En sevdiğim kumaş: Kardeş Kavgası

TARİH:  9 Haziran 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Son zamanlarda şöhretimi haklı çıkarır bir şekilde (hiçbir filmi beğenmediğim söyleniyormuş) filmleri kötüleyip duruyorum. Fakat gerçekten çok kötü filmler giriyor vizyona. “En Sevdiğim Kumaş”ın yapılmış olmasına şaşırıyor insan. Proje beğenilmiş, finanse edilmiş, bitince de Cannes Festivali’ne gönderilmiş. Oradaki seçiciler de beğenmişler ve Belirli Bir Bakış bölümüne seçmişler filmi. Cannes’ın resmi yarışmalı bu bölümüne seçilmek son derece zordur. Ama olmuş işte ve şimdi film karşımızda. Onca film varken bu film bu aşamalardan geçmiş, hayret.

Filmin hikâyesi Suriye “iç” savaşının başlangıç günlerinde geçiyor. Bunu televizyon görüntüleri ya da radyo konuşmalarından anlıyoruz. İşin tuhafı medya şiddetli bir biçimde Beşşar Esad aleyhtarı. Demek ki, Esad iddia edildiği kadar bir diktatör değilmiş, Suriye’de ifade özgürlüğü varmış. Tabii filmin vermek istediği mesaj bu değil. Tam tersine, Esad’ın ve devletin acımasızlığını göstermek filmin amacı. Köktendinci dehşetinin nasıl ortaya çıktığı, filmin göstermek istediği şeylerden biri değil.

Bu ortamda dul bir kadın yetişkin üç kızıyla Şam’da yaşamaktadır. Kızlardan büyük olanı Nahla’ya Amerika’da yaşayan bir Suriyeli talip çıkar. Fakat filmin kahramanı olan genç kadın tutarsız davranışlar içindedir. Muhtemelen Türk dizilerinde gördüğü tipte bir erkeğin (mesela Kıvanç Tatlıtuğ) hayalini kurmaktadır. Bir yandan taliplisini tahrik edecek şekilde davranır, ona sürtünür; bir yandan da adamı sözleriyle kendinden uzaklaştırır.

Bu sıralarda ailenin oturduğu apartmanın üst katına bir kadın taşınır. Sonradan bu kadının bir “mama” olduğunu ve randevu evi işlettiğini anlarız. Nahla bu durumdan etkilenir ve randevuevine gitmeye başlar. Önce gerçekte var olmayan, hayali sevgilisiyle buluşmak için; sonra da oranın sürekli müşterilerinden biri olan askerle yatmak için. Bu askerin de bir fantezisi vardır. Sevişeceği kadınlardan kendisine Hazreti Yusuf’un hikâyesini anlatmasını ister. Yusuf babasının en sevdiği oğlu olduğu için diğer 11 kardeşinin nefretini üzerine çekmiştir ve onlar tarafından kuyuya atılır. Kurtulur, fakat yeni efendisinin karısı yakışıklı Yusuf’la yatmak ister. Yusuf reddeder ve zindana atılır. Yusuf’un bir özelliği de rüya yorumcusu olmasıdır. Bir tür film eleştirmeni yani.

Genç kadın hikâyeyi kendisine göre değiştirir, kadınla Yusuf’u seviştirir. Asker çıldırır… Neden? Belki de kadının isteğini gerçekleştirmiş olması adamın maçoluğunu rencide etmiştir. Filmin feminist mesajı olarak algılanan şey bu.

Bu arada taliplisi de genç kadından vazgeçmiş, onun yerine çok daha uysal olan kardeşini istemeye karar vermiştir.

Film bu minvalde sürer gider. Anlatılanlardan film size ilginç gelebilir ama inanın değil. Ne kahramanımızın ruhuna, ne ülkenin içinde olduğu duruma, ne askerin neden böyle bir fantezisi olduğuna, ne de diğer kız kardeşlerin halet-i ruhiyesine dair bir şey geçiyor seyirciye. Bu film ne anlattı diye sorduğumda aklıma bütün hikâyelerde olan ortak bir tema geliyor: Kardeş kavgası. Suriye ülke olarak bir kardeş kavgasında, askerin fantezisi kardeş kavgasına dair ve genç kadın evinde kız kardeşiyle rekabet içinde. Güzel, ama orada kalıyorum. Bir adım daha attıramıyor film bana. Yine de siz bilirsiniz. Arap coğrafyasından her zaman bir film gelmiyor ülkemize. Filmin Bunuel’in Gündüz Güzeli’yle akraba olduğunu da düşünenler var. Çok uzaktan, evet.

