Yeni Dünya: Amerika’nın Keşfi


Yitik cennetin peşinde 

Yönetmen Terrence Malick, filminde şiirsel bir yapı kuruyor ve bu yapı içinde insanlara bakıyor. ‘Yeni Dünya’ şiirsel atmosfer bir sıcaklık yanılsaması yaratsa da nihayetinde soğuk bir film olmaktan kurtulamıyor. 

Orijinal Adı: The New World Yönetmen: Terrence Malick Oyuncular: Colin Farrell, Christian Bale, Christopher Plummer, Q’Orianka Kilcher Türü: Dram-Macera Tarihi Ülke: ABD 

Terrence Malick günümüz sinemasının en gizemli kişiliklerinden biri. 1973’te ilk filmini (Badlands) çeken yönetmenin topu topu 4 filmi var. Malick külliyatına vakıf olmak diğer usta yönetmenlerle karşılaştırıldığında çok kolay. Ama filmlerinden bir anlam çıkarmak da bir o kadar zor çünkü Malick’in anlamla fazla işi yok. Heidegger ve Wittgenstein gibi filozoflardan etkilenen, kendisi de Harvard’da felsefe okumuş olan Malick özel hayatında da Heidegger gibi davranıyor, münzevi bir hayat sürüyor. Yönetmenin fotoğrafları bile sayılı. Heidegger’den etkilenen sol düşünürler de olmasına karşın filozofun Nazizmin sıkı bir destekçisi yani düpedüz bir faşist olduğunu da bilmekte yarar var. Açıkçası Heidegger’in felsefesinde faşizmin içkin olup olmadığını tartışmak haddim değil, ne de Malick’in filmlerinde faşizm kokusu aldığımı iddia edecek değilim. Ama Malick’in filmlerinin bana hitap etmemesinde ayrı fikir dünyalarının insanları oluşumuzun payı var. Oysa “İnce Kırmızı Hat” filmini (Malick’in 1998 tarihli bir önceki filmi ilk seyrettiğimde çok etkilenmiştim. Filmi Berlin Festivali’nde çok güzel bir projeksiyonla izlediğimde görüntülerin şiirselliğinden, savaşla doğanın güzelliğinin karşı karşıya konuluşundan ve karakterlerin insancıllığından büyülenmiştim. İkinci izleyişim kötü bir (eski Lale Sineması’nda) projeksiyonla olmuştu ve şiirsellik gidince geriye pek bir şey kalmamıştı. 

Şiirsel bir ifade 

Malick’in sineması klasik anlatı (narrative) sinemasının kalıplarının dışında duruyor. Karakterlerinin eylemlerinin psikolojik nedenleri de Malick’in ilgi alanına çok girmiyor. Badlands ömeğinde bu barizdir, filmin iki kahramanının işledikleri cinayetlerin bir nedensel açıklaması yoktur, film bu eylemleri yargılamaz da. Filmin bu duruşunun Heidegger felsefesi üzerine yazılar var ama bu felsefeyi manalı bulmuyorsanız yapacak bir şey yok, filmi beğenemiyorsunuz. Ne kadar sınırlı olursa, ne kadar eksik olursa olsun dünyayı anlamlandırmaya, açıklamaya çalışmakta bir mana var. Ahlaki bir duruşta mana var. Badlands’de bunlar yok. 

