Kalbini Dinle

TARİH:  1 Mart 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

İlk önce kalbini dinle, sonra çal 

Orijinal adı: August Rush Yönetmen: Kirsten Sheridan Oyuncular: Freddie Highmore, Keri Russell, Jonathan Rhys-Meyers

12 yıl önce Washington Square Meydanı’na bakan ay ışığının aydınlattığı bir yerde genç çellist Lyla Novacek ve İrlandalı karizmatik şarkıcı Louis Connelly birlikte bir sokak çalgıcısının “Moondance’ şarkısını yorumlamasını dinlerler ve birbirlerine aşık olurlar Kalbini Dinle’de. Müziğin dilini paylaşarak aralarındaki bağ daha da karşı konulmaz ve güçlü bir hal alır ama kısa sürecektir. 

Hayatının en romantik gecesinin ardından Lyla Louis’e yeniden buluşma sözü vermiştir. Ama tüm karşı çıkmalarına karşın babası onu bir sonraki konserine gitmeye zorlar. 

Geride kalan Louis onun kendisini umursamadığını düşünmüştür. Üzgün bir haldeyken Louis artık müziğe devam etmeyi imkânsız bulmuş ve bırakmıştır. Bu arada Lyla da kayıp aşkının tek umudu olan doğmamış çocuğunu bir araba kazası sonrası kaybettiğini sanmıştır. 

Yıllar geçmiştir ama ikisi de gerçeği bilmemektedir. Lyla’nın babası tarafından gizlice başkasına verilen bebek artık büyümüş ve sıradışı bir şekilde yetenekli bir çocuk olmuştur. Çevresinde müziği hayatın ritmlerinde duyar. Rüzgârın sesini buğday tarlasından gelen seslerle birleştirerek güzel bir senfoniye dönüştürebilmektedir… 

Ara

TARİH:  22 Mart 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

Gerçeği ararken 

Yönetmen: Ümit Ünal, Oyuncular: Erdem Akakçe, Betül Çobanoğlu, Serhat Tutumluer, Selen Uçer

Son Antalya Film Festivali’nde yarışmaya layık bulunmayan filmlerin en ünlüsü ‘Ara’ gösterimde. Ara’ya haksızlık yapılmış olduğunu hemen söyleyelim. Yarışmadaki birçok filmden daha iyi bir film. İki çiftin ilişkileri üzerinden Türkiye’nin bir dönemini, 80 sonrasında maddi açıdan zenginleşirken, manevi açıdan da çölleşen insanların öyküsünü anlatıyor. Bir evde geçiyor neredeyse bütünüyle. Çocukluğunda o evde kötü şeyler yaşamış olan Gül, evini dizi çekenlere kiralıyor. Mekân ‘ara’ bir mekân yani, bir geçiş anında bulunulan bir mekân. Dışarısı ise son sahne hariç sadece ses olarak mevcut. O seslerin en belirgini ise “Sikerim lan” diye bağıran tinercinin sesi. Tinercinin iddiasıyla konumu arasındaki tezat, evdekiler için de geçerli. Filmde kimse, olduğunu iddia ettiği kişi değil. Kimse de kimseyi doğru dürüst tanımıyor aslında. Birbirlerinin en iyi arkadaşı olduğunu iddia eden erkekler aslında birbirlerini hiç tanımıyorlar. Biri diğerinin karısıyla yatıyor, diğeri gizli bir eşcinsel. Ama bilindiği gibi eşcinsellik ‘evlenmeye mani değil. 

Karakterleri inandırıcı. Filmin çok başarılı bulmadığım bir yanı karakterlerin yaşadıklarını bir anlamda yorumlayan ve o evde çekilmiş reklam ya da klip görüntüleri. Bunların dikkati dağıtmaktan başka pek bir işe yaradığını düşünmüyorum. Ara bir başyapıt değil ama bu yıl şu ana kadar vizyona giren en iyi Türkiye filmlerinden biri. 

Paranoid Park


TARİH:  22 Mart 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

Korku ruhu kemirir 

Yönetmen: Gus Van Sant, Oyuncular: Gabe Nevins, Taylor Momsen, Christopher Doyle, Lauren McKinney

GUS van Sant’i son filmi ‘Paranoid Park’ yönetmenin gençlik ve ölümle ilgili filmleriinn temalarını bir yandan yeniliyor bir yandan da diğer filmlerde olamayan başka bir boyuttan sesleniyor. Bu film çok daha öznel bir bakış açısıyla yapılmış, bu bakış açısı da filmin kahramanı Alex’in bakış açısı. Belki bakış açısı da değil de Alex’in bilinç akışı demek daha doğru. Büyük bir travma yaşayan, bu travmayı başkalarıyla paylaşamayan bir delikanlının olayları yerli yerine oturtma çabasını, o zihnin içinden izliyor gibiyiz. Alex’in kafası yaşadıklarıyla hesaplaşmayı her an sürdürüyor ama Alex’in hayattan kopukluğunun tek nedeni bu değil. Alex bir güvenlik görevlisinin ölümüne neden oluyor istemeden, yaşadığı travmanın nedeni bu. Paranoid Park denilen, kaykaycı mekânında tanıştığı kendinden yaşça büyük bir gençle bir trene kaçak biniyor Alex. Kendilerini indirmeye çalışan görevliyi itiyor. Yere düşen görevlinin üzerinden bir tren geçiyor. Belden aşağısı kopmuş görevlinin yardım isteyen gözlerle kendisine bakışını Alex’in unutması mümkün mü? 

Ama Alex’in tek sorunu bu değil. Parçalanmış bir ailenin çocuğu olan Alex, kız arkadaşıyla da tamamen ayrı telden çalıyor. Dışa dönük ve yüzeysel bir kız olan sevgilisiyle içe dönük, duyarlı Alex tam bir tezat oluşturuyorlar. Alex belki de kızlardan çok erkeklerden hoşlanıyor ve Paranoid Park’taki delikanlılarda bulduğu da böyle bir cinsel cazibe. Ama bunu ne Alex ne de seyirci tam olarak bilebiliyor. Alex güvenlik görevlisinin ölümüne neden olduğu için polisin kendisini yakalayıp cezalandırmasından korkuyor ama belki paranoyasının ardında eşcinsel olduğu için cezalandırılmak da var. 

Film Alex’in, sevgilisinden çok daha zeki ve duyarlı olduğu belli olan başka bir kız arkadaşının önerisiyle yazdığı günceyi izliyor. İnsan zihninin ileri geri gitmesi gibi, film de zaman içinde sıçrıyor, yavaşlıyor, hızlanıyor. Sonuç olarak Paranoid Park karmaşık bir ruh halini çok başarılı bir biçimde ifade ediyor. Klasik anlamda bir öykü anlatmaktan çok bir var oluş halini hissettiriyor. Filmin internetten bulunan amatör oyuncuları da çok iyiler. 

