Lorna’nın Sessizliği

TARİH:  29 Kasım 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir maymun daha… 

Orijinal Adı: Le Silence de Lorna Yönetmenler: Jean-Pierre Dardenne, Luc Dardenne Oyuncular: Arta Dobroshi, Jérémie Renier, Fabrizio Rongione Türü: Dram 

Nuri Bilge Ceylan’ın suça susarak ortak olan kahramanları gibi ‘Lorna’ Sessizliği’ filminin başkahramanı Lorna da susarak suça ortak olmayı seçiyor. 

Dardenne kardeşler sinemanın en imtiyazlı köşelerinden birine sahipler, Cannes Film Festivali’nde iki kez Altın Palmiyeyi kazanmak sadece bir avuç yönetmene nasip olmuştur ve Dardenne kardeşler bunlar arasındadır. Sinemaya belgeselci olarak başla yan Dardenneler bu dönemde işçi sınıfı mücadelerine, grevlere yoğunlaşıyorlar. 

Kurmaca filmlere geçtiklerinde ilgileri daha çok yalnız, sert ve acımasızlaşmış, suça bulaşmış ya da bulaşma eğiliminde olan, yoksul karakterler üzerine yogunlaşıyor. İşçi sınıfına inançlarının zayıfladığı bir dönemde, kötüleştiğini gözlemledikleri insandaki son erdem kırıntılarını yakalamaya yoğunlaşmış gibiler. Dardenne filmlerinin kahramanları birçok acımasız davranışın ardından bir noktada kabuklarını koruyamaz hale gelir. O kabukta bir çatlama olur ve daha fazla bastıramadıkları bir insanilik kendini dışa vurur. 

Suça susarak ortak oluyor 

“Lorna’nın Sessizliği’ de benzer bir yapıda. Bir k ru temizlemecide çalışan Arnavut göçmen Lorna (Arta Dobroshi), Belçika vatandaşı olabilmek için Arnavut mafyasının yardımıyla bir eroinman olan Claudy’yle (Jeremie Renier) anlaşmalı evlilik yapmıştır. Plana göre mafya, Claudy’yi aşırı doz süsü vererek öldürecektir. Bundan çeşitli faydalar sağlanması düşünülür: Claudy’ye boşanma için verilen paradan kurtulunacak, boşanmanın taşıdığı şüphe çekme riski elimine edilecek ve Lorna’nın yeniden evlenerek bu kez bir Rus’a vatandaşlık kazandırma süreci hızlandırılacaktır. Gerçek anlamıyla yani sevdiği insanla evlenip, kendi dükkanını açama planları kuran Lorna bu son derece acımasız plana onay vermiştir. Ama Lorna, Claudy’ye acımaya başlar ve işi boşanmaya çevirmek ister. Bu süreçte Claudy’yle aralarında gerçek bir yakınlaşma da yaşanır… 

Filmin adındaki sessizlik burada devreye giriyor. Nuri Bilge Ceylan’ın suça susarak ortak olan kahramanları gibi Lorna da susmayı seçecektir (açıklamamamda yarar olan suç karşısında). Ama vicdanında derin bir yara açılmasına da engel olamaz. Lorna insanlığına tutunmak için gerçeklikten zihinsel olarak kaçacak ve hayali bir hamilelik yaratacaktır kendisi için. 

Filmin çok iyi işlemeyen yanları var. Birincisi Lorna’nın bu kadar vahşiyane bir plana baştan onay vermesi çok aklıma yatmadı benim. Bunu yapan insanın ardından göstereceği davranışlar da farklı olmalı. Lorna’nın mafya üyesiyle ilişkisi de fazlasıyla yakın. O kadar yakın ki iki kafadar bir iş planı yapmış gibi görünüyor neredeyse. 

