Döngel Kârhanesi

TARİH:  29 Ekim 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kârhane manzaraları 

Filmin finalini anlatarak başlayacağım yazıya, söylemedi demeyin. Filmin kahramanı Keskin (Ahmet Uğurlu) BİKUF adlı bir devlet kurumunda görevlidir. BİKUF (Batık İşletmeleri Kurtarma Fonu), TMSF benzeri bir kuruluştur, yani batık bankaların mal varlıklarına el koyar ve gerekirse el koyduğu kuruluşları işletir. Keskin, Döngel Eğlence Tesisleri adlı kerhaneyi devlet adına başarıyla işletmiş, oradan bir fahişeyle evlenmiş, Ankara’ya dönmüştür. Bir gün kapısı çalınır. Kapıda Amerikan ajanları oldukları belli iki kişi vardır. Bir sonraki planda Keskin ve BİKUF’un başkanı Hıfzı Göçer’i başlarına çuval geçirilmiş bir şekilde görürüz ve Süleymaniye’de Türk askerlerine Amerikan askerlerinin yaptıklarını hatırlarız. Keskin ve Göçer’in karşısındaki masada iyi sayılabilecek derecede Türkçe bilen bir Amerikalı oturmaktadır. Çuvalların şık durmadığını söyler ve çıkarılmasını emreder yanındakilere. Amerikalı yetkili, Keskin’e “vatanım için yapmayacağım şey yoktur demişsin, doğru mu? “

der ve önüne bu beyanın çıktığı gazeteyi fırlatır. Keskin “Evet ağzımdan öyle bir söz çıkmıştı” der. Bunun üzerine Amerikalı yetkili “vatan senden görev bekler” der. Keskin görevi kabul eder ama bir şartı vardır, ekibini kendi seçecektir.  

Keskin’in görevi Ortadoğu’ya barış getirmektir. Keskin ve ekibi yola çıkar. Bu sahneyi tabiri caizse kanım donmuş bir şekilde izledim 

“Barış getirmek” 

Film aslında Türkiye’yi Amerika yönetiyor gibi bir mesaj vermiyordu. Amerikalı ajan, “vatan” adına son derece vatansever bir T.C. memurunu görevlendiriyordu. O memur, ajana “sen kim oluyorsun, hangi vatandan söz ediyorsun?” diye sormuyordu. Amerikalı ajanlar üstelik o memuru oraya zorla başına çuval geçirerek getirmişlerdi ve bu olay işgal altındaki Irak’ta değil egemen Türkiye’nin başkenti Ankara’da yaşanmıştı. 

Bu sahnede mevcut siyasi duruma yönelik bir eleştiri falan yoktu, aksine doğrudan Amerikalılardan emir almak kariyerde yükselmenin bir göstergesi, olumlu bir şeydi! Yoksa filmin bütün sevimli kahramanları güle oynaya uçağa binip, barış getirmek üzere Ortadoğu’ya hareket etmezlerdi. Tabii Amerika’nın Ortadoğu’ya “barış getirmek” için birilerini yollaması da başlı başına trajik bir bakış açısı. 

Çuval hikâyesi 

Ya Çuval hikayesine ne demeli? İnsanın kanını donduran bazı şeyler vardır, işkence gibi. Çuval geçirmek, işkencedir. Bunda gülünecek bir şey görememek bir eksiklikse, öyle olsun. Filmin final sahnesi buydu ve sinemayı dehşet içinde terk ettim. Oysa gala gecesinin davetlileri görünüşe göre çok eğlenmişlerdi. 

“Döngel Kârhanesi” ülkenin durumunu göstermesi açısından ibretlik bir film. “Türkiye’yi pazarladığını söyleyen birinin başbakan olduğu ülkede başka türlüsünü beklememek lazım. Her şeyin satılık, kâr etmenin amaç olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Fuhuşu ahlakçı bir bakışla değerlendirmek ne kadar yanlışsa masum bir faaliyet olarak göstermek de o kadar sakat bence. Filmin temelindeki komik çelişki bu bakış açılarının çatışmasından doğuyor. Kerhane aldığı krediyi ödeyemez, banka kerhaneye el koyar. Banka batar, devlet bankaya el koyar. Dolayısıyla kerhane devletin eline geçer. 