Narnia Günlükleri: Aslan, Cadı ve Dolap


TARİH:  13 Ocak 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Dolaptan çıkan Hazreti İsa 

‘Narnia Günlükleri: Aslan, Cadı ve Dolap’ filminde Pevensie kardeşler’in bir oyun sırasında Narnia ülkesine düşerek yaşadıkları macera işleniyor. Narnia, Jadis adlı ‘Beyaz Cadı’nın bitmeyen bir kışa mahkûm ettiği fantastik bir ülkedir.

Orijinal Adı: Chronicles of Narnia: The Lion, the Witch & the Wardrobe, Yönetmen: Andrew Adamson Oyuncular: Georgie Henley, William Moseley, Skandar Keynes, Anna Popplewell Türü: Macera – Fantastik Ülke: ABD 

Bazı filmler sadece çocukken keyifle izlenebiliyor; “Narnia Günlükleri: Aslan, Cadı ve Dolap” (NGACD) da o tür filmlerden biri. Bir dolaba girip, oradan sihirli bir dünyaya gitmeyi hangi çocuk istemez? (Şşşt, sen sus oradan bakayım, istisnalar kaideyi bozmaz.) Evet, ne diyordum, bütün çocuklar ister böyle bir maceraya atılmayı. Hele dışarıda bir savaş sürüyorsa ve pek de tanımadığınız insanların evinde konaklamak zorundaysanız… Pevensie kardeşler Nazilerin bombaladığı Londra’yı terk edip, bir konağa yerleştiklerinde kendilerini bekleyen maceralardan habersizdirler. Önce saklambaç oynarken en küçük kardeş Lucy (Georgie Henley) dolaba girer ve dolayısıyla dolabın açıldığı Narnia ülkesine de adımını atmış olur. Narnia, Jadis (cadı yani) adlı Beyaz Cadı’nın (Tilda Swinton) bitmeyen bir kışa mahkûm ettiği fantastik bir ülkedir. Konuşan hayvanlar ve yarı insan, yarı keçi satirler Narnia vatandaşları arasındadır. Lucy’nin ardından bir büyüğü olan Edmund (Skandar Keynes) da Narnia’yı kesfeder. Ama Edmund’un abisiyle ciddi bir iktidar mücadelesi vardır ve Jadis’in kendisini prens yapma ve Türk lokumuna doyurma vaadlerine karşı koyacak kadar sağlam bir karakteri yoktur. Edmund’un büyüğü Susan (Anna Poppleweb) macera ruhundan yoksun muhafazakar kadınlığın temsilcisi gibidir. En büyük kardeş olan Peter (William Moseley) ise dünyevi bir lidere uygun özelliklere sahip olduğunu zaman içinde kanıtlayacaktır. Ruhani liderlik ise Aslan adlı bir aslana (panthera leo) düşer. Edmund hariç Pevensie kardeşler ve aslanın önderliğindeki iyilik güçleri Beyaz Cadı’nın kötülük güçleriyle savaşacak ve Narnia’ya baharı getirmeye çalışacaktır. 

Finansör bush destekçisi 

NGACD’nin Hıristiyanlığa dair olduğu bizim gibi o kültürün içinde yaşamayanlar için o kadar aşikar değil. Ama Aslan’ın, Edmund’un temsil ettiği insanlığın günahları için ölmesi ve sonra dirilmesi, düşünülünce İsa’nın öyküsünü fazlasıyla çağrıştırıyor. Narnia’ların yazarı C. S. Lewis ve Oxford’dan arkadaşı Tolkien (“Yüzük Kardeşliği” dizisinin yazarı) inançlı Hıristiyanlarmış ve yazarlık serüvenleri boyunca da birbirlerini etkilemişler. Lewis’in belli ki bir Türkiye macerası da olmuş, aslanın adının Aslan, cadının adının Jadis (cadis okunur) ve en sevilen şekerlemenin lokum oluşunun bir açıklaması olsa gerek. 

Filmin Hıristiyanlık metaforu olarak algılanabilecek başka öğeleri de var. İki erkek kardeşin rekabeti Habil ve Kabil’le ilişkilendirilebilir. Zaten filmden asıl geriye kalan da Hıristiyanlıktan çok bu iki kardeşin ilişkisi oluyor. Filmin mesajı da, ne yaşanırsa yaşansın bunların üstesinden gelebilecek güçlü bir bağ olduğu şeklinde özetlenebilir. Filmin feminist bir okuması da yapılmalı bence. Kötülük güçlerinin başındaki kişinin kadın oluşu, kardeşlerden Susan’ın işe yaramaz hali üzerine düşünmek manasız bir çaba olmaz. Şrek filmleriyle masal dünyasının klişeleriyle oynayan yönetmen Andrew Adamson’ın NGACD ile kariyerinde içerik anlamında bir geri adım attığı söylenebilir. Çünkü NGACD egemen ideolojileri sorgulamak bir yana onları yeniden inşa etmekten başka bir amaç taşımıyor. Filmin başlıca finansörü Philip Anschutz’un, Bush’un önemli destekçilerinden biri oluşu sürpriz değil. Ama bunlar çocuğunuzu Narnia’dan mahrum bırakmanızı gerektirecek şeyler değil. Sonuçta bir dolaba girip alternatif bir evren keşfetmek keyifli bir şey. 

Kış Bahçesi


TARİH:  20 Ocak 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Aşkta bencillik olur mu? 

Uygar Asan’ın ‘Kış Bahçesi’ filmi 35 mm’ye aktarılmadan, çekildiği formatta yani dijital olarak gösteriliyor ve bu anlamda da Türkiye’de bir ilki gerçekleştiriyor. 

