SİL BAŞTAN

TARİH:  26 Mayıs 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Yaşamak ya da yaşamamak 

Bu hafta gösterime giren filmler arasında en ‘özel olanı, ‘Sil Baştan’. Film Kate Winslet’ten üstün bir performans vaat ederken, kurgusuyla yılın en iyi filmi olmayı hak ediyor. Hatta iki kere bile izlense, yeridir. 

Orijinal Adı: Eternal Sunshine of the Spotless Mind Yönetmen: Michel Gondry Oyuncular: Jim Carrey, Kate Winslet, Kirsten Dunst, Gerry Robert Byrne Türü: Romantik-Komedi-Dram Ülke: ABD 

Bugün çok özel bir film gösterime giriyor: “Sil Baştan”. O kadar özel ki 2004 yapımı filmin gösterime gireceğinden umudunu kesen Altyazı dergisi Eylül 2005 tarihli sayısında filmi kapak yapmış ve film hakkında bir dosya yayımlamıştı. Gösterime girmeyen bir film de sanırım böylece ilk kez (en azından yakın tarihimizde) aylık sinema dergilerimizde kapak oldu. 

“Sil Baştan”ın SİYAD’ın bu yılki en iyi yabancı film listesinde de başa oynayacağını ve muhtemelen en iyi film seçileceğini söylemek de çok büyük bir kehanet olmaz gibi geliyor bana. Ama orta ve daha yaşlı kuşak, filmden genç kuşak sinemaseverlerin etkilendiği kadar etkilenmeyecek sanırım. Filmin kurgusunu karmaşık, filmin merkezindeki aşk ilişkisini ise yeterince işlenmemiş bulacaklar büyük ihtimalle. 

Karmaşık ama cazip kurgu 

‘Sil Baştan’ gerçekten de son derece karmaşık bir kurguya sahip. Filmi en az iki kere izlemek neredeyse şart. Bir izlemede de film elbette kavranılıyor ama birçok ayrıntı da gözden kaçıyor ya da tam anlamıyla yerine oturamayabiliyor. Filmin kurgusunun sürprizlerini açık etmeden anlatmak da neredeyse imkansız. Bu nedenle filmi ‘lekesiz, pırıl pırıl bir zihinle’ yani filmin İngilizce adındaki gibi ‘spotless mind’la seyretmek istiyorsanız bu eleştiriyi okumayı da sonraya bırakın. 

Filmin başladığı nokta her şeyin başladığı nokta gibidir. Adam yani Joel Barish (Jim Carrey) keyifsiz bir güne uyanır, arabasına çarpan komşusuna kızar ve işe gitmekten son anda vazgeçip, kendisini sahil kasabası Montauk’a giden trene atar. Orada kıza yani Clementine Kruczynski’ye (Kate Winslet) rastlar (“My Darling Clementine” adlı folk şarkısı “gitmiş ve sonsuza dek yok olmuş” bir kızdan söz eder). Kız düşünmeden davranma (psikolojik tanımıyla dürtüsel davranış) eğilimi içindeyken, erkek içe kapanık ve çekingendir. Sevgililer Günü’nde tanışan çift aynı gün içinde sevgili olurlar. Ve belki de sinema tarihine geçecek güzellikte bir an yaşarlar: Donmuş bir gölün üzerinde sırtüstü, yanyana yattıklarında o anı dondurmayı isterler. Filmin senaristi Charlie Kaufman’ın hiçbir şeyi rast gele yapmadığının kanıtlarından biri! 

Ama her ilişki gibi başta diğerinin çekici gelen özellikleri, sonradan itici gelmeye başlar kahramanlarımıza. Joel, Clementine’ı işyerinde ziyarete gittiğinde onun kendisini tanımadığını görür bir gün. Ve tesadüfen Clementine’in kendisiyle ilgili hatıralarını sildirttiğini öğrenir. Ve o da bu işlemi yapan aynı şirkete gider. Lacuna k (boşluk anlamına geliyor) adlı bu şirketi yine Polonya kökenli bir adı olan (tesadüf olmamalı) Doktor Mierzwi – ak (Tom Wilkinson) yönetmektedir. 

Ve Joel de Clementine’ı zihninden sildirtmek ister. Ama işlem başladığında Joel, Clementine’la yaşadığı hatıraların çok değerli olduğunu fark edecek ve işlemi engellemeye çalışacaktır. Joel’in zihninde işlemi engellemeye çalışması ve hatıralarını korumaya çalışmasını, yine Joel’in zihninin içinden izlerken bir yandan da işlemi yapan şirket çalışanlarının ilişkilerine tanık oluruz. 

Sekreter Mary Svevo (Kirsten Dunst; Svevo adı da yazar Italo Svevo’ya bir gönderme olsa gerek) bir yandan tekniker Stan’le (Mark Ruffalo) flört ederken aslında Dr. Mierzwiak’a umutsuzca aşıktır.

Diğer tekniker Patrick (Elijah Wood) ise işi yarıda bırakıp kız arkadaşı Clementine’la! buluşmaya gider.

Ve Joel’in nafile çabalarına rağmen işlem bittikten yani Clementine Joel’in zihninden 

Yüreğinize dokunan bir film 

Kaufman’ın senaryoları bugüne kadar bana fazlasıyla akıllı ama nihayetinde kalıcı iz bırakmayan türden gelmişti. ‘Sil Baştan’ insanın yüreğine dokunmayı başaran bir film olarak bu izlenimi değiştiriyor.

