NAZİ HIRSIZLARI (SASS)

TARİH:  28 Mayıs 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: Carlo Rola; Oyuncular: Ben Becker, Jürgen Vogel, Henry Hübchen; Almanya; Dram – Polisiye

2. Dünya Savaşı öncesi Almanyası sınıf çelişkilerinin keskinleştiği, yoksulluğun diz boyu olduğu bir dönem. Komünist bir işçinin oğulları olan Sass kardeşler bu ortamda oto tamirhanelerinde kıt kanaat geçinmeye çalışırlar ama devlet bilindiği gibi tuttuğundan alır vergisini. İki delikanlı bu haksız verginin intikamını almak için vergi dairesini soyarlar. Sonra sınıf atlama ve zenginler gibi yaşama özlemlerinin itkisiyle soygunculuğu meslek edinirler. Herkes soygunlardan onların sorumlu olduğunu bilir ama suçları ispat edilemez. Devletin kurumlarını soyan kardeşler halkın gözünde kahramanlaşırlar ama yerel mafyayla ganimetlerini paylaşmak istememeleri babalarının öldürülmesiyle sonuçlanır. Sass/Nazi Hırsızları bir döneme farklı kahramanların açısından bakıyor. Bütün apolitiklikleri içinde Sass kardeşler yine de politik birer asi olarak çıkıyor karşımıza. Ne yazık ki soygunlar hiç inandırıcı değil. Kardeşlerin her seferinde paçayı nasıl kurtardıkları bir muamma olarak kalıyor. Gerçek bir hikayeden esinlenen filmin birkaç ödülü olduğunu da belirtelim. 

YARINDAN SONRA (THE DAY AFTER TOMORROW)

TARİH:  28 Mayıs 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: Ronald Emmerich; Oyuncular: Dennis Quaid, Jake Gyllenhaal; ABD; Aksiyon – Dram 

Yarından Sonra tipik bir felaket filmi. Tek iyi bir özelliği var, o da çevreci bir yanı olması. Küresel ısınmanın ihtimal dahilindeki sonuçlarından biri paradoksal görünse de yeni bir buz çağını olası kılması. 

Teoriye göre kutuplardaki buzların erimesi, denizlerdeki tuz oranını etkileyecek bu da kuzey yarım kürenin iklimini ılımanlaştıran Golfstrim akıntısını ortadan kaldıracaktır. Denizlerdeki ani ısı düşüşü yeni bir buz çağını tetikleyecektir. Bunu engellemenin yolu başta ABD olmak üzere, gelişmiş ülkelerin karbon monoksit emisyonlarını düşürmeleri. Ama bilindiği gibi ABD buna yanaşmıyor. “Yarından Sonra” ABD’nin bu politikalarının sonuçlarıyla yüzleşmesini anlatıyor. Buz Çağı, bilim adamı Jack Hall’un (Dennis Quaid) uyarılarını ekonomiyi yavaşlatacağı gerekçesiyle dinlemeyen politikacıların sayesinde başlıyor. Amerikalılar Meksika’ya iltica etmek zorunda kalıyorlar. Meksika’nın sınırlarını önce kapaması ve sonra bütün Latin Amerika ülkelerinin dış borçlarının silinmesi karşılığında açması filmin en büyük hoşluğu. Gerisi sıkıcı bir felaket filmi işte… 

TUTKU ESİRLERİ (IN THE CUT)

TARİH:  28 Mayıs 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: Jane Campion; Oyuncular: Meg Ryan, Mark Ruffalo, Kevin Bacon; ABD – Avustralya; Polisiye – Gerilim 

Tutku Esirleri bu yıl gördüğüm en iyi filmlerden biri, anlattığı gerilim öyküsünün kusurlarına rağmen. Ama gerilim öyküsünü sadece filmin kahramanı Frannie’nin (Meg Ryan) bilincinin, ruhunun derinliklerine inmemizi sağlayan bir kapı olarak değerlendirirsek, bu kusur o kadar önemli değil. 

