İçerdekiler: İnsan olmak…

TARİH:  18 Mayıs 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Hüseyin Karabey’in filmleri, sanat sinemamızdaki genel eğilimin tersine, insana dair umudun korunduğu öyküler anlatıyor. Ben bir karamsarım, ama insana dair bir pırıltı görmeyi arzuluyorum seyrettiğim filmlerde. “İçerdekiler”de bu pırıltı var.

Film, Melih Cevdet Anday’ın 1965 tarihli tiyatro oyununa dayanıyor. Bir öğretmen, bir bildiri yazdığı iddiasıyla siyasi şube tarafından içeri alınır. 185 gün boyunca işkenceye maruz kalır ve hiçbir yakınını görmesine izin verilmez. Bir gün, karısıyla görüşmesine izin çıkar. Üstelik, bir saat boyunca yalnız kalabilecekler ve sevişebileceklerdir. Fakat, kocasını görebileceğini, hatta baş başa kalabileceğini bilmeyen kadın hastalığı yüzünden ziyarete gelmez. Yerine kardeşini gönderir. Filmin ilk bölümü tutuklu ile polis şefi arasındaki diyalogla geçerken, ikinci bölümü tutuklu ve baldızı arasındaki diyaloga dayanıyor.

Filmin finaline doğru, tutuklunun baldızına anlattığı bir hikâye var. Bir büyüme hikayesi bu. Hikâye ve film aslında aynı şeyi anlatıyorlar. Biyolojik anlamda insan olarak doğarız ama sosyal anlamda insan olmamız bir büyüme sürecinden geçmemizi, başkalarının farkına varmamızı gerektirir. İnsan ancak sosyal ilişkileriyle insan olur. Sosyal ilişkilerinden arındırılmış bir insan, insanlıktan çıkar. İçerde tutuklulara uygulanan tecridin amacı da budur: Sosyal ilişkilerinden uzaklaştırarak kişiyi insanlıktan çıkarmak. Tutuklu insanlıktan çıktıktan sonra, gerisi kolaydır. Tutuklunun çözülmemesi için bir neden kalmaz çünkü en başta kendi gözünde “insan” olarak bir değeri kalmaz. Kendisini insanlıktan çıkaranlara benzer sonunda.

Filmin başrol oyuncuları Caner Cindoruk, Settar Tanrıöğen ve Gizem Soysaldı çok iyiler. Settar Tanrıöğen’den özellikle çok etkilendim. Anday’ın diyaloglarına hayran oldum çoğunlukla ama beni ikna etmediği zamanlar da oldu.

Filmin en ciddi sorunu “ses”i. Söze çok dayanan bir hikâyede sözlerin anlaşılmasının önemini vurgulamaya gerek yok. Kimi zaman karakterlerin birbirlerine ne söylediğini anlamak neredeyse imkânsız. Basın gösteriminden sonra konuştuğum iki meslektaşım da aynı sorunu yaşamışlar. Böyle olunca da bazen dikkatim dağıldı ve filmden koptuğum anlar oldu.

İçerde olmakla dışarda olmak arasındaki sınırın bu kadar inceldiği bu dönemde “İçerdekiler”i izleyin. İnsan olmanın zorluğu, çirkinliği ve güzelliği üzerine düşündürücü bir film.

Greta: New York’ta bir göçmen

TARİH:  20 Nisan 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Neil Jordan’ın filmografisinde İçindeki Yabancı (The Brave One) gibi alenen faşizan bir film var. Var olduğu için de yapacağım şey yani Greta’daki yabancı düşmanlığına dair öğelere bakmak tam da öküz altında buzağı aramak olmayacak. Olsa olsa öküzün altındaki buzağıya bir kardeş bulmak kadar enteresan olabilir eleştirim.

Başrolünde Jodie Foster’ın oynadığı The Brave One, Charles Bronson’lu Death Wish’in (Ölüm Arzusu), erkek kahramanlı bir versiyonuydu. Ki Ölüm Arzusu’nun da yine rezil yeni bir versiyonu Eli Roth tarafından geçen yıllarda yapıldı. Tabii Greta için bir Death Wish ya da hatta bir The Brave One denemez. Onlardan çok çok daha hafif bir film bu kötü niyet açısından ama yine de yabancı düşmanlığı çok açık.