Ve deneyimlerimizin bizi biz yapan şeyler olduğunu, ilişkilerimizin acı tadlar bıraksa da

yaşanmaya değer olduklarını söyleyerek karamsar tonuna rağmen hayatı olumluyor. 

Filmin bütün oyuncuları çok başarılı ama Kate Winsler’in performansı son yıllarda gördüğümüz belki de en iyi oyunculuk Peki bu film neden çok sevilmeyeebilir. Bunun başlıca nedeni Joel’le Clementine’ın ilişkisinin filmin ilk bölümündeki yoğunluğunun sonradan azalması ve konu başlıkları halinde verilmesi olacak bence. 

Bütün ilginçliklerine rağmen yan karakterlerin hikayeleri asıl hikayenin etkileyiciliği üzerinde olumsuz bir etki yapıyor. Onları seyrederken de keyif alıyoruz ama kendi adıma Joel’le Clementine’ı daha da yakından tanımayı ve izlemeyi tercih ederdim. 

Yine de başta söylediğimizi yineleyelim: “Sil Baştan” çok değişik ve özel bir film. Kesinlikle yılın en iyilerinden. 

Raydan çıkanlar

TARİH:  14 Nisan 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Orijinal Adı: Derailed Yönetmen: Mikael Häfström Oyuncular: Clive Owen, Jennifer Aniston, Vincent Cassel, Melissa George Türü: Gerilim Ülke: ABD

Hayat denen şu garda… 

Çocukları ve eşiyle düzenli bir hayatı olan reklamcı Charles Schine (Clive Owen), bir gün her sabah bindiği 08:43 trenini kaçırır. Treni kaçırmasının hayatının yönünü değiştireceğini asla bilemezdi. Charles, trende Lucinda Harris (Jennifer Aniston) ile tanışır. Lucinda çok güzel, büyüleyici ve baştan çıkarıcıdır. Artık Charles’ın hayatı sonsuza dek değişecektir. Lucinda ve Charles’ın her ikisi de adeta çocuklarıyla evli olmasına rağmen sanki bir manyetik alan gibi birbirlerine doğru çekilirler. Birlikte yedikleri öğle yemekleri kısa sürede iş sonrası akşam yemeklerine dönüşür. Çok geçmeden de kendilerini bir otel odasında bulurlar. Charles ile Lucinda’nın mükemmel gibi görünen ilişkisi, odaya La Roche (Vincent Cassel) adlı acımasız bir yabancının girmesi ve ikisini silahla tehdit etmesiyle çıkmaza girer. Yasak aşk artık akla hayale sığmayacak kadar tehlikeli ve şiddet yüklü bir kabusa dönmüştür. Charles’ın yaşamı artık ihanet, şantaj, şiddet ve cinayetlerle doludur. Karısına açılamayan ve polise de bir şey söyleyemeyen Charles, artık tanımlayamadığı bambaşka bir dünyanın içinde tuzağa düşmüştür. Yakın zaman öncesine kadar bildiği hayatından eser kalmamıştır.

Aşk’a Sor

TARİH:  14 Nisan 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kamelyalı kadın Los Angeles’ta 

Orijinal Adı: Ask the Dust Yönetmen: Robert Towne Oyuncular: Colin Farrell, Salma Hayek, Donald Sutherland, Eileen Atkins Türü: Romantik-Dram Ülke: ABD 

Aşk’a Sor’un aşkında neden kesme işareti var anlamak zor. Filmin çevirisinde kaybolan nüanslar da var ama onlar zaten hep var. Sonları iyiden iyiye klişe olsa da fena bir film değil “Aşka Sor”. Son Zorro filminde Amerikanın parçası olduk diye sevinçten oynayan Hispaniklerin gerçekte karşılaştıkları aşağılanma ve dışlanmayı da bu filmde görmek mümkün. Tabii sadece onların aşağılanması değil söz konusu olan. Beyaz Anglo-Sakson ve Protestan (ASP) olmayan herkes ikinci sınıf vatandaş 1930’ların bunalım yıllarının Amerika’sında. Aşağılanan Yahudiler, İtalyan, İspanyol ve Japon asıllılar da fırsat bulduklarında birbirlerini aşağılamaktan geri kalmıyorlar. Aşk’a Sor bu ortamda yazar olma hevesiyle kırsal sayılabilecek Colorado’dan kalkıp Los Angeles’a gelen İtalyan asıllı züğürt yazar Arturo Bandini’yle (Colin Farrel) Meksikalı göçmen garson Camilla Lopez’in (Salma Hayek) aşkını anlatıyor. 

Arturo, şan, söhret ve güzel kadınların hayalini kurarken yaşadığı gerçek bunlarla tam bir çelişki içinde. Kelimenin tam anlamıyla meteliğe kurşun sıkıyor Arturo ve portakalla karnını doyuruyor. Büyük aşk romanları yazmayı hayal ediyor ama kadınlarla hiç deneyimi yok. Ve açıkça korkuyor da cinsellikten, iyi bir yazar olamamaktan korktuğu kadar. Bütün afra tafrası da biraz bu korkularını gizlemek için zaten. Son 10 penny’siyle (kuruşuyla) gittiği barda Meksikalı garson kız Camilla’yı aşağılavıp havasını atıyor ama her şey orada başlıyor. Kendisi de İtalyan asıllı oluşundan dolayı çok aşağılanmış olan Arturo, Meksikalıları küçük görerek yaralı gururunu onarmaya çalışıyor. İkilinin arasında yine de bir ilişki başlar gibi oluvor: Camilla’nın iş arkadaşı Sammy White’la (Justin White) da bir ilişkisi olduğunu fark edince Arturo yine kaba davranışlarına dönüyor. White adı üstünde bir beyaz üstelik ve ikilinin ilişkisinin üzerine gölgesi bütün film boyunca düşüyor. Bir anlamda her şeyin sonu onun yüzünden geliyor. 

