SEVGİYİ ARARKEN

TARİH:  10 Eylül 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Aşkta normlara başkaldırış 

 Orijinal Adı: Saving Face Yönetmen: Alice Wu Oyuncular: Michelle Krusiec, Joan Chen, Lynn Chen, Jin Wang Türü: Romantik-Komedi Ülke: ABD 

“Sevgiyi Ararken” bildik formülleri az buçuk değiştirerek yeniden önümüze süren bir film. Hani şu Batı ülkesindeki üçüncü dünyalı azınlık gençlerinin, geleneklerine sıkı sıkıya bağlı anne babalarını öfkelendiren aşk hikâyeleri var ya, bu film de onlardan biri. Ama bazı farklılıkları da var. Burada kahramanımızın annesi de gelenekleri yıkıcı davranışlarda bulunuyor ve de ayrıca kahramanımız lezbiyen. Ama bunun dışında bildik gelişme evrelerinden geçtikten sonra romantik komediler nasıl biterse öyle bitiyor film. Gelenekçilerin mevzilerinde gedikler açılıyor, yakışıklı ve güzel insanlar muratlarına eriyor, biz de çıkıyoruz kerevetine. Eh, “Sevgiyi Ararken”in de hoş anları yok değil. Ayrıca anne rolünde Joan Chen çok iyi. Zaten iki genç kadının aşkından çok, asıl onun yaşadıkları ilginç ve dokunaklı.

Wil (Michelle Krusiec) New York’un Çin mahallelerinin birinde yaşayan başarılı genç bir cerrahtır. Annesi (Joan Chen) onu bir Çinli delikanlıyla başgöz etmek isterse de, Wil’in o taraklarda bezi yoktur. Ninesinin dediği Maocular gibi giyinmektedir, kendisini erkeklere beğendirmek zaten istememektedir. Sonra bir davette dengini bulur: Balerin Vivian’la (Lynn Chen) aralarında anında bir kıvılcım çakar. Vivian, Wil’in çekingenliğini aşar ve iki genç kadın birlikte olmaya başlarlar. Ama bu sırada Wil’in 48 yaşındaki dul annesinin de hamile olduğu ortaya çıkar. Çocuğunun babasının kim olduğunu da söylememektedir üstelik. Anne, baba ocağından kovulup kızının evine yerleşir. Tabii bu durum Wil’i çok zorlayacaktır. Ayrıca şimdi annesine bir koca bulmak gerekmektedir. Roller değişse de romantik komediler değişmez ve beklenenler çok da büyük sayılmayacak bir sürprizle gerçekleşir. 

SAHARA

TARİH:  16 Eylül 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

İki Amerikalı, Afrika’ya bedeldir! 

Yönetmen: Breck Eisner Oyuncular: Penelope Cruz, William H. Macy, Matthew McConaughey, Rainn Wilson Türü: Aksiyon – Macera Ülke: ABD -İspanya – Almanya 

“Sahara”nın konusu o kadar aptal, saptal ki anlatmaya değer mi bilmem. Zaten akıllı mantıklı bir film olma iddiasında olmadığı için bu bir kusur olarak görülmeyebilir ama film bazen hedeflemediği kadar da aptal olabiliyor. Bulaşıcı hastalık içerdiğini düşündüğü şeylere dokunduktan sonra Dr.Eva Rojas’ın (Penelope Cruz), eldivenlerini çıkarıp arabanın koltuk gözüne sıkıştırdığı sahne filmin konusunun amaçladığı bir aptallık değil örneğin. Bunların dışında filmin asıl kusuru, “Cinderella Man”de de olan “Amerikanizm”in bir başka versiyonunu sunuyor oluşu. Bu filmde iki süper Amerikalı maceracı, Afrika’yı oyun alanları olarak seçmiş durumdalar. Afrika, hastalık ve yolsuzlukla simgelenmiş durumda. E Afrikalı kötüler salak ve beceriksizler, iki Amerikalı onlara yetiyor da artıyor bile. Amerikalılar, onların hazinelerini kurtarıyor, hastalıklarına çare buluyor ve tabii gerektiğinde de CIA’nin de yardımlarıyla öldürüyor onları. Her şey Afrika’nın iyiliği için. 11 Eylül sonrasının kötü Fransız’ı da iş başında elbette. Ama kötü Fransız bile aslında çok da kötü değil, yaptığı yanlışın tam da bilincinde değil o da. Yani emperyalizm değil Afrika’nın sefaletinin sorumlusu, kötü savaş lordlarının hırsı asıl suçlu olan. 