Gilles’in Karısı

TARİH:  28 Ekim 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Karılar, Kocalar ve Baldızlar 

Orijinal Adı: La Femme De Gilles Yönetmen: Frederic Fonteyne Oyuncular: Emmanuelle Devos, Laura Smet, Clovis Cornillac, Lauro Smet Türü: Dram Ülke: Fransa

“Gilles’in Karısı” bu yıl İstanbul Film Festivali’nde büyük ödulü “Masumiyet” filmiyle birlikte kazanmıştı. Festivalin kapanış gecesinde konuştuğum ithalatçı şirketin yetkililerinin filmi vizyona sokmakta çok da kararlı görünmemesine şaşırmıştım. Filmi izleyince bu kararsızlığa hak verdim çünkü “Gilles’in Karısı” son zamanlarda gördüğüm en az ticari film. Dolayısıyla tam bir festival filmi olan “Gilles’in Karısı”nı vizyona sokmaktaki cesaretlerinden dolayı Chantier Films’i kutlamak gerek. Ama bu “festival filmi”” cari olmama” gibi niteliklerin illa da çok iyi film olma anlamına gelmediğini de belirtmeliyim. “Gilles’in Karısı” söyleyeceği çok fazla bir şeyi olmamasını sanki suskunlukla kamufle etmiş bir film gibi. Konu oldukça basit: Adam karısını baldızıyla aldatır ve bu ihanet olayın parçası olan kimseye hayır getirmez. Bu bildik olayda aldatılan kadın, yani Gilles’in (Clovis Cornillac) karısı Elisa’nın (Immanuelle Devos) tepkisi ise bildik kalıpların dışındadır, Elisa, Gilles’i kazanmak için onla mücadele etmek, ona tepki göstermek yerine ona yardım etmeyi seçer. Hatta kocası için kız kardeşini gizlice takip eder ve başka erkeklerle ilişkisini eşine rapor eder. Elisa acısını içine atan, sessizce acı çeken bir kadın. Film de kahramanı gibi sessizce akıp gidiyor. Ne yazık ki ne Elisa, ne Gilles ne de fettan baldız Victorine (Laura Smet) karakterleri hakkında filmin söyleyebildiği çok fazla bir şey yok. Uzun planlar görüntü yönetiminin bütün başarısına karşın bir süre sonra sıkıcılaşıyor ve filme ilginin azalmasına neden oluyor. 

Zorro Efsanesi

TARİH:  28 Ekim 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Propaganda mı, eğlence mi? 

Orijinal adı: The Legend of Zorro Yönetmen: Martin Campbell Oyuncular: Antonio Banderas, Catherine Zeta-Jones, Giovanna Zacarías, Raúl Méndez Türü: Aksiyon-Dram-Macera-Western Ülke: ABD 

” Zorro Efsanesi” tam bir ideolojik propaganda filmi; devlet memuru sanatçılar tarafından değil özel sektör tarafından yapılmış olması bu gerçeğin üzerini örtse de, bu böyle. Film Kaliforniya’nın ABD’ye katılımının oylandığı bir referandumla başlıyor. Yoksul Hispanikler kendilerine ikinci sınıf insan muamelesi yapacak olan beyazlar tarafından yönetilmek için oylarını katılımdan yana kullanıyorlar. Ama “özgürlük” karşısında elbette kötü adamlar bulacaktır ve kurtarılmak için Zorro (Antonio Banderas) gibi bir kahramana ihtiyaç duyacaktır. Kaliforniyalıların bugün de başlarına Arnold Schwarzenegger gibi sağcı bir Hollywood kahramanını vali olarak seçtikleri düşünülürse, Zorro’nun bir anlamda gerçekçi olduğu düşünülebilir. 

Zorro’nun kahramanlıklarından hoşlanmayan sadece kötüler değildir, karısı Elena (Catherine Zeta-Jones) da Zorro’dan artık sorumlu bir aile babası olmasını beklemektedir. Ama Zorro kendisini bekleyen görevlere sırtını dönecek değildir ve ikili bu gerilim sonucunda ayrılır. Ayrılığı hazmedemeyen Zorro ve atı (“Cat Ballou” filmindeki atı taklit ederek) içip içip dağıtmaya başlar. Devreye 11 Eylül sonrasının vazgeçilmez kötü adamı Fransız (bakınız “Sahara”, “Ocean’s 12” vb.), bir aristokrat olarak girer. Fransız Armand (Rufus Sewell) kitle imha silahı (yaşadığı dönemin teknolojisi el verdiği ölçüde) üretmek peşindedir, amacı da Amerika’yı bölmektir! Çünkü Armand son yıllarda Dan Brown’ın popülerleştirdiği Templar Şövalyeleri tarzı bir tarikatın liderlerindendir ve ABD’nin yeni bir güç olarak yükselmesi tarikatın güçlü olduğu Avrupa’yı zayıflatacaktır. İşin kötüsü Zorro’nun karısı Elena da Fransız’a gönlünü kaptırmış gibidir. Zenginliğine ve “Don” unvanına rağmen Bush gibi “sıradan insanı” temsil ettiğini iddia eden ve baş destekçisi kilise olan Zorro elbette duruma müdahil olacaktır. Tabii ki özgürlükler ülkesi ABD ve aile kurtulacak ve Fransız’a haddi bildirilecektir. Kapitalizmin en büyük başarısı belki de bu: propagandayı eğlence gibi gösterebilmek. Zorro da tamamen ABD’nin Irak’ta ve Birleşmiş Milletler’de yaşadıklarıyla ilgili resmi görüşünü yansıtan, Bush’un ve genelde kapitalizmin ideolojisini yani din ve aileyi yücelten bir film. 