Arturo, Camilla’nın hayalini kurarken bir başka yaralı ruh hayatına giriyor, Vera da bir dışlanan, bir Yahudi ve sadece ruhen değil fiziksel olarak da yaralı. Arturo, Vera’yı sevmiyor ama sevişmeyi ondan öğreniyor ve bir anlamda Camilla’yla ilişkisini sürdürebilmesini sağlayacak gücü ondan alıyor. 

Hayata tutunma çabası içinde, kendi ülkelerinde yabancı iki insanın gelgitlerle dolu ilişkisi çok kısa mutluluk anlarına tanık oluyor. Ama ırk ayrımını aşmaya yetmiyor aşklarının gücü. Camilla’nın maruz kaldığı ayrımcılık Arturo’nunkinden çok daha büyük ve Camilla marijuanadan medet umuyor. 

Haftanın en iyisi, ama festıval bitince 

Filmin sonu fazla bildik bir biçimde sonlanıyor, Kamelyalı Kadın’a (Camilla adı tesadüf değil sanırım) gönderme yapar bir biçimde. O kadar klişe ki bu final, ardında başka bir amaç var mı diye sormadan edemiyor insan. Acaba geçmiş bir dönemden söz etmenin en iyi yolunun o dönemin diliyle konuşmak olduğunu mu düşünüyor yönetmen Towne? Towne’in 71 yaşında oluşu nostalji olasılığını da düşündürüyor. 

Aşk’a Sor insanda derin izler bırakacak bir film değil ama seyrettiğimiz bir sürü aşk hikayesinden çok daha iyi bir film. Kahramanlarının içinde yaşadıkları dünya ve o dünyanın ilişki üzerindeki etkisini çoğu filmde görmek mümkün değil. Aşkın soyut bir şey olmadığını ve iki insanın birbirlerini sevseler de dış dünyanın üzerlerindeki etkisini aşamayabileceklerini göstermesi ‘Aşk’a Sor’un olumlu yanlarından biri. Filmin görüntüleri de birinci sınıf; oyunculukları da sınıfı geçer. Haftanın en iyisi demekte sakınca yok. Tabii festival bittikten sonra. 

Mutluluğun Resmi

TARİH:  2 Haziran 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Evliliğin ‘yeni’ tarifleri 

‘Eş değiştirme’ dalgasını işleyen ‘Mutluluğun Resmi’, aktör Daniel Auteil’le zenginleşiyor. Yapımın, günümüz modern evlilikleri üzerine düşündürücü’ bir etkisi var 

Orijinal Adı: Peindre ou faire l’amour Yönetmen: Arnaud Larrieu, Jean-Marie Larrieu Oyuncular: Sabine Azéma, Daniel Auteuil, Amira Casar, Sergi López Türü: Komedi Ülke: Fransa 

Geçtiğimiz yıl içinde eş değiştirme konusunu işleyen “Çıplak Tatil” adlı bir Fransız filmi gösterime girmişti. Fransa’nın son yıllarda adı en çok duyulan yazarlarının başında gelen Michel Eraz Houllebecq’in hayatı ve eserleri de eş değiştirme gibi cinsel aktiviteler üzerine kurulu. Bu olgu son zamanlarda belki en çok Fransa’da sanatsal ifadesini buluyor ama bütün gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde belli ki giderek yaygınlık kazanıyor. Nâzım’ın düşünün tersi gerçekleşiyor yavaş yavaş. Yarin yanağından gayrı hiçbir şeyin paylaşılmadığı bir yaşam biçimi yaygınlaşıyor. 

Aykırı gibi gözüken bir iddiada bulunacağım: Eş değiştirme muhafazakâr bir tutumdur ve asıl işlevi monotonlaşan evlilikleri (ya da daha genelde ilişkileri) sürdürülebilir hale getirmektir. Aldatmayı evlilik için bir tehdit olmaktan çıkarıp bizzat evlilik kurumunun içine sokarak evcilleştirmektir. Böylece, macera yaşanan kişinin olası şantajı da baştan etkisiz hale getirilir (bakınız “Ölümcül Cazibe”). Üç kişi bir dengesizliğe işaret ederken dört kişide eşitlik de sağlanmış oluyor. 

‘Mutluluğun Resmi’ yeni emekli olan William (Daniel Auteuil) ile eşi Madeleine’in eş değiştirme pratiğine başlayışlarını ve evliliklerinde yeni bir dengeye ulaşmalarını anlatıyor bize. William emekli olduktan sonra artık eşine ne anlatacağını bilemez çünkü işi olmayınca anlatacağı bir şey de kalmaz. Madeleine doğada resim yaparken beldenin kör belediye başkanı Adam’la (Sergi Lopez) tanışır. Adam, Madeleine’e boş bir ev gösterir. Madeleine bütün kadınlık hünerlerini kullanarak, kocasına evi satın aldırır (sonra aa, ben sana evi al dememiştim ki!’ demeyi de ihmal etmeden). Klasik kadın-erkek rollerini benimsemiş bir çifttirler kısacası. Adam ve eşi Eva’nın (Amira Casar) yakın ilgisi ve de cennet gibi bir doğanın içinde William ile Madeleine’i bekleyen Adem’le Havva’nın yaşadıklarından farklı ama türdeş günahlardır. 