“Cinderella Man” aile değerlerini, bireyciliği ve çalışma ahlakını yüceltirken, “Sahara” maceracı, pratik, kuralları sallamayan, savaşçı, her yerde kendini evinde sanan, emperyalist Amerikan ruhunu kutsuyor. İki Amerikalı kafadarın Afrika’da maceraları sırasında fonda da “en bi Amerikan” şarkılar çalıyor, Grand Funk Railroad’dan “We Are An American Band” ya da Lynyrd Skynyrd’dan 71 “Sweet Home Albama” gibi. Amerikalılar kendi arka bahçelerinden birinde eğleniyor kısacası… Bu arada da güzel İspanyol (Amerika’nın Irak’ta – ki müttefiki) doktoru da tavlamayı ihmal etmiyorlar. “Sahara”nın asıl kitlesi bilgisayar oyunu düşkünü salak Amerikalı yeniyetmeler ama işin acıklısı bir sürü üçüncü dünya ülkesindeki yeniyetmeler de bu Amerikalı kahramanlarla özdeşleşecekler. İnsanın kendi celladına hayran olması gibi bir şey bu ne yazık ki. 

Tutku Nehri ve Kapı Komşusu

TARİH:  23 Eylül 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Biri psikopatlık, diğeri sosyopatlık

Uzunca bir süredir insana dair bir şeyler söyleme kaygısı olmayan filmler seyrettikten sonra, David Mackenzie imzali ‘Tutku Nehri’ ve Pal Sletaune’un yönettiği ‘Kapı Komşusu’ ilaç gibi geldi 

TUTKU NEHRİ 

Orijinal Adı: Young Adam Yönetmen: David Mackenzie Oyuncular: Ewan McGregor, Tilda Swinton, Peter Mullan, Emily Mortimer Türü: Dram-Gerilim-Suç Ülke: İngiltere-Fransa

KAPI KOMŞUSU 

Orijinal adı: Naboer Yönetmen: Pal Sletaune Oyuncular: Kristoffer Joner, Cecilie Mosli, Julia Schacht Türü: Psikolojik gerilim Ülkesi Danimarka-İsveç-Norveç 

Doğrusu haftalardır insana dair bir şeyler söyleme kaygısı olmayan filmler seyrettikten sonra, “Tutku Nehri” ve “Kapı Komşusu” ilaç gibi geldi. İkisi de “bir film seyrettim, hayatım değişti” kategorisindeki filmlerden değil. Ama insanı dolayısıyla sanatı ciddiye alan yapımlar. Bir ruh halini, bir patolojiyi farklı bir dille ele alıyorlar. Kavramlara hakim olmamakla birlikte, filmlerin birinde psikopatlık diğerinde ise sosyopatlık söz konusu denilebilir. Patolojik durum ise nekrofili (ölü sevicilik) olarak adlandırılabilir. Belki de bu psikoloji terimlerini kullanırken haddimi aşıyorumdur, ama olsun! 