Greta aslında ilginç bir karakter analizi yapacakmış gibi başlıyor. Yabancılarla tanışmak için onlara yem atan, yemine gelen genç kadınların hayatından çıkmak bilmeyen, çıkmakta direneni de buna pişman eden tacizci bir kadın Greta (Isabelle Huppert). Kadın tacizci de olur! Burada bir kadının başka bir kadını tacizi söz konusu. Ama her türlü kombinasyon mümkün. Tabii hangi kadının beyanının asıl olduğu gibi bir problem de var önümüzdeki hikâyede. Çünkü tacizin iki tarafında da kadınlar var.

Neyse… Yakın zamanda annesini kaybetmiş genç Frances (Chloe Grace Moretz), Greta’da bir anne figürü bulduğunu düşünür. Fakat kısa zamanda Greta’nın ruh sağlığının yerinde olmadığını fark eder. Bundan sonrası Frances’in Greta’dan kurtulup kurtulamayacağı üzerine kurulu. Doğrusu Greta, seyircisini elinde tutmayı ve heyecanlandırmayı başardı. Festival seyircisi bile film sırasında alkışlayarak tepki verdi. Yeşilçam seyircisinden hiç farkı yoktu festival seyircisinin bu açıdan. Benim gibi kaşarlanmış seyirciler içinse ortada çok da heyecanlanacak bir şey yoktu doğrusu.
Jordan, kahramanlarının psikolojisiyle sadece gerilim türüne hizmet ettikleri ölçüde ilgileniyor. Genç kadın annesini kaybetmiş, anladık hadi; yaşlı kadın peki ne? Onun travması ne ki manyakça davranıyor? Film bununla hiç ilgilenmiyor. Greta hakkında bildiğimiz, sonradan Amerikalı olduğu. Batının en doğusundan, ‘demirperde’ ülkesi denilen topraklardan, eski komünist Macaristan’dan geldiği.

New York’ta, bir çanta bulunduğunda ne yapılmalıdır? İçinde bomba olabileceği şüphesiyle polise haber verilmelidir! Çünkü kötü yabancılar kol gezer. Filmin zayıf genç kadını Frances en başta bu hatayı yapar: Bulduğu çantayı polise vermez, sahibine teslim eder. Sahibi de kötü bir yabancı çıkar işte! Gördünüz mü olanı! İşte öküzün altındaki buzağı. Beğenmezseniz kışt deyin yeter! Greta’nın sular seller gibi İngilizce konuşan, arada bilinmeyen bir dilden kelimeler söylemeyen biri olması halinde film bir şey kaybeder miydi? Hayır! O zaman ne gerek vardı, kötülüğü bir ‘ötekiye’ yakıştırmaya? Tam da yabancı düşmanlığının ayyuka çıktığı, göçmenler önüne yasak üstüne yasak konulduğu günümüzde Greta’nın Amerikalı değil de Amerikalılaşmış olduğunu söylemenin anlamı ne?

Filmin mantığı zorlayan yanlarını bir kenara bırakıyorum. Sonuçta geriyor mu, geriyor. Öküzün altındaki buzağıyı da düşünmeniz şart değildir. Ama benim gibi düşünmeden edemeyenlerdenseniz de mideniz bulanıyor bir miktar.