Günümüzün modern evlilikleri üzerine düşündürücü ve ortalamanın üstünde bir film “Mutluluğun Resmi”. Geçtiğimiz yıl Cannes’da yarışan filmler arasındaydı ama eli boş dönmüştü. Çok da yeni bir şey değildir aslında; aristokrasinin ve büyük burjuvazinin orjileri bilinen şeylerdi. Yeni olan bir şey var ama; o da küçük burjuvazinin de artık (tabii kendisi gibi küçük çaplı) orji fantazisinden nasibini almaya başlaması. 

Arka Bahçe

TARİH:  2 Haziran 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Bahçıvan, karısı ve ilaç şirketleri 

Orijinal Adı: The Constant Gardener Yönetmen: Fernando Meirelles Oyuncular: Ralph Fiennes, Rachel Weisz, Danny Huston, Bill Nighy Türü: Gerilim – Dram Ülke: Almanya, İngiltere 

Fernando Meirelles. John Le Carre’in ‘şirketleşen’ tıp mafyasına dair gerilim romanı ‘Bahçıvan’ın altından hakkıyla kalkıyor. Rachel Weisz, filmdeki rolü ile Oscar almıştı. 

Batı’nın yoksul ülkelere dayatmaya çalıştığı şeylerden biri de telif ya da patent haklarının kutsal olduğu inancı. Hem sınıflar hem de uluslar arasında gelir uçurumları varken herkesin aynı ürüne aynı fiyatı ödemesi gerektiğinde ısrarlılar. Bunu da yaratıcıların haklarını koruma kılıfı altında pazarlıyorlar. Aslında onlar için kutsal olan tek bir şey var, o da şirket kârları. Zurnanın en kulak tırmalayan biçimde zırt dediği yer ise sağlık alanı. İlaç firmaları yoksul Afrikalının ya da Türkiyelinin de fahiş fiyatlarla kendi ilaçlarını almasını ve ucuz yerli “korsan” üretimin engellenmesini istiyor (filmin basın gösteriminin yapıldığı Çarşamba günü Radikal gazetesinde ilaç bulamadığı veya alacak gücü olmadığı için ölen ya da ölümün nefesini ensesinde hisseden insanlarımızla ilgili bir haber vardı). Pratikte büyük ilaç şirketlerinin yaptıklarının tercümesi “Alım gücü olmayan ölsün” demek. Peki bunun adı da korsanlık değil mi? Şirket kârlarını insan hayatının üzerinde görmek, insanı hiçe saymak daha da kötü terimleri hakediyor aslında. Korsanlığın romantik bir imajı var ne de olsa. 

“Arka Bahçe” ilaç fiyatları konusuna aslında şöyle bir değiniyor ve daha çok ilaç araştırma/geliştirme safhasındaki pislikleri ele alıyor. Bu aşamadaki kötülük de korkunç boyutlarda. İngiliz emperyalizmi, yeni geliştirilen ilaçları deneme safhasında Afrikalıları kobay olarak kullanıyor. 

Filmin iki boyutu var denilebilir. İngiliz diplomat Justin Quayle (Ralph ri- Fiennes) ile eşi Tessa (Rachel Weisz) geçen hafta gösterime giren “Sil Baştan”ın çiftine benziyorlar. Erkek içe dönük ve sakinken kadın lafını esirgemeyen ve fevri bir karakter. Ama önemli bir farkları var: Kendilerini çevreleyen dünya ile yoğun bir etkileşim içindeler. Film Tessa’nın ölümüyle başlıyor. 

Justin karısının ölümünün ardında yatan gerçekleri araştırırken, karısının kendisini aldatıp aldatmadığını da öğrenmeye çalışıyor. Ama öğrendiği şeylerin en önemlisi karısının sadakatine ilişkin olanlar değil, ilaç firmalarının Afrika’daki iğrenç projeleri hakkında oluyor. 

Bir ilaç şirketi zararlı yan etkileri olduğu bilinen bir verem ilacını AIDS’li hastalara uyguluyor. Zaten ölecekleri varsayımıyla bu hastaların hakları hiçe sayılıyor ve kayıtları kamu belgelerinden siliniyor. İşin içinde Kenya’nın yöneticileri de, İngiliz diplomatlar da var. Justin, karısının bu karanlık işleri aydınlatmaya çalıştığını ve kendisine zarar vermemek için çalışmalarını gizli tuttuğunu da fark ediyor. 

John Le Carre’nin romanından sinemaya uyarlanan filmi Tanrı Kent’ten tanıdığımız Fernando Meirelles yönetmiş. Meirelles son zamanlarda giderek popülerleşen çizgisel olmayan bir kurguyu yeğlemiş. Bu tarz kurgunun belli bir cazibesi var fakat dramatik etkiyi zayıflattığı da rahatlıkla söylenebilir. Meirelles, Avrupa’nın donukluğuyla Afrika’nın enerjisini de kontrast renklerle vermiş. Oyuncularının başarısına ve etkileyici konusuna rağmen “Arka Bahçe” temposunu zaman zaman yitiren bir film. Filmin senaryosunda da bazı kusurlar var. Karakterler, oyuncularının başarısına rağmen çok fazla anlaşılamıyorlar. Justin’le Tessa’nın 

tanışmalarıyla, yatağa girmeleri ve evlenip Afrika’ya gitmeleri göz açıp kapanıncaya kadar gerçekleşiyor ve bu süreç bir inandırıcılık sorunu taşıyor. Ayrıca Afrikalılar filmde hemen hemen neredeyse tümüyle figüran konumunda kalıyorlar. Yönetmenin kalbi belli ki onlarla birlikte ama bu yabancılığını aşmasına yetmiyor. 