“Tutku Nehri”, filmin kahramanı Joe’nun (Ewan McGregor) nehirde yüzen bir kadın cesedi bulmasıyla başlıyor. Aynı teknede birlikte çalıştığı Les’le (Peter Mullan) cesedi karaya çıkarıyorlar. Kadının üzerindeki tek giysi olan kombinezon ıslak haliyle cesedin çıplaklığını hemen hemen hiç örtmemektedir. Zaten Les, gazetelere geçen bir olayın parçası olmanın verdiği gururla, barlarda cesetten söz ederken, kadının tamamen çıplak olduğunu söylemektedir. Les böylece kadının mahremiyetine nüfuz ettiğini, ona sahip olduğunu düşlemektedir belki de. Les’in karısı Ella (Tilda Swinton) da durumun farkındadır ve ona “ölü bile olsa kadınlara bakmaktan kendini alamadığını” söyler. Filmin asıl karakteri Joe’nun da cesetle ilişkisinde bariz bir cinsellik vardır. Ona dokunuşu, üstünü örtüşü, bakışı cinsellik yüklüdür. Sonradan, daha önceden tanıştığını öğrendiğimiz Cathie (Emily Mortimer) adlı bu kadına Joe, yaşarken bu kadar şefkat göstermemiştir. Aksine, sevgili oldukları dönemde gördüğümüz tek cinsel birleşmeleri Joe’nun Cathie’ye tecavüzüdür. 

Joe ruhen ölüdür 
Joe daha sonra, Les’in karısı Ella’yı baştan çıkardığında da kadın neredeyse ruhen ölüdür. Kocasına zerre değer vermemektedir ve tatsız bir hayat sürmektedir. Joe’yla sevişmelerinin ardından, kamera Ella’nın memesinin üzerindeki sineği gösterirken, bu cansızlığa, leş gibi olma haline gönderme yapmaktadır. Aslında Joe da ruhen ölüdür. Dolayısıyla nekrofiliden çok zombiler arası bir aşk söz konusudur. Ama Ella, canlandığında makyaj yapıp birlikte yaşamaktan söz ettiğinde, Joe gitme vakti geldiğini anlar. 


John’da Joe izleri

“Kapı Komşusu”nun kahramanı John da “Tutku Nehri”nin Joe’su gibi şefkat, sevecenlik gibi duygularla sevişmez karısıyla. Onu heyecanlandıran, şiddet uygulamak ya da karısını başkalarıyla sevişirken hayal etmektir. John’u en sevecen haliyle gördüğümüzde ise karısı bu sevecenlikten nasibini alacak durumda değildir. Joe da, John da insanları ya doğrudan öldürürler ya da ölümüne sebebiyet verirler. En azından müdahale etmezler. Belki kadınlarına mutlak egemen olmak istemektedirler ki bu da ancak onlar öldüğünde mümkündür. 

Ama tabii ölüm, yokluk demektir aynı zamanda yani yine ellerinden kaçırırlar o kadınları. Ya da hayatlarının değersizliğinin acısını çıkarmaktadırlar. Joe yazarlığı becerememis, John’sa işyerinde kendisinden istenenlere “hayır” demeyi öğrenememiştir. Yine de Joe bir sosyopat olarak hayatını sürdürebilecektir, John ise psikopatlığıyla, toplum dışına, yani ya akıl hastanesine ya da hapishaneye girecektir. 

“Tutku Nehri”nin bir edebiyat uyarlaması olduğunu, yazarı Alexander Trocchi’nin (1925-1984) beat kuşağının İskoçya’dan çıkan en önemli temsilcisi sayıldığını; “Kapı Komşusu”nun ise filmin yönetmeni Pal Sletaune’un senaryosuna dayandığını belirtelim. Kısır yaz sezonunun sonuna geldiğimizi müjdeleyen bu iki film de kanımca görülmeye değer. 