Yönetmen: Uygar Asan Oyuncular: Melika Kandemir, H. Levent Günüüç, Meryem Gürdurdak, Nazmi Erbatur Türü: Dram Ülke: Türkiye 

Dijital video’yla çekilen filmler artık hayatımızın bir parçası oldu. Hem Türk sineması hem de Hollywood videoyu yoğunlukla kullanıyor. Ama bu filmler sonuçta peliküle aktarılıyor ve biz onları sinemalarda bu formattan izliyoruz. ‘Kış Bahçesi’ ise 35 mm’ye aktarılmadan, çekildiği formatta yani dijital olarak gösteriliyor ve bu anlamda da Türkiye’de bir ilki gerçekleştiriyor. Dijital videonun çok önemli bir devrim olduğunu düşünüyorum. Maliyetleri olağanüstü ucuzlatmasıyla sinemayı çok daha geniş bir kitlenin yapabileceği bir sanat dalı haline getiriyor. Bu durum tek başına sermayenin sinema üzerindeki gücünü sıfırlayacak bir ortam oluşturmuyor ama yine de büyük bir öneme sahip. Peki, dijital çekilmiş bir film yine dijital olarak büyük perdede gösterildiğinde, 35 milimetrenin etkisine sahip olabiliyor mu? Ne yazık ki hayır. “Kış Bahçesi”nin Bilgi Üniversitesi’ndeki gösteriminde çok ciddi kontrast, netlik ve renk sorunları vardı. Bir televizyon ekranında seyredilse belki büyük ölçüde aşılabilecek bu sorunlar perdede rahatsız ediciydi ve filmden alınabilecek hazzı zedeliyordu. 

“Kış Bahçesi”nin çok yalın denilebilecek bir öyküsü var. Hatta öykü lafı bile abartılı kaçıyor. Bozcaada’da tek başına yaşayan genç bir kız (Melika Kandemir) ve ona platonik bir aşkla bağlı bir adam (Levent Günüüç) filmin kahramanları. Genç kız kıt kanaat geçiniyor, hayatını kazanmak için bir dükkânda, bazen de pazar yerinde yufka satıyor, ayrıca doğadan ot toplayıp kurutarak bir gelir elde ediyor. Büyük bir yalnızlık içinde, ne ailesi ne de arkadaşı var. Bir pastanede çalışma düşleri de gerçekleşmiyor. İstanbul’a gitmeye niyetli ama platonik aşığı onu kaybetmek istemiyor. Gitmemesi, Bozcaada’daki evini kiraya verememesi için ona küçük bir kötülük yapıyor. Filmde neredeyse hiç konuşma olmadığı gibi hiç yakın plan da yok. Çok uzun ve genel planlar filmin dokusuna hâkim. Bu üslubun arkasında ciddi bir entelektüel çalışma var. Yönetmen Uygar Asan ilham kaynakları arasında Tsai Ming Lian, Bresson, Tarkovski, Bela Tarr, Jon Jost ve Herzog gibilerinin adlarını vermiş. Filmin yapımında rol alan Yeşil Karınca Düş Atölyesi adını zaten Herzog’un “Yeşil Karıncaların Düş Gördüğü Yer”  adlı filminden almış belli ki. Asan’ın basın bülteninde yer alan sinema üzerine düşünceleri, Bresson’un sinema üzerine düşüncelerini yazdığı “Sinamatografi Üzerine Notlar” kitabına benzer bir üslupta yazılmış. Asan filminde karakteri ya da olayı değil zamanı ve mekanı ön plana çıkartmış. Uzun planları tercih etmesini “uzun plan, üstelik yavaş içerikli uzun plan Angelopoulos’dan alıntılarsak bir yabancılaştırma efektidir, bir plan içinde göreceğimiz bir şey kalmayınca seyirci olarak ne olup bittiği üzerine soru sorup, cevabı bulabilecek zaman vardır elimizde” sözleriyle açıklamış. Peki film bu amacına ulaşıyor mu, seyirciyi pasif bir konumdan aktif bir konuma geçiriyor mu? Bu soruyu herkes kendisi cevaplayacak elbette ama kişisel olarak pek olumlu bir yanıt veremiyorum. Seyirciyi düşündürtmenin, ona sorular sorular sordurtmanın daha etkin yolları olduğunu düşünüyorum. Kaldı ki özdeşleşmenin her zaman düşünmemeyle, pasiflikle özdeş olmadığı kanısındayım. Belirli düzeyde özdeşleşmediğimiz bir karaktere bir süre sonra ilgimizi de yitiriyoruz. Ama kahramanla özdeşleşmenin sakıncalarının da farkında olmak gerekiyor elbette. Asan bizi karakterlerle değil “durumlar ve eylemler”le başbaşa bırakmayı tercih etmiş sinema anlayışı doğrultusunda. Yine yönetmenin sözlerine dönersek Asan şunları söylemiş: “Kış Bahçesi” özelinde kurmaya çalıştığım ana soru şu: Aşık olduğumuz kişinin yavaş yavaş gitmeye hazırlandığını sezersek, onun haberi bile olmadan, sadece o yanımızda kalsın diye onun hayatını etkileyecek bir kötülük yapar mıydık… seyir sırasında bu soruyu sormaya vaktimiz var.” Bu soruyu sormaya vaktimiz olduğu kesin ama bu kadar az gördüğümüz ve bu kadar az tanıdığımız bir karakter bana bu soruları sordurtmadı. Asan’ın kapitalist ideoloji ve üretim ilişkileri dışına çıkıp, seyirciyi düşünmeye çağıran bir film yapma çabasını takdir etmekle birlikte kendi adıma bu tarz sinemayı sevemediğimi söylemek zorundayım. “Kış Bahçesi” sinemamızda en yakın örneğini “Meleğin Düşüşü”nde gördüğüm, seyirciden büyük sabır isteyen bir film. Herkese göre değil ve her şeye rağmen desteklenmesi gereken bir çaba yine de. 

Dipnot: Bu arada yabancılaştırma kavramının Almanca’da iki karşılığı olduğunu, Marksist ekonomi politikteki kapitalist üretim sürecinde üreticinin emeğinin ürünlerinden istenci dışında uzaklaştırılması anlamındaki karşılığının “Entfremdung” ken, Brechťin tiyatro kavrayışındaki karşılığının “Verfremdung” olduğunu ve bu ikinci karşılık için “yadırgatma” veya “tuhaflaştırma” gibi kavramların önerildiğini (bakınız: 13 Ocak 2006 Radikal Kitap Eki, Necmiye Alpay’ın dil meseleleri köşesindeki Onur Bilge Kula’nın görüşleri) belirteyim. 

Münih

TARİH:  27 Ocak 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Şiddetin tarihi: 11 Eylül ışığında geçmişe bakış 

Steven Spielberg’in yıllardır üzerinde çalıştığı olay filmi ‘Münih’ sinemalarda. Daha vizyona girmeden tartışmalar yaratan film, 1972 Münih Olimpiyatları sırasında yapılan eylemi ve hemen ardından gelen ‘Tanrının Gazabı’ operasyonunu işliyor. Tabii ki Spielberg’in bakış açısıyla.