Neyi anlatmak istediği belli değil 
Mafyanın planı fazlasıyla şüphe çekici. Hadi boşanma parası vermemek ve şüphe çekmemek için boşanma yerine Claudy’yi öldürmelerini anladık. Hemen ardından Lorna’yı bir Rus’la evlendirmek nasıl şüphe çekmeyecek? Fakat bence filmi en etkisizleştiren unsur, filmin neyi anlatmak istediğinin belli olmaması. Bir düzen eleştirisi gibi durmuyor. Tamam paranın egemen olduğu bir dünyada insanlığın yaşayamadığından söz etmek mümkün ama bir yandan da Belçika’da çok insani bir yaşam olduğu izlenimine kapılıyorsunuz. Şiddete maruz kalan kadınlar korunuyor, eroinmanlar tedavi ediliyor (öyledir de hakikaten). Sorun kahramanlarımızın Arnavut oluşunda gibi duruyor. Arnavutlarla Belçikalıların dünyasının nerede kesiştiği veya bu iki dünyanın ilişkisi eksik. Davetsiz misafir Arnavutların uygarlıkla çarpışmasını izler gibi oluyoruz. 

Ama Dardennelerin filmi varsa gitmemek olmaz. Kısa rolünde Dardenne filmlerinin demirbaşlarından Jeremie Renier çok başarılı. Filmin Cannes’dan en iyi senaryo ödülüyle döndüğünü de hatırlatalım. 

Tanrının Vadisinde

TARİH:  29 Mart 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

Soru filmden daha cesur 

Orijinal adı: In the Valley of Elah Yönetmen Paul Haggis Oyuncular: Tommy Lee Jones, Charlize Theron, Jason Patric

PAUL Haggis, ilk filmi ‘Çarpışma’yla Oscar almıştı. Çarpışma’nın teması olan ırkçılık ‘Tanrının Vadisinde’de önemli bir yer tutuyor. Amerikalı askerlerin ‘hacı’ diye adlandırdıkları Iraklı Arapları ya da beyaz Amerikalının Meksika göçmeni Amerikalıyı aşağılaması gibi. Ama ‘Tanrının Vadisinde’nin asıl meselesi, savaşın insanı canavarlaştırması yani savaş (travma) sonrası stres bozukluğunun bireyler üzerindeki olumsuz etkileri. Film emekli bir askerin Irak’tan döndükten sonra bir cinayete kurban giden oğlunun ölümünün ardındaki gerçekleri soruşturmasını konu alıyor. Hank (Tommy Lee Jones) oğlu Mike’ın cinayetini aydınlatırken, bir yandan da Mike’ın savaşta neler yaptığını, oğlunun cep telefonundaki görüntülerden izliyor. Bunlar arasında güvenlik gerekçesiyle sokakta top oynayan çocukları ezmek var. Yaralı Iraklılara işkence etmek var. Ve bu sırada atılan kahkahalar var. 

Film adını Tevrat’taki Davut ile Calud’un karşı karşıya geldikleri vadiden alıyor. Yahudi Davut küçük bir çocuk olmasına karşın, Filistinli dev Calud’un karşısına çıkartılıyor. Ve Davud, Calud’u yenmeyi başarıyor. Film bu öyküyle gerçek arasında bağ kuruyor ama bu bağ çok da sağlıklı değil açıkçası. Filmde Amerikan askerleri Davut rolüne yakıştırılıyor, o zaman kötü dev de Iraklı direnişçiler oluyor. Öykü Davut’un kahramanlığını yüceltirken, film Davutların savaşa niye gönderildiklerini sorguluyor. Bu sorunun sorulması çok güzel de analoji pek yakışık almıyor kanımca. 

Tanrının Vadisinde savaşın nedenini bulmayı, sorgulamayı seyirciye bırakıyor, kendisi bir cevap vermiyor. Ama bu soruyu sorması bile birçok filmden daha cesur kılıyor Tanrının Vadisinde. 

