Beyaz Karga: Besle kargayı

TARİH:  22 Haziran 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Beyaz Karga filmi Sovyet balet Rudolf Nureyev’in hayatını konu alıyor. Rudolf Nureyev’e dair Vikipedi maddesi ise şöyle başlıyor: Rudolf Hamit oğlu Nuriyev (Tatarca: Rudolf Xämät ulı Nuriev, Rusça: Рудольф Хаметович Нуриев, d. 17 Mart 1938 – ö. 6 Ocak 1993), SSCB’li balet (1961’de iltica etti ve 1982’de Avusturya vatandaşı oldu).

Evet, aslında Nureyev diye biri yok, doğru transkripsiyon Nuriyev (Nurigil diye çevirebiliriz) olmalıydı. Kendisi Tatar asıllı Müslüman bir aileden geliyor. Rusya’ya bağlı federe bir devlet olan Başkurdistan’ın (Respublika Bashkortostan) Ufa kentinde büyüyor Nureyev (mecburen biz de Nureyev diyeceğiz).

II. Dünya Savaşı’nın arifesinde doğmak ve savaş sırasında büyümek zor olsa gerek. Yoksulluk, kıtlık, ölüm her an yanı başınızdadır. Nureyev doğduğu coğrafyanın ve zamanın bütün olumsuzluklarına karşın, o küçük taşra kentinden çıkıp dünya çapında ünlü bir bale dansçısı olduysa bunu kendi büyük yeteneği kadar hiç şüphesiz sosyalizme borçludur. Eğer eğitimin paralı olduğu kapitalist bir ülkenin dinsel ve etnik olarak azınlıkta olan bir bölgesinde yoksul bir çocuk olarak doğmuş olsaydı çok muhtemeldir ki biz Nureyev diye birini tanımayacaktık. Bunun önemli bir not olarak düşülmesi lazım.

“Beyaz Karga”, Nureyev’e takılan bir lakapmış. Onun aykırı ve uyumsuz kişiliğini sembolize ediyormuş beyaz karga imgesi. Film, bize Nureyev’in doğumundan Fransa’ya iltica ettiği ana kadarki hayatından kesitler sunuyor; Nureyev’i sevdirmeye hiç çalışmadan. Bize sunulan Nureyev, kimseyi sevmeyen, kimseye minnet duymayan, son derece bencil ve kaba biri. Nureyev’in yaşadığı Sovyetler Birliği de tatsız, tuzsuz, baskıcı ve soğuk bir ülke olarak tasvir ediliyor filmde. Tabii ki film, son tahlilde Nureyev’den yana. Nureyev’in erkek ve kadın sevgilileri oluyor. Kadın sevgilisi demek tam doğru değil gerçi. Hocası ve koruyucusu Alexander Ivanovich Pushkin’in (Ralph Fiennes) karısı Xenia (Chulpan Khamatova) Nureyev’in kendi evlerinde kalmasını suiistimal ediyor ve Nureyev’le yatıyor. Nureyev hiç de hevesli değil bu ilişkiye. Nureyev’in bu sırada Teja Kremke (Louis Hofmann) adında Doğu Alman bir erkek arkadaşı da var. Hoş, Nureyev Teja’yı da sevmiyor.

Bütün sevimsizliği ve sevgisizliğiyle bu büyük narsisist ve oportünist yine de bale hiyerarşisinde yükseliyor, Kirov Balesi’yle Fransa yolculuğuna çıkıyor. Burada da hayli prestijli ve zengin bir ailenin kızı olan Clara Saint’le (Adèle Exarchopoulos) arkadaş oluyor. Nureyev bu; tabii ki Clara’ya da son derece kaba davranıyor. Paris’te kapitalizmin nimetleriyle, özgürlükleriyle tanışan, bir kilise ziyaret edip, hayran kalan Nureyev bilindiği üzere sonunda Fransa’ya iltica ediyor. Çünkü ima edilen geri döndüğünde Nureyev’in başına gelmeyen kalmayacak, belki de hatta öldürülecek. “Yok artık” diyoruz ama anlatılan bu.