Roma’yı ve Zizek’i yanlış okumak

TARİH:  16 Şubat 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Zizek, bilindiği gibi Roma filmine dair bir yazı yazdı. Zizek, filmin şimdiden bir klasik olarak görülebileceğini düşünüyordu, tıpkı birçok eleştirmen gibi. Filmi çok beğenmişti. Ama kendi filmi beğenme gerekçeleriyle, başkalarının filmi beğenme gerekçeleri arasında 180 derece bir zıtlık olabileceği fikrine kapılmıştı. Bu düşüncesinde haklı olduğunu okuduğum kimi yazılarda ve yaptığım sohbetlerde gördüm ve Zizek’e hak verdim. Dahası da vardı: Zizek’in yazısı da yanlış anlaşılmıştı! Yani birçok kişi Zizek’in filmi beğenmediğini düşünüyordu. Film beğenilmişti ve Zizek’in bu duruma itirazı vardı, o zaman Zizek filmi beğenmemiş olmalıydı, diye düşünmüş olmalılar. Ya da kendileri filmi beğenmemişti ve böyle bir destek bulduklarına inanmak istemişlerdi. Bir de bazı çevirilerin çok sorunlu olduğunu söylemeliyim (mesela filmloverss sitesindeki haberde çok yanlış var). Zizek’in itirazı filmin beğenilmesine değil, beğenilme nedenlerineydi.

Sendika.org’daki Gamze Boztepe’nin çevirisiyle Zizek’in yazısının bazı bölümleri şöyleydi:

“Roma’yı ilk seyredişim acı bir tat bıraktı: Evet, eleştirmenlerin birçoğu onu bir günümüz klasiği olarak övmekte haklılar ancak bu hakim algının korkunç, neredeyse iğrenç, yanlış yorumlanmış bir şekilde sürdürüldüğü ve de filmin bütün bu yanlış nedenlerle övüldüğü fikrinden kurtulamadım. Roma, (…) hizmetçi Cleo’ya bir övgü olarak yorumlanmaktadır.

İDEOLOJİK KÖRLÜK

Roma, Cleo’nun saf iyiliğini ve aileye özverili bağlılığını mı övüyor sadece? Fiziksel ve duygusal olarak daha çok sömürülmek üzere (neredeyse) ailenin bir parçası olarak kabul edilen kişi, şımarık bir üst-orta sınıf ailenin yüce sevgi nesnesine gerçekten indirgenebilir mi? Filmin dokusu, Cleo’nun iyilik imajının kendisinin bir tuzak olduğunu, ideolojik körlüğünün bir sonucu olarak bağlılığını kınayan örtük eleştirinin nesnesi olduğunu gösteren ince işaretlerle doludur.”
Zizek, Cleo’nun “iyiliğinin” filmde övülmediğini aksine kınandığını düşünüyor ve buna dair bazı örtük işaretler görüyor. Cleo’nun aileye olan bağlılığını ideolojik körlüğüne bağlıyor.

“Burada, aile üyelerinin Cleo’ya nasıl davrandığı konusunda bariz uyumsuzluklar olduğunu düşünmüyorum: Ona olan sevgilerini ilan ettikten ve onunla “eşit gibi” konuştuktan hemen sonra, hemen bir ev işi yapmasını ya da onlara bir şeyler servis etmesini istiyorlar.”

“Filmin sonunda, Sofia ailesini, kaybıyla baş etmesine yardımcı olmak için (acı verici bir ölü doğum yapmasına rağmen, gerçekte onu orada hizmetçi olarak kullanmak isteyerek) Cleo’yu alarak Tuxpan plajlarına tatile götürür.(…) Plajda, iki ortanca çocuk, (…) Cleo onları boğulmaktan kurtarmak için okyanusa dalana kadar güçlü bir akıntı tarafından alıp götürülür. Sofia ve çocuklar böylesi bir fedakârlık için Cleo’ya olan sevgilerini gösterince, Cleo bebeğini istemediğini açıklayarak yoğun suçluluk duygusundan sıyrılır. Evlerine dönerler, kitaplıklar gitmiş ve birkaç yatak odası yer değişmiştir. Cleo, tepede bir uçak uçarken, Adela’ya ona anlatacak çok şeyi olduğunu söyleyerek bir yığın çamaşırı hazır eder.

(…) Cleo’nun çocukları kurtarma sahnesinin tamamı, kamera enlemesine hareket ederken daima Cleo’ya odaklanmış uzun bir tek planda çekilir. Bu sahne izlendiğinde, biçim ve içerik arasında garip bir uyumsuzluk hissinden kaçınılamaz: İçerik travmatik ölü doğumdan kısa bir süre sonra çocuklar için hayatını tehlikeye atan Cleo’nun dokunaklı bir hareketi olsa da, biçim bu dramatik bağlamı tamamen görmezden gelir. Cleo ile suya giren çocuklar arasında hiçbir plan değişimi yoktur, çocukların içinde bulunduğu tehlike ile onları kurtarma çabası arasında dramatik bir gerilim yoktur, Cleo’nun ne gördüğünü gösteren bir görüş açısı çekimi yoktur. Kameranın bu tuhaf durağanlığı, dramaya dahil olmayı reddedişi, Cleo’nun kendini feda etmeye hazır olan sadık bir hizmetkârın dokunaklı rolünden uzaklaştığını elle tutulur bir şekilde ortaya koyuyor.