“Zorro Efsanesi” eğlence gibi görünme dışında eğlendiriyor mu diye soracak olursanız ne yazık ki film bu iddiasını yerine getiremiyor. Ne kavga dövüşünde, ne kahramanların romansında keyifli bir şey var. Üstelik iki saati aşan süresiyle çok da uzun.

Geleceğe yapılan yatırım 

Filmin bir de geleceğe yatırım yapan unsuru var, o da Zarro’nun oğlu Joaquin (Adrian Alonso). Sevimsiz çocuklara önemli roller vermenin sadece bizim sinemamıza özgü olmadığını kanıtlaması açısından kayda değer bir durum Alonso’nun filmdeki varlığı. Ayrıca Banderas ve Zeta-Jones’un, Zorro serisinin yapım hızı düşünülürse (ilk filmle ikincisi arasındaki süre 7 yıl). üçüncü bir Zorro’da oynama ihtimalleri az. Bu da yeni kuşak Zorro’ya ihtiyaç duyulacağı anlamına geliyor. Doğrusu bunda da yarar var çünkü Banderas’la Zeta Jones arasındaki kimya ilk filme göre çok azalmış durumda. Gerçi ilk filmde aşıklarken bu bölümde evli çift olmaları zaten aşktaki azalmayı yeterince açıklıyor. 

Bir dip not olarak da şunu eklemek isterim: Stephen Kinzer geçenlerde Açık Radyo’da ABD’nin düzenlediği darbeleri konu alan kitabından söz ediyordu. Bu darbelerden en ilginci de Hawaii’nin ABD’ye katılımını sağlayan darbeydi. Hawaii bağımsız bir krallıkken şeker plantasyonu sahibi beyazlar ABD’ye rahat ihracat yapabilmek için iktidara el koyduklarını açıklıyor ve derhal zaten limanda bekleyen ABD donanmasını yardıma çağırıyordu. Ve sonuçta Hawaii ABD’nin bir eyaletine dönüşüyordu. Bu bilgi insanın kafasında olunca Kaliforniya’nın ABD’ye katılımının “Zorro Efsanesi” filmindeki gibi yaşandığına inanmak çok ama çok zor oluyor. 

AŞKLA RANDEVU

TARİH:  7 Ekim 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ruh eşi arayışının günümüz versiyonu 

 Orijinal Adı: Must Love Dogs Yönetmen: Gary David Goldberg Oyuncular: Diane Lane, John Cusack, Elizabeth Perkins Türü: Romantik-Komedi Ülke: ABD 

İki Emmy ödüllü Gary David Goldberg’in Claire Cook’un çok satan romanından uyarladığı “Aşkla Randevu” bir çeşit ruh eşi arayışının günümüz versiyonunu anlatıyor. Otuz küsur yaşındaki anaokulu öğretmeni Sarah Nolan (Diane Lane) sekiz ay önce boşanmıştır, ki bu süre ailesinin kaldıramayacağı kadar uzundur. En iyi niyetleriyle ve tamamen onun mutluluğunu gözeterek, Sarah’ı öyle veya böyle pijamalarından çıkartıp tekrar flört arenasına sokmak için bir darbe düzenlerler. Ekibin başında Sarah’nın uygun adayları sıraya dizmeye niyetli kız kardeşleri Carol (Elizabeth Perkins) ve Christine (Ali Hillis) ile internet üzerinden sevgili bulma arenasına yeni ve başarılı bir giriş yapan dul babası Bill (Christopher Plummer) bulunmaktadır. Kız kardeşlerinin siber buluşma adımını atması için aşırı istekli olan Carol ve Christine, Sarah’nın adını kullanarak onun bilgilerini perfectmatch.com’a (mükemmeleş.com) yazmakla kalmaz, bir de baştan çıkarıcı bir not düşerler. Şimdi sıra akın akın gelecek yanıtları beklemeye gelmiştir. Çok geçmeden, Sarah bir dizi trajikomik ve uyumsuz eşleşmelere, ve web sitesinin önerdiği bir dizi istekli talibe göğüs gererken, bir de ‘belki mümkün’ bir adaya rastlar. Anlaşılması zor ama ilginç biri olan tekne üreticisi Jake Anderson (John Cusack) romantizmi Dr. Zhivago standartlarıyla ölçen biridir. Jake, belki de Sarah’nın şu an için istediğinden biraz fazlasını arıyordur. Bu arada, iş yerinde de yeni bir gelişme vardır: Sarah’nın öğrencilerinden birinin eşinden henüz ayrılmış babası Bob Connor (Dermot Mulroney) adeta beklenti üzerine gelmiş, mükemmel bir adamdır… Ama acaba gerçek olamayacak kadar mı iyidir? 

