Dick ve Jane İşbaşında

TARİH:  3 Mart 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Hırsız patrondan intikam 

Orijinal Adı: Fun With Dick & Jane Yönetmen: Dean Parisot, Angie Harmon Oyuncular: Jim Carrey. Téa Leoni, Richard Jen kins, Alec Baldwin Türü: Polisiye – Komedi Ülke: ABD 

Dick  Harper’ın (Carrey) yıllar süren yoğun çalışması sonunda semeresini verir ve dünyanın önde gelen medya varlıkları konsolidasyonu şirketlerindeen Globodyne’in medya ilişkilerinden sorumlu başkan yardımcılığına terfi eder. Ama yeni işindeki ilk gününün ardından, Globodyne, Enron benzeri bir felaketle çökünce, Dick elinde çantasıyla kala kalır…Dick ve karısı Jane (Leoni), dehşetle banliyödeki evlerinin, lüks arabalarının ve statü meraklısı dostlarının tek tek avuçlarının arasından kayıp gidişine tanık olurlar. Ailesine iyi bir yaşam sunmak için dişini tırnağına takarak çalışan Dick Amerikan rüyasından vazgeçmeye hiç hazır değildir. 

Kadersizlik

TARİH:  10 Mart 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Toplama kampında bir akşamüstü 

Orijinal Adı: Fateless Yönetmen: Lajos Koltai Oyuncular: Marcell Nagy, Béla Dóra, Bálint Péntek, Aron Dimény Türü: Dram Ülke: Macaristan – Almanya-İngiltere 

Kadersizlik Nobel ödüllü Macar yazar Imre A Kertesz’in aynı adlı romanından sinemaya uyarlanmış. Senaryonun altında da Kertesz’in imzası var. Daha önce Szabo ve Tornatore gibi isiml rin yanında görüntü yönetmeni olarak çalışan Lajos Koltai’nin ilk film yönetmenliği “Kadersizlik”. 1944-45 yılları arasında geçen film genç Macar Yahudisi Gyuri’nin hayatını konu alıyor. Macaristan’ın Almanya’nın müttefiki oluşu, Macar Yahudileri’nin de kaderini belirlemiş. 1944’ün ilkbaharına kadar Yahudiler toplama kamplarına gönderilmemişler. Bahar sona ererken başlayan toplama operasyonları ise sadece kırsal kesimleri hedef almış. Aynı yılın sonbaharında bir hükümet darbesinin ardından Budapeşte’nin Yahudi cemaati de toplama kamplarına gönderilmeye başlamış. “Kadersizlik” o dönemde 14 yaşında olan Gyuri’nin babasının toplama kampına gönderilmesiyle başlıyor. Henüz kimse neyle karşı karşıya olduğunun farkında değil. Kaçmak ya da direnmek kimsenin aklına gelmiyor. Her şeyin düzeleceğine inanmak istiyor insanlar. Gyuri’nin toplama kampı dönüşünde söyleyeceği gibi aslında özgür seçimlerini itaat etmekten yana kullanıyorlar. 

Bir sabah çalıştığı fabrikaya giderken diğer Yahudilerle birlikte otobüsten indiriliyor Gyuri. Çoğu çocuk, birçok Yahudi tek bir jandarma tarafından toparlanıyor; birkaç kişi kaçmaya cesaret ediyor. Gyuri jandarma tarafından kaçmaya teşvik edilse de kalmayı tercih ediyor. Ve böylece toplama kampı macerası da başlıyor. “Kadersizlik”i benzer filmlerden ayıran bir yanı var. Benigni’nin “Hayat Güzeldir” deki şaklabanlıklarıyla hiç alakası olmamakla birlikte, toplama kampı hayatının bildik klişelerle açıklanamayacak hoş yanları da olabileceğine değinmesi. Çünkü toplama kamplarında da hayat devam ediyor, orada da dostluk var paylaşım var, dayanışma var ve hatta dışarda olmayan bir şey daha var: Ortak bir amaç, ortak bir düşman.