Peri Tozu

TARİH:  5 Nisan 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

Namus belası 

Yönetmen Ela Alyamaç Oyuncular: Ahmet Fuat Onan, Barış Yıldız, Damla Özen

PERi Tozu’nun yönetmeni Ela Alyamaç’ın hayatı standart Türkiye insanının hayatından oldukça farklı geçmiş. Lise ve üniversiteyi batıda okumuş Alyamaç. Bu da filmindeki referansları ister istemez ‘yabancı’ yapmış. Peter Pan ve Oz Büyücüsü dinleyerek, seyrederek büyümüyor Türkiye’de çocuklar. Sadece bu da değil, filmin kahramanları başka hal ve tavırlarıyla da buralı değil gibiler. Sorun yine de bu değil. İstisnai ama inandırıcı, derinlikli tipler olsalar sorun yoktu. Ne yazık ki filmin karakterleri bir derinliğe sahip değil. Oysa sorunlu, karar veremeyen Cem karakteri işlense ilginç bir tip çıkabilirmiş ortaya. Sonuçta bir ‘Gamlı Baykuş’la, bir Polyannacığın öyküsü olan Peri Tozu adındaki büyünün de hakkını veremeyen bir film. Ama asıl garip olan filmlerdeki Türkiye kadının temsili. Türkiye kadınları ‘Girdap’a bakacak olsak sokakta, Peri Tozu’na bakacak olsak bar tuvaletlerinde sevişecek kadar pervasızlar. Ama âşık olduğu adamla evinde, yatakta sevişen kız yine de sutyenini çıkarmıyor Peri Tozu’nda. Hangisi gerçek? 

Ölümcül Oyun

TARİH:  5 Nisan 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kendini çok zeki sanan 1 film 

Orijinal adı: Sleuth Yönetmen: Kenneth Branagh Oyuncular: Jude Law, Michael Caine, Harold Pinter

ÖLÜMCÜL Oyun iki zeki ve oyuncu adamın birbirlerini aşağılama yarışını konu alıyor. Zengin ve yaşlı yazar, yakışıklı genç aktöre kaptırmıştır karısını. Ama intikamını almak için hin bir plan kurmuştur rakibine. Filmin sırlarını fazla açık etmeden bu rekabetin bazen komik, bazen çok can yakıcı bir şekilde filmin sonuna kadar sürdüğünü söyleyelim. Film komik olmayı hedeflediğinde çok keyif veriyor. Ama iş ciddiye bindiğinde, inandırıcılık kayboluyor ve filmin üzerine taşıyamadığı bir ağırlık çöküyor. Senaryonun çok zeki olduğuna sanki herkes sorgulamadan inanmış gibi, oysa hiç de öyle değil, hatta salakça. Fakat usta oyucu Michael Caine yine gayet iyi; sırf onun için bile olsa film seyredilir. Üstelik dediğim gibi, komik olduğunda film keyifle izleniyor. Genç oyuncu rolündeki Jude Law ise, Jude Law işte, elinden geleni yapıyor ama pek parlayamıyor. 

Kalpazanlar

TARİH:  29 Mart 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

Pragmatizm mi, idealizm mi? 

Orijinal adı: Die Fälscher, Yönetmen Stefan Ruzowitzky Oyuncular: Karl Markovics, August Diehl, Devid Striesow

Düşmanla, işkencecinle işbirliği yaparsan sadece kendini değil, koğuş arkadaşlarının da hayatını kurtaracaksın, en azından bir süre için. Ama işbirliği yapman demek, düşmanının savaşı kazanması demek olabilir. Bu da isteyebileceğin bir sonuç değil. Ayrıca ahlaki de değil. İşbirliği yapmazsan, derhal öldürüleceksin, sadece sen değil birlikte hayatını paylaştığın koğuş arkadaşların da. Ama düşmanına yardım etmiş, savaşı kazanmasına katıda bulunmuş olmayacaksın. Tarihsel perspektif açısından doğru ve ahlaki ama ya kendinin ve yakınındakilerin ölümüne neden olmak? O da ahlaki mi? 