Mutlu Lazzaro: İradenin iyimserliği

TARİH:  16 Mart 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Mutlu Lazzaro, vizyona gireli çok oldu ama seyahatlerim nedeniyle yazamadım. Boş geçmek de filme haksızlık olacaktı. Film, Cannes’da en iyi senaryo almıştı zaten. Tromsö Film Festivali’nde ise Ahmet Gürata’nın da üyesi olduğu ana jüri tarafından en iyi film seçildi. Mutlu Lazzaro, doğrusu bu ödülleri hak eden, nevi şahsına münhasır bir film. Film, Nobel ödüllü Garcia Marquez’in tanıttığı büyülü gerçekçilik tanımına giriyor denilebilir. Sadece fantastik ile gerçekçi olanın bir karışımını içerdiği için değil, Marquez’in romanları gibi kalbi solda attığı için de bu tanıma uyuyor. Filmin yönetmeni Alicia Rohrwacher, Tromsö’ye gönderdiği ödül konuşmasında sosyalist Gramsci’nin bir sözünü anımsattı: “Bilincin karamsarlığı ve iradenin iyimserliği” ile yaşamayı önerdi.

“Mutlu Lazzaro” doğrusu pek de mutlu bir öykü anlatmıyor. Film ‘90’larda İtalya’nın geri kalanından kopuk yaşayan bir köyde başlıyor. Bu köyde hala feodal bir düzen hüküm sürmekte, sigara kraliçesi markiz, hiçbir sosyal hakları ve maaşları olmayan marabalarını acımasızca sömürmektedir. Anası-babası olmayan, sadece ninesiyle yaşayan genç Lazzaro ise köylülerin en safıdır. Her şeye iyi niyetle yaklaşır, kendisinden istenen her işi yapar, hiçbir şeyde kötülük görmez. Inviolata (El Değmemiş anlamına geliyor) köyünün “iyi insanıdır” o, tıpkı Brecht’in Sezuan’ın “iyi insanı” gibi. Ama iyi insan olmak sömürülmeye de açık olmak demektir ve Lazzaro’yu herkes sömürür. Bu köyün dünyadan kopuk düzeni, markizin oğlunun kendisine kaçırılma süsü vererek fidye istemesi; bu bilginin de polise ulaşmasıyla bozulur. Polis köye geldiğinde gözlerine inanamaz: Çocuklar okula gitmemekte, onlarca kişi aynı binada kalmakta, hak-hukuk
işlememektedir bu köyde. Dinin de yardımıyla, her şeyden korkmaya koşullanmış köylüler bir karış sığlıktaki dereyi geçmeyi bile becerememektedir. Lazzaro, tam bu sırada uçurumdan düşer ve ölür… Ama Hristiyan mitolojisindeki Lazarus gibi dirilir.

Günümüze geliriz. Şehre göç eden köylülerin hayatı eskisinden de beterdir. Eski feodal sömürgenlerin yerini yenileri almıştır. Hatta eski feodal lordlar da finans kapitalin elinde oyuncak olmuş, her şeylerini kaybetmişlerdir. Yine de kimse geriye dönmek, köyde yaşamak istemez. Saf Lazzaro, bu sırada markizin oğlu Tancredi’yle karşılaşır. Tancredi, zamanında Lazzaro’ya belki de aynı babaya sahip olduklarını, Lazzaro’nun annesinin, çoğu köylü genç kız gibi, babasının tecavüzüne uğramış olabileceğini söylemiştir. Lazzaro, bu yüzden Tancredi’yi kardeşi beller. Ve bankaya gidip kardeşi Tancredi’nin mallarının geri verilmesini ister…

Mutlu Lazzaro’nun iddialı bir konusu var. Sömürünün çağlar ve düzenler boyunca evrimini anlatıyor. Öte yandan da insan iyiliğine her şeye rağmen bir saygı duruşunda bulunuyor. Mutlu Lazzaro, heyecanla izlenen bir film değil belki ama hem acıtan-hem de insanın içini ısıtan ender filmlerden biri. Hala oynuyorsa, kaçırmayın.

HOLLYWOOD USULÜ EVLİLİK PROPAGANDASI: CAZİBE KANUNLARI (LAWS OF ATTRACTION)

TARİH:  9 Temmuz 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: Peter Howitt; Oyuncular: Pierce Brosnan, Julianne Moore; Tür: Romantik Komedi

Benim bu filmden anladığım şu: Evlilik iyidir çünkü malları paylaşmak acı verir. İki taraf da bir şeyler kaybeder. En iyisi evliliğinizi sürdürün.