“Kadersizlik” toplama kampı yaşamını gayet karanlık gösterse de garip bir şeyi başarıyor asıl trajik olanın, toplama kamplarındaki yaşamdan çok, o kampları olanaklı kılan kamp dışı toplumsal hayat olduğunu gösteriyor. Gyuri serbest kaldığında büyük bir kayıtsızlık ve duyarsızlıkla yüzyüze geliyor. Kapılar yüzüne çarpılıyor, parasız tramvaya bile binemiyor, en anlayışlı gibi gözükenler bile kampları “cehennem” diye adlandırıp kavranılması mümkünsüz ve gayri-dünyevi yerler haline getiriyorlar. Paçayı kurtaranlar, paçayı kaptırmış olanları görmek dahi istemiyor. Kimileri de gaz odalarının olmadığını kanıtlamaya çalışıyor. Gaz odalarını gören kimse yok çünkü görenler yaşamıyor ama bu bazıları için onların olmadığının kanıtı oluyor. Gyuri sonunda toplama kamplarındaki akşamüstü saatlerinin mutluluğunu özlemeye başlıyor. 

Bence yine mi Naziler, yine mi Yahudiler demeyin “Kadersizlik”e gidin. İki saatin üstünde sürmesine ve karanlık temasına rağmen ilgiyle izlenen bir film. 

Saklı

TARİH:  3 Mart 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Haneke’den ırkçılık eleştirisi 

‘Saklı’ açılış planından itibaren seyircinin ayaklarının altından halıyı çekiyor. Filmde eve gelen bilinmeyen video kasetler ve telefonlar nedeniyle ailesini ve kendisini tehdit altında hisseden Georges’ın gerilimine tanık oluyoruz. 

Orijinal Adı: Cache Yönetmen: Michael Haneke Oyuncular: Daniel Auteuil, Juliette Binoche, Maurice Bénichou, Annie Gitardot Türü: Gerilim – Dram Ülke: Fransa, Almanya, İtalya, Avusturya 

Seyirciyi oturduğu koltukta rahat bırakmayan yönetmenlerin başında geliyor Haneke. Kendi sözleriyle seyirciyi “tecavüz ederek özerkleştiriyor ve farkındalaştırıyor”. Tabii ki kendine böyle bir rol biçmek sorgulanmalı ve sorgulanıyor da; Haneke’yi bu otoriter, tepeden bakan rolünden dolayı faşistlikle suçlayanlar da oldu. Wim Wenders’in “Ölümcül Oyunlar”ı yarısında bırakıp öfkeyle sinemayı terk edişi hala hatırlarda. Yani, bir tek Haneke özerk ve farkında da biz değil miyiz? Ayrıca zorla özerkleştirilmeyi kim ister? Çok farklı yerlerden baksalar da Bush’un özgürleştirme söylemine benzemiyor mu bu tavır? Ama Haneke’nin tecavüzünü meşrulaştıracak nedenleri var; o şiddete duyarsızlaşmış, hatta keyifle izler hale gelmiş, kendisini ve sinemayı sorgulamayan seyirciyi düşünmeye çağırmak istiyor. Söz konusu seyirci dünyanın her yerinde olabilir ama yine de belirgin özellikleri var: Avrupalı ve burjuva, tıpkı Haneke’nin kendisi gibi. 

“Saklı” açılış planından itibaren seyircinin ayaklarının altından halıyı çekiyor. Bir sokağı izliyoruz uzun uzadıya önce. Seyrettiğimiz planın bir video kaydı olduğunu öğrendiğimizde kimin bakış açısını izlediğimiz konusunda kafamız karışıyor. Film bu tavrını sonuna kadar sürdürüyor. “Saklı” bir kameranın varlığı her an kendisini hissettiriyor ve bu kamerayı kimin yerleştirdiği hiçbir zaman açığa çıkmıyor. Ama tabii ki bunun basit bir cevabı da var. Kamerayı yerleştiren Haneke’nin kendisi! 