“Yeni Dünya” için de benzer şeyler söylenebilir. Klasik anlamda girişi, gelişmesi ve sonucu olan bir film değil. İngiliz kolonyalistlerin Virginia’da sonradan Jamestown şehrinin kurulacağı topraklara ayak basmalarıyla açılıyor film. Burada kalelerini kuran kolonyalistlerden John Smith (Colin Farrel) yerlilere esir düşüyor. Yerli kabilesinin kralının kızıyla (Q’Orianka Kilcher) bir aşk yaşıyor ve kızın isteği üzerine hayatı bağışlanıyor. Smith, yerlilerin özel mülkiyet tanımamalarından ve barışçı doğalarından da etkileniyorsa da ve de isyankar bir doğası olsa da asıl görevini ihmal etmiyor ve serbest bırakılınca yerlileri acımasızca katletmesini biliyor. İngilizlere yardım ettiği için kabilesinden kovulan genç kız İngilizlerle yaşamaya başlıyor. Burada ikinci aşkı ve müstakbel kocasıyla (Christian Bale) tanışıyor. Öldüğünü sandığı Smith çıkageldiğinde artık köprünün altından çok sular akmıştır ve Rebecca adı verilmiş olan genç kız İngiliz sosyetesine girmiştir. Bu kaba özet Amerikan mitolojisinde önemli yeri olan bir miti anlatıyor. Kızın adı mitte Pocahantos olmasına rağmen filmde bu ad hiç kullanılmıyor. Filmin ilk bölümünde Smith’le Pocahantos arasındaki aşkın bir miktar eti butu olmasına rağmen efsanevi bir yanı yok. Dış seslerle kahramanlar hayat üzerine, kendileri üzerine bolca derinliği olmayan sorular soruyorlar ve bolca güzel manzaraya boğuluyoruz. Ama ne kolonyalizmin doğası, ne Kızılderililerin yaşadıkları büyük trajedi, hiçbir şey üzerine manalı bir söz etmiyor film. Nasılla, nedenle çok ilgilenmiyor yönetmen. Şiirsel bir yapı kuruyor ve bu yapı içinde insanlara bakıyor. Bu şiirsel atmosfer bir sıcaklık yanılsaması yaratsa da nihayetinde soğuk bir film “Yeni Dünya”. Sadece kendi kurduğu imgelere hayranlıkla bakmamızı istiyor, başka da bir şey söylemiyor. 

Büyük Yolculuk

TARİH:  3 Mart 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kuşak Çatışması

Orijinal Adı: Le Grand Voyage Yönetmen: Ismaël Ferroukhi Oyuncular: Nicolas Cazale, Mohamed Majd Jacky Nercessian, Erol Ataç Türü: Dram Ülke: Fransa – Fas 

Fas asıllı Fransız yönetmen İsmael Ferroukhi’nin ilk sinema filmi, Avrupa’dan başlayıp, sırasıyla İtalya, Slovenya, Hırvatistan, Bulgaristan, Türkiye ve Ortadoğu’dan geçip Arabistan’da biten dinler ve kültürler arası bir yolculuğun çok çarpıcı ve hüzünlü öyküsünü anlatıyor. 

Müslüman bir ailenin oğlu olan Reda ailesiyle birlikte yıllardır Fransa’nın güneyinde yaşamaktadır. Reda’nın Arapça’dan başka bir dil konuşmayan tutucu babasının ölmeden yerine getirmek istediği son bir dileği vardır: hacca gitmek. Bunun için de oğlunun kendisini Mekke’ye götürmesini ister. Fransız bir sevgilisi olan Reda, sınavlarını bahane etse de babasını ikna edemez ve arabayla Fransa’dan yola çıkarlar. Başlangıçta yolculuk çok zor görünür. Babayla oğlun hiç ortak noktaları yoktur çünkü. Mecbur kalmadıkça konuşmazlar bile. Reda yolculuğun tadını çıkarmaya çalışırken, babası ise kendisine ve yerine getirmek istediği bu kutsal göreve saygı duyulmasını bekler. Aralarında iletişim bile mümkün değilken babayla oğul yavaş yavaş birbirlerini tanımaya başlarlar. Ne yazık ki yolculuğun da sonu yaklaşmıştır… 

Mürekkep Balığı ve Balina


TARİH:  3 Mart 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Parçalanan ailenin dramı 

Orijinal Adı: The Sound and The Whale Yönetmen: Noah Baumbach Oyuncular: Jeff Daniels, Laura Linney, Jesse Eisenberg, Owen Kline Türü: Komedi-Dram Ülke: ABD 

Noah Baumbach, boşanmayla parçalanan bir ailenin yürek burkan filmiyle 2005 yılında Sundance Film Festivali’nde En İyi Dramatik Yönetim ve Waldo Salt Senaryo ödüllerini kazandı. Uzlaşmak bilmeyen aile reisi tiplemesiyle Jeff Daniels’ın yanında başrolleri Laura Linney, Jesse Eisenberg ve Owen Kline paylaşıyorlar. 

Film 1986 Brooklyn’inde yaşayan Berkman ailesinin özel hayatlarındaki sıra dışı ilişkileri yakalıyor. Bir akademisyen ve yazar olan Bernard (Jeff Daniels) ile yeniyetme bir yazar ve kıpır kıpır bir kadın olan karısı Joan (Laura Linney) evliliklerine son verirler. 16 yaşındaki oğulları Walt (Jesse Eisenberg) ve 12 yaşındaki Frank (Owen Kline) ise karmaşık ve birbiri ne zıt duyguları ile boğuşmaya terk edilirler. 