“Tutku Esirleri” erotik bir film, bir gerilim filmi, aynı zamanda fantastik bir film. Fantastiklik, gerçeküstü yaratıkların varlığından filan kaynaklanmıyor; bir İngilizce edebiyat öğretmeni kadınla, maço bir polis detektifinin olağan sayılamayacak aşkını anlatmasından kaynaklanıyor. Argo sözcükler derleyen öğretmen Frannie’nin bir öğrencisiyle buluştuğu cafe-bar’ın tuvaletine inişi, Alis’in harikalar diyarına giden tavşan deliğine girişi gibi başka bir dünyayla tanışmanın başlangıcını oluşturuyor (ve David Lynch’in filmi “Mavi Kadife”de yerdeki kesik kulağın içine yapılan zoom’u çağrıştırıyor). Aynı zamanda bilinçaltına yapılan bir yolculuğu da simgeliyor. Bu dünyada sert erkekler, katiller ve ketlenmemiş bir cinsellik bekliyor Frannie’yi. 

“Mavi Kadife” de Kyle McLachlan’ın canlandırdığı karakteri bekleyen dünya gibi. Filmin başındaki bir başka sahnede Frannie’yi rüya görürken görürüz. Rüyada annesiyle babasının paten yaparken karlar altındaki romantik karşılaşmalarını görür Frannie. Ama bir ara uyanır, dışarıda bir yaprak fırtınası vardır. Gerçekteki görüntüyü, rüyasındaki kar yağışıyla karıştırır. Aynı rüyanın bir başka versiyonunu daha görür sonra. Bu kez (annesini terk ettiğini, ruhen parçaladığını bildiğimiz) babası, annenin üzerinden patenleriyle geçer ve kadını parçalar. Acaba detektif sevgilisi Malloy (Mark Ruffalo) da Frannie’yi babasının annesini parçaladığı gibi parçalayacak mıdır? Ya da yaşadıkları anneyi öldürüp, babayla yatma fantezisi midir? Frannie, okulda Virginia Woolf’un bilinç akışı tekniğiyle yazdığı romanı “Deniz Feneri”ni anlatırken bir öğrencisi “romanın ilginç olabilmesi için en az üç kadının ölmesi gerektiği”ni söyler. İzlediğimiz filmin düğümünün çözüldüğü sahne bir deniz fenerinde geçer; en az üç kadın ölmüştür o ana kadar. Bütün bunlar, filmin aslında altı ve üstüyle Frannie’nin bilinci, fantezi dünyasına dair olduğunu simgeliyor. 

Kadın cinselliği, fantezisi hakkında yapılmış en iyi filmlerden biri “Tutku Esirleri”. Yıllardır görmediğimiz kadar iyi bir erotik film aynı zamanda. Meg Ryan ve kız kardeşi Pauline’ni oynayan Jennifer Jason Leigh çok iyiler. Detektif Malloy rolündeki Mark Ruffalo da maço, cinselliğinden çok emin karakterinde inandırıcı olmayı başarıyor. 

Ha bir de seri katil öyküsü var filmi taşıyan ama hem fazla önemli olmadığından hem de ne de olsa filmin heyecanını azaltmamak için bunu es geçiyorum. Günümüzün en önemli yönetmenlerinden Jane Campion’ın “Tutku Esirlerinikaçırmayın derim. 

WILBUR ÖLMEK İSTİYOR

TARİH:  21 Mayıs 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Yeni Başlayanlar İçin İtalyanca”nın yönetmeni Lone Scherlig bu kez de bir sürü sorunlu bireyden “iyi hissettiren” bir film yapmış. 

Wilbur Ölmek İstiyor’un konusundan çok acıtan bir film çıkabilir. Annesinin ölümünden kendini sorumlu tuttuğu için sürekli intihar girişiminde bulunan Wilbur (Jamie Sives), onun kadınlarla beceriksiz ağabeyi Harbour (Adrian Rawlins), işine sürekli geç kaldığı için sonunda işten atılan çocuklu dul hastane hademesi Alice (Shirley Henderson), cazcı olma ümitlerini gömüp babasının istediği gibi psikiyatr olan Horst (Mads Mikkelsen), güzel ama salak hemşire Moria (Julia Davis) filmin kahramanları. Buna bir de kısıtlı maddi olanakları ekleyin: Wilbur ve 

Harbour kardeşler ile Alice ve kızı sonunda ikinci el kitaplar satan bir dükkanın getirisine bel bağlamak durumundadır. Bitmedi: Harbour’la Alice evlenir ama Wilbur’la Alice arasında da bir ilişki başlar. 