DAVETSİZ ÇAPKINLAR

TARİH:  30 Eylül 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Orijinal Adı: Wedding Crashers Yönetmen: David Dobkin Oyuncular: Owen Wilson, Vince Vaughn, Christopher Walken, Rachel McAdams Türü: Romantik Komedi Ülke: ABD 

Davetsiz Çapkınlar” iki uç arasında salınıyor. Bir uçta her şeyle korkusuzca dalga geçen, Amerikan toplumunu, törelerini ve törenlerini, kutsal ailesini tiye alan bir film, diğer yanda tam da bu dalga geçtiği şeyleri nihayetinde yücelten bir başka film duruyor. Mesela başlangıç sahnesi çok hoş ve komik: John (Owen Wilson) ve Jeremy (Vince Vaughn) boşanma danışmanlığı yaparken, müşterilerine birbirlerinin düşmanı olmadıklarını, asıl düşmanın evlilik kurumunun kendisi olduğunu söylerken kontrollerini kaybedip şehvetli fanteziler kurmaya başlıyorlar. Ve sonra gidip tanımadıkları insanların düğününde yiyip içip, zaten ortamın tava getirdiği kızları yatağa atıyorlar. Oldukça yıkıcı bir başlangıç, bir Hollywood filmi için. Sonra kendini beğenmiş “soylu”, yankee Amerikalı ailelelerle de fena dalga geçiyor: Bakanın ailesinde, sağlam tek bir kişi var, ortanca kız (Rachel McAdams) dışında hepsi üşütük. Bu ailenin düğününe davetsiz giden kahramanlarımız nihayetinde o dalga geçtikleri aşıklardan çok da farklı bir konuma düşmüyorlar ve evliliğin erdemlerini keşfediyorlar. Sonuçta “Davetsiz Çapkınlar” uzun sıkıcı bölümler içerse de, zaman zaman güldüren bir film, şansınızı deneyebilirsiniz. 

DÖRT KARDEŞ

TARİH:  30 Eylül 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Dört kardeş, bir cenaze 

‘Saldıran köpekleri, zarar vermeden savuşturmaya özen gösterecek kadar duyarlı, ama savunmasız insanları öldürecek kadar da gaddardırlar’ 

Orijinal Adı: Four Brothers Yönetmen: John Singleton Oyuncular: Mark Wahlberg, Tyrese Gibson, Andre Benjamin, Garrett Hedlund Türü: Aksiyon-Suç Ülke: ABD 

Şu “intikam” filmlerinin yasaklanmasını istesem, sansürcü, ilkel kafalı birisi olurum değil mi? Haklısınız, yasaklama mantığı “ben doğruyu bilirim, seni de korurum” gibi doğruluğu kendinden menkul bir önerme taşır. Ama yargısız infazları savunmak insanlık suçudur desem, ortak bir nokta bulabiliriz. İdam yasaklansın desem, yine ortak bir nokta buluruz. “Dört Kardeş” o kadar çok yargısız infaz içeriyor, suçluların anında öldürülmesine öylesine onay veriyor ki! Filmin kahramanı dört kardeş, öldürürken pek düşünmüyorlar, olaylar da onları hep haklı çıkarıyor. Polisler de onların haklılığına inandığı için, cinayetlerini “meşru müdafaa” olarak kılıfına uyduruyor. Film de zaten başka çıkış yolu bırakmıyor: Ya öldüreceksin ya da öleceksin. Açıkçası bu filmlerin şiddetini, maçoluğunu, tutuculuğunu iğrenç buluyorum. Hani birileri yasaklasa, kılım bile kıpırdamaz. Tabii, ben seyrettikten sonra! – Evelyn Mercer, Woodstock’ın çiçek çocukları kuşağındandır. Barış idealini, flower-power dönemi sona erdikten sonra da korur ve gerçekleştirmeye çalışır. Sokak çocuklarını suçtan uzaklaştırmak için çırpınır, adeta bir kanatsız melektir. Yine bir sokak çocuğuna iyi olmanın erdemleri üzerine ders verirken, iki “sözde” soyguncu tarafından öldürülür. Cenaze töreninde “dört kardeş” devreye girer. Bu kardeşler, Evelyn hanımın bir zamanlar sokaklardan kurtarmak için yanına alıp büyüttüğü çocukların yetişkin halleridir. Evelyn cinayetinde kötü bir koku alırlar kısa sürede ve intikam misyonuna soyunurlar. Kendilerine saldıran köpekleri, zarar vermeden savuşturmaya özen gösterecek kadar duyarlı, yemeklerden önce el ele tutuşup dua edecek kadar dindardırlar ama savunmasız insanların kafasına sıkacak kadar da gaddardırlar. Ve de erkek! Bütün şakalar erkeklik üzerinedir, aşağılamalar erkeklik üzerinedir, hokey oynamalarından amaç sanki birilerini dövmektir vs. İntikam misyonları, sonuçta neredeyse toplumu bütün pisliklerinden temizlemeye dönüşür. Hatta küçük çapta bir devrim yapıp, suç örgütünde iktidarı tabana yayarlar. Ne diyelim, darısı hepimizin başına, yalnız bu kardeşlerden sonra nasıl kurtuluruz onu bilemiyorum. 