Hollywood’un romantik komedi tarzındaki filmlerini izledikten sonra insanın aklına, ABD’de “aileden sorumlu” bir devlet bakanlığı var da bu bakanlık evlilik propagandası yapması için Hollywood’u yönlendiriyor mu acaba sorusu geliyor. Yok elbette böyle bir kurum. Tutar yanı olmayan bir sürü ilişkiyi, büyük aşk hikayesi diye allayıp pullayıp önümüze sürmek ve bu ilişkileri evlilikle mutlu sona erdirmek Hollywood’un kendi doğal tarzı. Yönlendirilmesine gerek yok çünkü, Hollywood kendi çıkarını gayet iyi biliyor.

“Cazibe Kanunları” iki boşanma avukatının, iki mesleki rakibin aşkını anlatıyor. Filmde, boşanma davalarının avukatların savaşına dönüşmesinin tek bir nedeni var: Mal, mülkün paylaşımı. İlişkilerini kurtarmak için gerekli motivasyonu bula mayan eşler, iş malların paylaşımına gelince aslan kesiliyorlar. O zaman da hukuk kurumları ve avukatlar devreye giriyor. 

Engels’in “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” kitabını okumaya niyetlenenlere, önce bu filmi seyretmeleri salık verilebilir. Çünkü benim bu filmden anladığım şu: Evlilik iyidir çünkü malları paylaşmak acı verir. İki taraf da bir şeyler kaybeder. En iyisi mi siz evliliğinizi sürdürün. Yok eğer daha evlenmemişseniz de evlenin.

Filmin avukatları Audrey Woods’la Rafferty zıt karakterlerde insanlardır. Sürekli karşıt tarafların avukatları olarak mahkemelerde birbirleriyle mücadele ederler. Tabii bu sırada aşık olurlar. Hatta bir sarhoşluk anında evlenirler (daha doğrusu evlendiklerini zannederler). 

AVUKATLARIN EVLİLİĞİ

O sırada Audrey rock müzisyeni Thorne Jamison’ın (Michael Sheen), Daniel ise modacı Serena’nın (Parker Posey) avukatıdırlar. Thorne’la Serena’nın boşanması için çözülmesi gereken tek sorun, İrlanda’daki şatolarının mülkiyetinin kimde kalacağıdır. 

Mahkemede kirli çamaşırlar ortaya dökülürken, Daniel artık birlikte yaşadığı, romantik bir ilişki içinde Audrey’nin çöpleri arasında tesadüfen davada müvekkili için çok önemli bir koz olacak bir bilgiye ulaşır. Ve bu bilgiyi davada kullanır. Audrey de çok bozulur ve ayrılmaya karar verir. Yani iki taraf da birbirini seven evli bir çift gibi değil, davayı kazanmaktan başka bir şey düşünmeyen avukatlar gibi davranırlar. Ne aşk ama! 

Sonra, birden Serena’yla Thorne yeniden birlikte olmaya karar verirler. Böylece şatonun mülkiyeti sorunu çözülür. E tabii, Audrey’yle Daniel de yorgan gidince barışırlar. Onlar da devletin yargıcı huzurunda evlenirler. Mallar mülkler bölünmez, biz de kerevete çıkarız. Bu film eğlendirebiliyor mu, güldürebiliyor mu diye soracak olursanız cevabım, hayır. “Cazibe Kanunları” kısa süresine rağmen, bir türlü bitmek bilmeyen bir film. 