DÜĞÜMLER ÇÖZÜLÜYOR 

Aynı kadına aşık iki erkek varsa bu düğüm ancak birinin elemine olmasıyla çözülür. Burada da kanser hastalığı (filmin ne yaptığını en iyi bilen kahramanı) imdada yetişir. Harbour sorun yaratmadan sahneden çekilir. Oyunculuklar, mekan kullanımı, atmosfer yaratma, hepsi başarılı. Wilbur’un, Horst’un adıyla dalga geçen “Horse (at) adlı adamla bir akrabalığın var mı?” (“A Man Called Horse” adlı devamı da çekilen filme gönderme) gibi sorular filmin en komik

anlarını oluşturuyor Kendinizi iyi hissetmek istiyorsanız ”Wilbur…” iyi bir seçim.

CANNES’DA SİYASİ GÜNDEM

TARİH:  21 Mayıs 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

57. Cannes Film Festivali’ndeki siyasi ortam ‘Motosiklet Günlüğü’ (geçtiğimiz yıl kitabı aynı adla Türkçede yayınlandı) filmi ile iyice şenlendi.

Yapımcılığını Amerikan sinemasının bağımsız filimlerine verdiği destek ile dikkat çeken Robert Redford’un üstlendiği, yönetmenliğini Walter Sallers’ın yaptığı , başrollerinde Alain Delon zera fetindeki yüzü ve oyunculuğu ile herkesi büyüleyen Garcia Bernal ile Mia Maestro’nun oynadığı fiIm Altın Palmiye’nin en güçlü adaylarından biri kabul ediliyor. Burjuva bir ailenin çocuğu genç doktor Ernesto Guevera ile biokimyacı arkadaşı Alberto Ganado’nun motosiklet ile Güney Amerika’yı ve kendilerini keşfetme yolculuğunu anlatan film salonda bulunan izleyicilerin çoğunu ağlattı. 

ÇEKİNGEN CHE 

Altlarında 1939 model bir Norton ile Peru, Şili, Venezuela yollarında kültürel kökenlerinin peşine düşen, bir kuruş harcamadan yemek, uyumak ve sevişmek isteyen bu iki genç yolda hem yüreklerini titreten “öteki’ insanları hem de aşk’ı bulur. Che’nin düşünceli, çekingen, entelektüel, ‘dans etmekten çok düş görmeyi yeğleyen bir genç’ olarak anlatıldığı film bu hafta birçok Avrupa kentinde vizyona girecek. Cannes’a geldiği günden beri star muamelesi gören, sokaklarda bile alkışlanan ve göstericilerin doğal lideri kabul edilen Michael Moore’un ‘Fahrenheit 9/11’i geçtiğimiz gün gösterildi ve tam 12 dakika ayakta alkışlandı. 

KİŞİLİKSİZ BUSH 

İki saat boyunca Bush Jr’ı yerin dibine batıran, Afganistan ve Irak savaşlarının ‘iki yüzlülüğünü’ gösteren Moore sert tavrını basın toplantısında da gösterdi ve Bush için ‘kişiliksiz’ dedi. Moore, ABD başkanını Amerikan askerlerini aşağılamakla da suçladı. İki sene önce ‘Bowling for Colombine’ adlı belgesel filmi ile Oscar alan Michael Mooregeçtiğimiz yıl da yine Başkan Bush’u hedef alan ‘Stupid White Man’ (Aptal Beyaz Adam) adlı bir kitap yayınlamıştı. 

21 GRAM

TARİH:  21 Mayıs 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Paramparça Aşklar, Köpekler”in yönetmeni Inarritu’nun yeni filmi, ismini ölünce kaybedilen ağırlıktan alıyor.