Filmin başlarında “dört kardeş” hakkında konuşan polisler arasında şöyle bir diyalog geçiyor: “Pek de adam olmuşa benzemiyorlar”, “Şu andaki halleri olabileceklerinin yanında kongre üyesi gibi kalır”. Yani kongre üyesi olmak, melek olmak gibi bir şey… 

Hani şu savaş ilan ettiğinde Bush’u ayakta alkışlaya kongre üyelerinden mi söz ediyorlar? Dört kardeş ne kadar yargısız infaz da yapsa, yapabilecekleri kongre üyelerinin yaptıkları yanında o kadar sınırlı ki, ellerinden gelen en kötü halleri bile kongre üyeleriyle boy ölçüşemez… 

Woody, Michael’ı döver!

TARİH:  29 Eylül 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Gerçekten de büyütülecek bir şey olmamıştı ama Altın Portakal’ın en önemli olayı buymuş gibi medyaya yansıdı. Olayın sinemayla bir ilgisi yoktu ama ‘medyatik’ti işte. Ayrıca Harrelson, Madsen’ı döverdi, bu da başka bir bilimsel gerçekti…” 

Kafam tipik bir muhabir gibi çalışmadığı için, Michael Madsen’la Woody Harrelson arasındaki gerginliği yazmak aklımın ucundan geçmezdi. Oysa gazeteci Ege Görgün’le birlikte belki de “olay’a en yakın pozisyondaki gazeteciler bizlerdik. Tamam, bir şey oldu ama Hürriyet’te yazdığı gibi Harrelson’la Madsen neredeyse kapışacaklardı da, David Carradine aralarına girip Madsen’a sarılarak kavgayı engellemedi. O kadar çok şey söylenince, bari ben de gördüklerimi anlatayım. 

Carradine, Harrelson ve Madsen yan yanaydılar. Madsen’ın normal biri olmadığını anlamak için onu birkaç dakika gözlemlemek bence yeterli. Kendisine yakıştırdığı maço delikanlı rolüne o kadar inanmış ki, büyük ihtimalle kendisine bütünüyle yabancılaşmış, kendisine biçtiği rolün hizmetçisi olmuş. Yani, sürekli kasıntı bir halde dolaşan, sürekli görünmez bir fotoğrafçıya poz veren birine inanabilir mi siniz? Üstelik, gazeteci Murat Erşahin’in dediğine göre bu kişi Bush taaftarı olarak tanınıyorsa… 

Woody Harrelson ise Hollywood’un sol kanadının önemli temsilcilerinden, akıllı bir adam. Dolayısıyla o sırada tamamen Harrelson’ın tarafını tutarak “olay”ları izliyordum. Madsen, dengesiz davranışlar içindeydi. Madsen, David Carradine’e sarılıyordu, Carradine Madsen’a değil. Ve arada Harrelson’a da laf atıyordu. Sanki, kendisine Carradine’ı yandaş ilan etmek istiyordu. Ama bir saldırma ve Carradine tarafından engellenme falan söz konusu değildi.Harrelson onların yanlarından ayrılırken Madsen horozlanan bir tarzda Harrelson’a bir şeyler söyledi ama ne yazık ki ne dediğini anlamadık. Harrelson yanlarından ayrılıp salata yemeye başladı. 

Ege Görgün, Harrelson’ın yanına gidip konuşma kapısı aralamaya çalıştı ama Harrelson keyifsiz görünüyordu. Ege, pek iyi görünmediğini söyleyince Harrelson, “evet, bir süre daha iyi olmayacağım” dedi. 

Ben kafamda Madsen, Harrelson gerginliğinin politik olduğuna karar verdim ve Harrelson’a desteğimi esirgememem gerektiği fikrine kapılarak yanına gidip “Mr. Harrelson, oyunculuğunuzu ve politik duruşunuzu beğeniyorum” dedim. Hemen yüzüne bir gülümseme yayıldı ve bana sorular sormaya başladı “nerede çalışıyorsun, nerede yaşıyorsun?” Kendisi Hawaii’de yaşıyormuş. Hawaii deyince ona bakarken aklımdan geçen bir düşünceyi söyledim. Harrelson’da Marlon Brando’yu andıran bir şeyler var. Çene yapısında mı, dudaklarında mı, mimiklerinde mi, bir yerde bir şey var işte… 

Şimdi de mekansal bir bağlantı ortaya çıkmıştı. Brando’nun Tahiti’de bir adası vardı, Harrelson Hawaii’de yaşıyordu… Harrelson’a bunu söylediğimde, Brando taklidi yaptı ve “Brando muhtemelen gelmiş geçmiş en iyi aktördür. Bir benzerlik varsa aramızda bu bana gurur verir.” dedi. Sonra Ege Görgün’ün sorusu üzerine en sevdiği filminin Milos Forman’ın yönettiği “Larry Flint” olduğunu söyledi. 