Kalpazanlar iki bakış açısını da bir anlamda doğruluyor. Filmin asıl kahramanı, oportünist ve pragmatist kalpazan Salomon Sorowitsch (Karl Markovics) işbirliğinden yana. Nazilerin onu toplama kampına yollama nedeni sadece Yahudi oluşu değil bir dolandırıcı oluşu aynı zamanda. Burger (August Die) ise komünist olduğu için kampta. Bu iki kişi resim konusundaki yetenekleri nedeniyle aynı plana dahil edilmişler. Naziler, bol miktarda sahte İngiliz Sterlini ve Amerikan Doları basarak bu ükelerin ekonomilerini çökertmeyi amaçlıyor. Sorowitsch’e kalsa yeteneklerini gösterip bu paraları basacak ve hayatını o an için de olsa garantiye alacak. Ama idealist Burger sürekli projeyi baltalıyor çünkü Nazilerin savaşı kazanmasına katkıda bulunmak istemiyor. 

Film pragmatizme daha çok prim veriyor açıkçası, sonundaki yazılarda Burger’in çabaları takdir ediliyorsa olsa da. İlginç olan Amerikan ekonomisinin çökmemesinde bir komünistin çabalarının önemli rol oynamış olması! 

Kalpazanlar pragmatizm ve idealizm karşıtlığını tartışsa da derin bir felsefi içerik filan taşıma 

iddiasında değil. Daha çok klişelere dayanan bir gerilim filmi olarak görülebilir Kalpazanlar. 

Kars Film Festivali

TARİH:  17 Kasım 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

Festival dediğin gezici gibi olur 

Kars’taki Gezici Festival, film göstermenin o kadar ötesinde bir yerde duruyor ki standart bir yazı, orada yaşadıklarımızı açıklamada çok yetersiz kalır.

Standart bir festival yazısı, o festivalde yer alan filmleri temel alır. Şu film şöyleydi, bu 

film böyleydi diye uzar gider. Ama Kars’ta ki Gezici Festival, film göstermenin o kadar ötesin de bir yerde duruyor ki böyle bir yazı orada yaşadıklarımızı açıklamada çok yetersiz kalır. 

Tabii ki ben konukların perspektifinden olaya bakıyorum, Karslılar için festival ne anlama geliyor onu çok da bilemiyorum. Ama ben bildiğimi anlatayım: Her şeyden önce Kars’ta komünal bir duygu var. Herkes herkesle rahatlıkla ilişkiye giriyor, konuşabiliyor, içebiliyor, dans edebiliyor. Bu özellikle gençler için çok mühim. Kars’ta birçok atölye (workshop) çalışması var. Mesleğinin en iyileri yönetmenlik, görüntü yönetmenliği, kurgu, sanat yönetmenliği, deneysel sinema ve yapımcılık dersleri veriyor. Kurslara katılan gençler, kurs dışında da hocalarıyla temas içinde olma şansına sahip. Bir Ekte gidilen lokantalarda ya da akşam gidilen kulüpte onları yakalayıp konuşabiliyorlar. 

Gökhan Tiryaki, Natali Yeres, Çiçek Kahraman, Nurşen Bakır, Reha Erdem, Leyla Özalp, Tuncel Kurtiz ve daha başka birçok büyük sinemacıyla bir araya gelebilmek olağanüstü bir şans. Gezici Festival bir müzik festivalini kıskandıracak kadar iyi bir konser programına da sahip. Gevende, Baba Zula, Aynur, Kırıka, Mazlum Çimen ve Replikas her müzik festivalini kıskandıracak kadar iyi bir kadro. “Yahu gelmişken Ani’yi. İshak Paşa Sarayı’nı, Çıldır Gölü’nü de görseydim keşke” demeye kalkmanıza bile fırsat yok bu festivalde. Her aklınıza gelen yere bir gezi muhakkak var. 