Şans, kader, kısmet… Bir otomobil kazası birbiriyle daha önce hiç alakası olmayan, farklı sınıflardan bir sürü insanın hayatını nasıl bir araya getirir, sarsar, yeni baştan biçimlendirir? Tanrı varsa neden trajedilerin gerçekleşmesine izin verir? İntikam neyi çözümler? Suçluluk duygusundan, yasaların öngördüğü cezayı çekerek mi kurtulunur? “21 Gram”ın yüklü bir konusu var ve film bu konuyu alabildiğince karmaşık bir kurguyla anlatıyor. Yönetmen Inarritu’nun ilk filmi ”Paramparça Aşklar, Köpekler” de olduğu gibi “21 Gram”da da 3 ayrı öykü bir kazayla birleşiyor. 

DERİN SORULAR 

Bu kez öyküler tamamen iç içe geçiyor, hiçbir öykü çizgisel bir akış izlemiyor. Öyle ki flash-back’lerden söz etmek bile güç, çünkü film sürekli ileri geri sıçrıyor. Ama buna rağmen ya da belki de bu nedenle film izleyicinin dikkatini ve merakını sürekli ayakta tutmayı başarıyor. Ve sonuçta her şey birbirine bağlanıyor. Anlatılanlar karanlık hikayeler: Paul (Sean Penn) kalp hastası bir öğretmen, karısı Mary’yle (Charlotte Gainsbourg) iyi gitmeyen bir ilişkisi var, Jack (Benicio del Toro) Hristiyanlıkta kurtuluşu bulmuş ama geçmişinden kurtulamayan eski bir mahkum; Cristina (Naomi Watts) ise eşi ve iki kızını kazada kaybedip uyuşturuculardan medet uman bir dul. Oyuncuların hepsi çok iyi. Sean Penn klasik yorucu oyunculuğunu sergilemiyor, daha kontrollü bu kez.

Benicio del Toro hem korkutucu hem de acıklı. Jack’i çok inandırıcı canlandırıyor. Naomi Watts, ‘Mulholland Drive’dan sonra bir kez daha kusursuz bir oyun sergiliyor. Son derece ilginç kurgusu, iyi oyunculukları ve gündeme getirdiği derin sorulara rağmen ”21 Gram” yine de mesela ”Yatak Odasında” (In the Bedroom) kadar derin bir iz bırakmıyor. Çok fazla tema, karakter ve ayrıntı olmasından sanırım bu. Sanki hayata dair ne varsa hepsini birden tartışmak istemiş gibi. 

GENÇ HİTLER: RESSAMLIKTAN DİKTATÖRLÜĞE

TARİH:  7 Mayıs 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Faşizmle ilgili diğer film ‘Genç Hitler”, ‘Şeytana Karşı”dan farklı olarak faşizmin burjuva kökenleriyle değil kaybedenleri, yoksulları cezbeden yanıyla ilgili. 

Gerçeklikle birebir ilişki kurmanın sakıncalarına geçen hafta ‘Günaydın Gece” yazımda değinmiştim. ‘Genç Hitler” iyice riskli bir şahsiyeti ele almış. Hitler çoğunlukla şeytanlaştırılmış ve dünyanın başına gelmiş bir talihsizlik olarak ele alındı. Ama Hitler de bir insandı ve belki de bambaşka bir kariyer sürmeyi seçecekti. İyi ama bu neyi değiştirecekti? ‘Şeytana Karşı” ve ‘Genç Hitler” benzer öyküler anlatıyorlar. Dışlanan ve ezilen yoksul gencin intikamı. ‘Şeytana Karşı”nın kahramanı faşizme başkaldırırken, Hitler varlıklı entelektüel çevrelere başkaldırıyor. Ne yazık ki Hitler’inki daha örgütlü bir başkaldırı. Bireysel bir başarı için gerekli ne fiziksel ne de yeteneksel üstün özellikleri var. Sonuçta o da başarıyor, o da yırtıyor ve sahip olmak istediklerine orduyu ve kitleleri arkasına alarak oluyor. 