Daha sonra akşam açılış töreninde Woody Harrelson sahneye çıktığında, Michael Madsen kalkıp salonu terk etti. Olayın aslı neydi, bu kimse tarafından tam olarak anlaşılamadı. Harrelson daha sonra verdiği röportajlarda “büyütülecek bir şey olmadığını ama birbirlerinden pek de haz ettiklerinin söylenemeyeceğini” belirtti. Evet, gerçekten de büyütülecek bir şey olmamıştı ama Altın Portakal’ın en önemli olayı buymuş gibi medyaya yansıdı. Olayın sinemayla bir ilgisi yoktu ama “medyatik”ti işte. Ayrıca Harrelson, Madsen’ı döverdi, bu da başka bir bilimsel gerçekti… 

Altın Portakal’ın ardından

TARİH:  7 Ekim 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ödüller sahiplerini buldu ama tartışmalar devam ediyor. Bu tartışmalardan birini başlatan ve basının dikkatini en çok çeken isim ‘Eğreti Gelin’ filmiyle ödül alamayıp Antalya’dan eli boş dönen, oyuncu Nurgül Yeşilçay oldu 

Festival bitti ama kavgası bitmedi. Özellikle Nurgül Yeşilçay’ın hezeyanları, oyuncunun ödül alamayınca şirazeden çıktığını gösteriyordu. Bilindiği gibi Nurgül Yeşilçay “Eğreti Gelin’deki rolüyle en iyi kadın oyuncu ödülüne adaydı. Ama “Eğreti Gelin” hiçbir dalda ödül alamadı, tabii Nurgül Yeşilçay da. Böyle olması da doğaldı çünkü “Eğreti Gelin” hiç bir bakımdan ödül alan filmlerden üstün değildi. Doğrusu en sevmediğim şey Türk filmlerini eleştirmek. Birisi bana “yaptığın işi sevmedim” deyince ne kadar çok etkilenebildiğimi bildiğim için başkalarını aynı duruma sokmayı hiç istemiyorum. “Eğreti Gelin’i de hiç beğenmemiş ama bu nedenle eleştiri yazmaktan kaçınmıştım. Ama madem Yeşilçay ağzını açıp, gözünü yumuyor ben de “Eğreti Gelin’in neredeyse hiçbir anında müsamere düzeyini aşamadığını gecikmiş olarak söyleyeceğim. 

Yeşilçay demiş ki: “Mesela 40 yılını sinemaya vermiş Şener Şen’le bizim filmdeki Onur nasıl aynı kategoride yarıştırılabiliyor? Bu Oscar gibi popülist bir ödül töreni mi, Sundance Film Festivali gibi bağımsız filmler festivali mi?” Yeşilçay’ın söylediklerinden Antalya’dan, Oscar gibi popülist bir ödül töreni olmasını beklediğini anladık. Bir de ilk filmlerini yapanlarla, tecrübelilerin, yaşlılarla gençlerin aynı kategorilerde yarışamayacağını… Peki, yakın tarihten birkaç örnek vereyim. Yıl 1993: En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscarı’nı Yeni Zelandalı 11 yaşındaki Anna Paquin “Piyano” filmindeki rolüyle aldı. Bu, Paquin’in ilk filmiydi. Yıl 2004: En İyi Kadın Oyuncu Oscarı’na aday isimlerden biri “Whale Rider’daki rolüyle Avustralyalı Keisha Castle-Hughes’du. 13 yaşındaki Hughes “Whale Rider”la ilk kez kamera karşısına geçmişti. Björk 2000 yılında, Cannes’da En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü yine ilk filmiyle almıştı. 

Çok popülizm, çok satış 

Yeşilçay oyuncularla yetinmemiş, yönetmenlere de karışmış ve şöyle demişti: “Mesela Türev’in yönetmenini neye göre değerlendiriyorsun? Daha önce yaptığı işlere göre bu kez farklı bir tarz mı oluşturdu? 

Adamın daha önce yaptığı bir iş yok ki! Bütün festivallerde bunlar farklı kategorilerde incelenir. İlk kez yönetmenlik yapan birine de ödül verirsin tabii ama ilk kez yönetmenlik yapmayanla karşılaştırmazsın. Cannes’da bile ilk kez yönetmenlik yapanlar için ayrı bir klasman vardır”. Yeşilçay eksik biliyor ve işkembeden konuşuyor. Hiç araştırma yapmadan söyleyeyim: Robert Redford “Ordinary People” (1980; Sıradan İnsanlar), Kevin Costner “Dances With the Wolves”‘la (1990; Kurtlarla Dans) En İyi Film Oscarı’nı kazandılar. İki oyuncunun da yönetmen olarak ilk filmleriydi bu filmler. “American Beauty” (Amerikan Güzeli; 1999) tiyatro yönetmeni Sam Mendes’in ilk sinema filmiydi ve Oscar’ların çoğunu almıştı. Steven Soderberg 1989’da yine ilk filmi “Sex, Lies and Videotape’le (Seks Yalanları) Cannes’da Altın Palmiye kazandı. En iyi ilk filmlere verilen Altın Kamera Ödülü’nü değil! ‘Yurttaş Kane” Orson Welles’in ilk filmiydi! “Potemkin Zırhlısı” Ayzenştayn’ın sadece ikinci filmiydi! Eminim daha onlarca örnek vardır. 