Beyaz Karga’yı, aleni bir anti-komünist propaganda filmi olan Jennifer Lawrence’li Kızıl Serçe gibi filmlerle kıyaslamak doğru değil. Oyuncu ve aktör Ralph Fiennes daha nüanslı bir film yapmış. Hatta bazen, filmin kalbinin nerede durduğundan şüphe bile edebilirsiniz. Nureyev o kadar sevimsiz ki onun karşısında olduğu her şeye sempati duyabilirsiniz. Ama nihayetinde film sanatçının özgürlüğünü kısıtlayan sosyalizme karşı bir tonda bitiyor. Ortada Küba haricinde sosyalizmin esamesi kalmamışken ve Avrupa’nın ve Amerika’nın her yerinde faşistler iktidara yürürken, bu tür filmler neden yapılıyor? İtalya’da yeni çıkan bir yasaya göre, boğulan göçmenleri kurtarırsanız suç işlemiş oluyorsunuz. Kapitalist dünya, kendisi bu kadar insanlık dışı bir noktadayken, hâlâ sosyalizmin hayaletiyle kavga etmeyi ve eşitlik, özgürlük ve kardeşlikten dem vurmayı sürdürüyor. Korkuları boşuna değildir diye umalım.

Oryantalist bakış açısı: Sibel

TARİH:  2 Mart  2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Sibel” üzerine yazmayı bir yandan istemedim, bir yandan da yazma arzuma engel olamadım. Yazmak istemedim çünkü, sonuçta “iyi niyetli” bir çaba olduğunu inanıyorum. Yazmak istedim çünkü tam bir çorba olduğunu, “Mustang” ve sadece bir kere Adana Festivali’nde gösterilen “Dar Elbise” gibi oryantalist filmler kategorisine girdiğini düşünüyorum. “Dar Elbise”de benim de bir rolüm vardı, ama heyhat film vizyona sokulamayacak kadar berbat bir oryantalizm ürünüydü. Bütün bu filmlerin ardında Türkiye’de yaşamayan yönetmenlerin ve/veya senaristlerin olması tesadüf değil. Ama Türkiye’de yaşamamak bir özür de değil. “Sibel” üzerine okuduğum en iyi yazıyı Variety yazarı Jay Weissberg yazdı. Aslında onun yazısını çevirip koymak da bir seçenek olabilir. Jay Weissberg, Türkiye’yi yakından izleyen ama burada yaşamayan ve adından da anlaşılabileceği gibi buralı olmayan bir eleştirmen.

“Sibel” filmine adını veren Sibel bir dilsiz. Bu sakatlığı (engeli) aslında onun iletişim kurmasına engel değil. Çünkü yaşadığı dağ köyünün ıslıkla iletişim kurmak gibi bir özelliği var. Dolayısıyla Sibel istediğini, istediği sözcüklerle ama ıslıkla seslendiriyor. Hal böyleyken, köyün kötücül kadınları Sibel’i, Amerikan filmlerinde görmeye alıştığımız bully’ler yani mahalle ya da okul kabadayıları gibi aşağılıyor ve dışlıyorlar. Gel de bu ortamın varlığına inan! Mesela Sibel bir kına gecesine gidiyor ama bütün kızlar çevresinde alaycı ve aşağılayıcı gülümsemeleriyle toplanıyor ve onu dışlıyorlar. Yapmayın Allah aşkına! Elbette Sibel’i, kendilerinden aşağıda görebilirler ama böyle bir tavır olası mı?!

Sibel’in sorunu kadın olduğu için erkek egemen bir dünyada ayakta kalmak değil, Sibel’in sorunu çalıştığı tarlanın sahibi (her kimse) ile değil, Sibel’in sorunu engelli (aslında o da gerçek bir engel sayılmaz) olduğu için kendisini aşağılayan diğer kadınlarla ve kendi kız kardeşiyle. “Sibel”i kimlikçi bakış açısına bile sokmak zor, sınıfsalı çoktan geçtik. Kadın kadının kurdudur, belki de filmin asıl mesajı. Sibel’in babasının kızını oldukça özgür yetiştirdiği de düşünülürse…

Sibel, dışlanmışlığından kurtulmak için dağda olduğuna inandığı ama kimseye bir zarar verdiği duyulmayan, dolayısıyla aslında var olmayan bir kurdu öldürmeye çalışıyor. Kurt bir şeyin metaforuysa, neyin metaforu olduğu belli değil. Bu sırada, dağda dolaşan bir erkekle karşılaşıyor. Vicdani retçi biri bu, belli ki şehirli. Askere gitmeyi reddediyor. Askere gitmeyi reddeden ya da askerden kaçan her Türk erkeği gibi dağlarda dolaşıyor! Yapmayın Allah aşkına! Var mı böyle bir şey? Herkes bilir ki, bir gün paralı askerlik çıkar, o gün kısa dönem askerliğini yapar, kurtulur. Ne yiyip, ne içeceği, nerede barınacağı belli olmayan dağlara tek başına çıkmaz. Ya da vicdani retçiyse de bunu politik bir tavra dönüştürür. Ama bu erkek PKK’den firar etmiş biri olarak çizilebilirdi, o zaman dağda olması anlamlı olurdu. O zaman da film yurtdışından ödüllerle dönemezdi. Özgürlük savaşçıları hiç firar eder mi?