Cleo’nun Adela’ya “Sana anlatacak çok şeyim var” dediği filmin son anlarında ortaya çıkan başka bir ipucu daha var: Belki de, bu, Cleo’nun sonunda onun “iyilik” tuzağından çıkmaya hazırlandığı, ailesine karşı bencil olmayan bağlılığının, hizmetkârlığının bir biçimi olduğunun farkına vardığı anlamına gelir. Başka bir deyişle, Cleo’nun politik kaygılardan tamamen geri çekilmesi, bencillikten uzak hizmete adanmışlığı, ideolojik kimliğinin bir biçimidir, ideolojiyi nasıl “yaşadığıdır”. Belki de Adela’ya çıkmazını açıklaması, Cleo’nun “sınıf bilincinin” başlangıcı, onu sokaktaki protestoculara katılmaya götürecek ilk adım olabilir. Yeni bir Cleo figürü bu şekilde ortaya çıkacaktır, çok daha soğuk ve acımasız, ideolojik zincirlerden kurtulan bir Cleo figürü.
Fakat belki de çıkmayacaktır. Sadece iyi hissetmekle kalmayıp, iyi bir şey yaptığımızı hissettiğimiz zincirlerimizden kurtulmak oldukça zordur. T.S. Eliot’ın Katedralde Cinayet’inde söylediği gibi, en büyük günah yanlış sebep için doğru olanı yapmaktır.”

SINIFSAL BİR TERCİH

Zizek, Cleo’nun sınıf bilincinden yoksunluğundan ama bu durumdan çıkma ihtimalinden söz ediyor. Zizek, bu ihtimali, Cleo’nun çocukları denizden kurtarma sahnesinin sunulma tarzında yakalıyor. Ben de aynı sahnede, Cleo’nun istememiştim demesini, “çocukları kurtarmayı istemedim, çünkü benim çocuğum öldü. Hasetimden onların da kurtulmasını istemedim’ anlamında, Cleo’nun bilinçdışının bir an için açığa çıkması şeklinde düşündüm”, diye yazmıştım. Benim de Cleo’dan ve Cuaron’dan beklentim Zizek’le aynıydı. Cleo’nun o meleksiliğinin kırılması, öfkesinin dışa vurmasıydı. Bu dediklerim itirazla karşılaştı. Cleo’nun böyle bir şey düşünemeyeceğini yazan iki kişi oldu. Kendi çocuğunun ölümünü isteyebilen Cleo’nun, efendisinin çocuklarının ölümünü isteme ihtimali çok aşırı ve yanlış bulunmuştu. Benimki elbette bir yorum ve filmde Cleo’nun böyle düşündüğüne dair bir işaret yok. Ama belki de Zizek’in belirttiği gibi sahnenin mesafeli anlatımı, Cleo’nun kahramanlaştırılmaması bende bu izlenimi uyandırdı. Cleo elbette, kimseyi öldürmez ya da ölüme terk etmezdi ama aklından böyle şeyler geçirebilirdi. Augsburg/Kafkas Tebeşir Dairesi’nin temel aldığı Çin masalı da (yanlış hatırlamıyorsam) kendi çocuğu ölmüş bir kadının başkasının çocuğunu ölüme göndermekten çekinmediği bir hikaye anlatır.

Filmin Cleo’yu bir melek gibi sunması filmin zaafıydı, Cleo’nun değişme ihtimali üzerine verdiği ipuçları ise çok üstü örtüktü. Birçok insanın filmi seyredip “Cleo’yu aileden biri” gibi görebilmesinde belki de bu eksiklik var. Biraz da sınıfsal bir tercih olduğunu düşünüyorum. Yani evlerimize gelen gündelikçilerle böylesine güzel bir ilişki içinde olduğumuz hayalinin cazibesi…

EN İYİ FİLM OLMAYI HAK EDİYOR

Cleo’nun görünürde tamamen meleksi olması mümkün ama bilinçaltında bir şeylerin fokurduyor olması lazım. Cuaron bize bunları daha çok göstermeliydi diye düşünüyorum.

Ama belki de film boyunca anlam veremediğim aşırı miktardaki köpek kakaları, Cleo’nun pasif agresif direnişinin bir işaretiydi. Her koşulda ve eksiklikleriyle birlikte Roma senenin en iyi filmi olmayı hak ediyor çünkü film insanın peşini bırakmıyor, üzerine düşündürtmeyi sürdürüyor.

Tahran, Mon Amour*

TARİH:  11 Mayıs 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu hafta giren iki filmi de yazasım yok. “Adaletsiz” aslında hiç de fena bir film değil. İki polisin “parasızlık” nedeniyle yoldan çıkışı, bir soyguna karışıp başlarını belaya sokuşuyla ilgili film, gayet iyi yapılmış, iyi de oynanmış. Keza “Temizlikçi” de uzun süre iyi yazılmış bir dram gibi seyrediyor, ta ki korku filmi olmaya karar verinceye kadar. Ondan sonra saçmalıyor. İki filmin de ortak sorunu aynı: Bir iz bırakmadan hafızamızdan çıkıp gitmeleri.

Haftanın filmlerine dair bu kadar. Asıl yazmak istediğim, asıl aklımdan çıkmayan, asıl canımı yakan şey Amerika’nın İran’ın boğazını sıkma konusunda attığı adımlar ve savaşın ayak sesleri.

Nisan ayının 17’si ile 26’sı arasında Tahran’daydım. Fecr (Fajr) Film Festivali’nin 37.’sinde Uluslararası Eleştirmenler Jürisi’nde görev aldım. Jürimiz festivalin, 15 filmden oluşan Eastern Vista (Doğu Manzarası denilebilir) bölümünü değerlendirdi ve Mahmut Fazıl Coşkun’un “Anons” adlı filmini birinciliğe layık gördü. Jüride benden başka Fransız/Alman eleştirmen Barbara Lorey Delacharier ve Ermeni asıllı İranlı eleştirmen Robert Safarian görev aldı. Anons’u oybirliğiyle en iyi film seçtik.