Yine de “Arka Bahçe” son haftalarda izlediğimiz en önemli filmlerden biri. Emperyalizmin Afrika’ya yaptıklarını hem İstanbul Film Festivali’nde hem de NTV’de gösterilen “Darwin’in Kâbusu” adlı filmde de izlemiştik. “Arka Bahçe” bu tabloya yeni bir katkıda bulunan, seyredilmesi gereken bir film. Filmin orijinal adındaki ‘bahçıvan’ sözcüğünün ise Justin’in bahçecilik hobisine bir gönderme olduğunu belirtelim. 

Da Vinci Şifresi, Veda Vakti ve Kısık Ateşte 15 Dakika

TARİH:  19 Mayıs 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Da Vinci, O’nun şifresi ve diğerleri 

Sinema sezonu, hayal kırıklığı yaratan filmleriyle en zor dönemlerden birine girdi. Haftanın tek yerli yapımı ‘Kısık Ateşte 15 Dakika’, ‘az pişmiş bir yemeği’ andırırken Da Vinci Şifresi vasatı aşmıyor. ‘Veda Vakti’nin ise yazık ki ‘dişe dokunur bir yanı’ yok. 

Orijinal Adı: The Da Vinci Code Yönetmen: Ron Howard Oyuncular: Tom Hanks, Jean Reno, Aud rey Tautou, Paul Bettany Türü: Dram-Gerilim-Polisiye Ülke: ABD 

Orijinal Adı: Le Temps qui reste Yönetmen: François Ozon Oyuncular: Jeanne Moreau, Melvil Poupaud, Valeria Bruni Tedeschi, Daniel Duval Türü: Dram Ülke: Fransa 

Yönetmen: Neco Çelik Oyuncular: Metin Akpınar, Haluk Bilginer, Ata Demirer, Özkan Uğur Türü: Komedi-Dram Ülke: Türkiye 

Son zamanların hayal kırıklığı açısından zengin nicelik açısından ise en zayıf haftalarından birine giriyoruz. Topu topu 3 film gösterime giriyor bu hafta. François Ozon aslında hemen hemen hiçbir zaman çok anlamlı bir şey söylemediğinden belki de hayal kırıklığı sayılmamalı. Ama hak etmediği bir saygınlığa sahip Ozon. Kanser olduğunu ve yakında öleceğini öğrenen eşcinsel bir moda fotoğrafçısın son günlerini anlattığı filminde de dişe dokunur bir şey yok. Filmin kahramanının çocuk sahibi olduktan ve mirasını ona bıraktıktan sonra huzurlu bir biçimde ölmesi bazı radikal escinselleri kızdırdı. Huzurun ‘normal’likte bulunması açısından yani. Bu tartışmayı anlamak için seyretmeye değerdir belki.

Haftanın Türk filmi ‘Kısık Ateşte 15 Dakika’yı izlemek ise az pişmiş bir yemeği sonuna kadar yemek zorunda olmaya benziyor ağızda bıraktığı tat açısından. Son derece fazla malzeme içermesi de başka bir kusuru. Film bir türlü akmıyor, oyuncular filmin geçtiği lokantada yedikleri yemeklerden sanki kabız olmuşlar. Filmin hikayesi 15 dakikada olup bitenleri anlatıyor ama bu zaman meselesi de filmde bir anlam kazanmıyor. Saat 21:00’de başlayan öykü 21:15 olduğunda bittiğinde olduğu gibi uzatma olmamasına sevinmek dışında elinizde bir şey kalmıyor. 

Haftanın ağır topu ise hiç kuşkusuz ‘Da Vinci Şifresi’. Dan Brown’ın romanı o kadar çok sattı ki, geçen yaz güney sahillerinde dolaştığınızda bir tür Maocu kültür devrimi yaşandığı ve ‘Da Vinci Şifresi’nin yeni “Kırmızı Kitap’ ilan edildiği şüphesine kapılabilirdiniz. Söz konusu kitabın kendisi olmasa da Brown’ın başka bir eserini okumak sanki zorunlu ilan edilmişti. Elli milyonun üzerinde satış yapan kitaptan uyarlanan filmden yapımcılarının çok yüksek beklentilerinin olması doğal. Sonuç olarak hiçbir masraftan kaçınılmamış, Amerika’dan Oscar’lı yönetmen ve oyunculara Fransa’nın dışarda en çok tanınan isimleri eşlik etmiş. Ama sonuç vasatı aşmıyor ne yazık ki. Oysa film Hıristiyanlığa dair ilginç ve üzerinde düşünmeye 

değer şeyler de söylüyor ama bunlar macera filmi kalıpları içinde gürültüye gidiyor. Zaten filmin finalinde inancın bilimsel gerçeğe üstünlüğü ilan ediliyor ve Katolik Kilisesi’nden gelebilecek olası tepkilere karşı önlem alınıyor. 