Söz konusu video kaseti kapılarının önünde bulduğunu öğreniyoruz Georges (Daniel Auteuil) ve Anne Laurent (Juliette Binoche) çiftinin (Georges ve Anne isimleri bir uyarlama olan “Piyanist” dışında bütün Haneke filmlerinde karşımıza çıkıyor). Kasetler gelmeye devam ediyor; yanlarında bir çocuğun çizeceği basitlikte ama korkutucu içerikli resimlerle birlikte. Bu resimlerde ağzından kan akan ya da boğazı kesilen bir çocuk ve kafası kesilen bir horozun tasvirleri var. Georges’un bastırdığı anıları bu resimlerle geri dönüyor. Babasının çiftliğinde çalışan Cezayirli bir çift, Fransa’nın politikalarını protesto mitinginde polis tarafından Seine nehrine dökülen yüzlerce başka protestocuyla birlikte öldürülmüştür. Fransa’nın bugüne kadar hesaplaşmadığı, suçunu kabullenmediği günahlarından biridir bu. Batılı refah devletlerinin ve o refah içinde yaşayan bireylerinin kendilerini sütten çıkmış ak kaşık gibi görmeyi sürdürdükleri de, Laurent’ların televizyonlarından yansıyan savaş görüntülerine duyarsızlıklarıyla ima ediyor. Seine Nehri’nde boğulan çiftin çocukları Majid’in (Maurice Benichou) evlat edinilmesi düşünülür önce ama o sıralarda 6 yaşında olan Georges’ın iftiraları sonucunda Majid yetimhaneye gönderilir ve konu unutulur. İşte Georges’un hemen aklına gelen bu anılarıdır ve kasetler kapısı gösterilen bir eve gider. Majid gerçekten de burada yaşıyor. Aynı yaşlardaki iki adam arasındaki fark çarpıcıdır. Biri yoksul ve bitk, diğeri ise şık ve saldırgandır. Georges yaptıklarından dolayı hiç pişman değildir aksine Majid’i tehdit eder 

Haneke politik düzlemde Bartının üçüncü dünya karşısındaki tavrını sergilerken, bireysel düzlemde de ortalama burjuvanın sorumluluklarından kaçışını ve suçlarının üzerine yatışını anlatıyor. Refahtan pay alması engellenen ve Batılıyla savaşacak gücü de olmayan üçüncü dünyalıya kalan tek seçeneğin bir tür intihar eylemcisi olmak olduğunu söylüyor. Bir yandan da sevincinin kendini olayların akışına bırakmasına izin vermeyerek onu a aktif bir düşünme sürecine çağırğyor. Ama bunun istenen etkiyi yarar dan çok da emin değilim. Aslında cevabı olmayan video kasetleri” kim koydu sorusuyla yani klasik bir gerilim filmindeki suçlu kim sorusuyla uğraşıyor seyirci. Bu sorunun suçlunun aslında belki de kendisi olduğu gibi bir cevaba götüreceği bana fazla iyimserce gibi geliyor. “Saklı’yı izlemek gerek. Sorumlu ve farklı bir sinemanın iyi örneklerinden biri olan bu filmi yönetmeninin soğuk ve tepeden bakan tavrına rağmen kaçırmayın. 

Korkuyorum Anne

TARİH:  18 Mart 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Et, kemik, ruh ve acı

Yönetmen: Reha Erdem Oyuncular: Ali Düşenkalkar, Işıl Yücesoy, Köksal Engür Türü: Dram Ülke: Türkiye 

Korkuyorum anne: Ali’nin (Ali Düşenkalkar) annesi yok. Keten’in ise (Turgay Aydın) babası. İpek’in (Şenay Gürler) doğacak çocuğu babasız büyüyecek. Çetin (Ozan Uygun) sünnet edilmekten çok ama çok korkuyor. Aytekin (Aydoğan Oflu) ise askere gitmekten. İpek akademi sınavlarını kazanamazsa ne yapacağını bilmiyor. Ali’nin babası sağlık uzmanı emeklisi Rasih (Köksal Engür) Keten’in annesi terzi Neriman (Işıl Yücesoy) mahallenin kasabı (Bülent Emin Yarar) ise küçük iktidar odakları olarak her şeyi bildiklerini sanıyorlar ama sorunları çözebilmek bir yana sorunun ta kendisi olduklarının farkında bile değiller. 

Hepsinin bedenleriyle de dertleri var. 

Örneğin şimdi kalkıp, Ali desek, bir kaza geçirmiş ve hafızasını yitirmiş, babasını bile hatırlamıyor; ama özellikle de hatırlamadığı kişi, babası! Ali ayrıca bazen kolunu hissetmiyor. 