Erkek yaralanınca, hemşire kadın-yaralı erkek klişesi başlar. Dağda derin yaralar dikilir, yaralı adam katiyen enfeksiyon kapmaz, kolayca iyileşir, Sibel ile kaçak sevişir, falan filan. Kadın erkek rollerine karşı çıkmak isteyen film, bir anda, bin yıllık sağaltan kadın, yaralı erkek kalıbına giriverir.

Dağda yaşayan bir de yaşlı, çatlak ve belli ki eski devlet tiyatrosu sanatçısı kadın vardır (böyle diyorum çünkü en kötü devlet tiyatrosu oyunculuğu görüyoruz). Kaçtığı erkek linç edilerek öldürülmüştür, onu beklemektedir.

Neyse lafı uzatmayayım. Sibel sonuçta kadınlara, konumlarınıza razı olmayın, baş kaldırın mesajı vermek isteyen bir film. Burası güzel. Ama çatışmasını kadınlarla diğer kadınlar üstüne kuruyor en temelde. Ve “özgürleştirici” mesaj o kadar tepeden inme, o kadar dışardan ve inandırıcı olmayan bir hikâye içinde veriliyor ki, teşekkür ederim almayayım demek lazım diye düşünüyorum. Denebilir ki, bu bir masal, önemli olan ne dediği. Pek öyle de değil. Film, gerçekçilikle masalsılık arasında ikna edici bir denge kuramıyor. Damla Sönmez dilsiz bir rolde olabileceği kadar iyi ama karakter inandırıcı değildi benim için. Genel olarak oyuncu yönetimini beğenmediğimi de ekleyeyim.

Rocketman: Bir Elton John biyografisi

TARİH:  15 Haziran 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Rocketman, İngiliz pop/rock müzisyeni Elton John’ın hayatını konu alan bir dram/müzikal. Ben bu filmi olmasa da benzerini, daha iyisini seyretmiştim. Yoksul bir Britanyalı ailenin utangaç, eşcinsel oğlu müziğe yeteneklidir. Aile destek olmamaktadır. Genç müzisyen kendisine bir sahne adı seçer. Müzik şirketleri de karşılarındaki dehayı başlangıçta fark etmezler. Ama fark edilmesiyle birlikte kahramanımız birden büyük bir star olur. Gerçek hayatta ne kadar utangaçsa, sahnede o kadar gösterişçidir. Çok para kazandıkça kendisini en çok seven arkadaşlarına sırt çevirir. Seks ve uyuşturucunun dibine vurur. Ama sonra asıl dostlarının kimler olduğunu geç de olsa fark eder. Ve film yüksek bir noktada biter.

Bohemian Rhapsody’ye çok benzer bir konu Rocketman’inki. Ya da bizde vizyona girmeyen James Brown biyografisi “Get On Up” da benzer bir çizgi izler. Bohemian Rhapsody’yle Rocket Man’in yönetmeni aynı kişi: Dexter Fletcher. Fletcher, bu işin formülünü bulmuşa benzer: Kahraman alttan başlar, yükselir, düşer, tekrar çıkar. Rocketman’in farklı yanı aynı zamanda müzikal oluşu. Ama bazen. Yani filme müzikal demek için yeterince malzeme yok. Keşke olsa, keşke film bizim gözümüzü boyasa, sarhoş etse, danslarıyla, şarkılarıyla. Bizde hoş ama boş bir şey seyrettik diye çıksaydık. Ama hiçbir şarkıyı sonuna kadar dinletmiyor film bize. Dans sahneleri de kısa ve az.

Sonuçta bazen hoş, neredeyse hep boş, klişelerle örülü, ele aldığı her konuda yüzeysel bir film var karşımızda. Kötü anne, kötü baba, kötü menajer; iyi şarkı sözü yazarı Bernie Taupin, nihayetinde bulunan iyi koca… Daha derin bir şey söylemek mümkün değil bu insanlar hakkında.