Yeşilçay, daha abuk sabuk bir sürü laf ediyor. Söyledikleri Antalya’da en iyi kadın oyuncu ödülünü kazanan Beste Vildan Atasever’e hakaret niteliğinde. Yeşilçay kendisini küçük düşürmüş bu söyledikleriyle. Yeşilçay’ın hayal kırıklığıyla saçmalaması bir yere kadar anlaşılır olsa da, basındaki yazar kılıklı şakşakçılarının abukluklarını açıklayacak bir gerekçeleri yok. Bunların tek derdi var: Daha çok satış ve popülizm! Sinemadan da zerre kadar anlamıyorlar. 

Benim Antalya’daki en iyi kadın oyuncu dalındaki favorilerim “Türev”‘deki rolleriyle Beste Bereket ve Gülçin Santırcıoğlu’ydu. Dolayısıyla Beste Bereket’in ödülü almasına sevindim. Vildan Atasever de bence başarılıydı ve jürinin tercihi benim için gayet anlaşılır bir tercihti. 

Ama Atasever’in aynı başarıyı farklı rollerde tekrarlayabileceğini zannetmiyorum, umarım yanılırım. En iyi film dalındaki adayım ise Reha Erdem’in “Korkuyorum Anne’siydi. Ama yine “Türev”in alması benim için gayet anlaşılır bir tercihti; çünkü “Türev” eksikliklerine rağmen kalburüstü bir filmdi. Oyunculukları, diyaloglarıyla etkileyiciydi. İlk üç film konusunda kısacası jüriyle mutabıkım ama bana kalsa yerleri değişik olurdu. 

Her neyse, sonuçta bu kararlar bir jürinin kararları ve jüri üyelerinin tek tek hiçbirinin tercihlerini tam olarak yansıtmıyordur, herhangi birimizinkini niye yansıtsın? 

Bu arada En İyi Belgesel Ödülü’nü alan ve daha önce Bodrum Film Festivali vesilesiyle sözünü ettiğimiz Bingöl Elmas’ın “Ağustos Karıncası”nı da tekrar analım. Dileyelim ki bu başarılı belgesel, televizyon kanallarından biri tarafından alınır ve seyirci önüne çıkar. 

Antalya Film Festivali sonuçta başarılı bir organizasyondu, bize de emeği geçen herkese teşekkür etmek düşüyor. 

KURT

TARİH:  7 Ekim 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir ajanın soluksuz hikâyesi 

Orijinal Adı: El Lobo Yönetmen: Miguel Courtois Oyuncular: Eduardo Noriega, Silvia Abascal, Patrick Bruel, Mélanie Doutey Türü: Gerilim Ülke: İspanya 

Görevini tamamladı ve yok oldu! İspanya yakın tarihine ilişkin gerçek bir hikayeden yola çıkan film, 1973-75 yılları arasında ETA örgütüne sızan El Lobo (Kurt) lakaplı gizli servis ajanı Mikel Lajerza’nın hikâyesini anlatıyor. 

Kurt, ETA örgütünün en tepesindeki insanlar ve özel birlik üyeleri de dahil birçok insanı yakalattı. 

İspanya’daki demokratik süreci durduran Franco rejimine karşı eylemlerinde haklı çıkmak üzere olan örgütün dengesini bozan Kurt operasyonu, mahkûmların tutuklu bulundukları hapishanelerden kaçmasını ve kör saldırı kampanyalarını önledi. 


Lajerza’yı ölüme mahkûm eden ETA, Bask bölgesini Lajerza’nın posterleriyle doldurdu. Öte yandan operasyon sırasında öldürülmek istenen Kurt, hayatını kurtarmayı başardı. Ama yüzünü değiştirip, izini yok etti. Bu adamı, aynı zamanda gazeteci olan filmin yapımcısı Melchor Miralles buldu ve hikâyesini anlatmaya ikna etti. 

CINDERELLA MAN

TARİH:  16 Eylül 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Gerçeği mesaja uydurmak 

Hayattan kesit alınan filmlerin çoğunda olduğu gibi, Ron Howard’ın yönetmenliğini yaptığı ‘Cinderella Man’ de gerçeğe, mesajına uydurmak için istediği gibi şekil veriyor 

Yönetmen: Ron Howard Oyuncular: Oyuncular: Russell Crowe, Renée Zellweger, Connor Price, Paul Giamatti Türü: Dram Ülke: ABD 

Amerikanizm diye bir terim var mı, yoksa uy duruyor muyum? Varmış, şimdi sözlüğe baktım: “ABD kurumlarına ve geleneklerine bağlılık” anlamlarından biriymiş. Ben de bunu düşünüyordum zaten. “Cinderella Man”, bu hafta vizyona giren “Sahara” gibi (iki film birbirinden çok farklı olmasına rağmen) Amerikanizmin tipik bir örneği. “Cinderella Man”, Jim Braddock (Russel Crowe) adlı bir boksörün biyografisi. 