Bu tecrübe, buluğ çağındaki Walt için hassas bir geçiş olduğu kadar eğlencelidir de ama Frank için çok karmaşık ve erkendir. Bu zor geçiş döneminde Berkmanların yaşamında ortaya çıkan duygusal gerilimler, bir ailenin kendini yeniden tanımasını anlatıyor. 

Dick ve Jane İşbaşında

TARİH:  3 Mart 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Hırsız patrondan intikam 

Orijinal Adı: Fun With Dick & Jane Yönetmen: Dean Parisot, Angie Harmon Oyuncular: Jim Carrey. Téa Leoni, Richard Jen kins, Alec Baldwin Türü: Polisiye – Komedi Ülke: ABD 

Dick  Harper’ın (Carrey) yıllar süren yoğun çalışması sonunda semeresini verir ve dünyanın önde gelen medya varlıkları konsolidasyonu şirketlerindeen Globodyne’in medya ilişkilerinden sorumlu başkan yardımcılığına terfi eder. Ama yeni işindeki ilk gününün ardından, Globodyne, Enron benzeri bir felaketle çökünce, Dick elinde çantasıyla kala kalır…Dick ve karısı Jane (Leoni), dehşetle banliyödeki evlerinin, lüks arabalarının ve statü meraklısı dostlarının tek tek avuçlarının arasından kayıp gidişine tanık olurlar. Ailesine iyi bir yaşam sunmak için dişini tırnağına takarak çalışan Dick Amerikan rüyasından vazgeçmeye hiç hazır değildir. 

Kadersizlik

TARİH:  10 Mart 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Toplama kampında bir akşamüstü 

Orijinal Adı: Fateless Yönetmen: Lajos Koltai Oyuncular: Marcell Nagy, Béla Dóra, Bálint Péntek, Aron Dimény Türü: Dram Ülke: Macaristan – Almanya-İngiltere 

Kadersizlik Nobel ödüllü Macar yazar Imre A Kertesz’in aynı adlı romanından sinemaya uyarlanmış. Senaryonun altında da Kertesz’in imzası var. Daha önce Szabo ve Tornatore gibi isiml rin yanında görüntü yönetmeni olarak çalışan Lajos Koltai’nin ilk film yönetmenliği “Kadersizlik”. 1944-45 yılları arasında geçen film genç Macar Yahudisi Gyuri’nin hayatını konu alıyor. Macaristan’ın Almanya’nın müttefiki oluşu, Macar Yahudileri’nin de kaderini belirlemiş. 1944’ün ilkbaharına kadar Yahudiler toplama kamplarına gönderilmemişler. Bahar sona ererken başlayan toplama operasyonları ise sadece kırsal kesimleri hedef almış. Aynı yılın sonbaharında bir hükümet darbesinin ardından Budapeşte’nin Yahudi cemaati de toplama kamplarına gönderilmeye başlamış. “Kadersizlik” o dönemde 14 yaşında olan Gyuri’nin babasının toplama kampına gönderilmesiyle başlıyor. Henüz kimse neyle karşı karşıya olduğunun farkında değil. Kaçmak ya da direnmek kimsenin aklına gelmiyor. Her şeyin düzeleceğine inanmak istiyor insanlar. Gyuri’nin toplama kampı dönüşünde söyleyeceği gibi aslında özgür seçimlerini itaat etmekten yana kullanıyorlar. 

Bir sabah çalıştığı fabrikaya giderken diğer Yahudilerle birlikte otobüsten indiriliyor Gyuri. Çoğu çocuk, birçok Yahudi tek bir jandarma tarafından toparlanıyor; birkaç kişi kaçmaya cesaret ediyor. Gyuri jandarma tarafından kaçmaya teşvik edilse de kalmayı tercih ediyor. Ve böylece toplama kampı macerası da başlıyor. “Kadersizlik”i benzer filmlerden ayıran bir yanı var. Benigni’nin “Hayat Güzeldir” deki şaklabanlıklarıyla hiç alakası olmamakla birlikte, toplama kampı hayatının bildik klişelerle açıklanamayacak hoş yanları da olabileceğine değinmesi. Çünkü toplama kamplarında da hayat devam ediyor, orada da dostluk var paylaşım var, dayanışma var ve hatta dışarda olmayan bir şey daha var: Ortak bir amaç, ortak bir düşman.