Başka ne diyeyim ki? Başrol oyuncusu Taron Egerton’ın hakkını yemeyelim. Egerton iyi oynamış; şarkıları da söylemiş. Sesini Elton John’un sesinden ayırt edemedim. O kadar başarılı. Fakat filmin makyajı tuhaf. Egerton’ı yaşlandırmakta başarılı değiller. Yaşlı Elton’un yüzü bazen kötü tiyatro makyajlarına benziyor.

Elton John, son günlerde “Ben emperyal Britanyalılardan değilim, ben Avrupalıyım” minvalindeki sözleriyle sosyal medyada çok konuşuldu. Sanki kıta Avrupasının devletleri emperyalist değilmiş gibi… Fakat Sir Elton’un asıl faulü (kendisi Wharton Futbol Kulübü’nün de başkanı hâlâ) Güney Afrika’da Apartheid döneminde Birleşmiş Milletler kararına uymayarak, Sun City denen Las Vegas tarzı eğlence diyarında çalıp söylemesiydi. Aynısını Queen de yapmıştı. Tabii ne Bohemian Rhapsody’de, ne de Rocketman’de, sahalarda görmek istemediğimiz bu hareketlere yer verilmedi.

Tarih dersi bir yana, bu sıkıcı sinema mevsiminde, vasat filmlere de fit olmak lazım belki de.

HOLLYWOOD USULÜ EVLİLİK PROPAGANDASI: CAZİBE KANUNLARI (LAWS OF ATTRACTION)

TARİH:  9 Temmuz 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: Peter Howitt; Oyuncular: Pierce Brosnan, Julianne Moore; Tür: Romantik Komedi

Benim bu filmden anladığım şu: Evlilik iyidir çünkü malları paylaşmak acı verir. İki taraf da bir şeyler kaybeder. En iyisi evliliğinizi sürdürün.

Hollywood’un romantik komedi tarzındaki filmlerini izledikten sonra insanın aklına, ABD’de “aileden sorumlu” bir devlet bakanlığı var da bu bakanlık evlilik propagandası yapması için Hollywood’u yönlendiriyor mu acaba sorusu geliyor. Yok elbette böyle bir kurum. Tutar yanı olmayan bir sürü ilişkiyi, büyük aşk hikayesi diye allayıp pullayıp önümüze sürmek ve bu ilişkileri evlilikle mutlu sona erdirmek Hollywood’un kendi doğal tarzı. Yönlendirilmesine gerek yok çünkü, Hollywood kendi çıkarını gayet iyi biliyor.

“Cazibe Kanunları” iki boşanma avukatının, iki mesleki rakibin aşkını anlatıyor. Filmde, boşanma davalarının avukatların savaşına dönüşmesinin tek bir nedeni var: Mal, mülkün paylaşımı. İlişkilerini kurtarmak için gerekli motivasyonu bula mayan eşler, iş malların paylaşımına gelince aslan kesiliyorlar. O zaman da hukuk kurumları ve avukatlar devreye giriyor. 

Engels’in “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” kitabını okumaya niyetlenenlere, önce bu filmi seyretmeleri salık verilebilir. Çünkü benim bu filmden anladığım şu: Evlilik iyidir çünkü malları paylaşmak acı verir. İki taraf da bir şeyler kaybeder. En iyisi mi siz evliliğinizi sürdürün. Yok eğer daha evlenmemişseniz de evlenin.

Filmin avukatları Audrey Woods’la Rafferty zıt karakterlerde insanlardır. Sürekli karşıt tarafların avukatları olarak mahkemelerde birbirleriyle mücadele ederler. Tabii bu sırada aşık olurlar. Hatta bir sarhoşluk anında evlenirler (daha doğrusu evlendiklerini zannederler). 

AVUKATLARIN EVLİLİĞİ

O sırada Audrey rock müzisyeni Thorne Jamison’ın (Michael Sheen), Daniel ise modacı Serena’nın (Parker Posey) avukatıdırlar. Thorne’la Serena’nın boşanması için çözülmesi gereken tek sorun, İrlanda’daki şatolarının mülkiyetinin kimde kalacağıdır. 