Yönetmen Menno Meyjes, Hitler’in bir şeytan olarak resmedilmesine duyduğu tepkiden yola çıkmış: ‘Hitler bir insan oğluydu ve canavar olmayı kendisinin seçtiği asıl anlaşılması gereken 

gerçektir. Geleceğin Hitlerler’i var ve şer kenelerinin ne yaptığını kavramak isterseniz, işe insanların duygularıyla başlamak zorundasınız”. Hitler’in öfkesi, sınıfsal konumu ve ülkenin savaş sonrası durumuyla bir ölçüde anlatılıyor ama film yine de sorunlu bir film olmaktan kurtulamıyor. 

Belki faşizmi üreten kapitalizm hakkında bir laf etmemesinden, belki Hitler’in tesadüfen politikayı seçmek zorunda kalmasından… Film sanki tam da eleştirdiği şeyi yapıyor yani Hitler’in oluşumunu sonuçta tesadüflere indirgeyerek geleceğin Hitlerler’ine karşı yapılacak bir şey bırakmıyor. 

DÜZENE KARŞI AMA ÇOK DA UZAĞINDA DEĞİL

TARİH:  16 Nisan 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu hafta bir biçimde faşizmi konu alan iki film birden gösterime giriyor. ‘Şeytana Karşı” bu filmlerden daha başarılı olanı. Filmin kahramanı lise son sınıf öğrencisi Erik Ponti (Andreas Wilson), evde üvey babasının şiddetine maruz kalır. Annesinin desteklemediği ama engel de olmadığı bu şiddet Erik’i kavgacı bir tip haline getirir. Bu da okuldan atılmasına neden olur. Anne bu kez evden bazı eşyaları satarak, Erik’i aristokratların ve burjuvaların çocuklarının okuduğu yatılı bir okula gönderir.

AVRUPA’DA FAŞİZM 

Erik sınıfsal olarak bu okula ait değildir ama önünde başka seçenek de kalmamıştır. Ya burayı bitirip, üniversiteye devam edecektir ya da bu şansını tümden yitirecektir. Ama okulda tam bir faşist düzen sürmektedir. Büyük öğrenciler küçükler üzerinde her tür şiddeti uygulayabilmektedir ve okul yönetimi de bu yönetim tarzını desteklemektedir. Okulda hâlâ Aryan ırkının üstünlüğünü savunan hocalar vardır zaten; sosyal demokrat olanları da her zamanki konumları olan iyi kalpli iktidarsızlar rolünü oynamaktadır. 

Avrupa’da faşizm savaşla birlikte sona ermemiştir ve Erik onurunu kurtarma konusunda yalnızdır. Hem baskılara boyun eğmemeye çalışacak hem de okuldan atılmasına neden olacak davranışlara girmekten kaçınacaktır. Ama okulda çalışan hizmetçi bir kızla ilişkiye girdiği öğrenilince Erik kapı dışarı edilir… 

BİR TÜR RAMBO 

Jan Guillou’nun otobiyografik romanından uyarlanan filmin Oscar’a aday gösterilmesinin nedeni muhtemelen Hollywood’un cok sevdiği bireysel kahraman temasını yenilemesinden kaynaklanıyor. Erik sonuçta, Rambo ve Rocky gibi kahramanlardan çok farklı bir noktaya düşmüyor. O da başta eziliyor, tek başına mücadele ediyor ve bir tip süper kahraman olarak da sonunda kazanıyor. Bir öğretmeninin tanımlamasıyla Aryan ırkının üstün özelliklerine sahip olması faşist aristokrat öğrencilere karşı savaşında galip çıkmasını sağlıyor. 

BİR DÖNEMİN İSVEÇ’İ 

Film sonuçta, bir yanıyla düzene karşı olmasına rağmen, çok da uzağına düşmüyor. Yönetmen Mikael Hafström’ün bu filminin ardından Hollywood’a davet edilmesi ve kariyerini orada sürdürmeye karar vermesi de filmin duruşuyla uyumlu. Yine de ‘Şeytana Karşı” bir dönemin İsveç’i hakkında gösterdikleriyle ve öyküsünü sıkmadan anlatmasındaki başarısıyla görülmeyi hak ediyor. Ayrıca hizmetçi kız Marja’yla (Linda Gylenberg) Erik arasındaki romantik ilişki keşke daha ayrıntılı anlatılsaydı dedirten, tadı damakta kalan bir inceliğe sahip. 