Orijinal Adı: Munich Yönetmen: Steven Spielberg Oyuncular: Eric Bana (Avner), Daniel Craig (Steve), Geoffrey Rush (Ephraim), Mathieu Kassovitz (Ro bert) Türü: Gerilim-Dram-Tarihi Ülke: ABD 

Münih hakkında söylenebilecek o kadar çok söz, varılabilecek o kadar çok farklı yargı var ki, insan nereden başlayacağını şaşırıyor. “Münih”in baş kahramanı, Avner Hoffmann (Eric Bana) adında bir Mossad ajanı. İsrail’de doğmuş, bir kibbutz’da (kolektif devlet çiftliği) büyümüş. Film boyunca hiç görmediğimiz babası bir savaş kahramanıymış ve Avner doğduğunda hapisteymiş. Politik açıdan sertlik yanlısı bir şahin olan annesi (Gila Almagor), biraz çocuğunu yalnız büyütmenin zorluğundan ama belki de daha çok oğlunun İsrail’i annesi olarak görmesi, vatanı olarak benimsemesini istediği için Avner’i kibbutz’a vermiş. Annenin bu sert ruhunun arkasında ise derin bir trajedi var: Almanya’da Naziler bütün ailesini yok etmişler. Almanların yaptığı zulmün bedelini Filistinlilere ödetmek ve Filistin topraklarına el koymak Avner’in annesi için Yahudilerin doğal hakkı. Çünkü vatan demek, her şey demek ve ne pahasına olursa olsun bir vatan edinmek ve onu savunmak gerek. Aksi taktirde bir gün yine birileri tarafından gaz odalarına gönderilmek söz konusu olabilir, diye düşünüyor Avner’in annesi. 

Dünyanın en sıkıcı işinde çalıştığını düşünen Avner evli; karısı bir çocuk bekliyor. Yıl 1972. Tam o günlerde Filistinli Kara Eylül örgütü Münih Olimpiyat köyünü basıyor. İsrailli atletlerin ikisini orada öldürüyor, dokuzunu rehin alıyor. Amaçları Filistinlilerin çektiği acıları, yaşadıkları zulmü dünyaya duyurmak. Gerillalar rehinelerle kaçmak üzereyken havaalanında çatışma çıkıyor. Gerillalar elleri bağlı Yahudi atletleri öldürüyor. Gerillaların bir kısmı öldürülüyor, diğerleri yine de kurtulmayı başarıyor nihai olarak. Filmin başlangıç noktasını da bu Münih eylemi oluşturuyor. Filmin ana eksenini ise İsrail’in bu eylemi planladıkları iddiasıyla Avrupa’da yaşayan bazı Filistinlileri intikam amacıyla öldürmesi belirliyor. 

Dönemin İsrail başbakanı Golda Meir (Lynn Cohen), intikam eylemi planını bizzat kendisi alıyor ve Avner’i bu operasyonun başına getiriyor. İsrail aslında Münih’in intikamını zaten Filistin kamplarını bombalayarak ve yüzlerce sivili öldürerek, teknik tabiriyle aşırı güç kullanarak almış durumda. Bunu Meir’e hatırlatan bir İsrail yetkilisi var ama Meir fikrinden caymıyor. Film, daha intikam operasyonu başlamadan bize bunu göstererek, Meir’in kararına bir muhalefet şerhi düşüyor. Filistinlilerin eylemi zaten bir anlamda bir intikam eylemi, İsrail karşılık vererek kan davasını tırmandırıyor. 

Avcılar ava dönüşüyor 

Avner’in emrine dört adam veriliyor: Carl (Cieran Hinds) delillerin karartılmasından, Hans (Hanns Zischler) sahte evrak düzenlemekten, Robert (Mathieu Kassovitz) bomba imalinden sorumlu, Steve’in (Daniel Craig) özel bir yeteneği yok, kavgacılığı ve öfkesi dışında. Bilgili amatörlerden oluşan ekip Wael Zwaiter adlı Filistinli bir entelektüeli öldürmekle işe başlıyor. “1001 Gece Masalları”nı İtalyanca’ya çeviren, kendi halinde kıt kanaat geçinen bir aydın olan Zwaiter’in öldürülmesi, baştan hedeflerin seçiminde aslında başka hesaplar olduğunu düşündürtüyor. Film bunun üzerinde o anda çok durmuyor ama Zwaiter’in kanlı eylemler içinde olamayacağına dair işaretler de veriyor. (Aaron Klein yakında çıkacak kitabında bu hedeflerin sadece kolay öldürülebilecek Filistinliler’den seçildiğini, Münih eylemiyle ilgilerinin olmadığını anlatıyor-Time dergisi) Zwaiter’in bir ara Filistinliler’in Arap olmadığını söylemesi de üzerinde düşünülmesi gereken bir nokta. 

Ekipten Carl baştan itibaren kuşkucu ve sorgulayıcı bir tavır içindeyken, Avner’in de cinayet işlerken belli bir kararsızlığı var. İkinci eylemlerinde Filistinli bir diplomatı hedef alıyor ekip. Bu eylem sırasında Avner ve ekibinin diplomatın küçük kızının hayatına gösterdiği duyarlılık seyirciyi bu katillere sempati duymaya yöneltiyor. Onlarla özdeşleşmeye yöneltilmek son derece sevimsiz ama şu soru da sorulabilir: Spielberg bize onları canavarlar olarak mı sunmalıydı? 

Karşı soru: Abdullah Çatlı’yı bize böyle gösteren bir film çekilseydi tepkim ne olurdu? – Bir soru daha; bizde bunu yapacak olan, diyelim Serdar Akar, Spielberg’in Filistinli diplomatın ailesini gösterirken yaptığı gibi, Çatlı’nın hedeflerinin insani portrelerini çizer miydi? Münih eylemi de onaylanamayacak bir eylemdi, silahsız sivilleri hedef almıştı ve Filistinli gerillalar da canavarlar olarak sunulmuyordu. 

Avner ve ekibi ilk tedirginliklerini atlattıktan, insan kanının tadına vardıktan sonra – kendilerine hedef olarak gösterilmeyen insanları da vurmaya başlarlar. Durumdan vazife çıkartırlar yani. Görev alanlarının dışında yer alan Beyrut’a kadar uzanırlar. Orada tanıştıkları Mossad komandolarından biri de geleceğin İsrail başbakanı (1999-2001) Ehud Barak’tır. Ama avcıların ava dönüşmesi de bu sıralarda başlar. Hollandalı çekici bir tetikçi kadın Carl’ı öldürür. Ekip kadını Hollanda’da bulup öldürür ama beyaz Avrupalı çekici bir kadını öldürmek, bir Filistinli’yi öldürmek gibi gelmez ekibe. Vicdan azabı çökmeye başlar. Ayrıca artık kendi hayatlarından korkmaya başlamışlardır. Karl’dan sonra Hans ve Robert de öldürülür ve Avner ile Steve yalnız kalırlar. 