Neriman sürekli hapşırıyor, köpeği Çakır’a alerjisi var. Aytekin’in eli titriyor. Ümit tam sınav öncesi ayağını burkuyor. Keten hala geceleri altına kaçırıyor. İpek ise kocaman göbeğiyle, tek başına hamileliğini yaşıyor. Peki ya Keten? O da, kendinden yaşça büyük İpek’e aşık. İpek ise kendisini hamile bırakan adamın telefon tacizlerine maruz kalıyor; adam, çıkıp hediye ettiği yüzüğü geri istiyor. 

Bunlar yaşanırken Ali, Ümit’e aşık oluyor. Ama Ali de başka türlü bir çocuk, yitirdiği hafızasıyla yeni doğmuş bir bebek gibi. Zaten hafızası yerindeyken de hayatta bir baltaya sap olabilenlerden değil. Aytekin’in aşkı Zambak ise ‘adamı donunda sallar’ denen tipte, yaşça geçkin bir hatun kişi… 

‘Korkuyorum Anne’, böylesi ‘dolu’ karakterler eşliğinde, ağır soruları neşeli bir üslupla soruyor. Filmin iyimser gibi görünen finalinde bile, Ali ile Keten birbirlerine tutunarak, dengelerini bulmakta güçlük çekerek dar bir tepede kalakalıyorlar. Evet, Herkes birbirine sonunda kenetlenmiş gibi ama acaba gerçekten de öyle mi? İşte filmin bu zor sorulara -hayata kolay bir cevap vermediği de açık. Hem, insan nedir ki (filmin ilk adı buydu)? 

Et, kemik ve ruh ve de sosyal ilişkiler… Ancak Reha Erdem ve tüm kadrosu, “Korkuyorum Anne’ ile bu kocaman temanın altından büyük bir hafiflikle kalkıyor. Çok yaratıcı bir kurgu ve müziğin yerinde kullanımıyla. Ve her türlü övgüye layık bir ekip oyunculuğuyla. 

Tüm bu vasıflara sahip “Korkuyorum Anne” nin, bugüne kadar katıldığı hiçbir festivalden eli boş dönmediğini ve hem oyuncularına, hem de kamera arkasındaki ekibine çeşitli ödüller kazandırdığını da hatırlatmak zamanı artık. 

Hem aslolan filmdir; eleştirisi nedir ki? Bizimkisi türevsel bir uğraş. Onun için siz en iyisi filme bakın. Erdem’in yeni başyapıtını çok seveceksiniz. 

Oyun

Oyunun dönüştürücü gücü 

Pelin Esmer’in yeni belgeseli, bir tiyatro oyununun oluşma sürecini ve kadınların bu süreçte geçirdiği değişimi anlatıyor. Mersin’in bir köyünde günlerini tarlada, evde ve bitmek bilmeyen işlerde çalışarak geçiren 9 kadın, tiyatro yapmak için bir araya gelir. 

Oyun Yönetmen: Pelin Esmer Oyuncular: Ümmüye Koçak, Ümmü Kurt, Behiye Yanık Türü: Belgesel Ülke: Türkiye 

Mersin’in Aslan Köyü’nde yaşayan kadınların tiyatro yaptığını duyunca yönetmen Pelin Esmer soluğu bu köyde almış. Kadınlar ilk oyunlarını sahnelemişler ama oynadıkları oyun onları çok tatmin etmemiş. Daha kendi hayatlarına yönelik bir oyun sahnelemek istiyorlarmış. İşte bu ikinci oyunun, yani “Kadının Feryadı”nın ortaya çıkış sürecini gösteriyor bize “Oyun” filmi. “Oyun”un bir kusuru varsa bize bu ilk oyundan söz etmemesi. Bu bilginin verilmemesi filmin lehine tabii ki, olan bitenin ilk kez yaşandığını düşünen seyirci “Oyun”dan daha fazla etkileniyor. Ama bu bilgi bir sır değil, sonuçta ben de filmin basın bülteninden öğrendim. Yine basın bülteninde, Esmer filmini “kurmaca ile belgesel arasında” diye tanımlıyor. Bilmiyorum, belki de işin kurmaca kısmı, gösterilenlerde değil de gösterilmemesi tercih edilendedir. 