Braddock, hızla kariyerinde yükselirken ve varlıklı bir hayat sürerken, elindeki bir sakatlık nedeniyle düşüşe geçer. Pasif dövüştüğü gerekçesiyle boks yapmasının yasaklanmasına kadar varır bu düşüş. Üstüne bir de 1929 Büyük Bunalımı patlayınca Braddock ve üç çocuklu ailesi tam anlamıyla “sefiller”i oynamaya başlar. Braddock devletten yardım alır, tanıdıklarından dilenir ama ailesini bir arada tutar yine de. Doklarda üç kuruşa çalışır ama bu çalışma sürpriz bir sonuca yol açar. Braddock’ın görece zayıf olan sol kolu gelişir, güçlenir. Sonra, bir şekilde yeniden ringlere döner, hem de muhteşem bir şekilde. Derken şampiyonluk maçına çıkar ve Max Baer (Craig Bierko) adlı “yaratık”la karşılaşır. 

Doklarda çalıştığı dönemde Braddock, Mike Wilson (Paddy Considine) ile tanışır. Wilson eski bir borsacıdır ve şimdi sisteme karşı bir bilinç geliştirmiştir: “Örgütlenmek… sendikalaşmak” gerektiğini söyler. Braddock’ın yanıtı ise “kıtlık ya da açgözlülük” gibi gözle göremeyeceği şeylerle savaşmayacağı olur. Wilson, kötü biri değildir ama Braddock kadar saygıdeğer biri de değildir: Karısına kötü davranır, sarhoş olup olay çıkarır. Sonunda yaşadığı “Hooverville” adlı, adını başkan Hoo dan alan Gegecekondu bölgesindeki bir ayaklanmada öldüğünde, “su testisi su yolun da kırılır” özdeyişini düşündürtür film bize. Oysa Braddock sadece ve sadece ve kendi ailesini düşünüp, çok çalışacak ve sonunda düzlüğe çıkacaktır. Filmin söylemek istediği oldukça açıktır: Ne sağcı ol, ne solcu futbolcu ya da bu özel durumda boksör ol! Amerika’yı kurtarmak isteyen önce kendini ve ailesini kurtarsın, Amerika da kendini kurtarır zaten. Braddock kendini kurtardıktan sonra aslında vatanını da kurtarmaya soyunmuştur gerçi, filmin sonundaki yazılara göre. Ama bu politik bir başkaldırı biçiminde değil, haşa, II. Dünya Savaşı’nda savaşarak olmuştur. İyi vatandaşın nasıl olacağına, tabii “Amerikanizm” bağlamında iyi bir örnektir Braddock. 

Braddock’la tam karşıtlık içinde sunulan kişi ise kahramanın şampiyonluk müsabakasında dövüştüğü Max Baer adlı Yahudi boksördür. Baer, rakiplerini ringde öldürmeyi sever, lüks fahişelerle birlikte olur (aileyle işi yoktur yani). “Milyon Dolarlık Bebek”te de olduğu gibi, rakibin bir şeytan olması gerekir ki, kahramanla daha iyi özdeşleşelim. Gerçek hayattaki Baer ise, gerçekten de birinin ölümüne sebep olmuş ama bundan dolayı yaşadığı üzüntü kariyerinde ciddi bir düşüşe neden olmuş ve ölen rakibinin ailesine sürekli maddi yardımda bulunmuş biri. 

Benzer “gerçek hayattan alınmış” öykülere dayalı filmlerin çoğunda olduğu gibi “Cinderella Man” de gerçeği mesajına uydurmak için istediği gibi eğip bükmüş yani. Film o kadar bildik, tahmin edilebilir bir yolda ilerliyor ki, pembe dizilerde olduğu gibi arada bazı bölümlerini seyretmeseniz bile ne olup bittiğini anlamakta zerre kadar zorluk çekmezsiniz. Ama Russel Crowe Oscar’a aday olursa buna da şaşırmamak gerekir. Film tam Oscar’lık filmlerden, Crowe’un oyunculuğu ise göz kamaştırıcı olmamakla birlikte iyi. Yeri gelmişken Bayan Braddock rolünde Renee Zellweger’i seyrederken içimde şiddet eğilimleri oluştuğunu ve kadıncağızın başına kötü şeyler gelmesini dilediğimi itiraf edeceğim. Gerçi bu-psikiyatrım ve benim aramda kalması gereken bir konu galiba. Sonuç olarak “Ray” gibi bir filmi sevdiyseniz bunu da seversiniz, aksi taktirde sizi sıkıcı bir 2 saat bekliyor. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com