Anons hakkında daha önce yazdığım için bu konuda da yazmayacağım.

Tahran, kanıma işledi, onu yazmaya çalışacağım. “Türkiye İran Olmayacak” sloganını unutun, Türkiye zaten İran, İran zaten Türkiye. Festivalin açılış töreninde folklor gösterileri var. Bizim Bitlis veya civarı kentlerin halk danslarına çok benziyor davul-zurna eşliğinde yapılan danslar. Dansçılardan biriyle tanışıyorum. Kürt ve çok iyi Türkçe biliyor. Türkçe konuşmayı çok seviyorum diyor. Televizyon dizilerinden öğrenmiş Türkçeyi. Oteldeki görevliler arasında çok sayıda Azeri var. Onlarla anlaşmak zaten doğal. Dillerimiz çok yakın, neredeyse aynı. Pervane Pazarı’nda dolaşırken rehberimiz bir halıcının sattığı ürünlerin Türkmen işi olduğunu söylüyor. Halıcıya Türkçe seslendiğimde, sevinci anlatılır gibi değil. Sanki 40 yıldır görmediği bir akrabasıyla karşılaşmış gibi! Öyle bir sevinç!

Festival boyunca jürimizin koordinatörlüğünü yapan Tina bizi evine davet ediyor, arkadaşlarıyla tanışıyoruz. Böyle şeyler her festivalde yaşanmaz. Festival bitiminde jüri üyelerine birer kilim hediye ediliyor! Eskiden, yani Amerika İran’ın ekonomisini bozmadan önce bu ipek bir halı olurmuş, artık değil ama yine de çok güzel ve çok cömert.

Evet, ekonomi çok kötü. Enflasyon yüzde 300 olmuş. Hoş bizde de gıda maddelerinin bazılarında Amerikan yaptırımları olmadan bu oranlar yakalandı ama… İran parasının (Riyal/Toman) değeri hızlı bir düşüş içinde. Vatandaşların alım gücü de aynı hızla olmasa da düşüyor. Beyin göçü, Türkiye’ye benzer. Olanağını bulan başta Kanada olmak üzere Batı ülkelerine göç ediyor.

Ekonomi bir yere kadar sorun. Asıl bela Amerikan bombardımanının ayak sesleri. Kimse inanmak istemese de görünen köy kılavuz istemez. Mesele Trump ya da muhafazakârlar (neo-con’lar) ya da şahinler değil. Amerikan ekonomisi bunu istiyor, Amerika’nın kanla beslenen büyük şirketleri bunu istiyor. İran pazarını açmaları lazım. İsrail’ rahatlatmaları lazım. Başta Hillary Clinton olsa belki de İran’a saldırı çoktan başlamış olacaktı. Clinton’ın “İran’ı haritadan silme” tehditleri kayıtlarda. Demokrat ya da Cumhuriyetçi fark etmiyor Amerika’nın dış politikası söz konusu olduğunda. İçerde liberalliğin görece pozitif bir anlamı var ama dışarda aynılar.

İçim acıyor, olacakları düşündükçe. Irak işgaline, Libya’nın yıkımına içim nasıl acıdıysa, İran’a da öyle. Mesele rejimi sevmek ya da sevmemek değil. Bununla hiç alakası yok. Amerika’nın derdi de bu ülkelerdeki rejimlerin demokratlığıyla hiç alakası yok. Suudi’lerle iyi geçinen bir ülkenin demokrasiyle ne derdi olabilir ki? Sadece Amerika değil tabii, Amerika ne derse eninde sonunda onun çizgisine gelen Batı bloğunun tümünün derdi demokrasi değil.

Amerika bir komşumuzun daha canına okumak istiyor. Dünya sessizce izliyor. Irak işgali öncesindeki direnç de kırıldı. Kimse yürüyüş düzenlemiyor, kimse insan kalkanı oluşturma planları içinde değil. Bir faydası olmadı zaten bütün bunların. Bizim televizyon kanallarımız da cahilce yayınlar yapıyor. Alternatif kanallardan biri (Tele 1) İran’ın uranyum zenginleştirme kararını, nükleer anlaşmaların ihlali olarak nitelendirdi, oysa bu karar anlaşmayı ihlal etmiyor. Zaten Amerika çekildikten sonra anlaşma mı kaldı? “İran’dan petrol almayı sürdüreceğim, Amerikan ambargosuna itaat etmeyeceğim” diyen Türkiye, birkaç gün önce çark etti. Tüpraş, İran’dan petrol alımını durdurdu. Bir koyup üç almasak da, daha beter olmamak için Trump’ın emirlerine itaat ediliyor.

Amerika başlatacağı savaşa yine afili bir ad verecektir. Zaten savaşların adı operasyon oldu artık, sanki tümör alınacak, hasta sağlığına kavuşacak bu operasyon sonrasında. Öyle olmuyor, bütün ülke acı çekiyor, bütün ülke yıkıma uğruyor; yüzbinler, milyonlar ölüyor.