Filmin asıl ilginç yanı Hıristiyanlığa dair söylenenler olduğu için onlar üzerinde biraz durmak gerek. Doğu Roma yani Bizans İmparatoru Büyük Konstantin (İstanbul’un eski adı Konstantinopol ondan geliyor) pagan olmasına rağmen Hıristiyanlığın artan gücünü Roma’nın birliğini korumak yolunda kullanacak kadar akıllı biri. Mezhep ve din çatışmalarına son vermek için Hıristiyanlığı resmi din ilan ediyor ve 325 yılında İznik’te bir konsil (konsey ya da konsül değil çoğunlukla karıştırıldığı gibi) topluyor. Bu konsilin başkanı da henüz bir Hıristiyan olmayan Konstantin’in kendisi. Ve bu konsilde nasıl bir Hıristiyanlığa inanılacağına karar veriliyor. O dönemde ortada 4’ten çok daha fazla incil var. Ve temel tartışma İsa’nın ilahi niteliğine değin sürüyor. İsa tanrının mı yoksa bir insanın mı oğlu belirleyici soru. Konsil İsa’nın tanrının oğlu olduğuna karar veriyor ve 4 incil dışındaki diğerlerini sapkın ilan ediyor. Önemli bir diğer karar da Magdalalı Meryem (Maria Magdalena) üzerine alınıyor. Magdalalı Meryem’in İsa’nın karısı olduğu ve ondan çocuk yaptığı iddiaları da reddediliyor. Böylece kadının ikincil konumu resmileştiriliyor. Bütün bunların politik kararlar olduğu konsilin başkanının niteliklerinden belli zaten. 

İddiaya göre Sion Tarikatı diye bir tarikat var ve bu tarikatın askeri kolu olan Tapınak Şövalyeleri Haçlı Seferleri sırasında konsilin sapkın ilan ettiği belgelere ya da kutsal kaseye ulaşıyor. Bu kutsal kase aslında Magdalalı Meryem’in itibarını iade eden ve onu İsa’nın varisi ilan eden bir şey(?). Hem İsa’ya insani bir nitelik verecek hem de kadını kilisenin başı olabilecek bir konuma getirecek bu bilgiler Katolik Kilisesi’nin iktidarını sarsacak türden. Dolayısıyla Tapınak Şövalyeleri önce rüşvetle sonra da katliamlarla susturuluyor. Ama hepsi ölmüyor ve mücadele günümüze taşınıyor. ‘Da Vinci Şifresi’ de bu bilgilerin ortaya çıkmasını engellemeye çalışan Opus Dei adlı tarikatla Tapınak Şövalyelerinin mirasçısı kriptolog Sophie (Audrey Tautou) ile ona yardım eden dini semboller uzmanı Robert Langdon (Tom Hanks) arasındaki mücadeleyi anlatıyor. Bu mücadele ne Sophie’yle Robert arasında yaşanan romantik bir aşka ne de heyecanla izlenebilecek bir gerilime sahne oluyor. Oyunculuklar da şaşırtıcı derecede renksiz. Benim adıma filmden kar kalan Louvre ve Rosslyn Şapeli gibi mekanların içini görmek oldu. Bu da 2,5 saatlik bir film için fazla bir şey sayılmaz. 

Venedik Taciri

TARİH:  12 Mayıs 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Pacino garantili tefecilik 

Orijinal Adı: The Merchant of Venice Yönetmen: Michael Radford Oyuncular: Al Pacino, Jeremy Irons, Joseph Fiennes, Lynn CollinsTürü: Dram-Komedi Ülke: İngiltere

Shakespeare’in eserinden uyarlanan film, Yahudilerin mülk edinmelerinin yasak olduğu 16. yüzyıl Venedik’inde geçiyor. Yapım, günümüz İsrail’i ve Filistinlileri de akla getiriyor. 

Al Pacino çok enteresan bir oyuncu. Çoğu filmdeki oyunculuğu bana yorucu, fazlasıyla dışavurumcu gelir. Shakespeare metinleri de öyle. Fazlasıyla doludur diyaloglar; her söylenen cümle üzerinde düşünmeye zorlar okuru ya da izleyiciyi. Fakat bir Shakespeare metniyle Al Pacino yanyana gelince tadına doyum olmaz bir gösteri çıkıyor ortaya. Sanki Pacino, oyunun bütün ağırlığını sindirip bize hafifleterek sunuyor. Bunu Shakespeare’in “III: Richard”ını, “Richard’ı Ararken” adıyla sinemaya uyarladığında da yapmıştı, “Venedik Taciri”nde de yapıyor. İki yorucu öğe büyüleyici bir simyasal etkileşim yaşıyor ve bambaşka bir şey çıkıyor ortaya. 

“Venedik Taciri” filminin iki saati aşan süresi boyunca keşke bütün sahnelerde Al Pacino olsa diyor insan. 

O, perdede göründüğünde dağılmaya yüz tutan ilgimiz birden canlanıyor. Söylediği her sözcük ifade edilebilecek en iyi şekli buluyor, her mimik her jest tam 12’den vuruyor. Pacino ağır bir metinle karşılaşınca mümkün olduğunca alçak perdeden oynuyor, hafif metinlerde ise kendini kapıp koyuveriyor sanki. 

“Venedik Taciri”nin en dramatik kahramanı olan Yahudi tefeci Shylock’ı canlandırıyor Pacino. 

16. yüzyıl Venedik’inde, Yahudilerin mülk edinmeleri yasak. Tefecilik zengin olmanın tek yolu onlar için. Ama zengin olsalar bile, Hıristiyanlıkta da İslamda olduğu gibi haram sayılan faiz geliri elde ettiklerinden aşağılanıyorlar. 

Bir gettoda yaşamaya, Yahudi olduklarını gösteren kırmızı bir şapka giymeye mahkûm ediliyorlar. 

Sırf Yahudi oldukları için her gün yüzlerine tükürülüyor ve hakaretlere maruz kalıyorlar. 