ATLARI DA BULURLAR

TARİH:  14 Mayıs 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Truva, anlatmaya çalıştığı destansı aşkların nefretlerin, tutkuların ağırlığını taşımıyor. 

Truva son yılların en masraflı filmlerinden biri, yüz yetmiş milyon dolara mal olmuş. Ama sonuç harcanan parayla orantılı değil ne yazık ki. Oturup sonuna kadar seyredilir. Ama esin kaynağı Homer’in Iliada’sının kalıcılığıyla kıyaslandığında, film fena halde yaya kalacak gibi görünüyor. Truva anlatmaya çalıştığı destansı aşkların, nefretlerin, tutkuların ağırlığını taşımıyor. 

AŞİL VE HEKTOR 

Hikaye bildik: Truva kentinin küçük prensi Paris, Sparta kralı Menelaus’un güzel karısı Helen’i kaçırır. Menelaus Truva’yı kuşatır. Menelaus karısından intikam almak, Agamemnon ise Truva’yı almak peşindedir. Yunan ordularının en iyi savaşçısı bireyci ve asi Aşil’dir. Truva’nın en iyisi ise vatansever, iyi aile babası Hektor. Aşil, Hektor’u öldürür. Yunanlıların kıyıya bırakıp gittikleri tahta atı bulan Truvalılar bunu tanrılara bir adak sanıp kent surlarının içine alırlar.Oysa atın içinde Yunan savaşçılar saklıdır ve akşam katliam başlar. Truva yakılıp yıkılır, kent düşer. 

KONSANTRE EFSANE 

Paris rolünde Orlando Bloom eylemlerinin sonuçlarını taşıyamayan korkak ama iyi kalpli adamı fena canlandırmıyor. Ama Helen’in (Diane Kruger) bu adamda ne bulduğunu anlamak, aralarında gelişen tutkuyu hissetmek de imkansız. Keza Aşil rolündeki Brad Pitt için de benzer şeyler söylemek mümkün. Pitt kavga sahnelerinde, şan ve şöhret yani ölümsüzlük için ölümü göze alan hırslı cengaverde iyi ama onun da kuzeni Petraclus’la (Garrett Hedlund) ilişkisi yüzeysel geçiştirilmiş. Dolayısıyla Petraclus’un ölümünün Aşil üzerindeki etkisi de seyirciye çok ulaşmıyor. Yine Aşil’in, Apollon rahibesi (kölesi ve bir ara sevgilisi) Briseis’le (Rose Byrne) yaşadığı aşk ki sonunda uğruna ölümü göze alacaktır, pek iz bırakmıyor. Filmin sorununu sadece oyunculara yüklemek haksızlık olur. İliada’da on yıla yayılan ve tanrıların müdahale ettiği bir savaş anlatılıyor. Filmde ise en fazla iki ay sürdüğü izlenimi veren süreç ele alınıyor. Bu konsantre efsanede kavga, dövüş arasında (ki film aksiyon açısından da etkileyici değil), kahramanların çelişkilerini anlatmaya çok fazla zaman kalmamış. 

TÜRKÇE ÇEVİRİ 

Ama rolünün hakkını tam anlamıyla veren oyuncular da var Truva’da. Kral Priam rolünde Peter O’Toole çok dokunaklı ve etkileyici. Hektor’u oynayan Eric Bana da çok iyi. Hem asil bir vatansever, hem savaşçı, hem aile babası olarak filmin en akılda kalıcı karakterini başarıyla canlandırıyor. Yönetmen Wolfgang Petersen Fırtına (A Perfect Storm), Ateş Hattında (In the Line of Fire) ve Das Boot gibi çok daha başarılı filmler çevirmişti. Truva da sonuçta kötü bir film değil ama dediğimiz gibi çok da iz bırakacak bir özelliği yok. Son bir not da Türkçe çeviriye: “Rogue” (serseri) ile “rouge” (rus) karıştırılınca anlamsız şeyler çıkıyor ortaya. Bu kadar masraflı bir filmin çevirisi için birkaç kuruş daha fazla harcanabilirdi. 