“Kadersizlik” toplama kampı yaşamını gayet karanlık gösterse de garip bir şeyi başarıyor asıl trajik olanın, toplama kamplarındaki yaşamdan çok, o kampları olanaklı kılan kamp dışı toplumsal hayat olduğunu gösteriyor. Gyuri serbest kaldığında büyük bir kayıtsızlık ve duyarsızlıkla yüzyüze geliyor. Kapılar yüzüne çarpılıyor, parasız tramvaya bile binemiyor, en anlayışlı gibi gözükenler bile kampları “cehennem” diye adlandırıp kavranılması mümkünsüz ve gayri-dünyevi yerler haline getiriyorlar. Paçayı kurtaranlar, paçayı kaptırmış olanları görmek dahi istemiyor. Kimileri de gaz odalarının olmadığını kanıtlamaya çalışıyor. Gaz odalarını gören kimse yok çünkü görenler yaşamıyor ama bu bazıları için onların olmadığının kanıtı oluyor. Gyuri sonunda toplama kamplarındaki akşamüstü saatlerinin mutluluğunu özlemeye başlıyor. 

Bence yine mi Naziler, yine mi Yahudiler demeyin “Kadersizlik”e gidin. İki saatin üstünde sürmesine ve karanlık temasına rağmen ilgiyle izlenen bir film. 

Saklı

TARİH:  3 Mart 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Haneke’den ırkçılık eleştirisi 

‘Saklı’ açılış planından itibaren seyircinin ayaklarının altından halıyı çekiyor. Filmde eve gelen bilinmeyen video kasetler ve telefonlar nedeniyle ailesini ve kendisini tehdit altında hisseden Georges’ın gerilimine tanık oluyoruz. 

Orijinal Adı: Cache Yönetmen: Michael Haneke Oyuncular: Daniel Auteuil, Juliette Binoche, Maurice Bénichou, Annie Gitardot Türü: Gerilim – Dram Ülke: Fransa, Almanya, İtalya, Avusturya 

Seyirciyi oturduğu koltukta rahat bırakmayan yönetmenlerin başında geliyor Haneke. Kendi sözleriyle seyirciyi “tecavüz ederek özerkleştiriyor ve farkındalaştırıyor”. Tabii ki kendine böyle bir rol biçmek sorgulanmalı ve sorgulanıyor da; Haneke’yi bu otoriter, tepeden bakan rolünden dolayı faşistlikle suçlayanlar da oldu. Wim Wenders’in “Ölümcül Oyunlar”ı yarısında bırakıp öfkeyle sinemayı terk edişi hala hatırlarda. Yani, bir tek Haneke özerk ve farkında da biz değil miyiz? Ayrıca zorla özerkleştirilmeyi kim ister? Çok farklı yerlerden baksalar da Bush’un özgürleştirme söylemine benzemiyor mu bu tavır? Ama Haneke’nin tecavüzünü meşrulaştıracak nedenleri var; o şiddete duyarsızlaşmış, hatta keyifle izler hale gelmiş, kendisini ve sinemayı sorgulamayan seyirciyi düşünmeye çağırmak istiyor. Söz konusu seyirci dünyanın her yerinde olabilir ama yine de belirgin özellikleri var: Avrupalı ve burjuva, tıpkı Haneke’nin kendisi gibi. 

“Saklı” açılış planından itibaren seyircinin ayaklarının altından halıyı çekiyor. Bir sokağı izliyoruz uzun uzadıya önce. Seyrettiğimiz planın bir video kaydı olduğunu öğrendiğimizde kimin bakış açısını izlediğimiz konusunda kafamız karışıyor. Film bu tavrını sonuna kadar sürdürüyor. “Saklı” bir kameranın varlığı her an kendisini hissettiriyor ve bu kamerayı kimin yerleştirdiği hiçbir zaman açığa çıkmıyor. Ama tabii ki bunun basit bir cevabı da var. Kamerayı yerleştiren Haneke’nin kendisi! 