Köylü kadınların tiyatro sahnelemeleri başlı başına mucizevi bir şey. Onca iş güç bir yana, tiyatro kültürünün kilometrelerce uzağında yaşayıp bu fikre gönül vermek, gönül vermekle kalmayıp hayallerini gerçekleştirecek inancı bulabilmek inanılır gibi değil. Köyde tiyatro fikrini ortaya atan ilk isim Ümmüye Koçak olmuş. 

Ümmüye Hanım hayatta zaten sürekli farklı rollere büründüğünü, kah ev hanımı, kah ırgat, kah dadı olduğunu düşünürken köy okulunda sahnelenen bir piyes izlemiş. O zaman hayallerinde bir tiyatro oyunu sahneleme fikri oluşmuş. Bu fikrini arkadaşlarıyla paylaşmış ve ekip “kadı” olmaktan dolayı yaşadıkları sıkıntıları, okutulmamalarını bir tiyatro eserine dönüştürmeye başlamış. Bu oyun yazma, prova yapma ve sonunda oyunu sahneleme süreci üç kişilik bir film ekibince kaydedilmiş. Ama sadece “oyun” süreci değil gördüklerimiz; kadınlar bize hayatlarından kesitler anlatıyor, kocalarıyla olan sorunlarından söz ediyor ve bir yandan da gündelik hayatlarına devam ediyorlar. Erkekler de bazen kameranın odağına oturuyor, karılarının bu girişimini biraz korkarak ama engel çıkarmayarak izliyorlar. Korkunun temeli de cinsel kıskançlık: “Ya karıları meşhur olup, başka birini bulursa?” 

Köy kadınlarının çabası 

Oyun zamanı yaklaştıkça ekibin gerilimi de yükseliyor ve daha önce rastlamadığımız tarzda sert tartışmalar yapmaya başlıyorlar. Egolar çarpışıyor yani. Ama sonunda her şey iyi bir finale bağlanıyor ve “oyun” sahneleniyor. Bütün rolleri kadınların üstlendiği naif ama sevimli bir tiyatro oyunu bu. Doğrusu Pelin Esmer çok iyi bir film çıkarmış. Film baştan sona kendisini ilgiyle izletiyor. Köylü kadınların sınırlarını aşma, yaşamlarını dönüştürme çabasını ve bunu da başarmalarını izlerken heyecanlanmamak mümkün değil. Hayatta rol yapmanın yerinin gayet farkında olan bu kadınlardan, Pelin Esmer oldukça doğal performanslar çıkarmayı çok iyi başarmış. Onların zaten doğal olduklarını düşünmek bana yanıltıcı geliyor. “Oyun” şu ana kadar festivallerde oldukça başarılı oldu. En son Uluslararası Trieste Film Festivali’nde “En İyi Belgesel” ödülünü kazandı. Sırada daha birçok festival var. “Oyun”u kaçırmayın derim. Bakarsınız gaza gelip siz de hayatınızı değiştirecek önemli adımlar atmaya başlarsınız. Perdeye yansıyanların böyle bir gücü var çünkü. Aslanköylü kadınları. selamlarken bu vesileyle geçmiş kadınlar gününüzü de kutlarım. 

Syriana

TARİH:  18 Mart 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Petrole bulanan gizli eller 

ABD’nin körfeze odaklı petrol – siyaset ve kapital ağı, George Clooney’nin Oscar’lık ajan rolüyle Syriana’da. Filme adını veren kelimenin manası, malum: ‘Güdük Ortadoğu Projesi! 

Yönetmen: Stephen Caguan Oyuncular: George Clooney, Matt Damon, Jeffrey Wright, William Hurt Türü: Politik – Gerilim Ülke: ABD 

Syriana, biçim-içerik açısından çok farklı olmakla birlikte bazı yanlarıyla ‘Münih’i andırıyor. Burada da, bir vurucu tim üyesi filmin baş kahramanı. Bob (George Clooney) bir CIA ajanı, aynı Münih’in Mossad ajanı Avner’i (Eric Bana) gibi. Bob da sonunda örgütüyle çelişkiye düşüyor, hatta örgütün hedefi haline geliyor. Bob’a ister istemez sempati duyuyoruz, bütün o kanlı geçmişine rağmen. Ama, Bob’un iyi bir adam öldürdüğüne şahit olmuyoruz filmde. Aksine, karşı cepheden bir meslektaşının işkencesine maruz kalıyor. Bu bakımdan “Syriana’yı, bir CIA ajanını sempatik göstermekle suçlamak mümkün ve de yanlış değil. 