UMA’NIN ADI NİYE SAKLIYDI?

TARİH:  23 Nisan 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kill Bill Vol.1, sanki bir orii gibiydi. Quentin Tarantino en sevdiği filmleri, favori oyuncularını biraraya toplamış alem yapoıyordu. Ve orjili porno filmlerinde olduğu gibi. ”aksiyon” dışında bir şey yoktu filmde. Ne çeşit kahraman isterseniz vardı, İtalyan spaghetti westernlerinden, Japon yakuza ve Çin işi kung-fu filmlerine kadar. Yine bu çeşit kahramanların rolleri tamamen porno düzeyindeydi; karakter gelişimi filan gibi dramatik unsurlar aramak boşunaydı. Bu filmden çok heyecan duyanlar oldu. 

Bilmem ne sahnesinde kahramanın giydiği kıyafetin Bruce Lee’nin bilmem ne filminde giydiğiyle aynı olduğunu fark etmek ya da başka bir kült filmden alınmış bir diyalogu yakalamak onlara tarifsiz hazlar verdi. Bir genel kültür yarışmasında ya da bulmaca çözerken bütün soruları bilmenin keyfi gibi bir keyif olsa gerek bu. 

Açıkçası Kill Bill Vol.2’de de benzer şeyler var. Yine spaghetti westernlere ve kung-fu filmlerine selam duruluyor ama bu sefer hikaye ete kemiğe bürünüyor. Yine bir sürü gönderme var. Ama ‘Volüm 2” birincisinin yapamadığını yapıyor: Sıkmıyor. 

Bu kez birincisinde olduğu kadar çok şiddet ve kavga dövüş yok. Bill’e (David Carradine) ulaşana kadar Gelin (Uma Thurman) zaten düşmanlarının çoğunu ilk filmde öldürmüştü. Ve bu kez filmin ağzı çok daha kalabalık. Fiziksel hesaplaşmanın yanında sözel hesaplaşmalar da var ve bu filmin temposunu olumlu etkiliyor. 

DÜĞÜM ÇÖZÜLÜYOR 

Tarantino’nun kendinden en çok şey kattığı alan da bu diyaloglar zaten. Yoksa spaghetti western filmlerini Sergio Leone daha iyi yapıyordu. Kung-fu filmlerini çok bilmem ama komik makyajları, ani kamera hareketleri ve zoomları taklit etmenin ötesinde Tarantino’nun türe bir yenilik getirdiğini de sanmıyorum.

Bu filmi ilkinden ayıran en önemli özellik, hikayenin ortaya çıkışı. Sonunda adının Beatrix Kiddo olduğu ifşa edilen Gelin’i Bill’in niye öldürmek istediği, aralarındaki ilişkinin geçişi, hamile Gelin’in karnındaki çocuğa ne olduğu filan bu filmde ortaya çıkıyor sonunda. Ayrıca Bile birlikte David Carradine faktörü devreye giriyor. Carradine gercekten rolünün hakkını veriyor. Kelimelerini seçerken zamanlaması muhteşem. Ve Uma Thurman’la da iyi bir ikili oluyorlar. Bill’in yeni sevgilisi rolündeki Daryl Hannah (Elle Driver) ve kardeşi rolündeki Michael Madsen Budd) da iyi oynuyorlar. 

Sonuçta eğlendiriyor insanı Kill Bill VOL. 2. Ama Uma Thurman’ın filmdeki adının niçin filmin sonuna kadar saklı tutulduğuna ve bir sürü göndermenin varlık nedenine dair bulacağınız cevap Tarantino’nun bunları daha önce yapan filmleri çok sevmesinden başka bir şey olmayacak. Bütün bunlardan bana ne diyorsanız, eh o da sizin bileceğiniz iş.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com