Söz konusu video kaseti kapılarının önünde bulduğunu öğreniyoruz Georges (Daniel Auteuil) ve Anne Laurent (Juliette Binoche) çiftinin (Georges ve Anne isimleri bir uyarlama olan “Piyanist” dışında bütün Haneke filmlerinde karşımıza çıkıyor). Kasetler gelmeye devam ediyor; yanlarında bir çocuğun çizeceği basitlikte ama korkutucu içerikli resimlerle birlikte. Bu resimlerde ağzından kan akan ya da boğazı kesilen bir çocuk ve kafası kesilen bir horozun tasvirleri var. Georges’un bastırdığı anıları bu resimlerle geri dönüyor. Babasının çiftliğinde çalışan Cezayirli bir çift, Fransa’nın politikalarını protesto mitinginde polis tarafından Seine nehrine dökülen yüzlerce başka protestocuyla birlikte öldürülmüştür. Fransa’nın bugüne kadar hesaplaşmadığı, suçunu kabullenmediği günahlarından biridir bu. Batılı refah devletlerinin ve o refah içinde yaşayan bireylerinin kendilerini sütten çıkmış ak kaşık gibi görmeyi sürdürdükleri de, Laurent’ların televizyonlarından yansıyan savaş görüntülerine duyarsızlıklarıyla ima ediyor. Seine Nehri’nde boğulan çiftin çocukları Majid’in (Maurice Benichou) evlat edinilmesi düşünülür önce ama o sıralarda 6 yaşında olan Georges’ın iftiraları sonucunda Majid yetimhaneye gönderilir ve konu unutulur. İşte Georges’un hemen aklına gelen bu anılarıdır ve kasetler kapısı gösterilen bir eve gider. Majid gerçekten de burada yaşıyor. Aynı yaşlardaki iki adam arasındaki fark çarpıcıdır. Biri yoksul ve bitk, diğeri ise şık ve saldırgandır. Georges yaptıklarından dolayı hiç pişman değildir aksine Majid’i tehdit eder 

Haneke politik düzlemde Bartının üçüncü dünya karşısındaki tavrını sergilerken, bireysel düzlemde de ortalama burjuvanın sorumluluklarından kaçışını ve suçlarının üzerine yatışını anlatıyor. Refahtan pay alması engellenen ve Batılıyla savaşacak gücü de olmayan üçüncü dünyalıya kalan tek seçeneğin bir tür intihar eylemcisi olmak olduğunu söylüyor. Bir yandan da sevincinin kendini olayların akışına bırakmasına izin vermeyerek onu a aktif bir düşünme sürecine çağırğyor. Ama bunun istenen etkiyi yarar dan çok da emin değilim. Aslında cevabı olmayan video kasetleri” kim koydu sorusuyla yani klasik bir gerilim filmindeki suçlu kim sorusuyla uğraşıyor seyirci. Bu sorunun suçlunun aslında belki de kendisi olduğu gibi bir cevaba götüreceği bana fazla iyimserce gibi geliyor. “Saklı’yı izlemek gerek. Sorumlu ve farklı bir sinemanın iyi örneklerinden biri olan bu filmi yönetmeninin soğuk ve tepeden bakan tavrına rağmen kaçırmayın. 

Korkuyorum Anne

TARİH:  18 Mart 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Et, kemik, ruh ve acı

Yönetmen: Reha Erdem Oyuncular: Ali Düşenkalkar, Işıl Yücesoy, Köksal Engür Türü: Dram Ülke: Türkiye 

Korkuyorum anne: Ali’nin (Ali Düşenkalkar) annesi yok. Keten’in ise (Turgay Aydın) babası. İpek’in (Şenay Gürler) doğacak çocuğu babasız büyüyecek. Çetin (Ozan Uygun) sünnet edilmekten çok ama çok korkuyor. Aytekin (Aydoğan Oflu) ise askere gitmekten. İpek akademi sınavlarını kazanamazsa ne yapacağını bilmiyor. Ali’nin babası sağlık uzmanı emeklisi Rasih (Köksal Engür) Keten’in annesi terzi Neriman (Işıl Yücesoy) mahallenin kasabı (Bülent Emin Yarar) ise küçük iktidar odakları olarak her şeyi bildiklerini sanıyorlar ama sorunları çözebilmek bir yana sorunun ta kendisi olduklarının farkında bile değiller. 

Hepsinin bedenleriyle de dertleri var. 

Örneğin şimdi kalkıp, Ali desek, bir kaza geçirmiş ve hafızasını yitirmiş, babasını bile hatırlamıyor; ama özellikle de hatırlamadığı kişi, babası! Ali ayrıca bazen kolunu hissetmiyor. 

Neriman sürekli hapşırıyor, köpeği Çakır’a alerjisi var. Aytekin’in eli titriyor. Ümit tam sınav öncesi ayağını burkuyor. Keten hala geceleri altına kaçırıyor. İpek ise kocaman göbeğiyle, tek başına hamileliğini yaşıyor. Peki ya Keten? O da, kendinden yaşça büyük İpek’e aşık. İpek ise kendisini hamile bırakan adamın telefon tacizlerine maruz kalıyor; adam, çıkıp hediye ettiği yüzüğü geri istiyor. 