AŞK DENİZİNDE BOĞULMAK

TARİH:  25 Haziran 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: CATHERINE BREILLAT; Oyuncular: AMIRA CASAR, ROCCO SIFFREDI; Türü: DUYGUSAL 

Romans 2 ya da doğru çevirisiyle “Cehennemin Anatomisi” bildiğimiz anlamıyla sinema değil. Daha çok yönetmen Catherine Breillat’nın kitabı “Pornocratie”nin görüntülerle desteklenmiş, o kitapta yer aldığını tahmin ettiğimiz fikirlerin görsellikle desteklenmiş hali. Filmin bir öyküsü var tabii. Bir kadın (Amira Casar) bir akşam bir gay barın tuvaletinde bileğini keser. Bir erkek (Rocco Siffredi) ona müdahale eder. Birlikte bardan çıkarlar. Kadın erkeğe oral seks yaptıktan sonra kendisini izlemesi karşılığında para teklif eder. Ve adam 4 gece boyunca kadını seyreder, konuşurlar, sevişirler ve sonra hesap kapatıp ayrılırlar. Adam galiba kadına aşık olmuştur; bir barda içer, birisine yaşadıklarından söz eder. Buluştukları, artık boş olan eve gider ve kadını dalgalı okyanusa attığını hayal eder. 

Öykü denirse öykü bu. Rocco Siffredi de bilindiği gibi oyunculuğundan çok penisinin boyut ve de işleviyle tanınan bir porno yıldızı. Breillat da zaten onu seçiş nedenini Fransız erkek oyuncuların tipini yetersiz bulmakla açıklıyor. Fakat filmin öyküsü ne kadar hafif sıkletse, diyalogları da o denli ağır. Bir film izlerken sindirilecek cinsten değil. Bu diyaloglar kadın cinselliğine, erkeklerin kadın vücudunu algılayış biçimine, kadın vücudundan etkileniş ve tiksiniş nedenlerine dair. Breillat’nın diğer filmleri de hep kadınlığa dairdi zaten, erkekler sadece bu işlev doğrultusunda vardılar. 

KORKU VE TİKSİNTİ 

Dolayısıyla oyunculuktan nasibini pek almamış bir porno yıldızının filmde erkeği temsil etmesi de şaşırtıcı değil (ama yine de niye ‘gay’ diye nitelenen ama ‘gay’ gibi davranmayan bir erkek?). 

Romans 2’nin özellikle tartıştığı bir tema var: Kadın vücudunun salgılarından, sıvılarından duyulan tiksinti. Bu tiksinti eski ahit kadar kadim bir duygu. Kadın regl döneminde pis addedilir, cinsel ilişki kurulmaz. Peki ama sıradan bir korku filminde çok daha fazlası görülen kan niye o kadar tiksindirmez de regl olan bir kadın tiksindirir? Kanamanın yara olmadan gerçekleşmesi mi buna nedendir? Filmin kadın kahramanı kadınlardan nefret ettiğini söyleyen erkeğe şöyle der: “Eski çağlarda savaşçılar güçlenmek için düşmanının kanını içiyorduysa, şimdi bana düşman olduğuna göre sen de kanımı içebilmelisin.” Ve tamponunu bir çay poşeti gibi suya daldırıp erkeğe sunar. Erkek de düşmanlığın gereğini yapar. Sonra seks yaptıklarında erkek kana bulanan penisine tiksinti, korku karışımı bir duyguyla bakar. Kanayan kendisi gibidir…Korkunun nedeni bu yanılsama mıdır yoksa?

Romans 2’de çokça. Yapılan kadın/deniz benzerliği de tartışılan konulardan biri. Tabii deniz de sıvıdır. Psikanalizde ”Aşk denizinde” boğulmak, erkeğin en derin arzusu ve en karanlık korkusudur. Sıvılar ana rahmine dönme arzusunu simgeler, ama egonun oluşması için de anneden kopuşun gerçekleşmesi gerekmektedir. Filmin sonunda erkeğin kadını geldiği yere yani okyanusa göndermesi herhalde bunlarla ilintili.

PORNOGRAFİK DEĞİL GRAFİK 

Romans 2 son derece grafik ama pornografik değil kesinlikle. Cinselliği sömürmek değil, daha çok demistifiye etmek (gizeminden kurtarmak) derdi. Hatta bu noktada kesin bir ayrım da koyuyor: Vajinaya bir şeyin girip çıkmasının kadın için hiçbir anlamı yoktur, onu anlamlı kılan o eylem hakkında kafada yaşanandır. 