Banyo

TARİH:  2 Eylül 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Alt tarafı 21 Gram 

Yönetmen: Mustafa Altıoklar Oyuncular: Selçuk Yöntem, Janset, Demet Evgar, Seray Sever

Türü: Erotik Komedi Ülke: Türkiye 

Banyo bir tiyatro oyunundan sinemaya uyarlanmış. Üç kapalı mekânda, üç banyoda olup bitiyor her şey. Farklı karakterler birbirlerini banyolarda aldatıyor, ilişkilerini banyolarda tartışıyor, banyolarda rekabet ediyor, banyolarda kavga ediyorlar. Cinsel sadakatsizlik ve bunun doğurduğu komplikasyonlar filmin ana teması. Ama bu çok yürünmüş yolda yürümenin kendisini fazla ilgilendirmediğini, asıl ilgisini çekenin “kurgusal anlatım dili” olduğunu söylemiş Altıoklar basın bülteninde. Doğrusu ve ne yazık ki beni de filmin kahramanlarının yaşadıkları bir noktadan sonra hiç ilgilendirmemeye başladı. Janset’in canlandırdığı Nesrin karakterinde bir parça derinlik var o kadar. Diğerleri fazlasıyla kalın hatlarla çizilmiş, orijinallikten yoksun tiplemeler. Durum böyle olunca film boyunca süren itiş kakışa odaklanmak imkânsız hale geliyor. Altıoklar’ın kendi iddiası değil ama basın bülteninde filmi tanımlayan “erotik komedi” tanımlaması da yerine oturmuyor çünkü film ne erotik ne de komik. Bir miktar çıplaklık var filmde ama erotik bir durum yaşanmıyor ki! Sinan’la (Sermiyan Midyat) Janset’in seviştiği sahne filmin en acıklı sahnesi hatta. Ama basın bültenindeki tanımlamanın yanlışlığından dolayı filmi eleştirmek anlamlı değil. Filmin kendisinin bir kararsızlığı var ne olmak istediğine dair. Komedi olmak için fazla ağır, dram olmak için fazla hafif bir yerde duruyor. Altıoklar’ın iddialı olduğu görüntü ve kurgu çalışması ise filmin gerçekten en başarılı yanı. Bu dar mekânlarda çalışmanın ve belli bir dinamizmi tutturmanın kolay olmadığı açık. Ama bunlar yine de filmi ilginç kılmaya yetmiyor. “21 Gram”da ruhun ağırlığının 21 gram olduğu teorisiyle karşılaşmıştık. Altıoklar bu teoriye, ereksiyon”un da 21 gramlık bir ağırlığı olduğu iddiasıyla katkı da bulunuyor. Seks dediğimiz, alt tarafi 21 gram kadar önemsiz bir şey demeye getiriyor Altıoklar. Belki de öyle ama kadın tarafının da ölçülmeye ihtiyacı yok mu? 

TERKETME SANATI

TARİH: 28 Ağustos 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Terketmeye dair 

Orijinal adı: Un fil à la patte Yönetmen: Michel Deville Oyuncular: Emmanuelle Beart, Charles Berlino, Dominique Blanc, Julie , Depardieu Türü: Komedi, Ülke: Fransa

Güzelliğiyle beyazperdeyi büyüleyen Emmanuelle Beart’ın başrolünde olduğu “Terketme Sanatı” (The Art of Breaking Up)’ seks, para ve komedinin iç içe geçtiği bir film. Bois-d’Enghien (Charles Berling), bir diva ve metresi olan Lucette’i (Emmanuelle Béart) sevmektedir ama ondan ayrılmalıdır çünkü… O öğleden sonra güzel bir genç kız olan ve çeyizi geniş Viviane Duverger’le evlenecektir. Madam Duverger, Viviane’in annesi, damat olarak Bois d’Enghien’i istemektedir. Ya da bu kadar kısa zamanda onu gerçekten istemesi mümkün müdür? Yeni zengin Irrigua, Lucette’i kendine metres olarak istemektedir. Lucette’in çevresindeki herkes, Bois-d’Enghien de dahil olmak üzere, bunu kabul etmektedir çünkü Irrigua zengindir. Fakat aynı zamanda çok da kıskançtır… Seks ve para, komedinin konusu: kim kimi satıyor, kim kendini satıyor? 