Bunlar yaşanırken Ali, Ümit’e aşık oluyor. Ama Ali de başka türlü bir çocuk, yitirdiği hafızasıyla yeni doğmuş bir bebek gibi. Zaten hafızası yerindeyken de hayatta bir baltaya sap olabilenlerden değil. Aytekin’in aşkı Zambak ise ‘adamı donunda sallar’ denen tipte, yaşça geçkin bir hatun kişi… 

‘Korkuyorum Anne’, böylesi ‘dolu’ karakterler eşliğinde, ağır soruları neşeli bir üslupla soruyor. Filmin iyimser gibi görünen finalinde bile, Ali ile Keten birbirlerine tutunarak, dengelerini bulmakta güçlük çekerek dar bir tepede kalakalıyorlar. Evet, Herkes birbirine sonunda kenetlenmiş gibi ama acaba gerçekten de öyle mi? İşte filmin bu zor sorulara -hayata kolay bir cevap vermediği de açık. Hem, insan nedir ki (filmin ilk adı buydu)? 

Et, kemik ve ruh ve de sosyal ilişkiler… Ancak Reha Erdem ve tüm kadrosu, “Korkuyorum Anne’ ile bu kocaman temanın altından büyük bir hafiflikle kalkıyor. Çok yaratıcı bir kurgu ve müziğin yerinde kullanımıyla. Ve her türlü övgüye layık bir ekip oyunculuğuyla. 

Tüm bu vasıflara sahip “Korkuyorum Anne” nin, bugüne kadar katıldığı hiçbir festivalden eli boş dönmediğini ve hem oyuncularına, hem de kamera arkasındaki ekibine çeşitli ödüller kazandırdığını da hatırlatmak zamanı artık. 

Hem aslolan filmdir; eleştirisi nedir ki? Bizimkisi türevsel bir uğraş. Onun için siz en iyisi filme bakın. Erdem’in yeni başyapıtını çok seveceksiniz. 

Oyun

Oyunun dönüştürücü gücü 

Pelin Esmer’in yeni belgeseli, bir tiyatro oyununun oluşma sürecini ve kadınların bu süreçte geçirdiği değişimi anlatıyor. Mersin’in bir köyünde günlerini tarlada, evde ve bitmek bilmeyen işlerde çalışarak geçiren 9 kadın, tiyatro yapmak için bir araya gelir. 

Oyun Yönetmen: Pelin Esmer Oyuncular: Ümmüye Koçak, Ümmü Kurt, Behiye Yanık Türü: Belgesel Ülke: Türkiye 

Mersin’in Aslan Köyü’nde yaşayan kadınların tiyatro yaptığını duyunca yönetmen Pelin Esmer soluğu bu köyde almış. Kadınlar ilk oyunlarını sahnelemişler ama oynadıkları oyun onları çok tatmin etmemiş. Daha kendi hayatlarına yönelik bir oyun sahnelemek istiyorlarmış. İşte bu ikinci oyunun, yani “Kadının Feryadı”nın ortaya çıkış sürecini gösteriyor bize “Oyun” filmi. “Oyun”un bir kusuru varsa bize bu ilk oyundan söz etmemesi. Bu bilginin verilmemesi filmin lehine tabii ki, olan bitenin ilk kez yaşandığını düşünen seyirci “Oyun”dan daha fazla etkileniyor. Ama bu bilgi bir sır değil, sonuçta ben de filmin basın bülteninden öğrendim. Yine basın bülteninde, Esmer filmini “kurmaca ile belgesel arasında” diye tanımlıyor. Bilmiyorum, belki de işin kurmaca kısmı, gösterilenlerde değil de gösterilmemesi tercih edilendedir. 

Köylü kadınların tiyatro sahnelemeleri başlı başına mucizevi bir şey. Onca iş güç bir yana, tiyatro kültürünün kilometrelerce uzağında yaşayıp bu fikre gönül vermek, gönül vermekle kalmayıp hayallerini gerçekleştirecek inancı bulabilmek inanılır gibi değil. Köyde tiyatro fikrini ortaya atan ilk isim Ümmüye Koçak olmuş. 