Romans 2’yi kimseye tavsiye edemem. Ama seyretmeyin de diyemem. Sadece çok zorlanacağınız, muhtemelen tiksineceğiniz konusunda sizi uyarabilirim. Seçim ve sorumluluk tamamen sizin. 

MAMBO ITALIANO

TARİH:  25 Haziran 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: EMİLE GAUDERAULT; Oyuncular: GINETTE RENO, SOPHIE LORAI PAUL SORVI; Türü: KOMEDİ 

Mambo Italiano tipik bir İtalyan ailesi komedisi. İtalyanlar bildiğimiz bütün klişe davranışlarını sergiliyorlar. Artık Kanada’da yaşıyor olsalar da. Yani kocaman jestler ve mimiklerle davranıyorlar, hemen alevleniyorlar ama kolayca barışıyorlar vb. 

KOMİK VE HÜZÜNLÜ 

Angelo (Luke Kirby) şamar oğlanı olarak geçirdiği çocukluğundan sonra yazar olmaya karar verir ama tabii ailesi sağlam bir meslek edinmesini istemektedir. Aile baskısından kendi evini tutarak kurtulmaya çalışır ama İtalyan ailesinden kurtulmak kolay değildir tabii. Yazarlık hevesi başarısız seyrinde giderken çocukluk arkadaşı Nino’yla (Peter Miller) karşılaşır ve iki genç erkek birlikte yaşamaya başlarlar. Ama Angelo cinsel kimliğiyle barışık yaşamak ve dolaptan çıkmak isterken, polis Nino için bu düşünülmemesi gereken bir şeydir. Aileler de çocuklarını doğru yola çekmek için ellerinden geleni artlarına koymayacaklardır. Komik ve hüzünlü durumlar birbirini izler… Mambo Italiano hoşça vakit geçirtmek için yapılmış bir film. Bazen başarıyor da. Ama genelde her şey çok bildik, çok klişe. Chumbawamba’nın İstanbul konserlerinde de çaldıkları “Homophobia” şarkısında söyledikleri gibi “en kötü hastalık olan homofobiye iyi geleceği için yine de tavsiyeye şayan olduğunu söyleyebilirim. 

KALBİM BAŞKA YERDE (IL CUORE ALTROVE)

TARİH:  11 Haziran 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: Pupi Avati; Oyuncular: Neri Marcoré, Giancarlo Giannini, Vanessa Incontrada; Türü: Dram-Romantik

Yönetmen Pupi Avati’yi daha çok İstanbul Festivali’ne gelen filmlerinden tanıyorum. “Kalbim Başka Yerde”yleCannes’da yarışmış.

Film bazı açılardan tipik Türk filmlerinin temalarına sahip. Bir kazada kör olan sosyetik Angela (Vanessa incontrada) gözleri açıldığında görmediği dönemlerde kendisine destek olan saf öğretmen Nello’yu (Neri Marcore) derhal terk edip zengin doktoruyla evlenir. İki eski sevgili yıllar sonra farklı koşullarda tekrar karşılaşırlar. Ama benzerlik bundan ibaret. Cinsiyetler arası ilişkilere değin ilginç gözlemler var filmde. Genelde pek iyi akmasa da, vasatı aşamasa da sırf Angela’yla Nello’nun yatakta konuştukları sahne için bu film seyretmeye değer. Serra Yılmaz’ın da filmde küçük bir rolü var. 

CUNTAYA KARŞI DOĞAÜSTÜ GÜÇLER (IMAGINING ARGENTINA)

TARİH:  11 Haziran 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: Christopher Hampton; Oyuncular: Antonio Banderas, Emma Thompson, Ruben Blades; Türü: Dram Romantik

