayan bir akrabası gelir. İki akrabanın kişilikleri çok farklıdır. Ziyaretçi çok daha insanidir ve ev sahibinin hayatını sarsar ama kalın kabuğunu kırmayı başaramaz. 

Sinema dili açısından da iki film arasında benzerlikler var, ikisinin de minimalist birer sinema örneği olduğu söylenebilir. Filmin yönetmenleri Juan Pablo Rabella ve Pablo Stroll, “Uzak”ı filmlerini tamamladıktan çok sonra seyrettiklerini söylüyorlar fakat. Dolayısıyla bir esinlenme söz konu su değilmiş. “Uzak” gibi “Whisky” de çok sayıda ödül kazandı, Uruguay sinemasının gururu oldu. İspanyol Oscarları sayılan Goya ödüllerinde “en iyi vabancı film” ve Cannes’da “Fipresci” ödülleri bunlardan ikisi. 

Ama “Whisky”, “Uzak”ın bir kopyası değil. Zaten “Whisky” de başrolde üç karakter var, “Uzak”ın iki karakterinden farklı olarak. Filmin üç baş karakterini canlandıran oyuncuları Andres Pazos, Jorge Bolani ve ilk filmi olduğuna inanmanın güç olduğu Mirella Pascual çok başarılılar. “Whisky” haftanın kesinlikle en iyisi. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com