Mahkemede kirli çamaşırlar ortaya dökülürken, Daniel artık birlikte yaşadığı, romantik bir ilişki içinde Audrey’nin çöpleri arasında tesadüfen davada müvekkili için çok önemli bir koz olacak bir bilgiye ulaşır. Ve bu bilgiyi davada kullanır. Audrey de çok bozulur ve ayrılmaya karar verir. Yani iki taraf da birbirini seven evli bir çift gibi değil, davayı kazanmaktan başka bir şey düşünmeyen avukatlar gibi davranırlar. Ne aşk ama! 

Sonra, birden Serena’yla Thorne yeniden birlikte olmaya karar verirler. Böylece şatonun mülkiyeti sorunu çözülür. E tabii, Audrey’yle Daniel de yorgan gidince barışırlar. Onlar da devletin yargıcı huzurunda evlenirler. Mallar mülkler bölünmez, biz de kerevete çıkarız. Bu film eğlendirebiliyor mu, güldürebiliyor mu diye soracak olursanız cevabım, hayır. “Cazibe Kanunları” kısa süresine rağmen, bir türlü bitmek bilmeyen bir film. 

AŞK DENİZİNDE BOĞULMAK

TARİH:  25 Haziran 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: CATHERINE BREILLAT; Oyuncular: AMIRA CASAR, ROCCO SIFFREDI; Türü: DUYGUSAL 

Romans 2 ya da doğru çevirisiyle “Cehennemin Anatomisi” bildiğimiz anlamıyla sinema değil. Daha çok yönetmen Catherine Breillat’nın kitabı “Pornocratie”nin görüntülerle desteklenmiş, o kitapta yer aldığını tahmin ettiğimiz fikirlerin görsellikle desteklenmiş hali. Filmin bir öyküsü var tabii. Bir kadın (Amira Casar) bir akşam bir gay barın tuvaletinde bileğini keser. Bir erkek (Rocco Siffredi) ona müdahale eder. Birlikte bardan çıkarlar. Kadın erkeğe oral seks yaptıktan sonra kendisini izlemesi karşılığında para teklif eder. Ve adam 4 gece boyunca kadını seyreder, konuşurlar, sevişirler ve sonra hesap kapatıp ayrılırlar. Adam galiba kadına aşık olmuştur; bir barda içer, birisine yaşadıklarından söz eder. Buluştukları, artık boş olan eve gider ve kadını dalgalı okyanusa attığını hayal eder. 

Öykü denirse öykü bu. Rocco Siffredi de bilindiği gibi oyunculuğundan çok penisinin boyut ve de işleviyle tanınan bir porno yıldızı. Breillat da zaten onu seçiş nedenini Fransız erkek oyuncuların tipini yetersiz bulmakla açıklıyor. Fakat filmin öyküsü ne kadar hafif sıkletse, diyalogları da o denli ağır. Bir film izlerken sindirilecek cinsten değil. Bu diyaloglar kadın cinselliğine, erkeklerin kadın vücudunu algılayış biçimine, kadın vücudundan etkileniş ve tiksiniş nedenlerine dair. Breillat’nın diğer filmleri de hep kadınlığa dairdi zaten, erkekler sadece bu işlev doğrultusunda vardılar. 

KORKU VE TİKSİNTİ 

Dolayısıyla oyunculuktan nasibini pek almamış bir porno yıldızının filmde erkeği temsil etmesi de şaşırtıcı değil (ama yine de niye ‘gay’ diye nitelenen ama ‘gay’ gibi davranmayan bir erkek?). 

Romans 2’nin özellikle tartıştığı bir tema var: Kadın vücudunun salgılarından, sıvılarından duyulan tiksinti. Bu tiksinti eski ahit kadar kadim bir duygu. Kadın regl döneminde pis addedilir, cinsel ilişki kurulmaz. Peki ama sıradan bir korku filminde çok daha fazlası görülen kan niye o kadar tiksindirmez de regl olan bir kadın tiksindirir? Kanamanın yara olmadan gerçekleşmesi mi buna nedendir? Filmin kadın kahramanı kadınlardan nefret ettiğini söyleyen erkeğe şöyle der: “Eski çağlarda savaşçılar güçlenmek için düşmanının kanını içiyorduysa, şimdi bana düşman olduğuna göre sen de kanımı içebilmelisin.” Ve tamponunu bir çay poşeti gibi suya daldırıp erkeğe sunar. Erkek de düşmanlığın gereğini yapar. Sonra seks yaptıklarında erkek kana bulanan penisine tiksinti, korku karışımı bir duyguyla bakar. Kanayan kendisi gibidir…Korkunun nedeni bu yanılsama mıdır yoksa?