Christopher Hampton’ın yönetmenliğiyle “Carrington”la tanışmıştık. Toplumun egemen ahlak anlayışıyla, cinsiyetler arası düzeniyle uyumsuz insanları anlatmıştı. Ama bu aykırı karakterleri bir şekilde heteroseksüelleştirmiş, sıradanlaştırmıştı. “Kayıp Hayatlar”da bu kez politik olarak düzenle uyumsuz insanlar söz konusu. Mekan Arjantin, dönem binlerce insanın “kaybolduğu”, işkenceden geçtiği cunta dönemi. Gazeteci Cecilia (Emma Thompson), kayıplar üzerine bir makale yazınca aynı şey kendi başına da gelir. Yani bir gün sivil polislerce kaçırılır ve işkencelere maruz kalır. Kocası tiyatrocu Carlos (Antonio Banderas) karısını kurtarmaya çalışırken doğaüstü güçleri olduğunu keşfeder. Kaybolan kişilerin başına ne geldiğini, o kişilerin yakınlarının elini tutarak anlayabilmektedir. Aynı yöntemi kendi üzerinde de deneyerek karısını bulmaya çalışır ama bu süreçte kızının da cuntanın gazabına uğramasına neden olur. Film önemli bir meseleye değinmekle birlikte, doğaüstü güçleri devreye sokarak konusunu sulandırmış. Ve sonuçta herhangi bir etkileyiciliği olmayan bir film çıkmış ortaya. Banderas hemen hemen her zamanki gibi vasatla kötü arasında bir oyun çıkarmış. Emma Thompson’da Latin kadını havası hiç yok. Böyle bir konuya el atmak belirli bir duyarlılığın varlığını gösteriyor ama yazık olmuş.

RRRRRRRRRRR!

TARİH:  4 Haziran 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Adamlar yapıyor canım’ deriz ya iyi bir yabancı filmden çıkınca, ‘Rrrrrr’ kendimize güvenimizi yerine getirecek bir film. Adamlar yapamayınca da tam yapamıyorlar canım! ‘Rrrrr!’, ‘Karışık Pizza’dan bile daha kötü. Taş devrinde şampuanınformülünü bilenlerle bilmeyenlerin mücadelesini konu alan bu filmde bazen çok hafif de olsa sırıtabiliyorsunuz. Onun dışında bu kadar çok insanın ki içlerinde Gerard Depardieu de var nasıl bu projeye gönül verip sonuna kadar gittiklerine, filmi seyrettikten sonra utanç içinde inzivaya çekilmediklerine şaşmak dışında bir etkisi yok ‘Rrrrr’ın. 

BİR KONUŞABİLSE: YANKEE GO HOME! (LOST IN TRANSLATION)

TARİH:  4 Haziran 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: Sofia Coppola; Oyuncular: Scarlett Johansson, Bill Murray, Akiko Takeshita; Tür: Dram

‘Lost in Translation’, ‘çeviride kaybolan’ demek. Filme konulan Türkçe isim ‘Bir Konuşabilse”, çeviride kaybolmaya iyi bir örnek. Filmin adına bakıp ‘Bak Şu Konuşana’ tarzı bir filmle karşılaşmayı ummayın…

Bu çeviri işi ciddi bir sorun. Mesela ‘21 Gram’da Sean Penn’in hasta yatağında neden “pazu geliştirmesi gerektiğini düşündüğünü anlamamış olabilirsiniz. Haklısınız, çünkü aslında ‘iğnelerden her tarafım şişti’ demek istemişti. ‘Bir Konuşabilse’de de yazar olmayı düşleyen Charlotte’un (Scarlett Johansson) neden ‘yazmaktan nefret ettiğini’ söylediğini anlamakta güçlük çekebilirsiniz. O da aslında ‘yazdıklarından nefret ettiğini’ yani başarısız olduğunu söylemek istiyordu

Tıraşı kesip sadede gelecek olursak, “Bir Konuşabilse’nin kahramanlarını severseniz ki yönetmenin istediği de bu, filmden çok keyif alabilirsiniz. Yok, benim gibi sevmezseniz o zaman da sinemadan ‘Yankee Go Home!’ diye bağırarak çıkmayı isteyebilirsiniz. Olay Japonya’da geçiyor. Japonya’nın ve Japonların filmdeki işlevi alay malzemesi olmak, komik durumlara yol açmak. Bir de iki çok ‘cool’ kahramanın bu dünyada ne kadar yalnız olduklarını vurgulamak. Onların ‘cool’luklarının altının çizilebilmesi için kontrast teşkil etmek. 