Shylock’un yüklü alacağı 

Filmin başında Dük Antonio’nun (Jeremy Irons) Shylock’un yüzüne tükürdüğünü görüyoruz. Aynı Antonio daha sonra Shylock’tan sevgilisi Bassanio (Joseph Fiennes) için borç isteme durumuna düşüyor. Bassanio güzel ve zengin Portia’yla (Lynn Collins) evlenmek ve böylece borçlarından kurtulmak istiyor ama Portia’ya kur yapabilmek için bile belli bir miktar paraya ihtiyacı var. 

Shylock parayı bir koşulla veriyor: Eğer zamanında geri ödenmezse, Shylock, Antonio’nun vücudundan yarım kilo et kesecek. Hem de kalbine en yakın bölgeden. Ve Antonio parayı zamanında ödeyemiyor. 

Shakespeare döneminin antisemitizmiyle temelde uyumlu bir karakter yaratmışsa da filmde yine de Shylock bir insan olarak karşımıza çıkıyor. 

Hıristiyan egemenleri eleştirirken ona hak vermemek mümkün değil. Ama acımasızca intikam alırken ondan nefret etmemek de öyle. 

“Venedik Taciri” ister istemez günümüz İsrail’ini ve Filistinlileri de akla getiriyor. Ne yazık ki filmin Bassanio ve Portia arasındaki aşk ilişkisini anlattığı bölümleri Shylock ve Antonio arasındaki mücadele kadar enteresan değil. 

Fakat yine de Al Pacino için “Venedik Taciri”ni görmekte yarar var. Pacino tam bir oyunculuk dersi veriyor.

Efsane Adam

TARİH:  12 Mayıs 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Dünyanın en hızlı ihtiyarı 

Orijinal Adı: The World’s Fastest Indian Yönetmen: Roger Donaldson Oyuncular: Anthony Hopkins, Diane Ladd, Paul Rodriguez, Jessica Cauffiel Türü: Macera – Dram Ülke: ABD 

Efsane Adam’ın özünde bize söylediği şu: ‘Hayallerinize bağlı kalır ve kararlılıkla onların pesinden giderseniz başaramayacağınız şey yoktur’. Her zaman doğru olmasa da güzel söz. Ama bu sözün genellikle bireyciliği yüceltmek için kullanıldını ve piyasanın bu savı ileri süren bir sürü Hollywood filmiyle dolu olduğunu biliyoruz.

“Efsane Adam” yani filmin kahramanı Burt Munro’nun (Anthony Hopkins) hayali de aslında “bana ne” dedirtecek birden bir hayal. Motosikletinin ne kadar sürat yapabildiğini öğrenmekten ibaret Munro’nun bütün derdi. Ama “Indian” marka motosikleti 1920’lerden kalma ve yıl 1967. Munro’nun kendisi de motosiklet yarışlarına katılacak yaşı hayli aşmış; üstelik kalbi tekliyor ve oldukça da yoksul ve de dünyanın dibinde Yeni Zelanda’da yaşıyor (kendi tabirleriyle “down under”da, yani “altta aşağıda”. Munro’nun ne kadar hız yapabildiğini ölçebileceği ortam ise ABD’de Salt Lake City civarındaki kurumuş tuz gölü yatağı. Burada düzenlenen yarışmalara katılabilmek için Munro’nun önce uçak bileti parasını denkleştirmesi, sonra da Los Angeles’tan başlayan uzun bir yolculuğa çıkması gerekiyor. Filmi, bütün klişe ve ağır duygusallık kokan kimi sahnelerine ve özellikle de iç bayan müziğine rağmen yukarı çeken bir şeyler var. Azraili ensesinde hisseden Munro’nun herkesin gardını indirmesini sağlayan insancıllığı ve yolculuğu boyunca karşılaştığı “dışardakiler”le kurduğu ilişkiler bunların başında geliyor. Biraz da David Lynch’in bizde gösterime girmeyen “Straight Story”sini hatırlatan bu yolculuk sırasında Munro mavi gözlü zenci bir travesti, yaşlı bir Kızılderili, Vietnam’a gönderilmiş ve iznini kullanmak üzere memleketine dönen bir asker ve dul bir kadınla tanışıyor. Sonuncusuyla bir gecelik aşk da yaşıyor. Bir ayağı çukurda, yoksul Munro gibi tanıştığı insanlar da ezilen, dışlanan ve değer verilmeyenlerden oluşuyor. Ve Munro bir anlamda hepsinin sözcülüğünü üstleniyor. Filmin orijinal adında “dünyanın en hızlısı” olarak betimlenen “Indian” (“Kızlılderili”anlamına geliyor) marka motosiklete de değinmek lazım. 40 yaşındaki bu motosiklet Munro tarafından modifiye edilmiş ve aslında yarışlara katılma koşullarına uymuyor. Munro’nun koyun yünü fanilası ve düğününde giydiği takım elbisenin parçası olan pantalonu da öyle. Ama Munro’nun kararlılığı yetkilileri ikna ediyor sonunda.

Ne kadar bireysel bir amacı olursa olsun “imkânsızı isteyen” ve bu isteğinin “gerçekçi” olduğunu da kanıtlayan Munro’ya şapka çıkartmak lâzım. Üstelik de hız gibi gençlikle özdeşleştirilmiş bir alanda bunu başarıyor Munro. “Efsane Adam” derine inmek gibi bir derdi olmamasına ve kusurlarına rağmen iç ısıtan bir film. Kendinizi iyi hissetmek için iyi bir seçenek. Efsanevi oyuncu Anthony Hopkins’in mükemmel oyunculuğu da cabası. 