Son bir eylemden sonra paranoyanın ve vicdan azabının etkisindeki Avner New York’a göç eder. Zaten filmin başlarında karısına “benim tek bir yurdum var, o da sensin” diyen Avner için artık tek bir hedef vardır, ailesinin ve kendisinin güvenliği. Filmin en sevimsiz kişiliği istihbaratçı Ephraim’in (Geoffrey Rush) çabaları Avner’i ikna etmeye yetmez. Ufukta görülen ikiz kuleler, kan davasının süreceğinin habercisidir. Kana kan intikam parolası, barışı sağlayacak bir parola değildir. 

Aile demişken Avner ve ekibine istihbarat sağlayan Louis’nin (Mathieu Amalric) babası (Michael Lonsdale) ve çevresine değinmek gerek. Baba geçmişte Fransız direnişinde yer almış ama politikacılardan ve devletlerden nefret etmeye başlamış bir özel sektör temsilcisidir. İşi istihbarat sağlayıp yine özel sektöre bu bilgileri satmak. Devletleri işine karıştırmıyor. Avner’le baba arasında bir baba-oğul ilişkisi gelişiyor, Louis’nin kıskanç bakışları altında. Baba, Avner’in İsrail için çalıştığının ortaya çıkmasına rağmen, Avner’in ailesine bağlılığından etkileniyor ve ona yardım etmeye devam ediyor. Karşılığında da Avner istihbarat kaynaklarını sonuna kadar Mossad’a açıklamıyor. Burada sanki ailen ve kendin için yaptığın her şey mübahtır, vatan sevgisi gibi idealler ise insanı yanlış yollara sürükler gibi bir mesaj var. Spielberg için en yüce değer zaten hep aile olmuştur. Aileden başka vatan yoktur demeye getiriyor ünlü yönetmen yine; bir yandan toplumsal sorunları anlamaya çalışırken bir yandan da son derece bireyci bir mesaj veriyor. Gibi… 

Filmin kritik sahnelerinden birinde de Avner ile bir El Fetih gerillası olan Ali (Omar Metwalli) tartışıyorlar. Avner’in gerçek kimliğini bilmeyen Ali, Avrupalı komünistlerin Filistinlileri anlamadığını, bir vatan sahibi olmanın her şeyden önce geldiğini söylüyor. Ali’nin ufkunun milliyetçilikle sınırlı olması da komünistlerin kabul edemeyeceği bir şey. Şiddeti başlatan Filistinliler değil, onlar mazlum taraftalar, toprakları ellerinden alınan her gün aşağılanan, eziyet gören taraflar. Ama ufukları İsrail milliyetçilerinden öteye gitmiyor. Mayınlı bir arazide dolaştığımın farkındayım ama mazlumun da kendisini sorgulaması gerekir. “Vaad Edilen Cennet” (Paradise Now) tam da bunu yapmaya çalışıyordu. 

Filmin en büyük zaafı 

Filmin çok anlam veremediğim sahneleri var: “Münih” baskını neden sanki Avner’in hayalinde canlandırdığı bir şeymiş gibi veriliyordu. Başlangıç sahnesi hariç bu eylem ya Avner’in rüyası ya da daha da garibi karısıyla sevişirken hayalinde canlandırdığı bir olay olarak gösteriliyordu. 

Sonuçta Spielberg “Dünyalar Savaşı”nda başladığı 11 Eylül ışığında dünyayı anlamak çabasını sürdürüyor. 11 Eylül gibi olayların bir faydası varsa o da o güne kadar bu konulara çok kafa yormayan bazı kafaları düşünmek zorunda bırakması, yoksa dünyayı daha beter bir yer haline getirdikleri kesin. Spielberg de tıpkı Avner gibi kendi dünyasının kırılabilirliğini gördükten sonra dünyayı sorgulamaya başlamış durumda. “Münih”i seyredip Time dergisi yazarı Richard Schickel gibi “Bizim çocuklar vatan için kurşun da attılar, kurşun da yediler ama bu nu yaparken canları çok yandı”  gibi bir sonuca da varılabilir. Ya da Spielberg gibi sağ ideolojide bir sanatçının karşı tarafı da anlamaya çalışması olarak saygı duyulabilir. Benim eğilimim bu ikinci yorumdan yana. Filmin Mossad ajanlarını yüceltmek ve statükoyu savunmak gibi bir amacı yok. Aksine bu gidişatın gidişat olmadığını vurgulamak gibi bir derdi var. 

Film bütün bu politik çerçevenin dışında iyi oynanmış ve iyi çekilmiş bir film. Beni en çok etkileyen oyuncu Golda Meir’i canlandıran Lynn Cohen oldu. Küçük rolünde inanılmaz nüanslı bir oyunculuk vermiş. Hem bir ev kadını, hem bir anneanne hem de gözünü kırpmadan adam öldürebilecek bir canavarı bu kadar kısa bir rolde verebilmesi inanılmaz. Film boyunca izlediğimiz Avner karakteri yine de çok bir yere oturmuyor ve filmin en büyük zaafı da bence bu. Sonuçta her şeyden önce bu karakteri, onun dönüşümlerini, değişimlerini, kaygılarını, korkularını, zevklerini izliyoruz. Ama filmin bir yerinde Baba’nın söylediği gibi, koşarken her şeyi yapabilen bu adamın yavaşladığı ve asıl dönüşüme uğradığı anları yeterince görmüyoruz. Ama bu bile 1998 – 2002 yılları arasında İsrail İstihbarat Örgütü Mossad’ın başkanlığını yapmış olan Efraim Halevy’ye fazla gelmiş: “Öldürmek kolay iş değildir. Ancak yanlış olduğu anlamına da gelmez. Biraz da karşı tarafın kuşkuları gösterilmiş olsaydı, “Şu terörist eylemi yapsak mı, yapmasak mı?’ şeklinde ateşli tartışmalar yapan Filistinliler gündeme getirilseydi memnun olurdum”, demiş. Ne acayip değil mi, bazılarımız Mossad ajanlarının insanileştirilmesine kızarken, birileri de “bizim oğlanlar öyle şüphe falan duymazlar eylemlerinden” diyor. “Münih’i görün ve kendi kararınızı kendiniz verin. “Münih” daha çok tartışma kaldırır. 