Romans 2’de çokça. Yapılan kadın/deniz benzerliği de tartışılan konulardan biri. Tabii deniz de sıvıdır. Psikanalizde ”Aşk denizinde” boğulmak, erkeğin en derin arzusu ve en karanlık korkusudur. Sıvılar ana rahmine dönme arzusunu simgeler, ama egonun oluşması için de anneden kopuşun gerçekleşmesi gerekmektedir. Filmin sonunda erkeğin kadını geldiği yere yani okyanusa göndermesi herhalde bunlarla ilintili.

PORNOGRAFİK DEĞİL GRAFİK 

Romans 2 son derece grafik ama pornografik değil kesinlikle. Cinselliği sömürmek değil, daha çok demistifiye etmek (gizeminden kurtarmak) derdi. Hatta bu noktada kesin bir ayrım da koyuyor: Vajinaya bir şeyin girip çıkmasının kadın için hiçbir anlamı yoktur, onu anlamlı kılan o eylem hakkında kafada yaşanandır. 

Romans 2’yi kimseye tavsiye edemem. Ama seyretmeyin de diyemem. Sadece çok zorlanacağınız, muhtemelen tiksineceğiniz konusunda sizi uyarabilirim. Seçim ve sorumluluk tamamen sizin. 

MAMBO ITALIANO

TARİH:  25 Haziran 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: EMİLE GAUDERAULT; Oyuncular: GINETTE RENO, SOPHIE LORAI PAUL SORVI; Türü: KOMEDİ 

Mambo Italiano tipik bir İtalyan ailesi komedisi. İtalyanlar bildiğimiz bütün klişe davranışlarını sergiliyorlar. Artık Kanada’da yaşıyor olsalar da. Yani kocaman jestler ve mimiklerle davranıyorlar, hemen alevleniyorlar ama kolayca barışıyorlar vb. 

KOMİK VE HÜZÜNLÜ 

Angelo (Luke Kirby) şamar oğlanı olarak geçirdiği çocukluğundan sonra yazar olmaya karar verir ama tabii ailesi sağlam bir meslek edinmesini istemektedir. Aile baskısından kendi evini tutarak kurtulmaya çalışır ama İtalyan ailesinden kurtulmak kolay değildir tabii. Yazarlık hevesi başarısız seyrinde giderken çocukluk arkadaşı Nino’yla (Peter Miller) karşılaşır ve iki genç erkek birlikte yaşamaya başlarlar. Ama Angelo cinsel kimliğiyle barışık yaşamak ve dolaptan çıkmak isterken, polis Nino için bu düşünülmemesi gereken bir şeydir. Aileler de çocuklarını doğru yola çekmek için ellerinden geleni artlarına koymayacaklardır. Komik ve hüzünlü durumlar birbirini izler… Mambo Italiano hoşça vakit geçirtmek için yapılmış bir film. Bazen başarıyor da. Ama genelde her şey çok bildik, çok klişe. Chumbawamba’nın İstanbul konserlerinde de çaldıkları “Homophobia” şarkısında söyledikleri gibi “en kötü hastalık olan homofobiye iyi geleceği için yine de tavsiyeye şayan olduğunu söyleyebilirim. 

KALBİM BAŞKA YERDE (IL CUORE ALTROVE)

TARİH:  11 Haziran 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: Pupi Avati; Oyuncular: Neri Marcoré, Giancarlo Giannini, Vanessa Incontrada; Türü: Dram-Romantik

Yönetmen Pupi Avati’yi daha çok İstanbul Festivali’ne gelen filmlerinden tanıyorum. “Kalbim Başka Yerde”yleCannes’da yarışmış.

Film bazı açılardan tipik Türk filmlerinin temalarına sahip. Bir kazada kör olan sosyetik Angela (Vanessa incontrada) gözleri açıldığında görmediği dönemlerde kendisine destek olan saf öğretmen Nello’yu (Neri Marcore) derhal terk edip zengin doktoruyla evlenir. İki eski sevgili yıllar sonra farklı koşullarda tekrar karşılaşırlar. Ama benzerlik bundan ibaret. Cinsiyetler arası ilişkilere değin ilginç gözlemler var filmde. Genelde pek iyi akmasa da, vasatı aşamasa da sırf Angela’yla Nello’nun yatakta konuştukları sahne için bu film seyretmeye değer. Serra Yılmaz’ın da filmde küçük bir rolü var. 