Bir etkimiz olur mu bilmem ama İran Savaşı’na elimizden geldiği kadar karşı çıkalım. Ayrıca sıranın Türkiye’ye geldiğini düşünmek için de çok neden var. Amerika Ortadoğu’yu baştan aşağı yeniden düzenliyor. YPG’ye, Stinger ve Javelin füzeleri, tankı ve uçağı olmayan IŞİD için verilmiştir diye düşünmek için saf olmak gerekiyor.

*Yazının başlığı “Hiroshima, Mon Amour” filmine bir göndermedir.

HOLLYWOOD USULÜ EVLİLİK PROPAGANDASI: CAZİBE KANUNLARI (LAWS OF ATTRACTION)

TARİH:  9 Temmuz 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: Peter Howitt; Oyuncular: Pierce Brosnan, Julianne Moore; Tür: Romantik Komedi

Benim bu filmden anladığım şu: Evlilik iyidir çünkü malları paylaşmak acı verir. İki taraf da bir şeyler kaybeder. En iyisi evliliğinizi sürdürün.

Hollywood’un romantik komedi tarzındaki filmlerini izledikten sonra insanın aklına, ABD’de “aileden sorumlu” bir devlet bakanlığı var da bu bakanlık evlilik propagandası yapması için Hollywood’u yönlendiriyor mu acaba sorusu geliyor. Yok elbette böyle bir kurum. Tutar yanı olmayan bir sürü ilişkiyi, büyük aşk hikayesi diye allayıp pullayıp önümüze sürmek ve bu ilişkileri evlilikle mutlu sona erdirmek Hollywood’un kendi doğal tarzı. Yönlendirilmesine gerek yok çünkü, Hollywood kendi çıkarını gayet iyi biliyor.

“Cazibe Kanunları” iki boşanma avukatının, iki mesleki rakibin aşkını anlatıyor. Filmde, boşanma davalarının avukatların savaşına dönüşmesinin tek bir nedeni var: Mal, mülkün paylaşımı. İlişkilerini kurtarmak için gerekli motivasyonu bula mayan eşler, iş malların paylaşımına gelince aslan kesiliyorlar. O zaman da hukuk kurumları ve avukatlar devreye giriyor. 

Engels’in “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” kitabını okumaya niyetlenenlere, önce bu filmi seyretmeleri salık verilebilir. Çünkü benim bu filmden anladığım şu: Evlilik iyidir çünkü malları paylaşmak acı verir. İki taraf da bir şeyler kaybeder. En iyisi mi siz evliliğinizi sürdürün. Yok eğer daha evlenmemişseniz de evlenin.

Filmin avukatları Audrey Woods’la Rafferty zıt karakterlerde insanlardır. Sürekli karşıt tarafların avukatları olarak mahkemelerde birbirleriyle mücadele ederler. Tabii bu sırada aşık olurlar. Hatta bir sarhoşluk anında evlenirler (daha doğrusu evlendiklerini zannederler). 

AVUKATLARIN EVLİLİĞİ

O sırada Audrey rock müzisyeni Thorne Jamison’ın (Michael Sheen), Daniel ise modacı Serena’nın (Parker Posey) avukatıdırlar. Thorne’la Serena’nın boşanması için çözülmesi gereken tek sorun, İrlanda’daki şatolarının mülkiyetinin kimde kalacağıdır. 

Mahkemede kirli çamaşırlar ortaya dökülürken, Daniel artık birlikte yaşadığı, romantik bir ilişki içinde Audrey’nin çöpleri arasında tesadüfen davada müvekkili için çok önemli bir koz olacak bir bilgiye ulaşır. Ve bu bilgiyi davada kullanır. Audrey de çok bozulur ve ayrılmaya karar verir. Yani iki taraf da birbirini seven evli bir çift gibi değil, davayı kazanmaktan başka bir şey düşünmeyen avukatlar gibi davranırlar. Ne aşk ama! 

Sonra, birden Serena’yla Thorne yeniden birlikte olmaya karar verirler. Böylece şatonun mülkiyeti sorunu çözülür. E tabii, Audrey’yle Daniel de yorgan gidince barışırlar. Onlar da devletin yargıcı huzurunda evlenirler. Mallar mülkler bölünmez, biz de kerevete çıkarız. Bu film eğlendirebiliyor mu, güldürebiliyor mu diye soracak olursanız cevabım, hayır. “Cazibe Kanunları” kısa süresine rağmen, bir türlü bitmek bilmeyen bir film. 

AŞK DENİZİNDE BOĞULMAK

TARİH:  25 Haziran 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: CATHERINE BREILLAT; Oyuncular: AMIRA CASAR, ROCCO SIFFREDI; Türü: DUYGUSAL 

Romans 2 ya da doğru çevirisiyle “Cehennemin Anatomisi” bildiğimiz anlamıyla sinema değil. Daha çok yönetmen Catherine Breillat’nın kitabı “Pornocratie”nin görüntülerle desteklenmiş, o kitapta yer aldığını tahmin ettiğimiz fikirlerin görsellikle desteklenmiş hali. Filmin bir öyküsü var tabii. Bir kadın (Amira Casar) bir akşam bir gay barın tuvaletinde bileğini keser. Bir erkek (Rocco Siffredi) ona müdahale eder. Birlikte bardan çıkarlar. Kadın erkeğe oral seks yaptıktan sonra kendisini izlemesi karşılığında para teklif eder. Ve adam 4 gece boyunca kadını seyreder, konuşurlar, sevişirler ve sonra hesap kapatıp ayrılırlar. Adam galiba kadına aşık olmuştur; bir barda içer, birisine yaşadıklarından söz eder. Buluştukları, artık boş olan eve gider ve kadını dalgalı okyanusa attığını hayal eder. 