Gelenege sahip çıkan sinemacı gençler  

Tabii bu kadar dolu bir programın şöyle bir sakıncası var: Film izlemek cazip seçeneklerden sadece biri, dolayısıyla günde birin üzerinde film izlemeye genellikle vakit kalmıyor. Oysa ‘İşçi Sınıfı Cennete Gider’. ‘Aleksander Nevski’, ‘Avrupa’ gibi eski yeni klasiklerin yanı sıra yabancı film festivallerinden ödül almış çok sayıda yeni film var. İngiliz yapımı ‘Açlık’ gibi. Yılın en iyi yerli filmlerinin hemen hepsini de burada bulmak mümkün. En büyük talep de yerli filmlereydi. Türkiye filmlerinin hepsi tıklım tıklım bir salona oynuyordu. 

Reha Erdem’in yönetmenlik atölyesinde dikkatimi çeken bir şey Türkiye filmlerinin gençlerce ne kadar çok sevildiği oldu. Erdem’in en beğendiğiniz film hangisi sorusuna verilen cevapların çoğunda – bir yerli filmin adı vardı: ‘Muhsin Bey’, ‘Yumurta’, “Güneşe Yolculuk”, “Uzak’, ‘Masumiyeť, ‘Sevmek Zamanı’ gibi… Geleneği bilen ve sahip çıkan bir sinemacılar kuşağı geliyor. 

Darısı herkesin ve her kentin başına 
Bu festival tabii ki olağanüstü bir özveriyle çaba harcayan insanlar olmazsa gerçekleşemezdi. Başak Emre, Ahmet Boyacıoğlu ve Kars Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu ilk teşekkür edilmesi gereken isimler. Ama öyle bir genç kadro daha var ki her an herkese yardım etmeye hazır bekleyen, onları da anmamak olmaz. Kısacası Kars’ta yine şahane bir festival daha geçirdik. Darısı herkesin ve her kentin başına. 

Sınıf

TARİH:  29 Kasım 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

Duvarlar arasında 

Yönetmen: Laurent Cantet Oyuncular: Nassim Amrabt, Lau ra Baquela Cherif Bounaidja Rachedi Türü: Dram 

Sınıf değişik etnik kökenlere mensup öğrencilerin devam ettiği bir devlet lisesinde geçen bir ders yılına bakıyor. Bu çeşitlilik yoksulluğun da göstergesi aynı zamanda. Afrikalı göçmen ailelerin çocukları çünkü bu çeşitliliği yaratan. 

Temelde filmin odağı belli bir sınıfın içinde geçenler ama kamera arada sırada öğretmenler odasına da gidiyor. Kısacası bir sınıf öğretmeniyle öğrencilerinin yanı sıra, öğretmenlerin kendi aralarındaki ilişkiler de ele alınıyor. Çocukların yoksulluğu beraberinde belli bir kültürel yoksunluğu ve dolayısıyla öğretmenleriyle çatışmayı da getiriyor. Öğrenciler öğretmenlerinin kullandığı dili ‘burjuva’, verdiği isim örneklerini önyargılı buluyorlar. 

Bill’ gibi Amerikan isimlerini cümlede kullanmasına kızıp yerine Arap isimleri kullanmasını öneriyorlar. Öğretmen ne kadar iyi niyetli olursa olsun, başka bir dünyayı, ayrıcalıklılığı, egemenin dilini temsil ediyor çocuklar için. Başkaldırıyorlar ellerinden geldiğince ama çoğunlukla sadece kendilerine zarar veriyorlar. Fakat her şeye, onca yoksulluğa rağmen öyle bir parlıyorlar ki, bu çocuklarda umut var diyorsunuz. 