CUNTAYA KARŞI DOĞAÜSTÜ GÜÇLER (IMAGINING ARGENTINA)

TARİH:  11 Haziran 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: Christopher Hampton; Oyuncular: Antonio Banderas, Emma Thompson, Ruben Blades; Türü: Dram Romantik

Christopher Hampton’ın yönetmenliğiyle “Carrington”la tanışmıştık. Toplumun egemen ahlak anlayışıyla, cinsiyetler arası düzeniyle uyumsuz insanları anlatmıştı. Ama bu aykırı karakterleri bir şekilde heteroseksüelleştirmiş, sıradanlaştırmıştı. “Kayıp Hayatlar”da bu kez politik olarak düzenle uyumsuz insanlar söz konusu. Mekan Arjantin, dönem binlerce insanın “kaybolduğu”, işkenceden geçtiği cunta dönemi. Gazeteci Cecilia (Emma Thompson), kayıplar üzerine bir makale yazınca aynı şey kendi başına da gelir. Yani bir gün sivil polislerce kaçırılır ve işkencelere maruz kalır. Kocası tiyatrocu Carlos (Antonio Banderas) karısını kurtarmaya çalışırken doğaüstü güçleri olduğunu keşfeder. Kaybolan kişilerin başına ne geldiğini, o kişilerin yakınlarının elini tutarak anlayabilmektedir. Aynı yöntemi kendi üzerinde de deneyerek karısını bulmaya çalışır ama bu süreçte kızının da cuntanın gazabına uğramasına neden olur. Film önemli bir meseleye değinmekle birlikte, doğaüstü güçleri devreye sokarak konusunu sulandırmış. Ve sonuçta herhangi bir etkileyiciliği olmayan bir film çıkmış ortaya. Banderas hemen hemen her zamanki gibi vasatla kötü arasında bir oyun çıkarmış. Emma Thompson’da Latin kadını havası hiç yok. Böyle bir konuya el atmak belirli bir duyarlılığın varlığını gösteriyor ama yazık olmuş.

RRRRRRRRRRR!

TARİH:  4 Haziran 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Adamlar yapıyor canım’ deriz ya iyi bir yabancı filmden çıkınca, ‘Rrrrrr’ kendimize güvenimizi yerine getirecek bir film. Adamlar yapamayınca da tam yapamıyorlar canım! ‘Rrrrr!’, ‘Karışık Pizza’dan bile daha kötü. Taş devrinde şampuanınformülünü bilenlerle bilmeyenlerin mücadelesini konu alan bu filmde bazen çok hafif de olsa sırıtabiliyorsunuz. Onun dışında bu kadar çok insanın ki içlerinde Gerard Depardieu de var nasıl bu projeye gönül verip sonuna kadar gittiklerine, filmi seyrettikten sonra utanç içinde inzivaya çekilmediklerine şaşmak dışında bir etkisi yok ‘Rrrrr’ın. 

BİR KONUŞABİLSE: YANKEE GO HOME! (LOST IN TRANSLATION)

TARİH:  4 Haziran 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: Sofia Coppola; Oyuncular: Scarlett Johansson, Bill Murray, Akiko Takeshita; Tür: Dram

‘Lost in Translation’, ‘çeviride kaybolan’ demek. Filme konulan Türkçe isim ‘Bir Konuşabilse”, çeviride kaybolmaya iyi bir örnek. Filmin adına bakıp ‘Bak Şu Konuşana’ tarzı bir filmle karşılaşmayı ummayın…

Bu çeviri işi ciddi bir sorun. Mesela ‘21 Gram’da Sean Penn’in hasta yatağında neden “pazu geliştirmesi gerektiğini düşündüğünü anlamamış olabilirsiniz. Haklısınız, çünkü aslında ‘iğnelerden her tarafım şişti’ demek istemişti. ‘Bir Konuşabilse’de de yazar olmayı düşleyen Charlotte’un (Scarlett Johansson) neden ‘yazmaktan nefret ettiğini’ söylediğini anlamakta güçlük çekebilirsiniz. O da aslında ‘yazdıklarından nefret ettiğini’ yani başarısız olduğunu söylemek istiyordu

Tıraşı kesip sadede gelecek olursak, “Bir Konuşabilse’nin kahramanlarını severseniz ki yönetmenin istediği de bu, filmden çok keyif alabilirsiniz. Yok, benim gibi sevmezseniz o zaman da sinemadan ‘Yankee Go Home!’ diye bağırarak çıkmayı isteyebilirsiniz. Olay Japonya’da geçiyor. Japonya’nın ve Japonların filmdeki işlevi alay malzemesi olmak, komik durumlara yol açmak. Bir de iki çok ‘cool’ kahramanın bu dünyada ne kadar yalnız olduklarını vurgulamak. Onların ‘cool’luklarının altının çizilebilmesi için kontrast teşkil etmek. 