Ama “Syriana”nın Amerikan kapitalizmi / emperyalizmine ciddi eleştiriler getirdiğini de teslim edelim. Son derece karmaşık bir öyküsü var filmin. Bir yanda Bob var, ununu eleyip eleğini asmaya hazırlanan CIA ajanı olarak. Bob İran’da sevimsiz bir silah tüccarına füze satıp ardından aynı adamın arabasını havaya uçuruyor. Arkasına bile dönüp bakmıyor, yoldan geçenlere bir şey olup olmadığı umurunda değil. Adam öldürmek onun için sıradan bir şey. Ama sattığı füzelerden biri hesapta olmayan bir Arap örgütün eline geçiyor ve bu Bob’un kariyeri için iyi bir şey değil. 

Bob’a bu kez bir görev daha veriliyor: Bir Arap emirliğinin ilerici prensini öldürtmek. Prens Nassir (Alexander Siddig) ülkesinin çıkarlarını koruduğu ve petrolünü daha yüksek fiyat veren Çinlilere sattığı için Amerikalıların nasırına basmış durumda. Bob, Nassir’ı öldürme işini Musawi adlı bir İranlı’ya ihale ediyor. Ama işler umduğu gibi gitmiyor. 

Bu arada Amerika’da, petrolcüler bir yandan Kazakistan petrollerini sömürme telaşı içinde ve bu amaç doğrultusunda Connex ve Killen adlı iki şirket birleşiyor. Aynı şirketler tabii ki Nassır’ın ülkesinin petrolünün Çin’e gitmesine de göz yummamaya kararlı. Fakat, iki şirketin birleşmesi ve Killen’in Kazakistan’ın Tengiz petrol sahasında sondaj yapma hakkını nasıl aldığı, Adalet Bakanlığı tarafindan mercek altına alıyor. Yoksa yoksa rüşvet falan mı var? Rüşvet elbette sistemin bir parçası ve herkes bunu biliyor. Gerçek dertleri Amerikan kapitalizminin çıkarına olan anlaşmaları göstermelik soruşturmalarla ve birkaç günah keçisi yaratarak yürürlüğe sokmak. 

Connex ve Killen ‘evliliği’, bu şirketlerde çalışan göçmen Pakistanlı işçilerin işten çıkarılmasına neden oluyor. İnsanlık dışı koşullarda yaşayan “garibanlar’, ülkeden çıkarılmamak için nafile iş aramaya koyuluyorlar; bin bir türlü aşağılamaya maruz kalarak. Sonunda içlerinden bazılarına radikal İslamcı bir örgüt sahip çıkıyor. İşte Bob’un sattığı füzelerden biri de bu örgütün eline geçiyor. 

Ve başka karakterler, karmaşık ilişkiler işin içine giriyor. Gerisini gidip izleyin. Fakat özünde, film Amerika’nın Ortadoğu’daki rolüne son derece olumsuz bir bakış getiriyor. 

İlerici ve ülkesinin çıkarını düşünen liderler Amerika’nın nasıl hedefi oluyor, Amerikan adalet mekanizması “yozlaşmayı” nasıl sistemin bir parçası haline getiriyor, CIA içinde işler kendi adamlarına bile karşı nasıl acımasızca yürüyor (Akbaba’nın Üç Günü”nü hatırlatır biçimde) ve nasıl intihar eylemcisi olunuyor…Tümü, filmin gösterdiği şeyler arasında. 

CIA ajanı Bob’u sonunda trajik bir kahramana dönüştürme çabası ise filmin en zayıf ve saçma yanı. 

Yine de “Syriana” sözünü ettiğim ve etmediğim kimi kusurlarına rağmen, ilgiyi hak eden bir film. Ama seyircisinden ciddi dikkat ve sabır istediğini de belirtmek lazım. 

Yapımın müziği de özel bir tebriği hak ediyor. Bu arada filmin adı olan “Syriana”, Amerikan siyasi fikir örgütlerinin Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesine dair kullandığı bir kavram’mış! Hayret! 