Muhteşem bir koreografi 

Laurent Cantet uzun bir hazırlık döneminden sonra yine de bolca emprovizasyona yer vermiş çekimler sırasında. Üç kameradan biri öğretmeni, bir diğeri öğrencilerin yakın planlarını, üçüncüsü de genelde sınıfı çekmiş. Sonuçta ortaya muhteşem bir koreografi çıkmış. Filmin tek kusuru söze çok dayanması. Bu da altyazı okumak zorunda olanları çok yoruyor. Bunun dışında gerçekçi sinemanın zirvelerinden biri “Sınıf”. 

Kıyamet Öyküleri

TARİH:  5 Nisan 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

Çeviri felaketleri 


Orijinal adı: Southland Tales, Yönetmen: Richard Kelly, Oyuncular: Dwayne Johnson, Sarah Michelle Gellar, Seann William Scott, Justin Timberlake

 KIYAMET Öyküleri filminin yönetmeni Puchard Kelly neo-marksist olduğunu söylüyormuş, Marksist birinin yaptığı filmi anlamamak ne acı. Oysa ne çok isterdim şimdi bu filmi, göklere çıkartmayı Ama bir çok kişi gibi ben de filmi anlamadım, Nükleer savaştan, bitmeyen enerji kaynaklarından, politikanın her türünden söz eden bu çok uzun filmi seyrederken uyuklamadım, hatta kimi zaman güldüm. Ama yine de filmin ne anlattığını kırk defa çeşitli kaynaklardan olay örgüsünü okusam bile hatırlayamıyorum. 

Filmin felsefesi yerle bir

Hatırladığım bir şey var fakat: Giderek artan çeviri hataları bu film de de sırıtıyordu. T.S Elliot’un bir şiirinden yapılan ama anlamı tersine çevrilmiş bir alıntı vardı filmde. Kısaca şiirde dünyanın sonunun bir ‘patlamayla değil bir iniltiyle olacağı’ söylenir. Filmde bu tersine çevrilmişti yani ‘iniltiyle değil patlamayla’ şeklindeydi ve tekrar tekrar söyleniyordu. Çeviride inatla şiirin orijinal haline sadık kalındı ve dünyanın sonu iniltiyle getirildi. Şiire sadık kalınırken filme ihanet edilmişti. 

‘Ratatuy’daki çeviri hatası filmin bütün anlamını çarpıtıyordu: Burnu büyük eleştirmen sonunda ‘köylü işi’ (peasantish) ratatuy yemeğine bayılarak, kendi elitizmini reddediyordu. Oysa çeviride köylü işi, sülünlü (pheasantish) yapılarak, ratatuy yemeği aristokratikleştirilmiş, filmin bütün felsefesi yerle bir edilmişti. 

Dönüşte bana da anlatın 
Yakında seyredeceğimiz “Vahşi Zarafet“te ‘en iyisi sensin’ olması gereken sözcükler ‘en büyüğü seninkisi’ olarak, ‘kendi hayatına son verdi’ olması gereken cümle, “ölü bulundu’ şeklinde karşımıza çıkıyor. 

Filmler pahalı şeyler. Şu son masrafı da yapın, iyi çevirmenlere iyi paralar verin, doğru dürüst film seyredebilsin seyirciler, lütfen. Ne diyordum? Kıyamet Öyküleri’ne gidin ve dönüşte bana da anlatın! 

İkili Oyun

TARİH:  5 Nisan 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kadınlar ve sermaye 

Orijinal adı: Leatherheads, Yönetmen: George Clooney Oyuncular: George Clooney, Renée Zellweger, Jonathan Pryce, John Krasinski 