Öykü denirse öykü bu. Rocco Siffredi de bilindiği gibi oyunculuğundan çok penisinin boyut ve de işleviyle tanınan bir porno yıldızı. Breillat da zaten onu seçiş nedenini Fransız erkek oyuncuların tipini yetersiz bulmakla açıklıyor. Fakat filmin öyküsü ne kadar hafif sıkletse, diyalogları da o denli ağır. Bir film izlerken sindirilecek cinsten değil. Bu diyaloglar kadın cinselliğine, erkeklerin kadın vücudunu algılayış biçimine, kadın vücudundan etkileniş ve tiksiniş nedenlerine dair. Breillat’nın diğer filmleri de hep kadınlığa dairdi zaten, erkekler sadece bu işlev doğrultusunda vardılar. 

KORKU VE TİKSİNTİ 

Dolayısıyla oyunculuktan nasibini pek almamış bir porno yıldızının filmde erkeği temsil etmesi de şaşırtıcı değil (ama yine de niye ‘gay’ diye nitelenen ama ‘gay’ gibi davranmayan bir erkek?). 

Romans 2’nin özellikle tartıştığı bir tema var: Kadın vücudunun salgılarından, sıvılarından duyulan tiksinti. Bu tiksinti eski ahit kadar kadim bir duygu. Kadın regl döneminde pis addedilir, cinsel ilişki kurulmaz. Peki ama sıradan bir korku filminde çok daha fazlası görülen kan niye o kadar tiksindirmez de regl olan bir kadın tiksindirir? Kanamanın yara olmadan gerçekleşmesi mi buna nedendir? Filmin kadın kahramanı kadınlardan nefret ettiğini söyleyen erkeğe şöyle der: “Eski çağlarda savaşçılar güçlenmek için düşmanının kanını içiyorduysa, şimdi bana düşman olduğuna göre sen de kanımı içebilmelisin.” Ve tamponunu bir çay poşeti gibi suya daldırıp erkeğe sunar. Erkek de düşmanlığın gereğini yapar. Sonra seks yaptıklarında erkek kana bulanan penisine tiksinti, korku karışımı bir duyguyla bakar. Kanayan kendisi gibidir…Korkunun nedeni bu yanılsama mıdır yoksa?

Romans 2’de çokça. Yapılan kadın/deniz benzerliği de tartışılan konulardan biri. Tabii deniz de sıvıdır. Psikanalizde ”Aşk denizinde” boğulmak, erkeğin en derin arzusu ve en karanlık korkusudur. Sıvılar ana rahmine dönme arzusunu simgeler, ama egonun oluşması için de anneden kopuşun gerçekleşmesi gerekmektedir. Filmin sonunda erkeğin kadını geldiği yere yani okyanusa göndermesi herhalde bunlarla ilintili.

PORNOGRAFİK DEĞİL GRAFİK 

Romans 2 son derece grafik ama pornografik değil kesinlikle. Cinselliği sömürmek değil, daha çok demistifiye etmek (gizeminden kurtarmak) derdi. Hatta bu noktada kesin bir ayrım da koyuyor: Vajinaya bir şeyin girip çıkmasının kadın için hiçbir anlamı yoktur, onu anlamlı kılan o eylem hakkında kafada yaşanandır. 

Romans 2’yi kimseye tavsiye edemem. Ama seyretmeyin de diyemem. Sadece çok zorlanacağınız, muhtemelen tiksineceğiniz konusunda sizi uyarabilirim. Seçim ve sorumluluk tamamen sizin. 

MAMBO ITALIANO

TARİH:  25 Haziran 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: EMİLE GAUDERAULT; Oyuncular: GINETTE RENO, SOPHIE LORAI PAUL SORVI; Türü: KOMEDİ 

Mambo Italiano tipik bir İtalyan ailesi komedisi. İtalyanlar bildiğimiz bütün klişe davranışlarını sergiliyorlar. Artık Kanada’da yaşıyor olsalar da. Yani kocaman jestler ve mimiklerle davranıyorlar, hemen alevleniyorlar ama kolayca barışıyorlar vb. 

KOMİK VE HÜZÜNLÜ 

Angelo (Luke Kirby) şamar oğlanı olarak geçirdiği çocukluğundan sonra yazar olmaya karar verir ama tabii ailesi sağlam bir meslek edinmesini istemektedir. Aile baskısından kendi evini tutarak kurtulmaya çalışır ama İtalyan ailesinden kurtulmak kolay değildir tabii. Yazarlık hevesi başarısız seyrinde giderken çocukluk arkadaşı Nino’yla (Peter Miller) karşılaşır ve iki genç erkek birlikte yaşamaya başlarlar. Ama Angelo cinsel kimliğiyle barışık yaşamak ve dolaptan çıkmak isterken, polis Nino için bu düşünülmemesi gereken bir şeydir. Aileler de çocuklarını doğru yola çekmek için ellerinden geleni artlarına koymayacaklardır. Komik ve hüzünlü durumlar birbirini izler… Mambo Italiano hoşça vakit geçirtmek için yapılmış bir film. Bazen başarıyor da. Ama genelde her şey çok bildik, çok klişe. Chumbawamba’nın İstanbul konserlerinde de çaldıkları “Homophobia” şarkısında söyledikleri gibi “en kötü hastalık olan homofobiye iyi geleceği için yine de tavsiyeye şayan olduğunu söyleyebilirim. 