X-Men: Son Direniş

TARİH:  26 Mayıs 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Orijinal Adı: X-Men: The Last Stand Yönetmen: Brett Ratner Oyuncular: Hugh Jackman, lan McKellen, Halle Berry. Patrick Stewart Türü: Aksiyon-Macera Fantastik-Bilim Kurgu-Çizgi Roman Ülke: ABD 

‘Evrim’ mağduru mahlukların acısı 

Son bölümde X-Men topluluğu, ilk kez bir seçim aşamasındadırlar. Yeni bir tedavi yöntemi bulunmuştur ve mutantlar tüm yetilerinden kurtularak normal insanlar gibi yaşayabileceklerdir. Onları insanlardan ve gerçek hayattan uzak tutan bu inanılmaz özelliklerinden arınıp arınmamaları konusunda ise mutantların lideri Charles Xavier, ve Magneto arasında gerçek bir görüş ayrılığı oluşmuştur. Son bir savaşın temelleri atılmaktadır. Son ve en büyük savaş. Beraberinde birçok çelişkiyle… 

Seksi Futbolcu

TARİH:  26 Mayıs 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Orijinal Adı: She’s The Man Yönetmen: Andy Fickman Oyuncular: Amanda Bynes, Channing Tatum, Laura Ramsey, Robert Hoffman Türtt. Romantik Komedi Ülke: ABD 

Futbol uğruna atılan gelinlik 

Lise öğrencisi Viola Hastings kız futbol takımının elendiğini görünce erkekler takımına girmek ister. Fakat kız olduğu için bu teklifi kabul edilmez, çünkü takım koçuna ve erkek arkadaşına göre takıma girecek kadar yetenekli değildir. İkizi Sebastian’ın yurt dışına kaçması ve okula geç geleceği haberi üzerine onun kılığına girer. Böylece futbol takımına da girecektir. Fakat oda arkadaşından hoşlanmaya başlayınca ve bir kızdan da özel ilgi görmeye başlayınca erkek taklidi yapmak gerçekten zor olmaya başlayacaktır. 

Zozo

TARİH:  26 Mayıs 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: Josef Fares Oyuncular: Imad Creidi, Antoinette Turk, Viktor Axelsson, Elias Gergi Türü: Dram Ülke: İsveç, İngiltere, Danimarka 

Göçmenliğin duygusal yüzü 

Beyrut’ta, sivil savaşa rağmen ailesi, arkadaşları ve okul ile sıradan bir hayat süren Zozo, trajik bir şekilde ailesini kaybeder. Tek ümidi, kendisine yabancı ve bilinmeyen bir ülke olan İsveç’e akrabalarının yanına gitmektir. “Jalla! Jalla! ve ‘Kops’ gibi başarılı komedi filmlerine imza atan Josef Fares, Zozo’da çok daha dramatik ve duygu yüklü bir hikâyeyi ele alırken, kendi mizah tarzını ve görsel anlatımını görkemli bir şekilde beyazperdeye aktarıyor. Festival bitti diye üzülenler için… 

Guantanamo Yolu

TARİH:  14 Nisan 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Guantanamo cehenneminden 

Hapishanede kıdemli mahpuslar yeni gelenlere “seni de camiden eve giderken mi aldılar?” diye takılırlar. Çünkü yeni gelen herkes başlarda masum olduğunu iddia eder, camiden gelmek de masumluğu simgeler. Zamanla dökülürler, bombaları birer birer patlar yeni gelenlerin, çoğunun sütten çıkma ak kaşık olmadığı zaten baştan bellidir. Ama bir de yanlış zamanda yanlış camiden gelmek var ki, o masumiyetin değil CIA’nin gözünde suçluluğun kanıtı oluyor. 