ADA

TARİH: 2 Eylül 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Dış dünya yaşanası değil’ 

Yönetmenliğini Michael Bay’ın yaptığı ‘Ada’ bugün vizyona giriyor. Filmde kapalı dev bir mekânda yaşamakta olan insanlara göre, dış dünya yaşanılmayacak kadar kirlenmiştir 

Orijinal adı: The Island Yönetmen: Michael Bay Oyuncular: Ewan McGregor Scarlett Johansson (Jordan Two Della), Sean Bean Djimon Hounsou Türü: Bilimkurgu – Macera Ülke: ABD 

Bazı sırlarını açık etmeden “Ada” üzerine yazmak zor. Bu yüzden isterseniz bu yazıyı filmi seyrettikten sonra okuyun. Yıl 2019, insanlar kapalı dev bir mekanda yaşamaktalar. Onlara söylenildiğine göre, dış dünya yaşanılmayacak derecede kirlenmiş. Sadece tek bir ada var hala temiz olan ve her gece yapılan çekilişte bir talihli bu adaya gitmeye şans kazanıyor. Bazılarına şans yıllarca gülmüyor, bazıları ise kısa sürede adaya gitme şansını elde ediyor. Adaya gidenler nesillerini sürdürme olanağına da kavuşuyor söylendiğine göre (filmin saçma unsurlarından biri “hamile” bir kadının tesiste bulunması; üreme adada oluyorsa bu kadın nasıl orada sorusunu kimse sormuyor). Ama Lincoln Six Echo (Ewan McGregor) diğerlerinden farklı biri, fazlaca meraklı ve kuşkucu. Bir gün hayat olmadığı iddia edilen dışarıdan içeriye girmiş bir kelebeği görüp peşine takılınca, hayatın gerçekleriyle yüz yüze gelir. Çekilişte kazananlar adaya falan gitmemektedirler, aksine öldürülmektedirler. Çünkü onlar zenginler için yedek parça kaynağı olarak üretilmiş klonlardır. Asılları böbrek, karaciğer veya kalp gibi bir organa ya da bir bebeğe sahip olmak istiyorlarsa klonlarını kullanmaktadırlar. Çekilişte kazanmak ise organ verme zamanının geldiği demektir. Lincoln Six Echo elbette bu durumu kabullenmeyecek ve Jordan Two Delta’yı (Scarlett Johansson) yanına alarak aslını bulmaya çalışacaktır. Aslında filmin konusu ciddi bir toplumsal eleştiriye kapı açtığı gibi, insan olmanın anlamı üzerine felsefe yapmaya da imkan tanıyor. Yedek parça olarak insan üretimi çok da hayali bir şey değil; üçüncü dünyanın yoksulları arasında böbreğini satarak yaşayan çok insan var. Ya da daha derine inip varlığımızın kapitalizm tarafından yedek parça olmaya indirgendiğini filan söyleyebiliriz. Ama yönetmen Michael Bay bunu yapacak son kişi, çünkü o tam da sistemin adamı. Dolayısıyla filmde birçok ürünün reklamın (“ürün yerleştirme” denilen biçimde) görebilir ve bir tüketiciye indirgendiğinizi hüzünle fark edebilirsiniz. Nihayetinde bütün bu açılan kapılar uzun kaçma kovalamaca (en iyisi bile beni sıkar) sahnelerine yer açmak üzere kapatılır. Hoş, Bay bu kapılardan içeri girmeye kalksa söyleyecek bir şey bulamazdı zaten. 