KALBİM BAŞKA YERDE (IL CUORE ALTROVE)

TARİH:  11 Haziran 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: Pupi Avati; Oyuncular: Neri Marcoré, Giancarlo Giannini, Vanessa Incontrada; Türü: Dram-Romantik

Yönetmen Pupi Avati’yi daha çok İstanbul Festivali’ne gelen filmlerinden tanıyorum. “Kalbim Başka Yerde”yleCannes’da yarışmış.

Film bazı açılardan tipik Türk filmlerinin temalarına sahip. Bir kazada kör olan sosyetik Angela (Vanessa incontrada) gözleri açıldığında görmediği dönemlerde kendisine destek olan saf öğretmen Nello’yu (Neri Marcore) derhal terk edip zengin doktoruyla evlenir. İki eski sevgili yıllar sonra farklı koşullarda tekrar karşılaşırlar. Ama benzerlik bundan ibaret. Cinsiyetler arası ilişkilere değin ilginç gözlemler var filmde. Genelde pek iyi akmasa da, vasatı aşamasa da sırf Angela’yla Nello’nun yatakta konuştukları sahne için bu film seyretmeye değer. Serra Yılmaz’ın da filmde küçük bir rolü var. 

CUNTAYA KARŞI DOĞAÜSTÜ GÜÇLER (IMAGINING ARGENTINA)

TARİH:  11 Haziran 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: Christopher Hampton; Oyuncular: Antonio Banderas, Emma Thompson, Ruben Blades; Türü: Dram Romantik

Christopher Hampton’ın yönetmenliğiyle “Carrington”la tanışmıştık. Toplumun egemen ahlak anlayışıyla, cinsiyetler arası düzeniyle uyumsuz insanları anlatmıştı. Ama bu aykırı karakterleri bir şekilde heteroseksüelleştirmiş, sıradanlaştırmıştı. “Kayıp Hayatlar”da bu kez politik olarak düzenle uyumsuz insanlar söz konusu. Mekan Arjantin, dönem binlerce insanın “kaybolduğu”, işkenceden geçtiği cunta dönemi. Gazeteci Cecilia (Emma Thompson), kayıplar üzerine bir makale yazınca aynı şey kendi başına da gelir. Yani bir gün sivil polislerce kaçırılır ve işkencelere maruz kalır. Kocası tiyatrocu Carlos (Antonio Banderas) karısını kurtarmaya çalışırken doğaüstü güçleri olduğunu keşfeder. Kaybolan kişilerin başına ne geldiğini, o kişilerin yakınlarının elini tutarak anlayabilmektedir. Aynı yöntemi kendi üzerinde de deneyerek karısını bulmaya çalışır ama bu süreçte kızının da cuntanın gazabına uğramasına neden olur. Film önemli bir meseleye değinmekle birlikte, doğaüstü güçleri devreye sokarak konusunu sulandırmış. Ve sonuçta herhangi bir etkileyiciliği olmayan bir film çıkmış ortaya. Banderas hemen hemen her zamanki gibi vasatla kötü arasında bir oyun çıkarmış. Emma Thompson’da Latin kadını havası hiç yok. Böyle bir konuya el atmak belirli bir duyarlılığın varlığını gösteriyor ama yazık olmuş.

RRRRRRRRRRR!

TARİH:  4 Haziran 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Adamlar yapıyor canım’ deriz ya iyi bir yabancı filmden çıkınca, ‘Rrrrrr’ kendimize güvenimizi yerine getirecek bir film. Adamlar yapamayınca da tam yapamıyorlar canım! ‘Rrrrr!’, ‘Karışık Pizza’dan bile daha kötü. Taş devrinde şampuanınformülünü bilenlerle bilmeyenlerin mücadelesini konu alan bu filmde bazen çok hafif de olsa sırıtabiliyorsunuz. Onun dışında bu kadar çok insanın ki içlerinde Gerard Depardieu de var nasıl bu projeye gönül verip sonuna kadar gittiklerine, filmi seyrettikten sonra utanç içinde inzivaya çekilmediklerine şaşmak dışında bir etkisi yok ‘Rrrrr’ın. 