Yürüyen Şato

TARİH:  9 Haziran 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Karmaşık bir masal dünyası 

Orijinal Adı: Hauru No Ugoku Shiro / Howl’s Moving Castle Yönetmen: Hayao Miyazaki Türü: Fantastik Ülke: Japonya 

Miyazaki’nin “Ruhların Kaçışı” adlı filmi geçtiğimiz yıl vizyona girmişti. Eğer onu izlediyseniz “Yürüyen Şato”yu izlemeye giderken nasıl farklı bir çizgi filmle karşılaşacağınız hakkında bir fikriniz vardır. Ve eğer bu farklı masal dünyası sizi büyülediyse yeniden büyülenmeye hazır olun. Miyazaki, ülkesi Japonya’nın en çok izlenen filmlerine imza atıyor ve dünya çapında büyük bir yaratıcı olarak kabul ediliyor. “Ruhların Kaçışı”nın aldığı en iyi animasyon film Oscar’ı da bunun bir kanıtı. 

“Yürüyen Şato” Miyazaki’nin her an değişen, iyiyken kötü, kötüyken iyi olabilen kahramanlarıyla dolu. Yine çevre kirliliğine dikkat çeken ve bu kez savaşa da karşı çıkan bir filmle karşı karşıyayız. 

Marksist bir dünya görüşü olduğunu da okuduğum Miyazaki’nin filmleri belli ki bu felsefenin izlerini yansıtıyor. Ama maddeci bir dünya değil karşımızdaki, tam tersine büyücülerin fink attığı, esrarengiz bir masal dünyası. 

İngiliz yazarın romanından 

Film İngiliz yazar Diana Wynne Jones’un romanından sinemaya uyarlanmış. Miyazaki bilgisayarlara çok az yüz verip filmi temelde elle çizmiş. Öykü, 19. yüzyıl sonlarında İngiltere’ye, bazen de Almanya’ya benzer bir yerde geçiyor. Şapka terzisi Sophie adlı genç kız filmin baş karakteri. Howl adlı bir büyücü yürüyen şatosuyla, kentin genç kızlarının hem korkulu hem de heyecan verici rüyalarını süslüyor. 

Sophie’nin Howl’un dikkatini çekmesi bir kadın büyücünün kıskançlığına neden oluyor ve büyücü Sophie’yi 90 yaşında bir kadına dönüştürüyor. Kendisine büyü yapıldığını söyleyememek de, Sophie’nin etkisi altında olduğu büyünün bir parçası. Sophie, pılını pırtısını toplayıp Howl’ın şatosunda temizlikçi olarak yaşamaya başlıyor. 

Sonrası anlatılabilir gibi değil pek. Filmin bir rüya mantığı izlediği de söylenebilir. Doğrusu Miyazaki’nin filmleri herkese göre değil ve ben sinemaseverler içindeki bu küçük gruba dahilim. Miyazaki’nin aşktan, barıştan ve doğadan yana tavrına katılmak ve estetiğine hayran olmakla birlikte filmlerini son derece karışık ve izlenmesi zor buluyorum. Ama, siz siz olun ve her zamanki gibi kendi kararınızı kendiniz verin. Miyazaki dünyasının içine girenler, çevremden biliyorum bağımlı hale geliyorlar. Kendinize bu şansı tanıyın. 

Bandidas

TARİH:  9 Haziran 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

‘İki Genç Kız’ ve seyirliği 

Orijinal Adı Bandidas Yönetmen: Joachim Roenning & Espen Sandberg Oyuncular: Penelope Cruz, Salma Hayek, Steve Zahn, Dwight Yoakam Türü: Aksiyon/Komedi/Suç Ülke: Avrupa & ABD 

Senaryoda Luc Besson imzası olan bir filmin üç aşağı beş yukarı nasıl bir film olacağını kestirmek zor değil, “Bandidas” da şaşırtmıyor; Besson’un sığ, dinamik ve az çok eğlenceli dünyası beklediğimiz gibi karşımıza çıkıyor. 1880’lerde Meksika’da geçen film büyük ölçüde “Sonsuz Ölüm”ü (Butch Cassidy and Sundance Kid) kendisine örnek almış. Ama bu kez erkeklerin yerinde kadınlar var. Besson’un senaryosu kapitalizm ve Amerikan emperyalizmi eleştirisi yapar gibi de yapıyor. Ama Besson Amerikan seyircisini yabancılaştırmayacak kadar akıllı ve ticari açıdan uyanık bir sinemacı. Nihayetinde her şey iyiler ve kötüler arasındaki bir kavgaya dönüşüyor ve Amerikan emperyalistleri de aklanıyor. Arada tabii ki çürük elmalar çıkabilir ama bu bütün emperyalistler kötü demek değildir, di mi ama? 

Kötü bir New Yorklu bankacı Meksika’daki arazilere bankası adına el koymaktadır. Bunu yaparken de insanları zehirlemekten veya kurşunlamaktan sakınmamaktadır. Bu kurbanların kızlarından ikisi, zengin ağanın Avrupa eğitimi almış kızı Sara (Salma Hayek) ile yoksul köylü kızı Maria (Penelope Cruz) farklı amaçlarla banka soymaya karar verirler. Sara salt intikam amacı gütmekteyken, Maria Robin Hood misali çaldıklarını yoksullara dağıtmak niyetindedir. Sonunda Sara da Maria’nın davasına katılır ve ikili Meksika’nın Amerikalılarca el konulmuş bankalarını soymaya başlarlar. Gerisi hava cıva. Cruz ve Hayek’in çekicilikleri filmi kurtaramıyor ve esnemelerin önünü alamıyor. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com