Ümmüye Hanım hayatta zaten sürekli farklı rollere büründüğünü, kah ev hanımı, kah ırgat, kah dadı olduğunu düşünürken köy okulunda sahnelenen bir piyes izlemiş. O zaman hayallerinde bir tiyatro oyunu sahneleme fikri oluşmuş. Bu fikrini arkadaşlarıyla paylaşmış ve ekip “kadı” olmaktan dolayı yaşadıkları sıkıntıları, okutulmamalarını bir tiyatro eserine dönüştürmeye başlamış. Bu oyun yazma, prova yapma ve sonunda oyunu sahneleme süreci üç kişilik bir film ekibince kaydedilmiş. Ama sadece “oyun” süreci değil gördüklerimiz; kadınlar bize hayatlarından kesitler anlatıyor, kocalarıyla olan sorunlarından söz ediyor ve bir yandan da gündelik hayatlarına devam ediyorlar. Erkekler de bazen kameranın odağına oturuyor, karılarının bu girişimini biraz korkarak ama engel çıkarmayarak izliyorlar. Korkunun temeli de cinsel kıskançlık: “Ya karıları meşhur olup, başka birini bulursa?” 

Köy kadınlarının çabası 

Oyun zamanı yaklaştıkça ekibin gerilimi de yükseliyor ve daha önce rastlamadığımız tarzda sert tartışmalar yapmaya başlıyorlar. Egolar çarpışıyor yani. Ama sonunda her şey iyi bir finale bağlanıyor ve “oyun” sahneleniyor. Bütün rolleri kadınların üstlendiği naif ama sevimli bir tiyatro oyunu bu. Doğrusu Pelin Esmer çok iyi bir film çıkarmış. Film baştan sona kendisini ilgiyle izletiyor. Köylü kadınların sınırlarını aşma, yaşamlarını dönüştürme çabasını ve bunu da başarmalarını izlerken heyecanlanmamak mümkün değil. Hayatta rol yapmanın yerinin gayet farkında olan bu kadınlardan, Pelin Esmer oldukça doğal performanslar çıkarmayı çok iyi başarmış. Onların zaten doğal olduklarını düşünmek bana yanıltıcı geliyor. “Oyun” şu ana kadar festivallerde oldukça başarılı oldu. En son Uluslararası Trieste Film Festivali’nde “En İyi Belgesel” ödülünü kazandı. Sırada daha birçok festival var. “Oyun”u kaçırmayın derim. Bakarsınız gaza gelip siz de hayatınızı değiştirecek önemli adımlar atmaya başlarsınız. Perdeye yansıyanların böyle bir gücü var çünkü. Aslanköylü kadınları. selamlarken bu vesileyle geçmiş kadınlar gününüzü de kutlarım. 

Syriana

TARİH:  18 Mart 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Petrole bulanan gizli eller 

ABD’nin körfeze odaklı petrol – siyaset ve kapital ağı, George Clooney’nin Oscar’lık ajan rolüyle Syriana’da. Filme adını veren kelimenin manası, malum: ‘Güdük Ortadoğu Projesi! 

Yönetmen: Stephen Caguan Oyuncular: George Clooney, Matt Damon, Jeffrey Wright, William Hurt Türü: Politik – Gerilim Ülke: ABD 

Syriana, biçim-içerik açısından çok farklı olmakla birlikte bazı yanlarıyla ‘Münih’i andırıyor. Burada da, bir vurucu tim üyesi filmin baş kahramanı. Bob (George Clooney) bir CIA ajanı, aynı Münih’in Mossad ajanı Avner’i (Eric Bana) gibi. Bob da sonunda örgütüyle çelişkiye düşüyor, hatta örgütün hedefi haline geliyor. Bob’a ister istemez sempati duyuyoruz, bütün o kanlı geçmişine rağmen. Ama, Bob’un iyi bir adam öldürdüğüne şahit olmuyoruz filmde. Aksine, karşı cepheden bir meslektaşının işkencesine maruz kalıyor. Bu bakımdan “Syriana’yı, bir CIA ajanını sempatik göstermekle suçlamak mümkün ve de yanlış değil. 

Ama “Syriana”nın Amerikan kapitalizmi / emperyalizmine ciddi eleştiriler getirdiğini de teslim edelim. Son derece karmaşık bir öyküsü var filmin. Bir yanda Bob var, ununu eleyip eleğini asmaya hazırlanan CIA ajanı olarak. Bob İran’da sevimsiz bir silah tüccarına füze satıp ardından aynı adamın arabasını havaya uçuruyor. Arkasına bile dönüp bakmıyor, yoldan geçenlere bir şey olup olmadığı umurunda değil. Adam öldürmek onun için sıradan bir şey. Ama sattığı füzelerden biri hesapta olmayan bir Arap örgütün eline geçiyor ve bu Bob’un kariyeri için iyi bir şey değil. 