Kar ve Kaplan

TARİH:  20 Ocak 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Vittoria yaşamalı 

Orijinal Adı: La Tigre e la neve Yönetmen: Roberto Benigni Oyuncular: Roberto Benigni, Jean Reno, Nicoletta Braschi, Tom Waits Türü: Komedi Ülke: İtalya 

Hayat Güzeldir’in umutsuzluğa asla teslim olmayan Guido’su Roberto Benigni, yine kamera arkasına geçiyor ve bu kez Irak savaşını arka planına alarak, aşkın gücünü beyazperdeye taşıyor. 

Attilio Roma’daki Yabancılar Üniversitesi’nde şair ve okutmandır. Yıl 2003’tür ve Irak Savaşı henüz başlamamıştır, fakat havada savaş kokusu duyulmaktadır. Her şeye rağmen Attilio kendine ait dünyasında olan bitene kendini kapatmış o çok sevdiği şiirlerin şairlerine ait duyduğu hayali seslerle yaşamaktadır. Edebi alanda kendine ait bir ünü vardır ve son kitabı ‘Kar ve Kaplan’ı henüz yayınlamıştır. Kitap eleştirmenler ve okuyucular tarafından çok beğenilmiştir. Olan olaylar onu korkutucu bir şekilde etkilemeye başladığında rüyalarında evlenmek istediği kadını görür. Kadının adı Vittoria’dır ve gerçek hayatta Attilio ile evlenmeyi bırakın hiçbir şey yapmak istememektedir. Aslında bu sevimli adamın ona yaklaşmak için yaptığı her şey, ölümsüz aşkını ilan ediş tarzı Vittoria’yı daha da kızdırmaktadır. Attilio her yerde onu takip etmekte sonsuz mutluluk sözleri vermekte ve genellikle ayaklarının dibinde bir halı gibi kendini bu aşka adamaktadır. Fakat sevimli şair ne kadar bu konuda baskı yaparsa, güzel kadın onu o kadar güçlü bir şekilde reddetmektedir. Vittoria da edebiyat dünyasından bir isimdir. Üzerinde çalıştığı son kitabı ise Iraklı bir şairin biyografisini anlatmaktadır. Yıllardır Paris’te ya şayan bu ünlü şair Bağdat’a dönmeye hazırlanmaktadır. Eğer savaş patlak verirse Bağdat’da kendi insanlarının yanında olmak istemektedir. Vittoria ve Attilio onunla Roma’da buluşurlar. Aradan zaman geçer ve günün birinde Attilio Bağdat’a dönmüş olan ünlü şairden bir telefon alır. Vittoria biyografiyi bitirebilmek için onunla birlikte Bağdat’a gitmiştir, ilk Amerikan saldırısında başından yaralanmıştır ve ölümün eşiğindedir. Attilio aynı gün Irak’a doğru yola çıkmak ve sevdiği kadına ulaşmak için bir dakika bile olsun tereddüt etmez…. 

İnatçılığı ve şansı sayesinde aynı gün Irak’a varmayı başarır ve Iraklı şair onu aşkı Vittoria’nın her şeyden habersiz ve bilinçsizce ölümü beklediği hastaneye ulaştırır. Hastane ve doktorlar savaşın mahvettiği koşullarda çaresizdir. Ne ilaç ne de gerekli malzeme yoktur. Vittoria’nın beyninde ödem oluşmuştur ve bunu geçirmeye yarayan hiçbir ilaç hastanede yoktur. Umutsuzluk ölümden bile kötüdür… Attilio ise umutsuzluğu asla kabul etmeyen tavrı ile şehirde ilaç aramaya başlar. Aramaları her seferinde yıkılmış eczanelerde son bulur. Eğer ilaç yoksa, o zaman imal edilmelidir… Aşk ölümsüzdür ve Vittoria ölmemelidir. 

İyi Geceler, İyi Şanslar

TARİH:  17 Şubat 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Avına set çeken gazeteci 

‘İyi Geceler, İyi Şanslar’ filmi 1950’lerin Amerika’sında yapılan komünist avını işliyor. 

Orijinal Adı: Good Night and Good Luck Yönetmen: George Clooney Oyuncular: David Strathairn, Patricia Clarkson, Jeff Daniels, Rose Abdoo Türü: Tarihi drama Ülke: ABD 

Özgürlükler Ülkesi Amerika’nın yakın tarihinin karanlık dönemlerinden birini ele alıyor “İyi Geceler, İyi Şanslar” Senator McCarthy’nin öncülük ettiği komünist avı, 1950’ler Amerika’sını, insanların gölgesinden korkar olduğu; aydınların, kamu ve özel sektör çalışanlarının mesnetsiz iddialarla görevlerinden alındığı bir dehşet imparatorluğuna çevirmişti. Bugünün Amerika’sında ya da konumuz açısından Hollywood’unda yaşanan sığlığı anlamak için bu dönemi de bilmek gerek. Solcu yazarların, yönetmenlerin işsiz kaldığı, kiminin ülkeyi terk ettiği, en fazla sahte isimler altında çalışabildiği bu yıllarda yeteneksiz bir oyuncu da adını muhbirliğiyle duyurmuştu. Ronald Reagan adındaki bu oyuncu sonradan Amerika’nın başkanlarından biri olacaktı. 

Yönetmen koltuğuna ikinci kere oturan George Clooney işte bu dönemde sesini yükseltmeyi başaran ender medya kişiliklerinden birine kamerasını çevirmiş. Edward Murrow (David Strathairn) CBS’in program sunucularından birisi. Programın yapımcısı Fred Friendly’yle (George Clooney) birlikte gündemlerini belirliyorlar ve programlarını yapıyorlar. Bu programlar içinde son derece riyakârca olanlar da var: Bir programlarında ülkenin sanat güneşi Liberace’ye ne zaman evleneceğini soruyor Murrow; o da “valla işte kısmet” türünden cevaplar veriyor. Liberace’nin eşcinselliği Zeki Müren’inki gibi ya da onunki kadar gizli ve kimse bu konuyu kurcalamıyor. Murrow da gerçeğin peşinde koşmuyor ve akıntıya bırakıyor kendisini gerekli hissetiğinde yani. Ama gerekli hissettiğinde de çelik gibi bir irade ve kararlılıkla siyasi iktidara karşı çıkabiliyor. Bir subayın ordudan hiç bir kanıt gösterilmeden ulusal güvenlik gerkçesiyle atlması üzerine Murrow subayın hakkını aramaya karar veriyor. Bu durum tabii Mc Carthy’nin öfkesini çekiyor ve iki adam televizyon ekranlarında karşı karşıya geliyorlar. McCarthy’nin kaba saba yöntemleri sonunda kaybediyor ama Murrow’unkine de zafer denilmesi oldukça güç. Çünkü televizyon daha doğrusu medya ve orada çalışanlar bu dönemde şekilleniyorlar ve bugünkü hallerine evrilmeye başlıyorlar. Zaten Murrow’un programı da prime time’dan alınıp kimsenin izlemeyeceği saatlere kaydırılıyor. McCarthy kaybederken arkasında derin bir iz bırakıyor. 