KÜLTÜREL BASKI 

Bill Murray’in canlandırdığı yaşını başını almış Bob Harris Japonya’da çok sevilen bir film oyuncusudur. Ailevi durumlardan bunaldığından, bir de iki milyon dolar kazanmak için (ortalama gelirli bir Türk insanının yaklaşık bin yıl yemeden içmeden biriktirirse edinebileceği para miktarı) birkaç günlüğüne Tokyo’ya gitme zahmetine katlanır. Orada bir viski markasının reklam filminde oynayacaktır. Harris bütün bunlar kendi seçimi değilmiş, karşılığını gani gani görmekte değilmiş gibi sıkım sıkım sıkılır durur. Japonya’da Japonlara yabancı muamelesi yapmak en doğal hakkı gibidir. İngilizceyi bilmemeleriyle utanmazca dalga geçer. Bir garsona Charlotte’un ayak parmağının bazı müşterilerce gurme bir yemek çeşidi olarak algılanıp algılanmayacağını sorar. Ne dediğini anlamayan garsona ‘Niye surat asıyorsun?’ diye çıkışır. 

YABANCI KİM? 

Yabancı olan kendisi değil de Japon garsondur sanki. O Amerikalıdır, zengin, kendini beğenmiş ve küstah. Herkesten kendi dilini mükemmel konuşmasını beklemek hakkıdır. O kültürü anlamak gibi bir derdi de yoktur. Mönüdeki yemek resimlerinin hepsi birbirine benziyorsa garsona kötü davranmakta beis görmez. Kendisi para için reklam filmi çeker ama para için otel lokantasında yemek müziği yapan memleketlisi de onun ve Charlotte’un aşağılayan bakışlarına maruz kalır. Onlar Elvis Costello ‘yu, Roxy Music’i. The Pretenders’i bilen, ana akım dışındaki iyi müzikten anlayan insanlardır. Bilmek çok mühimdir. Filmin bir başka Amerikalısı da Charlotte’un alaylarına konu olur çünkü Evelyn Vaughan’ı (kim olduğunu ben de bilmiyorum) kadın sanmaktadır. Ama yapmak pek de mühim değildir. Charlotte hiçbir şey yapmaz. Kocasının kendisini sevmesini beklemenin dışında. Ama Charlotte daha çok gençtir. Üniversiteden yeni mezun olup, fotoğrafçı kocasının peşinden Japonya’ya sürüklenmiştir. İşte bu genç kızla, yaşlı Harris birbirlerine aşık olurlar. Aynı yatakta yatarlar ve fakat sevişmezler. Eşlerini aldatamadıkları için değil. 

En azından Harris için böyle değil çünkü şarkıcı kadınla yatar. O zaman…? Aşkları o kadar yücedir ki cinsellikle kirletmekten kaçındıkları için… mi? Yoksa Harris ereksiyon olamamak gibi banal şeylerden mi korkar? Yoksa Oscar’a aday olmak için ‘Amerikan Güzeli’ndeki gibi yaşlı erkekle, genç kızın birleşmesini engellemek mi gerekir? Yoksa hiç de cool mool olmadıklarının ortaya çıkmasından, boşluklarıyla yüzleşmekten mi korkarlar? Ama belli ki bu sevişmeme durumu filmin işine yaramıştır, onu daha yüce bir konuma getirmiştir. Sophia’nın babası Francis Ford Coppola’ya duyduğu cinsten yüce bir aşk ve ana akım (mainstream) tarafından kabul edilebilirlik konumuna. Bu iki insanın yaşadıkları ya da yaşayamadıkları hiç de alaka kurulamayacak, özdeşleşilemeyecek şeyler değil. Ayrıca Scarlett’in poposu da çok güzel. Ama onları sevdirmek için filmin diğer herkesi, en başta da Japonları harcaması affedilir gibi değil. Yoksa hem içinde olup çemberin hem de dışında kalmayı hepimiz biliriz. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com