CENNETİN MÜZİĞİ

TARİH: 2 Eylül 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Cennetten de sıkıcı 

Orijinal adı: Sa som i himmelen, Yönetmen: Kay Pollak, Oyuncular: Michael Nyqvist, Frida Hallgren, Axelle Axell, Verena Buratti. Türü: Dram, Ülke: İsveç 

Asıl en iyi film Oscar’ını kazanan ya da bu ödüle aday olan filmlerin gerçekten iyi olma ihtimalleri var ama en iyi yabancı film Oscar’ın kazanan ya da aday olanların galiba böyle bir şansı yok. İstisnaları vardır muhakkak ama hatırladıklarımın hepsi aşırı dozda hümanizmden mustarip, sinemasal bir ilginçlik taşımayan bayat, klişe yapımlar. 2005 yılının en iyi yabancı film Oscar adaylarından “Cennetin Müziği” de hatırladığım örneklere istisna teşkil etmiyor. Daniel Dareus (Michael Nyqvist) küçük bir çocukken ve her nedense buğday tarlalarında başaklara iliştirilmiş notalarla keman çalarken arkadaşları tarafından dövülür. Bunun üzerine baba oğlunu alıp, köyü terk eder. Gel zaman git zaman, Daniel ünlü bir orkestra yönetmeni olur ama heyhat, mutlu olmaz. Bir de üstüne kalp krizi geçirince artık kimsenin kendisini tanımadığı (çünkü zaten ismini de değiştirmiştir) köyüne geri döner. Meğer gerçek aşk ve sevgi burada kendisini beklememekte midir? Köyün marketinin fettan ama duyarlı kasiyeriyle (Frida Hallgren) Dareus arasında ilk bakışta aşk başlar ama fiiliyata geçmesi zaman alacaktır. Dareus ısrarlar üzerine köy korosunu çalıştırmaya başlar. Koro çalışanları bu süreçte özgürleşirken durum başta köy papazı olmak üzere bazılarını rahatsız eder. Olaylar bu minvalde gelişir ve klişenin klişesi bir finalle son bulur. Aklıma Ferdi Tayfur’un “Köyümüze Dönelim” klibi geldi her nedense. Ne kadar eğlenceliydi, üstelik 3-3,5 dakikada bitiyordu. “Cennetin Müziği”nin 132 dakika sürdüğünü söylemiş miydim? 

KAHRAMANLAR OKULU

TARİH: 9 Eylül 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Orijinal Adı: Sky High Yönetmen: Mike Mitchell Oyuncular: Kurt Russell, Kelly Preston, Michael Angarano, Danielle Panabaker Türü: Aksiyon – Komedi Ülke: ABD 

Kahramanlık zor zanaat 

“Kahramanlar Okulu” bir yandan olağanüstü güçlere sahip kahramanlar temasını yenilerken bir yandan da aynı temayla dalga geçmeyi ve hatta muzipçe sorgulamayı başarıyor. Filmin odağında anne ve babasının mezun olduğu liseye yeni başlayan 14 yaşındaki Will Strongold (Michael Angarano) var. Mike’in babası müthiş güçlü Commander (Kurt Russell) iken annesi ise uçan kahraman Jetsream (Kelly Preston). Dolayısıyla Will üzerindeki beklentiler de oldukça yüksek. Gel gelelim Will’in sahip olması beklenen olağanüstü güçleri henüz görünürde yoklar, belki de hiç olmayacaklar. Will’in lisesi ise sıradan bir lise değil; “Sky High” kahramanların yeteneklerinin geliştirdiği ama her şeyden önce kimin kahraman kimin yamak olacağının belirlendiği yer. Will bu sınavda çakar ve yetenekleri belli belirsiz parlamak, bir kobaya dönüşmek ve sıvışmak olan çocuklarla birlikte yamak olur. Bir de bütün bu kahraman/yamak sınıflandırmasını faşizan bulan ve yeteneklerini sergilemeyi reddeden Layla (Danielle Panabaker) vardır aralarında. Layla, Will’e kesikken, Will’in gözü kendisinden yaşça büyük olan teknoloji uzmanı Gwen Grayson’dadır (Mary Elizabeth Winstead). Üstelik Gwen de Will’le çok ilgilidir. İşin içinde iş vardır elbette. “Kahramanlar Okulu” belki pek sürpriz içermiyor ama yamaklarla kahramanlar arasındaki ayrımı silmesiyle, oyuncularının sevimliliğiyle kalbimizi fethediyor. Elbette akılda kalacak bir yanı yok ama yeniyetmeler için ideal bir film. 