George Clooney bu döneme kamerasını çevirmekle çok iyi bir iş yapmış. Murrow düzenle temelde çatışmayan ama bazı demokratik ilkelere sıkı sıkıya sarılan ve bu uğurda birçok şeyi yitirmeyi göze alan bir karakter. Ne yazık ki filmde onun hakkında çok fazla şey öğrenmiyoruz. David Strathairn rolünü çok iyi oynuyor; burada bir sorun yok. Ama film çok sınırlı bir konuya sahip ve karakterleri çok sınırlı bir alanda takip ediyor. Keza şirket kuralları gereği evliliklerini gizleyen çiftin hikayesi de dönemin paranoyak atmosferini vermesi açısından bir işleve sahip belki ama yine de çıkarılsa film çok bir şey yitirmez. Clooney’nin bu filmi yapmasının ardında elbette Bush yönetiminin 11 Eylül sonrasındaki sansürcü tavrına duyduğu tepki var. Ama Clooney tebrik edilesi bu çabası hakkında konuşurken kendisini besleyen eli çok da sert bir şekilde ısırmamaya dikkat ediyor. Olsun varsın, Clooney gibi Hollywood milyonerinin çıkıp böyle bir film yapması bile kutlanması gereken bir şey. Kısacası herkesin bu filmi seyretmesinde yarar var ama bir uyarıda da bulunmam gerek: Filmin altyazıları okunmuyor. İngilizcenize güvenmiyorsanız işiniz zor. 

Sınırları Aşmak

TARİH:  10 Şubat 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Meraktan adam öldürenlerin şarkıcısı: Johnny Cash 

Sınırları Aşmak’ şöhretinin ilk günlerini ateşleyen değişik karakteri ve insanlar üzerinde bıraktığı etki bugünün rock, country, punk, folk ve rap starlarına kadar bir yeteneğin de ortaya çıkmasında ön ayak olan Johnny Cash’in yaşamını konu alıyor. 

Orijinal Adı: Walk the Line Yönetmen: James Mangold Oyuncular: Joaquin Phoenix, Reese Witherspoon, Ginnifer Goodwin, Robert Patrick Türü: Biyografik Müzikal Dram Ülke: ABD 

Johnny Cash için country müziğin en önemli ismiydi desek yanlış olmaz. Ama Cash tipik bir country şarkıcısı değildi. Tamamen kendine özgü bir sesi, söyleyişi ve enstüman seçimi vardı. Mesela Klasik country enstrümanı bancoya pek yüz vermez, slide gitar kullanmazdı. Cash’in persona’sı da birçok karşıtlığı içeriyordu. Ona country’nin John Wayne’i diyenler vardı ama bir farkla ki, Cash kendi sahnelediği westernin hem kızılderilisi hem de kovboyuydu; hem günahkarı hem de vaiziydi. New Deal Amerikası’nın deneysel çiftliklerinden birinde yetişmişti ve orada edindiği değerleri yaşamı boyunca şarkılarında yansıttı. Aslında geçen yılın diğer müzisyen biyografisi “Ray”le, “Sinirleri Aşmak” arasında önemli benzerlikler var. Ray Charles da Cash gibi Güney eyaletlerinden geliyordu, o da kardeşini yitirmenin travmasını aşmakta güçlük çekmişti, o da ünlü ve zengin olmuş, kadın hayranlarıyla (groupie) zevk-i sefa yaşamış, uyuşturuculara alışmış ve sonunda kendini toparlamayı bilmişti. 

Cash’in öyküsü de benzer bir rota izliyor. Folsom Hapishanesi’nde verdiği ünlü konserin kulisinde başlayan film bir geriye dönüşle sanatçının çocukluğuna bağlanıyor. Ağabeyinin kaybı ve babasının sevgisizliğiyle travmatik bir çocuklauk yaşıyor Cash. Askerliğini yaptığı Almanya’da  Folsom Hapishanesi’yle ilgili bir film izliyor ve bu film en ünlü şarkılarından birine ilham kaynağı oluyor. Cash Outlaw yani yasadışı country denen bir alt türün temsilcisi aynı zamanda. Outlaw’lar adi suçlu ya da kader kurbanı dediğimiz insanlarla özdeşleşiyorlar. Cash’in Folsom Prison Blues adlı şarkısı da sırf ölmesini seyretmek için bir adam öldüren yaşadığı bir karakteri anlatıyor. Camus’nün “Yabancı”daki kahramanıyla motivasyonları benzer bir kahraman yani. Düzenle uyuşamayan ama çatışmasını politik bir çizgiye çekecek araçlardan da yoksun yabancılaşmış karakterler bunlar. Cash’in sözünü ettiğimiz şarkısı ona Elvis Presley’i de keşfeden efsanevi plak şirketi Sun’ın kapılarını açıyor. Ardından turnelerde geçen bir hayat başlıyor. Ama Cash kendi dünyasını kavramaktan uzak bir kadınla evli ve iki çocuğu var. Konformist bir hayat sürmek isteyen eşi için Cash’in hayatı katlanılabilir gibi değil. Hoş, kadına fazla bindirmenin anlamı yok, Cash’in de pek iyi bir aile babası olmadığı aşikar. Kendi babasından çok çeken, ona kendini bir türlü beğendiremeyen Cash’in de çocuklarına babalık yaptığını film boyunca görmüyoruz. 

Birlikte turnede 

Bu ortam içinde Cash, kendisi gibi country şarkıcısı olan ve birlikte turneye çıktığı June Carter’a aşık oluyor. Ama June da evli ve Cash’i uzun süre belirli bir mesafede tutuyor. Bir kadın için bu terimi kullanmak ne derece doğru bilemeyeceğim ama June da bir anlamda kendi ailesi tarafından iğdiş edilmis durumda. İyi bir şarkıcı olmadığına ailesi tarafından inandırılmış ve bu yüzden işi komedyenliğe vurmuş June. Bir yandan June’un aşkıyla yanan bir yandan da turne hayatının stres ve zorluklarıyla baş etmeye çalışan Cash amfetamin içeren haplara bağımlılık geliştiriyor. Uzun süren bu dibe düşüş dönemi filmde oluşum öykülerini izlediğimiz (filme adını veren) “Walk the Line” ve “Ring of Fire” gibi klasik şarkılarının da yazımına ortam sağlıyor. June’la Johnny’nin sonunda birbirlerine kavuştukları ise bilinen bir gerçek. 