Bob’a bu kez bir görev daha veriliyor: Bir Arap emirliğinin ilerici prensini öldürtmek. Prens Nassir (Alexander Siddig) ülkesinin çıkarlarını koruduğu ve petrolünü daha yüksek fiyat veren Çinlilere sattığı için Amerikalıların nasırına basmış durumda. Bob, Nassir’ı öldürme işini Musawi adlı bir İranlı’ya ihale ediyor. Ama işler umduğu gibi gitmiyor. 

Bu arada Amerika’da, petrolcüler bir yandan Kazakistan petrollerini sömürme telaşı içinde ve bu amaç doğrultusunda Connex ve Killen adlı iki şirket birleşiyor. Aynı şirketler tabii ki Nassır’ın ülkesinin petrolünün Çin’e gitmesine de göz yummamaya kararlı. Fakat, iki şirketin birleşmesi ve Killen’in Kazakistan’ın Tengiz petrol sahasında sondaj yapma hakkını nasıl aldığı, Adalet Bakanlığı tarafindan mercek altına alıyor. Yoksa yoksa rüşvet falan mı var? Rüşvet elbette sistemin bir parçası ve herkes bunu biliyor. Gerçek dertleri Amerikan kapitalizminin çıkarına olan anlaşmaları göstermelik soruşturmalarla ve birkaç günah keçisi yaratarak yürürlüğe sokmak. 

Connex ve Killen ‘evliliği’, bu şirketlerde çalışan göçmen Pakistanlı işçilerin işten çıkarılmasına neden oluyor. İnsanlık dışı koşullarda yaşayan “garibanlar’, ülkeden çıkarılmamak için nafile iş aramaya koyuluyorlar; bin bir türlü aşağılamaya maruz kalarak. Sonunda içlerinden bazılarına radikal İslamcı bir örgüt sahip çıkıyor. İşte Bob’un sattığı füzelerden biri de bu örgütün eline geçiyor. 

Ve başka karakterler, karmaşık ilişkiler işin içine giriyor. Gerisini gidip izleyin. Fakat özünde, film Amerika’nın Ortadoğu’daki rolüne son derece olumsuz bir bakış getiriyor. 

İlerici ve ülkesinin çıkarını düşünen liderler Amerika’nın nasıl hedefi oluyor, Amerikan adalet mekanizması “yozlaşmayı” nasıl sistemin bir parçası haline getiriyor, CIA içinde işler kendi adamlarına bile karşı nasıl acımasızca yürüyor (Akbaba’nın Üç Günü”nü hatırlatır biçimde) ve nasıl intihar eylemcisi olunuyor…Tümü, filmin gösterdiği şeyler arasında. 

CIA ajanı Bob’u sonunda trajik bir kahramana dönüştürme çabası ise filmin en zayıf ve saçma yanı. 

Yine de “Syriana” sözünü ettiğim ve etmediğim kimi kusurlarına rağmen, ilgiyi hak eden bir film. Ama seyircisinden ciddi dikkat ve sabır istediğini de belirtmek lazım. 

Yapımın müziği de özel bir tebriği hak ediyor. Bu arada filmin adı olan “Syriana”, Amerikan siyasi fikir örgütlerinin Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesine dair kullandığı bir kavram’mış! Hayret! 

X-Men: Son Direniş

TARİH:  26 Mayıs 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Orijinal Adı: X-Men: The Last Stand Yönetmen: Brett Ratner Oyuncular: Hugh Jackman, lan McKellen, Halle Berry. Patrick Stewart Türü: Aksiyon-Macera Fantastik-Bilim Kurgu-Çizgi Roman Ülke: ABD 

‘Evrim’ mağduru mahlukların acısı 

Son bölümde X-Men topluluğu, ilk kez bir seçim aşamasındadırlar. Yeni bir tedavi yöntemi bulunmuştur ve mutantlar tüm yetilerinden kurtularak normal insanlar gibi yaşayabileceklerdir. Onları insanlardan ve gerçek hayattan uzak tutan bu inanılmaz özelliklerinden arınıp arınmamaları konusunda ise mutantların lideri Charles Xavier, ve Magneto arasında gerçek bir görüş ayrılığı oluşmuştur. Son bir savaşın temelleri atılmaktadır. Son ve en büyük savaş. Beraberinde birçok çelişkiyle… 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com