GECE UÇUŞU

TARİH: 9 Eylül 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kadının fendi şiddeti yener mi? 

Orijinal Adı: Red-Eye Yönetmen, Wes Craven Oyuncular: Rachel McAdams, Cillian Murphy, Brian Cox, Kyle Gallner Türü: Aksiyon-Dram Ülke, ABD 

Bir tutam feminizm, bir çimdik Bush’un terörle savaşına destek ve fena kotarılmamış bir gerilim; işte te “Gece Uçuşu”. Wes Craven’ın son filminin başarısız olduğu söylenemez ama çıktıktan sonra geride bir şey kalması da söz konusu değil. Bir şeylerin kötü gideceği daha ilk planlardan belli oluyor. Birisi üzerinde “J.R.” harfleri işli bir cüzdanı çalıyor, başka birileri üstünde taze balık yazılı kasalarda gizli bir sandığı kamyona yüklüyor. Olayların odağındaki otel menaceri Lisa (Rachel McAdams) ise her şeyden habersiz büyükannesinin cenazesinden evine dönmek için havaalanına giderken, yerine bakan acemi yardımcısının sorularına cevap yetiştirmekle meşgul o sıralarda. Sırasını beklerken çıkan bir tartışmada arkasındaki adamın desteğini aldığında bir flört başlıyor. Ama adım Jackson Rippner (“Karın Deşen Jack’in İngilizcesi “Jack the Ripper”la uğursuz bir benzerliği var) olduğunu sonradan öğreneceğimiz bu adamı Cillian Murphy’nin oynaması deneyimli seyircide hemen alarm zillerini çaldırıyor. 

Murphy’nin açık mavi gözleri “Batman Başlıyor”da da “Korkuluk” karakterine yeterince korkunçluk katmıştı. Ama Jackson gerçek kimliğini açıklayana kadar Lisa tehlikenin farkına varmıyor. Uçuş sırasında Jackson işini açıklıyor: Suikastler düzenleyen, hükümetler deviren yasadışı bir şebekede çalışmaktadır. Lisa babasının öldürülmesini istemiyorsa Jackson’ın istediğini yapmalıdır. Televizyonda “teröristlerin dikkatini çekecek” eylemler yapılması gerektiği üzerine bir konuşma ya parken gördüğümüz Ulusal Güvenlik Bakan Yardımcısı Keefe’in otelde kalacağı odanın değiştirilmesini istemektedir Jackson. Belli ki bir suikast planı söz konusudur. Lisa, Jackson’ın pek aşağıladığı kadın duyarlılığıyla hem vatanının güvenliğinden sorumlu adamı ve onun ailesini (aile de önemli tabii, ne de olsa erkekler savaşta harcanabilir) hem de babasını kurtarabilecek midir? Aslında cevabını ben vermesem de biliyorsunuz ama yine de meslek icabı söylemeyeceğim. Kısaca hikâye sürprizsiz ve pek de inandırıcı olmayan biçimde akıp gidiyor. 

“Gece Uçuşu” kaba hatlarıyla iyilerle kötülerin, terörle aile ve vatan güvenliğinin çatıştığı bir film. Karakterlerde de bir derinlik yok. Ama yine de özellikle Rachel McAdams ve diğer oyuncular rollerinde başarılılar. Wes Craven belli ki ulusal güvenlik ve terörle savaş adına yapılanlar üzerine pek düşünme gereği duymamış. Çerçeveyi iyilerle kötüler basitliğinde koyduğu içinde itiraz edecek bir şey ıyok. Kısacas ustaca kotarılmış ama boş bir film “Gece Uçuşu”.