OYUNCU filmler haftasının bir diğer filmi de İkili Oyun. Filmin en büyük kusuru fazla uzun olması. Etkisinin zirvesindeyken noktayı koymayıp uzadıkça uzaması. Patronun kızını tavlayan yetenekli, zeki ama ahlaksız reklamcı galiba klişe denilecek kadar çok kullanıldı sinemada. Yine öyle bir kahramanı var filmin. Ama bu kahramanın bir de kötülük timsali müstakbel kayınbiraderi var. Kayınbirader adayı (k.a.). damat adayının (d.a.) en sevdiği kadın arkadaşına tecavüz ediyor. K.a.’nın elinde ayrıca, d.a.’yı başka kadınlarla oynaşırken gösteren fotoğraflar var. Dolayısıyla ka., d.a.’nın kendi aleyhine tanıklık etmesini engelleyecek şantaj gücüne sahip. Tek gücü o değil tabii ki asıl gücü sahip olduğu sermaye. Haftanın diğer ‘oyun 

lu’ filmi ‘Ölümcül Oyun’da olduğu gibi İkili Oyun’da da bir sınıfsal mücadele öyküsü var. İkisinde de üst sınıfın bir kadınına göz koyan çalışan sınıf erkeğine çektirilenler var. Zenginler, ölürüz de öldürürüz de ama kadınlarımızı alt sınıflara kaptırmayız der gibiler. Tabii sadece kadınlarını korumuş olmuyorlar böylece, sermayenin de kadınlar üzerinden alt sınıfa akmasını engelliyorlar. Asıl önemlisi, sınıfsal sınıları korumak yani. 

Bitmesi gerektiği yerde bitmiyor 

Oyun fazlasıyla klişeler üzerinden ilerlese de bir yere kadar ilgiyle izleniyor ve hatta sınıfsal bir öfkeyi deşarj ettirerek bir tatmin de veriyor izleyicisine. Ama bitmesi gerektiği yerde bitmesini bilmiyor ne yazık ki. 

Bakış Açısı

TARİH:  5 Nisan 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

Liberal paranoya 

Orijinal adı: Vantage Point, Yönetmen: Pete Travis 

Oyuncular: Forest Whitaker, Dennis Quaid, Mathew Fox, Sigourney Weaver, Edgar Ramirez

Bakış Açısı, 11 Eylül sonrası politikaları eleştirir gibi yaparak, Amerikalı liberal seyircinin gönlünü alıyor ama asıl yaptığı terör paranoyasını yeniden üretmek. 

Bakış Açısı’nın aynı özelliklere sahip ama karşı saflarda yer alan iki kahramanı var. Aynı dediğim özellik şu: İki kahraman da varlığını bir başka erkeğin varlığına armağan ediyor, kendi benliğini siliyor, egosunu sıfırlıyor. Şöyle ki: Müthiş özelliklere sahip, adeta bir Rambo gücündeki İspanyol bir ajanın, erkek kardeşi teröristlerce kaçırılıyor. Teröristler ajandan kardeşinin hayatı karşılığında, Amerikan başkanını kaçırmasını istiyorlar. Kardeşim de kardeşim diyen ajan, onlarca kişiyi öldürüyor, hayatını tehlikeye atıyor, yaralanıyor vs. bu uğurda. Kendisini var eden her şeyi çiğniyor yani. Filmin diğer kahramanı ise ABD başkanının koruması. Onun da başkanı için yapmayacağı hiçbir şey yok. Başkanını korumak için kendini kurşunların önüne atması gerektiğinde de atıyor nitekim. Bunu yapmasına rağmen suçluluk duyuyor, nasıl böyle bir şeyin olmasını baştan engelleyemedim diye. 

Peki bu tür bir bağlılık iyi bir şey mi? Kardeşe bağlılık durumu sonuçta kötü sonuçlara yol açıyor ama başkana yani vatana bağlılık iyi görünüyor filmde. Yalnız film bunla da dalgasını geçiyor belki de. Başkanla koruması arasında öyle bir bakışma anı var ki, değme ‘gay’ aşkı anlatan filmde böyle bir sahne yoktur. Film 11 Eylül sonrası Amerikan politikalarını da hafiften eleştirir gibi yaparak, Amerikalı liberal seyircinin de gönlünü alıyor ama asıl yaptığı terör paranoyasını yeniden üretmek. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com