“Guantanamo Yolu”nun kahramanları hem mecazi anlamda camiden geldiklerini iddia ediyorlar hem de gerçekten camiden geliyorlar ve bu, onların 3 yıla yakın Guantanamo’da tutuklu kalmalarına yol açıyor. Guantanamo nasıl bir cehennemdir, nasıl hukuka ve insan haklarına aykırı uygulamalara, işkencelere sahne olur öğrenmek istiyorsanız “Guantanamo Yolu”nu mutlaka görün. ABD’nin Ortadoğu’ya barış, demokrasi ve insan hakları getirme iddiasının nasıl koca bir yalandan ibaret olduğunun bir başka kanıtını daha görmenin zararı yok, faydası var. Ayrıca filmin en başarılı bölümlerinin Guantanamo’da geçtiğini söylemek lazım. Guantanamo üssünde bir işkence aracı olarak kullanılan heavy metal müziğinin hayranlarına da bir sorum var: Sevdiğiniz müziğin özünde Ari ırka özgü bir üstünlük iddiası olabilir mi? Bana öyle geliyor bazen de… 

Ama filmin bana hem inandırıcı hem de gerekli gelmeyen bir başlangıç bölümü var. Ben açıkçası filmin Pakistan ve Bengal kökenli Britanya vatandaşı genç kahramanlarının iddialarına inanmadım. Onlara bakarsanız arkadaşlarından birinin düğünü için Pakistan’a gidiyorlar. Kolaylıkla Pakistan’a yola çıkan bu gençlerin bir otele verecek paraları yok ve camide kalıyorlar. Pardon ama Pakistan’da ucuz bir yatak bulmak o kadar zor olmasa gerek. Camiler ne zamandır otel işlevi görüyor? Her nedense misafirler arkadaşlarının köyüne gideceklerine, evlenecek olan çocuk Karaçi şehrine geliyor. Bu garip buluşmanın da filmde hiçbir açıklaması yok, sadece “biz köye gidecekken o şehre geldi” diye geçiştiriliyor. Sonra 4 arkadaş “Afganlar hangi dilde konuşuyor, pideleri ne kadar büyük? ” gibi afaki sorularının ancak Afganistan’a giderek yanıtlanabileceğine karar veriyorlar. Bir de akıllarında Afgan halkına yardım etmek var. Nasıl? Neyle? Afgan sınırından geçerlerken Afgan halkına erzak yardımı yapan Pakistanlıları gördüğümüzde film onların da böyle bir yardımda bulunacağını ima eder gibi oluyor ama bizim züğürt Britanyalıların Afgan halkına getirdiği bir şey yok. Zaten otelde kalacak parası olmayan adamlar ne yardımı yapacaktır ki? Sahi ne yardımı? Afganistan’a girdiklerinde dört kafadar nedense başlayacağına inanmadıkları savaşın başladığına tanık olur ama yine nedense geri dönmek hemen akıllarına gelmez. Ta ki geri dönülmez noktaya gelene kadar. 

Bu çocuklan Taliban mı ya da El Kaide üyesi mi yoksa masum mu oldukları aslında benim açımdan hiç önemli değil. Keşke film onların masumiyet iddiaları üzerinde hiç durmasa ve bizi buna inandırmaya kalkmasa. Beceremediği gibi asıl güçlü olabileceği savı ileri sürememiş oluyor. ABD’nin uygulamaları hiç kimseye reva görülemez. Bu insanlar ister El Kaide militanı olsun ister Taliban değişen bir şey olmamalı. Bunlar temel insan haklarına aykırı uygulamalardır ve ne Bin Ladin’e ne de başka birisine reva görülmemelidir. Filmin de asıl tezi “masumlar zulüm görmesin”den çok “suçlu ya da suçsuz insanlar zulüm görmesin” olmalıydı. Kaldı ki Afganistan’ın işgaline karşı çıkmak suç değil, Afganistan’ı işgal etmek suç. Ama tabii zulüm gören bir El Kaide militanına başka ülkelerdeki insan haklarına çok duyarlı olan Batılı seyircinin sempati duymasını beklemek büyük saflık olurdu. 

Son bir noktaya daha değinmek isterim: Bizim garibanları yakalayan ve Amerikalılara teslim edenler bir zamanlar medyamızın çok desteklediği Türk kökenli General Dostum komutasındaki Kuzey İttifakı askerleri. Şimdi aynı basınımızın Dostum’un zulmüne uğrayan bu garibanları bağrına basması çok hoş oluyor doğrusu. İlkesiz ve belkemiksiz medyamıza da bu yakışır doğrusu.  

© 2020 -CuneytCebenoyan.com