KÜLTÜREL BASKI 

Bill Murray’in canlandırdığı yaşını başını almış Bob Harris Japonya’da çok sevilen bir film oyuncusudur. Ailevi durumlardan bunaldığından, bir de iki milyon dolar kazanmak için (ortalama gelirli bir Türk insanının yaklaşık bin yıl yemeden içmeden biriktirirse edinebileceği para miktarı) birkaç günlüğüne Tokyo’ya gitme zahmetine katlanır. Orada bir viski markasının reklam filminde oynayacaktır. Harris bütün bunlar kendi seçimi değilmiş, karşılığını gani gani görmekte değilmiş gibi sıkım sıkım sıkılır durur. Japonya’da Japonlara yabancı muamelesi yapmak en doğal hakkı gibidir. İngilizceyi bilmemeleriyle utanmazca dalga geçer. Bir garsona Charlotte’un ayak parmağının bazı müşterilerce gurme bir yemek çeşidi olarak algılanıp algılanmayacağını sorar. Ne dediğini anlamayan garsona ‘Niye surat asıyorsun?’ diye çıkışır. 

YABANCI KİM? 

Yabancı olan kendisi değil de Japon garsondur sanki. O Amerikalıdır, zengin, kendini beğenmiş ve küstah. Herkesten kendi dilini mükemmel konuşmasını beklemek hakkıdır. O kültürü anlamak gibi bir derdi de yoktur. Mönüdeki yemek resimlerinin hepsi birbirine benziyorsa garsona kötü davranmakta beis görmez. Kendisi para için reklam filmi çeker ama para için otel lokantasında yemek müziği yapan memleketlisi de onun ve Charlotte’un aşağılayan bakışlarına maruz kalır. Onlar Elvis Costello ‘yu, Roxy Music’i. The Pretenders’i bilen, ana akım dışındaki iyi müzikten anlayan insanlardır. Bilmek çok mühimdir. Filmin bir başka Amerikalısı da Charlotte’un alaylarına konu olur çünkü Evelyn Vaughan’ı (kim olduğunu ben de bilmiyorum) kadın sanmaktadır. Ama yapmak pek de mühim değildir. Charlotte hiçbir şey yapmaz. Kocasının kendisini sevmesini beklemenin dışında. Ama Charlotte daha çok gençtir. Üniversiteden yeni mezun olup, fotoğrafçı kocasının peşinden Japonya’ya sürüklenmiştir. İşte bu genç kızla, yaşlı Harris birbirlerine aşık olurlar. Aynı yatakta yatarlar ve fakat sevişmezler. Eşlerini aldatamadıkları için değil. 

En azından Harris için böyle değil çünkü şarkıcı kadınla yatar. O zaman…? Aşkları o kadar yücedir ki cinsellikle kirletmekten kaçındıkları için… mi? Yoksa Harris ereksiyon olamamak gibi banal şeylerden mi korkar? Yoksa Oscar’a aday olmak için ‘Amerikan Güzeli’ndeki gibi yaşlı erkekle, genç kızın birleşmesini engellemek mi gerekir? Yoksa hiç de cool mool olmadıklarının ortaya çıkmasından, boşluklarıyla yüzleşmekten mi korkarlar? Ama belli ki bu sevişmeme durumu filmin işine yaramıştır, onu daha yüce bir konuma getirmiştir. Sophia’nın babası Francis Ford Coppola’ya duyduğu cinsten yüce bir aşk ve ana akım (mainstream) tarafından kabul edilebilirlik konumuna. Bu iki insanın yaşadıkları ya da yaşayamadıkları hiç de alaka kurulamayacak, özdeşleşilemeyecek şeyler değil. Ayrıca Scarlett’in poposu da çok güzel. Ama onları sevdirmek için filmin diğer herkesi, en başta da Japonları harcaması affedilir gibi değil. Yoksa hem içinde olup çemberin hem de dışında kalmayı hepimiz biliriz. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com