BİR KONUŞABİLSE: YANKEE GO HOME! (LOST IN TRANSLATION)

TARİH:  4 Haziran 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: Sofia Coppola; Oyuncular: Scarlett Johansson, Bill Murray, Akiko Takeshita; Tür: Dram

‘Lost in Translation’, ‘çeviride kaybolan’ demek. Filme konulan Türkçe isim ‘Bir Konuşabilse”, çeviride kaybolmaya iyi bir örnek. Filmin adına bakıp ‘Bak Şu Konuşana’ tarzı bir filmle karşılaşmayı ummayın…

Bu çeviri işi ciddi bir sorun. Mesela ‘21 Gram’da Sean Penn’in hasta yatağında neden “pazu geliştirmesi gerektiğini düşündüğünü anlamamış olabilirsiniz. Haklısınız, çünkü aslında ‘iğnelerden her tarafım şişti’ demek istemişti. ‘Bir Konuşabilse’de de yazar olmayı düşleyen Charlotte’un (Scarlett Johansson) neden ‘yazmaktan nefret ettiğini’ söylediğini anlamakta güçlük çekebilirsiniz. O da aslında ‘yazdıklarından nefret ettiğini’ yani başarısız olduğunu söylemek istiyordu

Tıraşı kesip sadede gelecek olursak, “Bir Konuşabilse’nin kahramanlarını severseniz ki yönetmenin istediği de bu, filmden çok keyif alabilirsiniz. Yok, benim gibi sevmezseniz o zaman da sinemadan ‘Yankee Go Home!’ diye bağırarak çıkmayı isteyebilirsiniz. Olay Japonya’da geçiyor. Japonya’nın ve Japonların filmdeki işlevi alay malzemesi olmak, komik durumlara yol açmak. Bir de iki çok ‘cool’ kahramanın bu dünyada ne kadar yalnız olduklarını vurgulamak. Onların ‘cool’luklarının altının çizilebilmesi için kontrast teşkil etmek. 

KÜLTÜREL BASKI 

Bill Murray’in canlandırdığı yaşını başını almış Bob Harris Japonya’da çok sevilen bir film oyuncusudur. Ailevi durumlardan bunaldığından, bir de iki milyon dolar kazanmak için (ortalama gelirli bir Türk insanının yaklaşık bin yıl yemeden içmeden biriktirirse edinebileceği para miktarı) birkaç günlüğüne Tokyo’ya gitme zahmetine katlanır. Orada bir viski markasının reklam filminde oynayacaktır. Harris bütün bunlar kendi seçimi değilmiş, karşılığını gani gani görmekte değilmiş gibi sıkım sıkım sıkılır durur. Japonya’da Japonlara yabancı muamelesi yapmak en doğal hakkı gibidir. İngilizceyi bilmemeleriyle utanmazca dalga geçer. Bir garsona Charlotte’un ayak parmağının bazı müşterilerce gurme bir yemek çeşidi olarak algılanıp algılanmayacağını sorar. Ne dediğini anlamayan garsona ‘Niye surat asıyorsun?’ diye çıkışır. 

YABANCI KİM? 

Yabancı olan kendisi değil de Japon garsondur sanki. O Amerikalıdır, zengin, kendini beğenmiş ve küstah. Herkesten kendi dilini mükemmel konuşmasını beklemek hakkıdır. O kültürü anlamak gibi bir derdi de yoktur. Mönüdeki yemek resimlerinin hepsi birbirine benziyorsa garsona kötü davranmakta beis görmez. Kendisi para için reklam filmi çeker ama para için otel lokantasında yemek müziği yapan memleketlisi de onun ve Charlotte’un aşağılayan bakışlarına maruz kalır. Onlar Elvis Costello ‘yu, Roxy Music’i. The Pretenders’i bilen, ana akım dışındaki iyi müzikten anlayan insanlardır. Bilmek çok mühimdir. Filmin bir başka Amerikalısı da Charlotte’un alaylarına konu olur çünkü Evelyn Vaughan’ı (kim olduğunu ben de bilmiyorum) kadın sanmaktadır. Ama yapmak pek de mühim değildir. Charlotte hiçbir şey yapmaz. Kocasının kendisini sevmesini beklemenin dışında. Ama Charlotte daha çok gençtir. Üniversiteden yeni mezun olup, fotoğrafçı kocasının peşinden Japonya’ya sürüklenmiştir. İşte bu genç kızla, yaşlı Harris birbirlerine aşık olurlar. Aynı yatakta yatarlar ve fakat sevişmezler. Eşlerini aldatamadıkları için değil. 

En azından Harris için böyle değil çünkü şarkıcı kadınla yatar. O zaman…? Aşkları o kadar yücedir ki cinsellikle kirletmekten kaçındıkları için… mi? Yoksa Harris ereksiyon olamamak gibi banal şeylerden mi korkar? Yoksa Oscar’a aday olmak için ‘Amerikan Güzeli’ndeki gibi yaşlı erkekle, genç kızın birleşmesini engellemek mi gerekir? Yoksa hiç de cool mool olmadıklarının ortaya çıkmasından, boşluklarıyla yüzleşmekten mi korkarlar? Ama belli ki bu sevişmeme durumu filmin işine yaramıştır, onu daha yüce bir konuma getirmiştir. Sophia’nın babası Francis Ford Coppola’ya duyduğu cinsten yüce bir aşk ve ana akım (mainstream) tarafından kabul edilebilirlik konumuna. Bu iki insanın yaşadıkları ya da yaşayamadıkları hiç de alaka kurulamayacak, özdeşleşilemeyecek şeyler değil. Ayrıca Scarlett’in poposu da çok güzel. Ama onları sevdirmek için filmin diğer herkesi, en başta da Japonları harcaması affedilir gibi değil. Yoksa hem içinde olup çemberin hem de dışında kalmayı hepimiz biliriz. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com