AŞK YAZIM

TARİH: 9 Eylül 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Galiptir bu yolda mağlup 

‘Aşk Yazım’ filmi iki genç kız arasında yaşanan lezbiyen ilişkiden yola çıkıyor. Film, sınıfsal farklılıklar içeren aşklara da asla güvenilmemesi gerektiğini hatırlatıyor

Orijinal Adı: My Summer of love Yönetmen: Pawel Pawlikowski Oyuncular: Nathalie Press Emily Blunt, Paddy Considine, Dean Andrews Türü: Dram Ülke: İngiltere 

Yabancı basında çıkan eleştirilere bakılacak olursa “Aşk Yazım” neredeyse bir başyapıt. 

O kadar da değil! Tamam, filmin bazı erdemleri var ama kusurları da bol. Bir defa ne o “belgeselmiş gibi” yapan kamera? Sanki acar bir muhabir olay mahallinden bildiriyor, kamera sallanıyor, ileri geri zoom’lar yapıyor, şu bu… Bazen başarılı olabilen bir üslup ama bu filmde fazla zorlama bir intiba uyandırdı bende. 

Hikâye de bir romandan uyarlanmış olmasına rağmen bir ayrıntı ya da arka plan zenginliği içermiyor. Kahramanların ne motivasyonları net ne de o noktaya nasıl geldikleri. Temelde üç karakter var. Mona (Natalie Press) ve abisi Phil (Paddy Considi ne) küçük bir kasabada yaşıyorlar. Phil hapiste yatıp çıktıktan sonra değişmiş, serseriliği ve şiddete olan eğilimini geride bırakmış. 

Dahası koyu bir Hıristiyan olmuş. Üst katında oturdukları ve işlettikleri pub’ı da bir tür tapınağa dönüştürmeye karar vermiş. İşin garibi, bu küçücük yerde Mona dışında kimse Phil’in dürüstlüğünden şüphe etmiyor. Büyük peygamberler bile sümüklü çocukluklarının bilindiği kentlerde peygamberliklerine insanları inandırmakta güçlük çekmişken, kasabayı terörize etmiş Phil çevresine hatırı sayılır bir kitle toplamakta zorlanmıyor. Derken, Mona beyaz atlı prensesine yani Tamsin’e (Emily Blunt) rastlıyor. Tamsin çok zengin bir ailenin kızı ve öğrenci. 

Yaz tatilini geçirmek için ailesinin malikanesine gelmiş ama okulla sorunları olduğunu söylüyor. Sanki okula geri dönmeyecekmiş izlenimini veriyor Mona’ya. Mona’nın bir şarkıcı tarafından cinsel olarak sömürülüp bir kenara atılışını oldukça şematik bir sahnede görmüştük daha önce. 

Erkeklerden ağzı yanan Mona, Tamsin’in ilgisine kayıtsız kalmıyor ve bir aşk başlıyor sınıfsal açıdan çok farklı yerlere ait iki kız arasında, Mona çok dürüst ve açık bir kızken, Tamsin Freud’dan, Nietzche’den söz eden biraz soğuk ve burnu büyük bir tip. Ama Tamsin’in kendisiyle dalga geçmesi Phil’in yobazlığından sıyrılmasının da başlangıcını oluşturuyor ki bu süreç de çok fazla hızlı gelişiyor. Finalde Mona herkesten yediği kazıklara rağmen yıkılmadım ayaktayım” ve de hatta “galiptir bu yolda mağlup” ifadesiyle yoluna devam ediyor ki bu da fazla klişe bir sahne, E, peki erdemleri ne diyecek olursanız bu filmin, oyuncular iyi, yobazlığı eleştiriyor ve sınıfsal farklıklar içeren aşklara asla güvenilmemesi gerektiğini hatırlatıyor. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com