Hassas denge 

“Sınırları Aşmak” hassas bir dengede durmayı başaran bir film. Çok kolay klişeler batağında boğulabilecekken bir şekilde yüzmeyi beceriyor. Aşırı duygusallaşmıyor ve inandırıcılığını yitirmiyor. Oysa benzer bir öykü anlatan “Ray” bu günahların hepsini işleyen çekilmez bir vakaya dönüşmüştü. Oyuncuların başarısı ise bütün övgülerin ötesinde. Hollywood’un laf edilmeyecek bir yanı varsa o da oyuncuları. Johnny Cash’te Joaquin Phoenix ve June Carter Cash’te Reese Witherspoon çok çok iyiler. Bütün şarkıları kendilerinin söylemesi çok riskli bir tercih ama iki oyuncu da o kadar iyiler ki profesyonel şarkıcı olmadıklarına inanmak güç. “Sınırları Aşmak” genellikle yarıda bırakmak istediğimiz filmlerle dolu olan biyografi janrına yeni bir soluk getirmeyen ama materyalini iyi değerlendiren bir film.

Maç Sayısı

TARİH:  17 Şubat 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Zenginler, şanslılar ve kötüler 

‘Maç Sayısı’ beklentilerime ya da beklentisizliğime uygun bir şekilde başladı ve uzunca bir süre öyle devam etti. Yaratıcılıktan yoksun diyaloglar, ilk görüşte aşklar, inandırıcı olmayan tiplemelerle doluydu film. Her şeye rağmen Woody Allen’ın son yıllarda yaptığı en iyi film. 

Orijinal Adı: Match Point Yönetmen: Woody Allen Oyuncular: Matthew Goode, Scarlett Johansson, Jonathan Rhys-Meyers, Emily Mortimer Türü: Romantik – Dram – Gerilim Ülke: İngiltere – Lüksemburg 

Woody Allen hemen hemen her yıl yeni bir film yapar ve yine hemen hemen her yeni filmi Allen’ın eski formuna geri dönüşü olarak lanse edilir. Gel gör ki kazın ayağı öyle değildir çünkü zaten eski formuna bir önceki filmiyle dönmüş olan birinin eski formuna dönmesiyle belki de eski formsuzluğuna dönmesi kastedilmektedir, falan. Kısacası bu eski formuna dönüş efsanesine pek takılmamak gerekir, bu kadar çok forma dönmekte hayır yoktur. “Maç Sayısı” açıkçası beklentilerime ya da beklentisizliğime uy gun bir şekilde başladı ve uzunca bir süre öyle devam etti. Yaratıcılıktan yoksun diyaloglar, ilk görüşte aşklar, inandırıcı olmayan tiplemelerle doluydu film. Allen’ın özenti kişiliğine bağlıyordum gördüklerimi. Yüksek sanat (opera. Dostoyevski, Tate Modern Müzesi), ince zevklerle donatılmış ultra zenginler (gerçi bazıları eski Türk filmlerindeki burjuvalar kadar yapaydılar) ve onların aşk hikayeleri tam Allen’a göre diyordum. Ama bazı sahneler inandırıcılıktan o kadar uzaktı ki acaba Allen, Cronenberg’in “Şiddetin Tarihçesi’nde yaptığı gibi bir şey mi yapmak istemiş diye sormaya başladım. Gerçek şiddetin ve kötülüğün sahneye girmesi ise açıkçası hiç beklemediğim bir şeydi ve film aniden gözümde ilginçleşmeye başladı, sonuna kadar da merakımı ayakta tutmayı başardı. 

Şans üzerine felsefe 

“Maç Sayısı”nın baş kahramanı Dostoyevskiyen bir karaker olan Chris’i – (Jonathan Rhys- Meyers) zenginlerin üye olduğu bir klüpte tenis hocalığı yapmaya başladığı sırada tanırız. Ultra zengin öğrencisi Tom’un (Matthew Goode) arkadaşlığını kazanır önce Chris. Tom’un kız kardeşi Chloe (Emily Mortimer), benzer sınıfsal kökene sahip akranları Paris Hiltonvari hayatlar sürerken her nasılsa ultra saf kalmayı başarmıştır ve görür görmez Chris’e aşık olur. Chloe film boyunca bu inanılmaz saflığını koruyacak, çocuk sahibi olmaktan başka bir şey düşünmeyecek ve kocasının kendisini aldattığını her nedense hiç aklına getirmeyecektir. Peki Chris’in Tom’un sevgilisi Nora’yla (Scarlett Johansson) ilk karşılaştığı sahneye ne demeli? İşte Croneberg’in “Şiddetin Tarihçesi”ni düşündürten sahne bu sahne. Chris sanki Clark Gable, Nora ise tam bir Femme Fatale. Sigaralar yakılıyor, kesikler atılıyor, damardan konuya giriliyor falan. Sahne, o kadar sinema kokuyor ki Allen’ın başka bir derdi var herhalde demeye başlıyoruz. Chris’le Nora’nın aşkı tabii ki trajediyi çağırıyor ve Allen filmlerinde girmediğimiz türden bir kötülükle karşılaşıveriyoruz. O andan itibaren Allen’ın bütün o rafineliğe hayranlık duymak bir yana inanmadığını da görüyoruz. Hatta zengin sınıflara özenmenin, sınıf atlama özleminin kişiyi nasıl hayvanlaştırdığını göstermek istediğine şahit oluyoruz. 

Sınıf atlamak 

Şans konusundaki felsefesine ne demeli peki Allen’ın? Hiç kuşkusuz şansın bireylerin hayatında müthiş bir önemi var. Bırakın nasıl yaşadığımızı, yaşayıp yaşamamamızı bile tesadüfler belirliyor. Ama kadercilik bireyler söz konusu olduğunda bile bir yere kadar manalı. Maçı kazanmak için maç sayısı atacak kadar iyi olmanız gerek önce. Ondan sonrası şansa kalıyor. Ölçek büyüdükçe, bireyden sınıfa, toplumlara geçildikçe şansın rolü de giderek azalıyor. Şansı bu kadar belirleyici kılmak Allen’ın sınıf sal ilişkiler üzerine söylediği şeylerin etkisini de azaltıyor. Son tahlilde zenginlik ve fakirlik yalnızca şansla açıklanır hale geliyor. Her şeye rağmen “Maç Sayısı” Woody Allen’ın son yıllarda yaptığı en iyi film. Sınıf atlamak için şansın önemini vurgularken, kötülüğe de hatırı sayılır bir rol biçiyor. Böylece o atlanılan konumu da değersizleştiriyor. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com